13 Aralık 2010

Shutter island [film]

Ünlü yönetmen Martin Scorsesse, klasik tarzdaki anlayışa uygun güzel bir film ortaya çıkarmış. Beğendim...

Filmde bazı küçük mantık hataları(!) olsa da bir kez kendinizi kaptırdınız mı en başından sonuna kadar sürükleyip götürüyor.

(ki şimdi söylemeyi uygun bulmadığım bu küçük mantık hatalarının nedenini filmin sonunda anlıyoruz, o yüzden seyrederken saçma gelen şeylerin de bir mantığa oturacağını söyleyebilirim, en baştan bazı şeyleri mantıksız bulup filmi izlemekten vazgeçmeyin)

Shutter island, akıl hastalarının tedavi edildiği özel güvenlikli, dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir hastane... Burada kalan hastalardan biri, kapısı kilitliyken ve camlarında tel örgüler varken hiç kimseye görünmeden kaçmayı başarmıştır.

Bu olay üzerine dışarıdan resmi olarak yardım istenir ve polis de buraya olayı araştırmak için bir dedektif yollar.

Dedektif, zamanında Amerikan askeri olarak II. Dünya Savaşı’na katılmış ve Nazilerin yaptığı katliamlara toplama kamplarında (öldürülen binlerce insanı görerek) tanık olmuş biridir.

Adadaki hastanenin kasveti, doktorların yakınında bulunan resmi kıyafetli güvenlik görevlileri ve düşkün vaziyetteki akıl hastaları dedektifin anılarını canlandırarak burayı Nazi kamplarına benzetmesine neden olur.

Bir de dedektif yakın geçmişte eşini kaybetmiştir. Eşi, kaldığı apartmanın kapıcısı tarafından yakılan evde dumandan boğularak ölmüştür. Kapıcıyı da akıl hastanesine kapatmışlardır ama nasıl olduysa adam birkaç yıl içinde oradan çıkıp yeniden başkalarını öldürmeye başlamıştır.

(Tabii ki dedektif, karısının ölümüne neden olan bu adamı takip etmeyi bırakmamıştır...)

Dedektif, bu akıl hastanesinden kaçmayı başaran başka birini daha bulup onunla konuşmayı da başarmıştır. Adamın anlattığına göre burada acayip şeyler dönüyordur ve buranın bütün maddi kaynakları Amerikan devletine karşı olan bir grup Nazi yanlısı tarafından karşılanıyordur...

Bütün bunları takip edip araştıran dedektif, bir şekilde burada böyle bir olay olup da çağırılınca içeride olup bitene kayıtsız kalamaz ve akıl hastanesinin gizli bölümlerini dolaşmayı kafasına koyar...

Bundan daha fazlasını anlatmam filmi izleme zevkinizi kaçırabilir. Zaten ben de size film biraz ilginizi çeksin diye bu girişi yazdım. Yoksa; sadece “Film, gerilimli bir şekilde devam ederken sürpriz bir sona doğru ilerleyerek seyircinin ilgisini kesintisiz şekilde ayakta tutmayı başarıyor.” diyerek fikrimi belirtmekle yetinirdim.

Gerçekten de benzer senaryoları işleyen aynı türdeki filmler içinde rastlanan mantıksızlıklar yerine daha sağlam ve inanılır bir temeli olan film bu işin altından başarıyla kalkmış...

Psikoloji, gerilim, polisiye ve duygusal konulu filmleri beğeniyorsanız bu film hepsini bir arada barındırdığı için bunu da beğenirsiniz diye düşünüyorum.

Filmin çekildiği yer gerçekten tüyler ürpertici bir yer, hiç kimsenin orada olmayı isteyeceğini sanmıyorum. Mekân çekimleri bu duyguyu verebildiği için çok başarılıydı, Leonardo DiCaprio’nun da rolünün hakkını verebildiğini ekleyerek konuyu kapatıyorum.

Sonuç olarak;
Gizemini uzun süre koruyan, izleyicideki macera isteğiyle merak duygusunu birleştirip olayları takip ettiren, seyirciyi sıkmayan, sürükleyici ve ilginç bir filmdi...

Tam olarak “sinemanın en büyük yapıtlarından” sayılamaz ama orta kalitenin bir hayli üstünde bir yapım olduğunu ve eğer para verip alırsanız verdiğiniz paraya değecek bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.