11 Ekim 2010

Bir deliler evinin YALAN YANLIŞ anlatılan kısa tarihi

"Bi' sus be kadın!"
......................
......................
:)
:)

.........dedirten (ama sonradan bağımlılık yaratan) anlatımıyla, karşınızda hiç durmadan konuşan biri varmış gibi hissettirerek;

"samimi ve akıcı diliyle" (yapmacık edebiyat özentisi yazar müsvettelerine) günlük konuşma dilinin canlı bir şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında çok güzel bir ders veren Sayın Ayfer Tunç’u böyle bir kitabı bizlere kazandırdığı için ne kadar kutlasak ve kendisine de ne kadar teşekkür etsek azdır.

“Ortada anlatılacak bir şey yokken ağdalı ve saçma bir dil kullanarak edebiyat yaptığını sanan tıkanıkların zorlama dilini” ya da “belli bir kesimin jargonu haline gelmiş kalıpları” kullanmak yerine;

otobüste tanıdığınız birinin sıradan ama mantıklı düzgün ve sıcak anlatımını tercih eden yazar, bu şekilde davranarak kitabındaki karakterlerinin daha gerçekçi olmasını da sağlamış.

Kitabın kurgusu;
açıldıkça dağılan ve dağıldıkça karışıyormuş gibi görünmesine rağmen büyük bir başarıyla dönüm noktalarında “anlatılanlarla” “anlatılacak olanları” birleştirip karakterlerin hayatlarını “çeşitli olaylarla birbirinin üzerine ören yapısıyla” gerçekten baş döndürüyor.

Fazla sayıda karakter içeren eserlerin, ana konuyu kaybedip ara konular içinde ara karakterler arasında kaybolması çok bilinen ve fazlaca rastlanan bir zayıflıktır ama yazar çok şık manevralarla bu tip hatalara düşmeden eserini yine ustalıkla tamamlamasını da bilmiş.

Yazarın bu eserinde;
Zamanın, mekânın, kişi ve olayların sayısını hesabetmek mümkün değilmiş gibi görünse de her şey öylesine güzel bir şekilde birbirine bağlanmış ki “kitap ellerimizde ve kendi gözümüzün önünde başarılı bir şekilde bitmiş olmasına rağmen” bunun başarılabilmesine inanamıyoruz. Kitap bu açıdan da çok ilginç bir özellik gösteriyor.

Kim kimle yatmış, kim kimi seviyor, kim kime karşı düşmanlık besliyor, kimin oğlu hangi okulu bitirip hangi mesleği tercih etmiş gibi sıradan dedikodu sayılabilecek mevzular belli ve özel dönemlerde yaşadığı düşünülen isimlerin hayatı olunca olaylar ve kişiler özel hayatlarıyla birlikte psikolojik çözümlemeler eşliğinde bir ülke ve yaşanılan coğrafyanın kalıplaşmış yaşam tarzı olarak örnek kişilere dönüşüyor.

Kitaptaki insanların (çeşitli tesadüfler ya da kişisel tercihler yüzünden) kendine özgü kaderlerinin çizdiği yolda yaşadıkları olaylar;

(adeta "kelebek etkisi teorisi"ndekine benzer şekilde) başka bir yerde, başka bir olayın ve dolayısıyla başka bir insanın yaşadıklarını da etkiliyor.

Sıradan insanların sıradan hayatlarında bile (hiç değilse kendisi için) belli bir olay ya da anın hiç de sıradan sayılamayacak büyüklükte dönüşümler yarattığını bu kitap sayesinde çok daha rahat görebiliyoruz.

Hani şu kimi insanın "Anlatsam hayatım roman olur" dediği türde hayatlar vardır...

Yazar, yaşanılan her hayatın bir roman olduğunu göstermek istercesine insanların hayatlarına dikkat çekip yaşadıklarının öncesine sonrasına ve etkilerine öyle bağlantılar yapıyor ki;
“Kitaptaki her karakter ayrı bir kitap olur.” diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Bir kitaba başlamanın sıkıntısı içinde kullanılan ciddi ve (kitabın geneline göre) durağan olan ilk 20-30 sayfa geçince durmadan okuma isteğini körükleyen sürükleyicilik alıp başını gidiyor ve bir çırpıda kitabın yarısına geliveriyorsunuz...

Eğer kitapta anlatıldığı gibi bir akıl hastanesi varsa sanırım güzel bir odayı da böyle bir kitabı yazarken delirmiş olacağı için yazara seve seve tahsis edeceklerdir :)

Çünkü;

“Al gözüm seyreyle, memleketimden insan manzaraları” diyeceğiniz anda kitabın havası değişip yüzlerce karakterin hayatı birbiriyle kesişmeye başlayınca elinizde tuttuğunuz kitabın resmen “çılgınca bir cesaret işi” olduğunu da anlamış bulunuyorsunuz.

Karadeniz kıyılarında sırtını denize dönmüş bir akıl hastanesinde verilecek olan panelin konukları, izleyicileri, düzenleyicileri, doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, hademeler ve o hastanede yatan hastalar...

Hastanenin bulunduğu kentin sosyal dokusu, maruz kaldığı savaş ya da tehcir sonrası bunalımlı donuk yıllarda yaşanan içler acısı ayrılık hikâyelerinin kahramanları...

Hastanenin kurucuları, onların aileleri, çevresi ve onların aileleri vs. vs. vs....

Hepsi ama hepsi bir şekilde başka yerlerde başlayan “iki üç kuşak önceki nesillerin yaşadıkları hayatlar sonucu” bambaşka yerlerden bambaşka olaylara girip çıkarak bir şekilde buraya gelmişler...

Ama “Kim kimdir, kim niye öyle davranıyor ve bu davranışın altındaki psikolojik etkenleri tetikleyen “sosyo psikolojik” etkilerin temelindeki toplumsal yapıyı ne nasıl oluşturmuş?” gibi konulara bir giriyorsunuz bir daha da kitap bitene kadar içinden çıkamıyorsunuz...

Kitaptaki bir iki dizgi hatasını, Abhaz yemeklerinin bilgisine de sahip olunduğunun gösterilmesi için (bana göre, gereksiz olarak fazladan) yemek adlarının liste gibi aynı paragrafta arka arkaya verilmesi dışında neredeyse kusursuz bir eserdi.

Kitabın yayıncısı “Can yayınevi”nin cilt baskı işlerini bu kadar uyduruk yaptırması (özenli biri olmama rağmen kitap resmen elimde sayfa sayfa dağıldı), kitapta bir formanın (16 sayfa) eksik olması, 25 TL gibi çok abartılı bir fiyata satılması canımı sıksa da yine de kitabı “okumayı seven herkese” kesinlikle tavsiye ediyorum...

Okumayı sevmeyenlere tavsiye etmiyor muyum?

Olur mu hiç öyle şey, tabii ki onlara da tavsiye ediyorum.

Çünkü: “Bak işte kitaplar böyle olsa her ay bir kitap alır okuruz.” dedirtebilecek kadar akıcı, eğlenceli ama bir o kadar da belli bir seviyede tespitleri olan böyle bir kitaba her zaman rastlayamazlar...

Teşekkürler Ayfer Hanım, sayenizde güzel bir roman okudum...