27 Ekim 2010

Persepolis [film]

Uzun zamandır seyretmek istediğim (İstanbul film festivali’nde de oynayan) bu filmi sonunda bir fırsatını bulup seyrettim.

Filmde, İran’da yönetimi ele geçirdikten sonra dini alet ederek hükümeti yönetenlere karşı yapılan eleştirileri küçük bir kızın (Marjane) bakış açısıyla vermeye çalışmışlar.

Küçük kız, doğal olarak ailesinin ve yakınlarının tepkilerinden (aile geçmişinin anlatılmasının da etkisiyle) yaşanılanları (yaşının gereği olarak) masal gibi algılıyor.

Çevresindeki insanların yaşamlarındaki baskıyı anlayacak yaşlara geldiğinde de (her geri kalmış ülkede olduğu gibi) kişisel ve toplumsal hayatının her aşamasında başkaları tarafından bir şeylere karışıldığı ya da yasaklar koyulduğu için özgür olamadığının farkına varıyor.

Küçük kız, büyüyüp genç bir kız olmaya başladığı dönemde (kendince asi bir tavır takınarak) normal yaşamını sürdürmeye çalışsa da bu yasaklarla dolu yaşama ayak uyduramamaya başlıyor.

Bu durumdan endişelenen anne babası da (zamanla kızlarının başı derde girer diye düşünüp) çocuklarını Avrupa’ya göndermek zorunda kalıyor.

Genç bir kızın ergenlik dönemini ailesinden uzakta, yabancı bir ülkede geçirmesi kendi başına zaten çok zor bir durumken, bir de bunun üzerine Avrupa insanının vurdumduymaz bencilliği eklenince filmimizin kahramanı hiçbir yerde mutlu olamayan iki arada bir derede kalmış mutsuz bir insan oluveriyor.

(Böyle olunca da filmin yarısı; Avrupa’daki insanların kendilerinden olmayanları dışlamasını ve doğu insanına uzaklığını anlatmaya, onların yaşam tarzına yönelik eleştirilere ayrılmış oluyor.)

Neyse, küçük kız büyür, Avrupa’ya gönderilir, orada mutsuz bir dönem geçirince yapamayacağını anlayıp her şeye rağmen ülkesine, ailesinin yanına dönmeye karar verir.

Filmin bundan sonraki bölümünde “Dini rejim baskısı altında” yasaklarla dolu sosyal hayatın çekilmezliği, bir genç kızın o dönemdeki hayatından örneklerle (bir ölçüye kadar) eleştirel olarak verilmeye çalışılmış.

Tabii ki bir filmde eksiksiz olarak tarih kitabı gibi her şey anlatılacak diye bir zorunluluk yok. Bu da var, şu da oldu diyerek her şeyin tek bir filme sığdırılması da zaten mümkün değil. Ama biraz daha etkili hale getirilip biraz daha detaylarla uğraşılabilirdi diye düşünmeden edemiyorum.

Mesela;

İran’daki devrim öncesi dönemde yabancı ülkelerin iç siyasete etkisi üzerinde çok az durulmuş.

Ülkedeki dini geleneklere bağlı baskı unsurlarının yüzyıllardır bütün yönetimler tarafından kullanıldığı tam olarak vurgulanmadan sanki mollalar birden bire ortaya çıkmış gibi gösterilmiş…

Ve tabii ki genç bir kızın kendine ait özel yaşamını gözler önüne sererken; o bilinçsiz ergenlik döneminin Avrupa’da yanlış yollara sapınca ne kadar acı verici olabileceği de gereksiz olarak uzatılıp çok ayrıntılı olarak anlatılmış.

Güzel buğulu çini işi boyama efektleriyle elde yapıldığı izlenimi verilen (kimi yerde sanatsal bir çizgiyle de buluşan) Fransız tarzı animasyon film yine de oldukça başarılı… (Ama gençken seyrettiğim Pink Floyd’un “The Wall” filminin hissettirdiği “Yasakçı zihniyete” nefret duygusunu yaratmaktan da çok uzak.)

İran’daki dini rejimin ülkeyi istediği gibi yönetmek için zorla yerleştirdiği yasakçı anlayışın, genç bir kızın yaşadığı dönemler içinde neler hissettirdiğiyle birlikte verilmesi güzel bir deneme olmuş ama dediğim gibi keşke ana konuya daha fazla odaklanılsaydı daha iyi olabilirdi gibime geliyor.

Bir de bütün hikâyeyi anlatan kızın “eski kraliyet ailesine mensup aile köklerinin bulunması” durumunun, olayları kişiselleştirmiş havası yaratacağı düşünülmeden filmin başında konu olarak geçirilmesi bence konuyu taraflı birinin ağzından dinliyormuş etkisi yaratmış.

Oradaki olayların, insanların durumunun ve hayatın dayanılmaz olduğu, yapılanların hiçbir haklı gerekçesi bulunmadığı zaten bütün dünya tarafından bilinen ve kabul edilen bir şeyken, olayın kişisel köklerinin de ortaya dökülmesi gereksiz olmuş.

(Ama bir yandan da filmin hakkını yememek adına; bu filmin Marjane Satrapi'nin çizgi roman olarak tasarlanmış gerçek hayat hikâyesinden uyarlandığını ve filmdeki bu “özel hayata ait” bölümleri filmin doğal bir parçasıymış gibi kabul etme zorunluluğumuz bulunduğunu da belirtmek gerekiyor. Marjane Satrapi, hem bu filmin baş karakteri, hem senaristi, hem de aynı isimle yayınlanan çizgi romanın Fransa'da adından başarıyla söz edilen çizeri olarak gerçekten başarılı bir sanatçı.)

Sonuç olarak;
Cannes film festivali'nde jüri büyük ödülünü alan, kaliteli, kopmadan seyredilen düzgün anlatımlı, başarılı bir film olan Persepolis’i seyredilecekler listesine ekleyebilirsiniz.

Ülkemizin kültürel yapısı gereği bize fazla uzak gelmeyecek benzerlikler konuyu tanıdık kılıyor olsa da; yine de yakınımızda olup biten acı olayları tekrar bir gözden geçirip düşünmek adına seyredilmeyi hak ediyor.