10 Aralık 2010

Breaking and entering [film]

Uzun, sakin ama kaptırınca da çok fazla sıkmayan, sosyo-psikolojik yönü geri planda fazlaca işlemeye çalışan değişik bir yapımdı.

Karakterler arasında geçen bazı güzel ve anlamlı konuşmalar resmen kitaptan okuyormuş hissi veriyor. (Ama tabii ki filmin tamamı böyle değil.)

Filmde, şehrin mimari dokusunu değiştirerek insanların yaşam alanları üzerinde yapılacak değişikliklerin insanların davranışlarını da etkileyebileceğini düşünen bir mimarın sorunlu evliliğine yakından bakıyoruz.

Fakat filmdeki karakterler ve karakterlerin içinde bulunduğu durumlar o kadar farklı ki hangi biri bu filmin ana karakteri diye karar vermekte zorlanıp bölünüyorsunuz... (Ki bu bir film için pek de iyi bir şey değildir, çünkü olayları kimin gözüyle izleyeceğinize karar vermeniz büyük bir ölçüde film hakkında düşündüklerinizi de etkiler.)

Neyse, ben hafiften konuya gireyim, aklıma gelen detayları aralara eklerim;

Mimarın yeni bürosu soyulur ve soyguncular arasında babasını Bosna’daki savaşta kaybetmiş 15 yaşında bir genç de vardır. (Ki bu genç aslında iyi niyetlidir ve Sırp asıllı amcası tarafından biraz yanlış yönlendirilip bu işlere bulaştırılmıştır.)

Bu çocuğun annesi, çocuğunu alıp Londra’ya kaçmış, terzilik yaparak kendi hayat mücadelesini veren bir kadındır. Çocuğunun yaptığı hırsızlıklardan da haberi yoktur ama mimarlık bürosundaki hırsızlık tekrarlanınca çocuğu evine kadar takip eden mimar, kadının evine kadar ulaşır...

Mimar, hafif düzeyde otistik davranışlar sergileyen üvey kızı ve eşi arasındaki olağan anne kız ilişkisinde kendine yer bulamamaktan şikâyetçidir ve eşiyle arasındaki gel-gitlerden çok bunalmış biridir.

Vicdanı ve aşkı arasında sıkışıp kalan Mimar, evliliğinde tam olarak mutluluğu bulamadığı için dışarıda başka türlü ilişkilerle aşkı bulabileceğini düşünecek kadar kafası karışık bir durumdadır.

Kendi iş yerinden hırsızlık yapan çocuğu takip ederek (evine kadar gelip) annesiyle karşılaşınca bu karışıklık içinde kadına karşı (bana göre çok anlamsız ve yanlış bir psikolojik çıkarımla senaryoya eklenmiş) özel bir şeyler hissetmeye başlar.

Durum böyle olunca çocuğu yakalayıp polise teslim etmek yerine annesiyle yakınlaşıp onları daha yakından tanımaya başlar... ve tabii ki her zaman olduğu gibi :) olaylar gelişir...

Film biraz fazla dallanıp budaklanıyor ama yine de konuyu toparlayıp başarıyla bitiriyor. Bazen saçma olabilecek şeyler olsa da yine de kendi içinde tutarlı bir senaryosu olduğunu söylemek lazım ama tamamını düşünürsek ortalama kalitenin üzerine çıkamayan bir film...

Filmin ilginç yanı ise arka planda Londra’daki göçmen tiplerin konuya çok sık girip çıkması... Kimi zaman bu mimarın iş ortağının kendini kaptırdığı siyahi bir göçmen temizlikçi kadın oluyor, kimi zaman küçük kızının spor hocası oluyor, kimi zaman da köşebaşında toplanan bir grup genç...

Toplumsal değişimin getirdiği zorluklar ve zorunluluklara biraz daha içten bakıp herkesin yaptığı şeyi yapmasında haklı bir sebebi bulunduğunu ve bunların hoşa gitmeyenlerini zorla şiddetle bastırmak yerine olayların kökenine inip önyargısız bir şekilde sorunları çözmek için neler yapılabileceğini düşünmeye ihtiyacımız olduğunu göstermesi açısından olumlu bir film diyebiliriz. (ki benzerleri daha önce de yapıldığı için bu konuda pek de özgün bir yapım sayılmaz.)

Ama hakkını da yemeyelim, film biraz sıkıcı gibi dursa da ilginç diyalogları ve ayrıntılarıyla modern bir roman okumuşsunuz havası da yaratmıyor değil...

Filmden aklımda kalan bir sahnede; mimar, yeniden hırsızlık olayı olacağını düşünüp hırsızı yakalamak için arabada beklemektedir ve yanında da o bölgede çalışan (daha önce beklerken tanıştıkları) bir hayat kadını var.

Hayat kadını, adama “bir 50’lik verirsen, benimle ne istersen yapabilirsin.” diyor, adam da kadına “konuşalım” diye istediği şeyi söylüyor ama kadından “konuşmak hariç her şey olur, konuşmak yok. Hayvanlar konuşuyor mu? Hayır! Çünkü onlar yalan söylemez...” diye hiç beklenilmeyen bir cevap geliyor...

Sonuç olarak;
Ağır tempolu filmleri sevmeyenler, ille de kaçmaca kovalamaca olsun arabalar yuvarlanıp silahlar patlasın diyenler, psikolojik değerlendirmelere ilgi duymayanlar seyretmesin.

Yavaş aksın, bol konuşma olsun, biraz düşündürsün, içinde karmaşık ilişkiler ve günümüz dünyasının kozmopolit yaşamının aşk ve evliliği nasıl biçimlendirmeye başladığını göstermesi ilginç olabilir diye düşünenler, festival filmlerindeki farklı kurgu yapılarından değişik senaryolardan hoşlananlar izlesin...

Aranıp bulunacak ya da peşine düşülecek bir film değil ama asla seyretmeyin denilecek bir film de değil, rastlanırsa ve sakin bir anınızdaysanız kitap okumayla radyo tiyatrosu dinleme arasında bir duygu bırakan film seyredilebilir.

Yalnız bazı açık sahneleri yüzünden küçük çocukların seyretmesi pek uygun değil (ama o kadar da açık değil).