02 Kasım 2010

Masumiyet müzesi - Orhan Pamuk

İyi ya da kötü eleştiri ve yorumlara, özgün ya da bazı “alıntı” iddialarına rağmen Orhan Pamuk kitaplarını severek okuyorum.

Kitaplarının bazılarında (kendi gençliğini geçirdiği zamanların İstanbul’unu tarif ederken) çocukluğumu yaşadığım dönem ve yerlerin yakaladığım ayrıntılarla kesişmesi bile bana yetiyor.

Son okuduğum kitabı “Masumiyet Müzesi”ni ise uzatılmış (ki bazı yerlerde gerekli) tekrarlarını saymazsak beğendiğimi söylemem gerekiyor.

Kitap önce güzel bir açılış yapıyor, bu açılış uzuyor, uzuyor, uzuyor :)

Bir yere gelince bir sürü yöne ayrılan ama sonra çeşitli açıları çok ustaca ve özenle düşünülmüş zikzaklar yaparak hareket eden anlatım, tek bir konunun çizgisi üzerinde bir araya getiriliyor.

Kitabın konusu üzerine bir şeyler söylemek hem çok kolay hem çok zor, çünkü konu “Aşk.”

Aşk üzerine binlerce şey okuyup seyretmişizdir ve orada anlatılanlardan bazılarını da kendimizle hatta yaşadığımız aşkla bağdaştırmaya çalışmışızdır ama bazen gerçek aşkın filmlerde ya da romanlarda olduğu gibi olmadığını da farketmişizdir.

Masumiyet Müzesi’nde anlatılan aşk; bir yandan olaylar örgüsüyle gerçeklikten uzak gibi görünürken bir yandan da ayrıntılarına girince sanki bugüne kadar hiçbir romanda ya da filmde olmadığı kadar kendi yaşadığımız aşk kadar gerçek görünen (ve benzerlikleriyle bir o kadar da bizi derinden yakalayan) bir aşk...

Kitabın baş kahramanı (zengin bir ailenin çocuğu) olan Kemal nişanlıdır ve 70’lerin İstanbul’unun her türlü güzelliğini yaşamaktadır ama bir gün geçmişten hatırladığı uzak akrabasının bir kızıyla (Füsun) karşılaşınca bütün hayatı değişir.

Füsun ve Kemal gizli gizli büyük bir aşk yaşar fakat Kemal bir yandan da nişanlanmak üzeredir.

Durum biraz karışık gibi görünürken iki arada bir derede kalan Kemal "her şey olacağına varır" diye düşünerek endişelenmemeye çalışır ama iyiden iyiye aşık olduğu Füsun’un ortadan kaybolmasıyla birlikte hayatı bambaşka bir yöne kayar.

Konu olarak bundan sonrasını, kitabı okuyacak olanların okuma zevkini kaçırmamak için anlatamıyorum ama kitap hakkında söylemek istediğim çok şey var.

Yazarın gözlem gücününün sadece “dikkatli bir gözün yakalayabileceği ayrıntıları bulup okuyucuya aktarma” olmadığını bu ayrıntılarla tarif ettiği insanların davranış psikolojilerini ve bu davranışlarının altında yatan nedenleri de başarıyla analiz ederek gösterebilmesi gerçekten dikkat çekici.

Karmaşık ve hızlı akan bir konuyu birçok yöne sokup roman kahramanını oradan oraya sürüklemek yerine çok uzun bir çizgiyi yavaşça sabırla takip ederken yaşadığı anı değerlendirmek için geçmişe ve çevresindeki olaylara bakmayı tercih eden bir roman kahramanı yaratıp okuyucuyu merak duygusuyla onun peşine takmayı becerebilmek gerçekten büyük bir marifet.

... ama kitaptaki kahramanımız Kemal’in, nişanını anlatırken gelen konukların üzerindekilerden konuştuklarına kadar her şeyi inceleyen ve her şeyi tek tek en küçük ayrıntısıyla dikkatle aklının bir kenarına yazan bir kahraman olması, benim gibi sıkılacağı için evlenirken kendisine düğün yapmayı bile düşünmeyen okuyuculara bazen baygınlık geçirtecek kadar konunun ayrıntılarında boğulmaya neden olabiliyor :)

tabii ki bu işin şakası, çünkü kitabın ilerleyen bölümlerinde o kadar ayrıntının neden anlatıldığı öylesine bir yerli yerine oturuyor ki hepsinin tam olması gereken yerinde olmasına (ve bunların gerçeklikle bağdaşması için önceden bize o şekilde anlatılmak zorunda kalınmasına) şaşırmamak elde değil.

Bu ayrıntılar kimi zaman bir sigara izmariti, kimi zaman bir küpe, kimi zaman da bir kuş oluyor ama bunların hepsini (kitabın sonundaki "sürpriz sonun" da ardından ortaya çıkan yazarın açıklamalarından sonra) siz de gerekli buluyorsunuz.

“Çukurcuma’daki evde geçen sekiz yılda anlatılan” bazı gereksiz özel ayrıntıları çok samimi (ya da gerçekçi) bulmasam da genel olarak anlatım (kitabın tamamında birkaç kelime ve harf hatası dışında) yerli yerindeydi.

Bir yere kadar ilgiyle takip edilen kitap bir bölümde biraz sıkıcı gibi gelmeye başlasa da sonradan açıldıkça açılıyor ve son 200 sayfaya yakın bölümü bir çırpıda hızla bitirme isteği uyandırıyor.

Unutulmaya yüz tutan “80 öncesi dönemin” normal insanların hayatına günlük yaşamda nasıl etki ettiğinin hatırlatılması, 70’lerin sonundaki Türk Sineması’nın girdiği darboğaz ve çok iyi yakalanarak anlatılan o çevrenin yaşam tarzı gerçeği, 70’lerde ve 80’lerde “orta sınıf ailelerin ev hayatı” da yine kitabın fonunda yer alan güzel ayrıntılardı.

Kitap, konusuyla, anlatımıyla, kendine özgü özel olay akış sıralaması ve kurgusuyla, yer yer kahramanların ağzından hayatı değerlendirme açısından yapılan genel felsefi saptamalarıyla "insanların yaşamak zorunda kaldığı hayatı en ince ayrıntılarıyla bir şekilde hep farkettiğini" hissettiren ağır bunalımlı havasıyla ve tabii ki bütün insanların dönem dönem farklı konularda edindiği takıntılara özellikle dikkat çekmesiyle etkileyici bir yapıt olarak hafızamda yer edindi.

Yalnız, en büyük yazarların bile “gerçek hayattan ayrıntılar içeren bazı bilgileri kimi yerde arka arkaya bir iki örnekten fazla vermesiyle” okur üzerinde “yazar da bu konuyu ne kadar da araştırmış ya da biliyormuş” etkisi yaratmaya çalıştığı bölümler bazen sıkıcı olabiliyor.

Haydi diyelim örnek olarak beş - on müzenin nasıl olduğunu anlattınız ve o müzelerde neler olduğunu anladık.

Ama aynı etki için bir o kadar bilgi daha ekleyip sonra konu içinde tekrar tekrar farklı örnekleri araya serpiştirerek okuyucunun zihnini yine aynı noktaya “geri” çekmeyi pek doğru bulmuyorum.

İşte, bu da benim bu kitapta dikkatimi çeken ve beğenmediğim bir iki noktadan biri olmuştu.

Neyse, sonuç olarak;

Kendimi vererek ve hissederek okudum, kendimden çok şey buldum ve kitap bitince “insanı ruhen sarsan konusu” yüzünden sanki bütün bu anlatılanları kendim yaşamışım gibi üzerime büyük bir yorgunluk ve hüzün çöktü...

Ben kitabı beğendim ve edebi yönüyle de kalıcı bir eser olduğunu düşünüyorum, onun için sizlere de okumanızı tavsiye ediyorum.