25 Şubat 2010

Nasıl yazmalı?



(Sevgili karelidefter okurları. Bu sefer gerçekten uzun, çok uzun ama çok çok çok uzun bir yazıyla karşı karşıyasınız:) Şimdiden bu konunun tamamen “Yazar olmak isteyen, amatörce yazan, yazmaya hevesli olanlara” ait teknik detaylar içerdiğini söylemeliyim... O yüzden, eğer “Nasıl yazmalı?” sorusu sizde merak uyandırmıyorsa bu kadar uzun bir yazıyı da okumanıza gerek yok... Hemen diğer konulara geçebilirsiniz :) )

----------------------

Uzun süredir bir türlü görüşemediğimiz yazar arkadaşımla internet ortamında tekrar karşılaşınca, aklıma onunla aynı dergiye yazdığımız öyküler ve yazılar geldi...

Okuyup yazmaya meraklı olduğum için edebiyatın her çeşidi ilgimi çekmiştir...

Bu yüzden yazım teknikleri, iyi bir anlatım ve ifade için ipuçları, kurgu için pratik bilgiler gibi yardımcı olabilecek şeylere rastladıkça bir yerlere not alırım...

(Zamanında bu konu hakkında yazılmış kitapları okuyup yine benzer konular için düzenlenen çeşitli panellere katılıp bilgimi arttırmaya çalışmıştım...)

Yazma konusuyla ilgili edindiğim bilgileri paylaşmak için de bir iki yayında bazı konular hazırlamıştım...

Bunların hepsini bir araya getirip daha derli toplu ve özet halinde kısa kısa bilgiler verecek şekilde düzenleyeyim dedim...

Özellikle iki sayı üstüste yayınlanan “Öykü yazma üzerine küçük notlar” geldi aklıma...

O zaman için çok dar bir çevrede bilinen “Aylak öykü” dergisinde yayınlanan yazdıklarım sadece meraklısı tarafından alınan dergiyle çok az kişiye ulaşmıştı...

O dergileri buldum konuları okudum ve yeniden düzenleyip bir şekilde de özetleyip buraya aktarmayı düşündüm...

(Niyetim “bilenlere bilgiçlik taslamak” değil, tek amacım “öğrenmek isteyenlere” nacizane bilgilerimi aktarmak.)

Bu bilgiler;
yerli-yabancı yazar, öğretmen, dilbilimci gibi konunun uzmanları tarafından yazılan kitaplardan derlendiği gibi konuyla ilgili panel konuşmacılarının, kitap fuarlarında yapılan sohbetlerin ve tabii ki kişisel tecrübelerimin ışığında bir araya getirildi...

(Bu konuda; öykü ile ilgili bir yayında basıldığı için özellikle öykü yazma konusunu teknik ve pratik olarak ele alan notlar olsa da yine de tüm edebi konuların yazım aşamasında geçerli olabilecek ayrıntılar bulabilirsiniz.)

Evet, şimdi gelelim “Öykü yazma üzerine küçük notlar”a

1- Emekli olunca yazacağım... Okul bir bitsin... Şu camları bir sileyim de sonra başlarım gibi bahanelerle yazmayı ertelemeyin.

2- Yazma eylemini fiziksel olarak alışkanlık haline getirin, hemen oturur oturmaz öykü yazmanız gerekmiyor.

Her gün belirli saatlerde (yaratıcı olduğunuz saatleri kendiniz belirleyebilirsiniz) masanızın başına oturarak kalemi elinize alın ve yazmaya başlayın.

3- Eğer kağıtlar size öylece bakıyorsa ve yazacak bir şey bulamıyorsanız sakın vazgeçip masadan kalkmayın ve kaleminizi elinizden bırakmayın.

Arkadaşınıza mektup yazın, okulda ya da işyerinizde o gün başınızdan geçenleri yazın, ama yazın. Bu bir alışkanlık olarak hayatınızda yer alsın.

4- Esin beklemeyin; siz çalışmaya başlamadan ilham perisi de gelmez. Masanıza oturun ve bir şeyler karalamaya başlayın kesinkes bir şeyler olacaktır.

5- Aklınıza gelen, öykünüze alabileceğiniz her şeyi bir yere mutlaka not edin, kağıda geçirmezseniz uçup gidiverir.

6- Yazacaklarınızın konusunu kimseye anlatmayın, fikir alış verişi yararlı olabilir ama birilerine anlatacağınıza oturup yazın.

7- Çevrenizi gözlemleyin, gerektiğinde yazacağınız bir karakterin özelliklerini daha gerçekçi kılmak için o tipteki karakterleri sırf bu iş için zaman ayırıp özellikle gözlemleyin.

8- Dünyanın en iyi öyküsünü yazacağım diye kendinizi çok fazla zorlayarak baskı altına almayın, bu zamanla gelişip rahat rahat yazmaya devam ettikçe kendiliğinden tecrübelerinizle iyi yönde gelişecektir.

9- Yazdıklarınızı hemen herkese göstermeyin ve öykünüz bittiği anda yayınlanması için bir yerlere göndermeyin. Araya zaman koyun ve sonra yazdığınızı “yabancı birinin yazasını değerlendiriyormuş gibi” değerlendirerek tekrar okuyup düzeltilecek yerleri düzeltin.

10- Hangi tip okur, hangi yaş grubu için yazmak istediğinizi belirleyip dilinizin ağırlığını, olayları ve kişileri buna göre belirleyin.

11- Yazar yazmaz dünyanın en iyi yazarı olup başarı kazanacağınız düşüne kapılmayın; yazmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Zaman ayırın ve çok çalışın. İlle de bir Tolstoy olmanız gerekmiyor.

12- Yazarken inanarak ve içten yazın, teknik olarak çok düzeyli, dil bilgisi olarak yanlışsız öyküler yazsanız bile samimi ve içten, gönlünüzden geldiği gibi yazmazsanız öyküleriniz etkileyici olmaz.

13- Gereksiz kelimeleri öykünüzden çıkarın, laf kalabalığıyla anlatımı uzatmayın. Bu her ne kadar size tam anlamıyla olayı anlatmanız için gerekli gibi görünse de okuyucuyu sıkar.

(Burada benim aklıma klasik öykü ustalarının dediği “Öykünün başını sonunu atın, geriye gerçek, etkileyici öykü kalır” sözü geldi. Bir örnekte John Steinbeck genç bir yazara “On bin sözcükten oluşan öykünüzü tekrar okuduğunuzda altı bin sözcüğü eleyip atın, kalanın yarısını da sonraki okuyuşunuzda çıkarırsanız yazınız belki güzel bir öyküye dönüşebilir” demiş.)

14- 13. Maddedeki kurala uyarak az lafla çok şey anlatacağım diye kendinizi kısıtlamayın. Kendinizi Salondaki izleyicilere bir perdenin arkasındaki oyunu anlatırken düşünün. Eksik anlatırsanız izleyiciler olup biteni anlayamaz.

15- Vaaz vermeyin ya da bir şeylere karşı çıkmayın. Bırakın okur kendisi bir sonuç çıkarsın.

16- Bu arada en önemli ipucuna geldik: ANLATMAYIN, GÖSTERİN! Bunu biraz daha açayım; Öykünüzün kahramanını (diyelim bu Ahmet olsun) Ahmet şöyledir, Ahmet böyledir diye anlatmayın, Ahmet’in yaptıklarını okuyucuya gösterin.

“Ahmet çok sinirli bir insandır, bağırıp çağırıp insanları üzer.” Yerine, “Ahmet parmaklarını çıtlatıp duruyor, işçilerin malları yetiştirmesi için etrafa olur olmadık emirler yağdırıyordu.” diye yazmak okuyucuya Ahmet’i göstermenin bir yoludur.

Parmaklarını çıtlatan birinin sinirli, gergin bir tip olduğunu bırakın okur kendisi düşünsün, etrafındakilere emirler yağdıran birinin insanları üzdüğünü kendi hissetsin.

Yoksa fıkra anlatırken ikide bir “Bak şimdi burası çok komik...” diyen biri gibi olmaktan kurtulamayız.

17- Kendinize özgü bir dil yaratın, genellemelerden beylik sözlerden kaçının. “Badem gözlü”, “keman kaşlı”, “bakışları hiddetli”, “gözlerinden şimşekler çıkaran” gibi her yerde karşımıza çıkan tanımlamalar anlatımı sıradanlaştırır.

18- Mutlaka bir izleğiniz yani temanız vardır ve anlatacağınız ana konuyu belirlemişsinizdir. İşte bunu bir yere yazıp öykünüzü bu çizginin dışına taşırmamaya çalışın. Ne yazacaksanız bir ana fikir belirleyin ve bunun dışana çıkmayın “Savaş felakettir”, “Kıskançlık aşkı öldürür” vs.

Böylece saptadığınız ana konuyla ilgisi olamayacak fikirlerin yazınıza dahil edilmesini engellemiş olursunuz.

Hem savaşın acımasızlığını yazıp barışın değerini kanıtlamaya çalışıp hem de savaştan yana bir tutum içinde olmak herhalde işleri iyice karıştırır ve sizi anlamsızlaştırır.

Ama masanızda bir yere “Savaş felakettir!” notunu yapıştırır da hep bunu göz önünde bulundurursanız, barış yanlısı öykünüzde asla “Savaşın bize göre haklı yanları da vardı.” diye bir cümle kurmazsınız.

19- Kurgu, klasik anlamda hep giriş, gelişme, sonuç olarak bilinen kimi zaman serim, düğüm, çözüm diye tarif edilen yazıya ait “yapı”dır.

Öykünün akış yönünde, bir konu anlatılırken, giriş yapılır (serim), olaylar gelişir, yan olaylar, karakterler vs. girer çıkar, sorunlar ya da engeller belirir (gelişme yani düğüm noktası) daha sonra bunların hepsinin birbirine bağlanarak iyi ya da kötü bir sonla bitirilmesi gerekir.

İşte bu da sonuç (çözüm) bölümüdür. Öyküye sondan başlanıp geriye doğru olayları yer yer anlatıp açıklayarak en başa doğru da götürebilirsiniz, ortasından başlayıp sonra başını anlatıp sonra sonucu da açıklayabilirsiniz.

Mühim olan okuyucunun merakla sorular sormasını ve öyküden kopmamasını sağlamaktır.

Bunu başarabilirsek öykümüz iyi bir öykü olmaya adaydır; hele hele bir de karakterleri, yerleri ve zamanın özelliklerini (ekonomik kriz zamanları, deprem sonrası gibi) bu üç ana bölümün (giriş, gelişme, sonuç) aralarına geçiş olarak (ara sahne) bağlayabilirsek oldukça inandırıcı ve gerçek bir öykü elde etmemize az kalmış demektir.

20- Psikolog olmamız gerekmez ama karakterlerimizin kağıttan uyduruk tipler olmasını engellemek için onları insani özelliklerle ya da psikolojik öğelerle donatmayı unutmamalıyız; Korkak, öfkeli, istekli, hırslı, kıskanç, açgözlü, tembel, çalışkan ya da gururlu gibi. İnsani davranışları ve bunları oluşturan sebepleri açıklayarak karakterleri üçboyutlu hale getirebiliriz.

[Konunun buraya kadar olan 20 maddelik kısmı için, katıldığım paneldeki konuşmasıyla ve ayrıntılar için başvurduğum “Öykü ve Roman Yazma Sanatı” kitabıyla yardımcı olan Sayın Sevim Gündüz’e teşekkürü borç bilirim.]

Bu bölümden sonrası için Hamburg Axel Andersson Yazar Okulu’nun ders programındaki kitaplardan yararlandım... Bakalım onlar ne demiş?

Başlıyoruz:

1- Bir yazar odasına mahkûm değildir. Daktilosuna ya da bilgisayarına bağımlı olmamalıdır. Gerçekten yazar olmayı düşünüyorsanız sokakta, yolda, kahvede düşünürken ya da dinlenirken de yazabilmelisiniz.

Özellikle kağıt kalemden kaçınmamalısınız sizin amacınız yazmak ve bunun neyle yapıldığı önemli değil. İlla daktilonun ya da bilgisayarın başına oturmanız gerekmiyor.

Önemsemediğiniz bir duygu, düşünce vaktinde unutulmadan bir yere not alınırsa, ileride bir gün bu notu üzerinde çalıştığınız yazınıza ekleyerek eserinizi ayrıntılı bir hale getirme imkânını yakalamış olursunuz.

Unutmayın ki bir yazar gördüğü hissettiği her şeyi bilerek ya da bilmeyerek eserine yansıtır. Bilerek, yaşanmış bir duygudan yola çıkan notlardan oluşturulan fikirler eserinizi daha gerçekçi kılacaktır.

2- İyi bir yazı için sessiz bir yerde güzel bir eve ya da bir villaya ihtiyacınız yok. Bunu aklınızdan çıkarmayın ki ikide bir “Benim imkânlarım sınırlı” bahanesiyle kendinizi yazmaktan vazgeçirmeyin.

Bertolt Brecht Nazilerden kaçarken otel odalarında (Finlandiya’da) yazmaya devam ederek birçok güzel eser yaratmıştı. Bazı yazarların imkânsızlıktan eserlerini kahve masalarında yazdığı bilinen bir şeydir. (burada, bizim yazarlarımızın hapishanelerde bitirdikleri eserleri hatırlamadan edemeyeceğim)

Onları örnek alarak her yerde yazılabileceğini anlamamız, yazmak için lüks ve rahat bir yer gerekmediğini öğrenmemiz akılda tutulması gereken en önemli konudur.

3- Yazınızı bitirince mutlaka bazı değişmesi gereken yerler olduğunu kabul edin. Yazdıklarınızın daha iyi bir etki bırakması için, atılınca anlamdan bir şey kaybettirmeyen kelimelerin, cümlelerin ya da paragrafların üstünü çizip, hiç çekinmeden atın. İyi bir yazar, ortaya çıkan eserin ilk halinin o eserin son hali olmadığını bilir.

4- Her gün ne kadar yazacağınıza karar verin, böylece kendiliğinden bir çalışma temposu oluşacaktır. Bu tempoyu devam ettirmek için ne zamanlar size uygunsa o zamanı seçin.

Sabahları erken saatler size uygunsa bir saat erken kalkmayı göze almalısınız ya da gece geç saatlerde bir saat daha geç yatmayı. Herhalde yazarlığın fedakârlık gerektirdiğini baştan biliyorsunuzdur :)

5- Fedakârlık derken her gün yüz sayfa yazmanız gerektiğinden bahsetmiyoruz. Önemli olan güzel ve hissederek yazmaktır.

Düşünülerek yazılmış güzel bir sayfa, kuru laf kalabalığından ibaret yüz kötü sayfadan daha iyidir. On gün sonra elinizde bin sayfalık bir roman müsveddesi yerine, on sayfalık olağanüstü güzel bir öykü olmasını tercih edeceksinizdir.

6- Gizli bir hazineniz var ve siz onu kullanmıyorsanız yazık ediyorsunuz demektir. “Bu hazine ne?” diye düşünmeyin orada rafta duruyor: Sözlük.
Evet sözlük bir yazarın hazinesidir bunu unutmayın.

Değerini daha iyi anlayabilmeniz için size minik bir ipucu vereceğiz; siz yazıyorken her zaman sözlüğe bakabilirsiniz ama okuyucularınız yazılarınızı okurken her zaman yanlarında bir sözlük yoktur.

Yalnız bunu avantaj olarak kullanayım “Yazarın ne kadar geniş kelime haznesi varmış.” dedirteyim derken yazınızı neredeyse hiç kullanılmayan kelimelerle doldurmayın.

Yine söylemekte fayda var; okuyucu yazınızı belki uçakta, belki deniz kenarında belki durakta araç beklerken okuyordur ve okuyucuların çoğu :) yanında sözlük taşımaz. Sözlüğü, yazınızı sadeleştirmek, daha anlaşılır kılmak için yabancı kelimeler yerine ne koymanız gerektiğini bulmak için kullanın.

7- Yazarken sadece parmaklarınızı kullanmayın. Kulaklarınızla duyun, burnunuzla koklayın, dilinizle tadın ve gözünüzle görün.

Bu, kahramanınızı taciz edin anlamına gelmiyor, yazdığınız konunun içine sesleri, kokuları ve tatları da ekleyin demenin basit bir yolu.

Buz gibi suların gürül gürül akıp kovaları taşırması, fırından gelen mis gibi ekmek kokusu, trenin yanınızdan geçerken bağırmanızı bile bastıracak kadar gürültü çıkarması en çok bilinenlerdir ama siz sessiz bir odada naylon yer kaplaması üzerinde koşan karafatmanın ayak seslerini bile yazabilirsiniz.

Okuyucuların beş duyusunu da harekete geçirmelisiniz bu çok özel bir ipucudur, bunu bir yere yazın.

8- Çok zorlu anlatımlar, büyük düşünce kalıpları basit ve anlaşılır bir şekilde yazılamaz mı? Tabii ki yazılabilir yeter ki yazdığınız her cümleyi tekrar tekrar gözden geçirip sadeleştirmeye çalışarak yeniden düzenlemeyi denemek isteyin.

9- Öykünüzde karşılıklı konuşmalar var yazınız bitti ve içiniz rahat mı?

Olmamalı! Hemen yazınızı elinize alın ve bir de ayna bulun, başlayın kahramanların sarf ettiği cümleleri aynen aynaya bakarak söylemeye.

Ne oldu? Bazılarını sessiz, bazılarını heyecanla ya da çabuk çabuk, bazılarını ise durgun ve yavaş bir şekilde söylemek gerekiyor değil mi?

İşte kimin nasıl konuştuğunu da aynada gördünüz buldunuz, bunu yazınıza da ekleyin.

Aşağıdaki örnek iki cümleye bakın hangisi iyi bir yazar tarafından yazılmışa benziyor?

a) Helena- “Truva’yı bir daha göremeyeceğim” diyerek odadan çıktı.

b) Helena gözlerinde yaş, üzüntülü bir şekilde “Truva’yı bir daha göremeyeceğim” diyerek odadan çıktı.

10- Akıcılığı önleyen yerleri bulmanın en kolay yolu:

Yazınızı bitirince bir teyp bulun ve yazdığınızı okuyarak kaydedin.

Bir hafta sonra yazınızı elinize alıp teybin tuşuna basın. Dinlerken gözlerinizle takip edin ve nereleri kulağa hoş gelmiyorsa orayı takip ettiğiniz kâğıdın üzerinde işaretleyin.

Çalışmanızda akıcı olmayan yerleri belirledikçe bu kadar kolay bir yöntemle bunu tesbit ettiğinize şaşıracaksınız.

11- Yazarken mi düzeltmeli, bitirdikten sonra mı?

Bize göre bitirdikten sonra...

Çünkü yazarken, düzelte düzelte, denetleye denetleye, durup düşünerek bakmak doğal düşünce akışına engel olur. Siz önce içinizden geldiği gibi, dilediğiniz şekilde, istediğiniz kelimeleri kullanarak, kendinizi duygularınızın akışına bırakarak yazın.

Ruhunuzda ne varsa ortaya bir dökülsün, sonra bunu okuyarak düzeltmek kolay olur. Baştan, yazarken denetleyerek ruhunuzu dizginlerseniz yazdıklarınız duygu yönünden kesintiye uğrar ve eksik olur.

Unutmayın! Hatasız yazabilmek, “Etkileyici yazabilme” anlamına gelmez.

12- Fiilleri unutmayın, onlar satırlar arasındaki heyecanı okuyucuya ileten güvenilir dostlardır.

13- Yapacağınız iş kolay değil bunu aklınızdan çıkarmayın. Sakin olun, yazınıza sakin başlayın, çalışmanızı sakin sürdürün. Sabırsızca yazının bitişini düşünmeyin.

Adım adım: önce satırları, sonra paragrafları sırayla halledin. Yoksa paragrafın bütününü düşünmekten o anda yazdığınız satır tam istediğiniz gibi olmayabilir.

Aynı şekilde yazının bütününü ya da sonunu düşünmekten paragraflarınız da istediğiniz gibi olmaz. Kim “tamamı istediği gibi olmayan” bir yazı yazmak ister ki?

14- Çok ama çok zorunda kalmadıkça birbirine bağlı cümleler kurmaktan kaçının. En iyi cümle kısa cümledir. 15-20 kelime ölçü olarak her zaman en iyi uzunluk olarak kabul edilmiştir.

15- Kendinize bir kırmızı kalem alın. Yazılarınıza şöyle bir üstten bakın ve gözünüze uzun görünen paragrafları kırmızı kalemle ikiye, hatta üçe bölün.

Bir paragraf yedi cümle mi içeriyor? Hemen dördüncü cümlenin sonundan ayırıp yeni bir paragraf elde edin. Gerekiyorsa yeni oluşan paragraf başını tekrar düzelterek bir paragraf giriş cümlesine çevirin...

Umarım bir şekilde yardımcı olabilmişimdir, minicik bir katkım bile olsa ne mutlu bana.

24 Şubat 2010

kulak ağrısı ve bir damla soğan suyu mucizesi...

Gecenin bir vakti oğlum ağlayarak uyandı...

Hiç durmadan ağlıyordu ve biz de derdini anlamaya çalışıyorduk, sonradan anladık ki kulağı ağrıyormuş...

Diş ağrısı bir, kulak ağrısı iki: çeken bilir katlanılması çok güçtür...

O anda çocuğun yaşına ve kilosuna göre verebileceğimiz ağrı kesici şuruptan başka bir ilaç da yok...

Daha önceden bir yerlerden duymuştum “ağrıyan kulağa sarımsak koyuyorlar” diye...

Yapacak bir şey yok, çocuk hiç durmadan ağlıyor deneyelim dedik ama pek işe yaramadı ya da çok uzun bir süre öyle durmak lazım ama minicik çocuk, bekleyecek dayanacak durumda değil.

Bir anlık çaresizlikten sonra internetten konuya ait bilgileri araştırmaya başladık. Eşim, “İbrahim Saraçoğlu”nun ismini söyledi...

Google aramada “kulak ağrısı ibrahim saraçoğlu” yazıp arattırdım, karşıma çıkan sitedeki bundan daha kısa bir yazıda “kulak ağrısı için bir damla soğan suyu” yazıyordu...

Doğal ve zarar vermeyecek bir şey olduğu için o andaki durumumuzu da gözönünde bulundurup denemeye karar verdik.

Ağrıyan kulağa bir damla soğan suyunu damlattıktan sonra bir dakika içinde çocuğun ağrısı kesildi... Aklınızda bulunsun... Alternatif tıb bazen böyle işe yarayabiliyor.

----------------
Prof. Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU'na ve Google'a teşekkür ediyorum.
Kulak ağrısı ve orta kulak iltihabı ile ilgili detaylı bilgi için
http://hastarehberi.com/kbb/kbb4/ortakulakiltihabi.htm linkine bakabilirsiniz...

19 Şubat 2010

yumurta kabuğu

İşe gidip gelirken şu sıralar Aydın Boysan’ın “İstanbul esintileri” isimli kitabını okuyorum...

Arada ilginç bir şeye rastladım;

Çocukluğumdan beri bildiğim ama hep merak ettiğim bir şeydi, okuyup öğrenince hoşuma gitti sizlere de anlatayım dedim, belki hatırlayanlarınız vardır :)

Eskiden bazen komşu evlerde rastlardık;

Evdeki saksıların içine bir tahta çıta çubuk batırılır, ucuna da yumurta kabuğu ters bir şekilde takılırdı...

Eski bir gelenek desen değil, görgü desen hiç değil, büyü dua uğur desen ilgisi yok...
“Acaba karıncalar gelmesin diye mi yapıyorlar?” diye de düşünürdüm :) ama o da pek mantıklı gelmezdi...

İşte bu yumurta kabuğunu saksıya öyle ters bir şekilde çubuk üzerine takmak ne anlama geliyormuş bugün öğrendim :)

Sümüklü böcekler bazen saksıların içine yuva yaparlar ve yavruları da oradan çiçeği yiye yiye yukarı tırmanır sonra kaldıkları yerden devam etmek için tekrar aşağıya inerlermiş...

İşte o çubuğa tırmanan sümüklü böcek yavruları öğle vaktine doğru yumurta kabuğunun içine girince çiçeğin sahibi yumurta kabuğunu alır, içindeki yavrulara zarar vermeden bahçeye bırakırmış...

Saksılara yumurta kabuğu takılmasının sebebi de buymuş...

Neyin ne olduğunu bilmeden çocukken biz de başkalarından görüp heves eder yapardık, iyi ki de yapmışız :) Masal gibi değil mi?

18 Şubat 2010

Dünya Tarihinde Balkanlar - Andrew Baruch Wachtel

Sevgili Karelidefter okuyucuları.
Yine bitirdiğim bir kitap hakkında sizlere bilgi vermek, içindeki ayrıntıları paylaşmak için yazmaya başladım...

Biraz uzun bir yazı olabilir ama kitaba kıyasla çok küçük olan bu gönderiyi okuyarak bile konu içinde geçen ayrıntılar üzerinden birçok bilgi edinebilirsiniz diye düşünüyorum...

(Ki kitapta gerçekten “Osmanlı’nın yönettiği dönemlerde bölgenin bürokratik yapısından tutun da Batı edebiyatının meşhur vampiri Kont Drakula ya kadar” ilginç bilgiler var...)

...............................

Kaliforniya Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatı Bölümü’nde doktora yapan kitabın yazarı Andrew Baruch Wachtel’in kitaplarından biri olan Dünya Tarihinde Balkanlar’ı bitirdim...

156 sayfalık kitap, keşke 1500 sayfa olsaydı dedirtecek kadar ilginç ve güzel bilgiyle doluydu...

Kitabın arkasında MÖ 35000’den başlayan bir bölge tarihi kronolojisi, ilgili konular adına yapılmış internet sitesi adresleri ve düzenli bir indeks de bulunuyor...

(Keşke bir de Doğan Kitap’tan çıkan diğer İnceleme/Araştırma serisi kitaplarının listesi de olsaydı)

Neyse geleyim ben kitaba :)

Çeşitli bölümlerde konuyla ilgili olarak yer yer harita ve resimlerle desteklenmiş olan kitap;

Her ne kadar konunun uzmanı bir yazar tarafından “sadece Balkanlardan bahsediyor” gibi görünse de aslında “o bölgenin, tarih boyunca bütün dünyayı biçimlendiren en büyük siyasi ve coğrafi etkenlerden” biri olduğunu da gösteriyor...

Balkanların “Doğu-Batı arasında bir geçiş bölgesi olması” bölgeyi stratejik açıdan da önemli kılıyor fakat yazar bu özelliğin dışında başka bir şeye daha dikkat çekmiş:

I. Dünya Savaşı’nın çıkış noktası olan Balkanlar, idari ve ekonomik etkisinin dışında tarih boyunca Doğu ve Batı kültürlerinin sahip olduğu özelliklere göre de bütün dünyayı ikiye bölmüş...

Balkanlar; ilk olarak Doğu ve Batı Roma İmparatorlukları’nı ayıran bölge konumundayken daha sonra Katoliklerle Ortoksluğun ayrım noktası haline gelmiş...

Osmanlı yönetiminde kaldığı uzun dönemde Hristiyan alemiyle İslam Ülkelerinin sınır bölgesi olarak iki büyük kültürü ayrıştıran Balkanlar daha sonraki yüzyılda iyice belirginleşen kültür farklılıklarının tam ortasında bulunarak Doğu ve Batı (Asya – Avrupa) kültürlerinin sınırı olmuş...
Yakın döneme geldiğimizde ise bölge bu sefer de siyasi olarak sosyalist “Demirperde” ülkeleriyle kapitalist Avrupa’yı ikiye ayıran bir konuma taşınmış...

Son olarak günümüzde (Doğu Bloğu’nun siyasi ve ekonomik olarak çöküşünden sonra) ise Balkanlar; Avrupa Birliği Ülkeleri ile az gelişmiş ülkeler arasında yeni bir sınır bölgesi olarak tanımlanıyor...

Son elli yıldır o bölgede yaşanan bütün siyasi krizlerin nedeni de;
bu sınır bölgesi değişimlerindeki ülkelerin (her milletin kendi ulus devletini kurarken) dünyadaki değişikliklere göre çevredeki insanları bu ikili seçenekler içinde değerlendirmesinden kaynaklanıyor...

Sınırlar yeniden belirleniyor, ülkeler bütün insanlarıyla hareket halinde hiç durmadan Balkanlar içinde oradan oraya savruluyor ve her dönem başka ülkeler ortaya çıkıp kayboluyor...

(Bu bölgede bulunan Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Slovenya, Yunanistan, Makedonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerin tamamının siyasi olarak çalkantı içinde bulunması boşuna değil...)

Neyse... Siyasi sınırları, kültürel ayrımları ve diğer teknik bilgileri kitabın meraklılarına bırakıp kitapta bulduğum çok ilginç bir konuyu anlatarak gönderiyi bitireyim...

Balkan tarihi; savaşlarıyla, ülkeleriyle ve bu ülkelerin özgürlükleri için kendini feda eden kimi zaman da adından korkuyla bahsedilen eli kanlı korkunç isimlerle dolu...

Kuşkusuz bunca isim arasında kendinden en çok bahsettiren ise Kazıklı Voyvoda (III. Vlad) olmuştur.

Halk arasında ve tarih içinde genel olarak “Kazıklı Voyvoda” ismiyle bilinen III. Vlad, Eflak Prensi Mircea’nın torunu II. Vlad’ın oğluymuş... (Yani o dönemde bölgedeki resmi yönetimi elinde bulunduran aileyle kanbağı bulunmaktaymış.)

Prens Mircea 14. yy’da Osmanlı hâkimiyetini kabul edince bölgedeki yetkisi de devam etmiş ve zamanı gelince yönetim, torunu II. Vlad’a (Kazıklı Voyvoda’nın babasına) geçmiş.

II. Vlad bölgede güçlü olan yönetimler arasında sık sık taraf değiştirerek hem Osmanlı’nın hem de Macarların güvenini kaybetmiş...

(Son olarak bölgede yeniden güçlenen Osmanlı tarafına boyun eğmek zorunda kalınca) ülkesindeki yönetimi devralabilmek için Osmanlı’nın güvenini kazanabilmek amcıyla oğlu III. Vlad’la Radu’yu rehin olarak Anadolu’ya göndermiş...

III. Vlad (Kazıklı Voyvoda ) resmen Osmanlı gözetimi altında Anadolu’da rehin tutulmuş.

...ve babası II. Vlad ölünce de serbest bırakılıp (1447) bir de üstüne Osmanlı Ordusu’nda subay yapılmış...

Yani herkesin bildiği meşhur Kazıklı Voyvoda resmen Osmanlı Ordusu’nun bir subayıymış ve resmi olarak Eflak’ı yönetmiş...

(O dönemin yazıt ve anlatılarıyla) Kan içme alemleri ve kazığa geçirme gibi canice yöntemlerle 100 bine yakın insan öldürmüş olan III. Vlad (Kazıklı Voyvoda) tarihin kanlı sayfalarına geçmiş ve hakkındaki söylentiler yüzyıllarca insanlar arasında dehşet saçmış...

Yine o dönemden kalan resim ve yazıtlarla “Kan içici”liği dedikodusu desteklenen, bu yüzden de zihinlerde “Yarasa” ile bağdaştıralan III. Vlad; daha sonra 19. Yüzyıl Batı Edebiyatı’nda (Balkanlar’ı vahşet ve şiddetin yoğun olduğu bir yer olarak gösterme eğilimiyle) etnik anlatılardaki Vampir figürüyle birleştirilip “Kont Drakula” karakteri olarak yeniden bambaşka bir şekilde canlandırılmış.

Notlar:
“Yeni Oxford Dünya Tarihi Serisi”nden alınarak çevirisi yapılan kitapta
Antik Yunan ve Roma – Bizans İmparatorlukları,
Osmanlı öncesi ve sonrası Balkanlar,
Balkan kültüründen yiyecek, içecek gibi genel olarak dünya kültürene geçen öğeler,
İstanbul’un fethinden önce Osmanlı ve Bizans ilişkileri,
I. ve II Dünya Savaşları sırasında Balkanlar,
Nazi işgali sırasında etnik temizlik ve bölgenin buna karşı tutumu,
Komünizm dönemi ekonomik ve sosyal yaşam,
Sırp, Hırvat, Boşnak gibi ayrımlar,
Yugoslavya’nın hazin sonunu hazırlayan nedenler,
Osmanlı’nın bölgedeki hakimiyetini yitirmesinin sebepleri gibi
birçok konuyu çok ayrıntılı şekilde bulabilirsiniz...

08 Şubat 2010

Bir damla limon suyu ve beynimizdeki etkisi...

Dilinize bir damla limon damlatarak, “Antisosyal” mi yoksa “Sıcakkanlı”mı olduğunuzu nasıl anlarsınız?

..........................

Karelidefter’i takip edenler, kitaplarda ya da belgesellerde karşılaştığım ilginç deneyleri yazdığımı da bilirler, geçenlerde izlediğim “BBC Human Mind” isimli belgeselde de yine böyle çok ilginç bir deneyle karşılaştım...

Deney, bugüne kadar duyduklarım içinde gerçekten en acayip olanıydı :)

Birinci grup biraz “antisosyal ve içe dönük” olduğu düşünülen fizikçilerden oluşuyor... (Bu grubu oluşturmak için İngiltere “Imperial University” fizikçilerinden bir grup gönüllü alınıyor...)

İkinci grup ise paket tatil programı pazarlayan bir grup tatil kampı tanıtımcısı...

Birinci grup:
Biraz daha “ciddi ve soğuk” mesleğini neredeyse tek başına kapalı bir ortamda yaşayan laboratuvar çalışanıyken...

İkinci grup:
İnsanlarla yüzyüze görüşmeler yaptıkları için daha fazla hayatın içinde olan daha “sıcakkanlı” insanlardan oluşuyor...

Her iki grup da 10’ar kişiden oluşuyor...
Ve deney başlıyor.

Önce;
Bir limonu kesip “bir damla limon suyu”nu birinci grubun birinci elemanının diline damlatıyorlar...

Sonra;
Bu deneğin “bir damla limon suyu”na karşılık salgıladığı tükürük miktarını ölçmek için deneğe “arkası pulun yapışkan yüzü gibi (suyla temas edince yapışacak hale gelen) özel bir kağıt bant” veriliyor ve yalaması isteniyor...

Tükürük bezleri salgılamayı kesip deneğin ağzı kuruyup bantı yalayacak sıvı kalmayana kadar bantı yalaması isteniyor. Ve ardından bu deneğin tükürüğüyle ıslatıp yaladığı bantın uzunluğu ölçülüyor...

Birinci ve ikinci grubun bütün üyeleri denek olarak bu bantları yalıyor ve bantlar ölçülüyor...

Birinci grup yani soğuk ve içe dönük, antisosyal olarak tanımlanan grup 12 metre bant yalarken, İkinci grubun üyeleri (sıcakkanlı/dışa dönük olanlar) ise 8 metre bantı anca yalayabiliyorlar...

........................

Şimdi biraz daha ayrıntıya girelim;

Beynimiz hem kendi vücudumuzu düzenlerken hem de dış dünyayla ilişki içindeyken yaptığı her işlem için belli bir bölgesini hatta bazen belli bir noktayı kullanıyor...

Beynimiz yine aynı şekilde “Hiç tanımadığımız yabancı biri ile karşılaştığımızda da onun hakkında değerlendirme yapabilmemiz için” belli bir noktayı kullanıyor ve bu nokta karşımızdaki kişinin özelliklerini alıp işleyerek onun hakkındaki görüşümüzü belirliyor....

Fakat asıl ilginç olan şey ise;

Bu noktanın, limon suyuna tepki veren tat alıcı bölgeyi “beyinde düzenleyen nokta”yla aynı olması...

Bu bölge ne kadar gelişmişse; karşılaştığımız insan hakkında o kadar geniş çaplı bir işlem yapılıyor ve riskler değerlendirilip o kişiye karşı uzak durulması ya da yaklaşılmasına normal bakılması için (ince eleyip sık dokuduktan sonra) karar veriliyor.

(Ve tabii ki limon suyuna verdiği tepki de ona göre fazla oluyor. Bu durum birinci grubun soğuk duruşlu antisosyal olmasını ve buna karşılık fazla bant yalayabilecek kadar tükürük salgılamasını da açıklıyor.)

Aynı bölgenin etkileşime geçtiği ikinci grupta ise salgılama daha az; Çünkü beyindeki o bölge, limon suyuna daha az tepki veriyor...

(ve haliyle de karşılaştıkları insanları daha az işleme tabi tutup daha çabuk değerlendiriyorlar. Bu yüzden insanların oluşturabileceği riskleri fazla dert etmeden de hemen “sıcakkanlılıkla” kabullenebiliyorlar...)

03 Şubat 2010

Melanie Fiona - The Bridge

“Illadelphonics live” özel akustik konser albümündeki “Cupid” ve “Heartless” yorumlarıyla gönlümü kazanmayı bilen :) muhteşem sesli Melanie Fiona’nın “The Bridge” albümünü görünce hemen üzerine atladım :)

Olağanüstü bir ses inanılmaz bir yorum yeteneği ile birleşince işte ortaya böyle muhteşem bir sanatçı çıkıyor...

Melanie’nin öyle acayip bir tarzı var ki nasıl anlatsam bilmiyorum... Soul tarzına yakın bir yorumu Pop ritmlerinin bas temposuyla destekleyen şarkılar öyle bir karışım meydana getiriyor ki buna sadece “R&B” demek gerçekten haksızlık olur...

60’ların "akıcı ama hüzünlü, geri vokalli armonik yapısı" bütün şarkılarda karşılaşabileceğimiz "80’lerin romantizmini veren melodiler" albümün genel yapısında en çok dikkat çeken unsurlar.

“Soul dance” path temalarının kullanıldığı bölümlerde günümüz efektleri ile uyum sağlayan akış için de başarılı diyebiliriz, hiçbir şarkı sıkmıyor ve ilk kez dinlediğiniz de bile biri size “İşte bu hafta Amerika’da 1 numara olan parça bu” dese “Eeeee olur abicim güzel parça”dersiniz, bütün parçaların böyle bir kalitesi var...

Melanie; Romantik olma adına Whitney Houston gibi çok uzun ve ağdalı vokallere çıkmasına gerek kalmadan, yeni yetmelerin “Yoooow! Yoooow!” ritimli “Black hip hop”unun sıradan ve düzensiz “deep bass” efeklerinin tuzağına düşmeden de eminim böyle kaliteli parçalarla gelecekte her kesimden hayran kazanacak...

Dinleyince siz de hak vereceksiniz...

Bütün albüm çok güzel olsa da benim vazgeçilmez 1 numaram
“Monday morning” :)

ardından sırasıyla diğer favorilerim
“It kills me”
“Sad songs”
“Johnny” ve
“You stop my heart” geliyor...

Albümün açılış parçası olan “Give it to me right” ile slow klasiği olacak gibi görünen “It kills me” nin bunlardan daha fazla beğenileceğini düşünüyorum... (ki sanatçı iki üç gün önce bu parçayla Grammy aldı :) )

Unutmadan; albüm, Türk dinleyicilere hiç yabancı gelmeyecek olan bir son şarkı sürpriziyle de sona eriyor :)

Sanatçının myspace sayfalarından ya da resmi internet sitesinden videolarına bakabilir, şarkılarının bazılarını dinleyebilirsiniz...

01 Şubat 2010

İnsan denen meçhul...

“Bir köpeğin böbreğini çıkarıp bir masanın üzerinde bir saat kadar bırakabilir, sonra da onu tekrar eski yerine dikebiliriz. Bu böbrek geçici bir zaman için kandan ayrı kalabilir ve arızaya uğramaz, normal surette çalışmaya devam eder...”
Alexis Carrel (“İnsan denen meçhul” isimli eserinden.)

[Evet böyle ilginç bir alıntıyla konuyu açmayı uygun buldum. Çünkü bu gönderide (bir ayda anca bitirebildiğim) Alexis Carrel’in “İnsan denen meçhul” isimli kitabı ile ilgili düşündüklerimi aktaracağım. Yazı da uzun ve biraz da sıkıcı olacağı için de konunun ne kadar ilgi çekici ayrıntılara sahip olduğunu en başta bu şekilde belirtmek istedim...]

Şimdi gelelim az tehlikeli canilerin kırbaçla, fakirleri soyanların "zehirli gazlarla donatılmış bir imha müessesesine gönderilerek" cezalandırılmasını en ekonomik insani düzeni sağlama metodu olarak gören "Nobel Ödülü" sahibi Alexis Carrel'in kitabına...

Nobel ödüllü, Fransız cerrah Alexis Carrel’in kitabı gerçekten çok ilginçti...(Orijinal ismi: Man, The Unknown – 1935)

Başta biraz fazla tekrar yüzünden sıkılsam da kitap gittikçe açılıp binbir ayrıntıya girerken zevkle okunabilecek bölümlerle kendini sevdirmeye başladı ama daha sonraları işin içine bütün kitap boyunca verilen bilgi ve görüşlerin açıklamasına “kişisel olarak ispat çabası” da katılınca tekrar sıkıcı olmaya başladı...

Hemen hemen hiçbir kitabı yarıda bırakmadığım için sonuna kadar bir ödev verilmiş gibi okudum...

[Yazar, sıkı bir eğitim sonrasında “öğretim görevlisi konumunda” ve mesleğinin ileri gelenlerinden biri olduğu için kitabı yazarken anlatım dili olarak öğretmen mantığıyla hareket ederek devamlı her şeyi maddelere bölüp ardından açıklamalar yapmış...]

Kitabın yazıldığı yıllarda tıbbi teknolojininin bulunduğu yeri anlayabilmemiz için yazarın I. Dünya Savaşı’nı gördüğünü ama II. Dünya Savaşı’nın bittiğini göremeden de aramızdan ayrıldığını hatırlatmakta fayda var.

Alexis Carrel, yaptığı çalışmalarla günümüz tıbbının kurulmasına büyük katkılar sağlamış bir cerrah olduğu gibi aynı zamanda organ nakli ve fizyoloji alanında da inanılmaz başarılar elde etmiş önemli bir biyolog.

Şimdi gelelim kitaba:


Yazarın yaşadığı dönemde “ulus devlet kavramı” yavaş yavaş dünya siyasetinde etkisini göstermeye başladığı gibi ulusları oluşturan milletlerin “ırk” olarak kategorize edilmesi de devletlerin kültürel hayatında yeni yeni konuşulmaya başlanıyordu...

Biyoloji ile ilgilenen bir cerrah olarak organ nakli konusunda uzmanlaşan Alexis Carrel, insanı fiziksel olarak dışarıdan incelemenin dışında anatomik olarak (normal bir doktordan daha fazlasıyla) yakından inceleme fırsatı da elde edince insan denen varlık hakkında (o zamanlar için) aslında pek de fazla bir şey bilinmediğinin farkına varmış...

İnsan psikolojisinin ve toplum yapısı içerisindeki her türlü hareketin “birey olarak insanı biyo-mekanik yönden de etkilediğini” düşünen Carrel, bu görüşü bir adım öteye götürerek; devletlerin yapılanmasında önemli kararların alınarak toplumsal hayata “insanın birey olarak gelişmesini sağlayacak” bir düzenleme getirilmesini talep ediyor...

[Evet, benim gibi özgürlükçü düşünceden ve devletin “bireyler arasındaki ilişkileri oluşturmak için” bireyin hizmetinde olması gerektiği fikrini savunan birine göre ters bir fikir... Ama o tarihlerde bireysel özgürlüklükçü düşünce genellikle her zaman devletin gerisinde düşünülen bir kavramdı...]

Carrel tüm kitap boyunca:
Siyasal yapılanmadan tutun, modern kentlerde doğa şartlarından uzak yaşayan insanların fiziksel olarak körelip gelişmelerinin gerilediğine; yiyeceklerimizin seçiminden, ırki özelliklere kadar birçok konuda “neyin nasıl olması gerektiği” gibi tehlikeli siyasi ve dini fikirlerle yorumlar yapıyor...

Bunlar beni gerçekten tedirgin etmekle birlikte;
belli bir dönemdeki çok başarılı bir bilim adamının bile siyasi ve dini konulardaki hoşgörüsünün “yaşadığı topluma göre” nasıl biçimlendiğini görebilme açısından oldukça ilginçti...

[Bir yandan da verilen tıbbi ilginç bilgiler yüzünden kitabı merakla okumaya da devam ettim...]

Gerçekten, yazarın siyasi ve ahlaki görüşlerini bir yana bırakırsak kitap ilgi çekici bir sürü ayrıntıyla dolu...

Yazar kitabın başlarında herkese aynı eğitimin verilmesinden şikâyet ederek;
herkesin aynı alanda aynı bilgileri aldığı zaman “aynı eğitime sahip büyük bir insan grubu”nun oluştuğunu, bu grubun da eğitim sonrası meslek hayatlarında kendi aralarında bir sürü vakıf, kurum, kuruluş, dernek gibi yapılanmalara gittiğini ve bu şekilde gruplaşmanın bilim dünyasına pek bir getirisi olamayacağını savunmuş.... (ve bu grupların alanlarını daraltıp üye sayılarının sınırlandırılmasının doğru olacağını belirtmiş.)

Bu fikrini savunmak için de;

Önemli bir sanat eserini ya da devrim niteliğinde büyük bir bilimsel buluşu hiçbir zaman böyle bir grubun gerçekleştirmediğini, aksine şimdiye kadar yapılan büyük buluşları “dar bir alanda manasız bir ayrıntıyı uzun uzun inceleyenler”in bulduğuna dikkat çekmiş...

Kitapta işaretlediğim ilginç yerlerden birkaçını sizin için buraya da yazmak isterim:

.........................

İşte yazarın “hayatımızın zaruri seçenekler etrafında gelişip belli bir yolda ilerlemesi”ni açıkladığı edebi bir bölüm;


“Büyümemiz, ancak kendi kendimizi devamlı surette budamak pahasına olur. Hayatın başlangıcında geniş imkanlarımız vardır. Gelişmemizde ancak ırsî kabiliyetlerimizin esnek çizgileri ile sınırlanmış oluruz. Fakat her an bir seçim yapmamız gerek. Ve her seçim kuvvetlerimizin çoğunu yokluğa iter. Önümüze çıkan yolların yalnız birini seçmek zarureti, bizi, diğer yolların götüreceği ülkeleri görmekten mahrum bırakır. Çocukluğumuzda, içimizde potansiyel olarak mevcut olan ve birer birer ölen pek çok insan taşırız. Her ihtiyar, olması mümkün fakat olmamış, düşük ve dumura uğramışlar korteji ile çevrilidir.”

.............................

Biyolojik bir olgu için ilginç bir metrik tanımlama;


“Deri, su ve gazı geçirmez ama bağırsak ve akciğerdeki yapışkan ince zarlardan bu maddeler geçer. Bunlar vasıtasıyla biz çevremizle devamlı kimyasal bir temas sağlarız. İç yüzeyimiz derinin yüzeyinden çok daha büyüktür. Akciğer gözcüklerinin yassı hücrelerle kaplı sahası çok geniştir; aşağı yukarı boyu elli, eni on metre olan bir dikdörtgenin alanına eşittir.”

.............................

Tıbbın geldiği yer olarak insanın fiziksel tanımındaki yetersizliğe dikkat çeken bölümden bir alıntı;


“Vücudumuzun içi çok farklı olup asla bize klâsik anatominin öğrettiği gibi değildir. Klâsik anatomi bize sadece yapısal bir şema verir, bu şema da gerçeğe uymaz. Organizmanın nasıl oluştuğunu anlamak için bir kadavrayı açıp bakmak yeterli değildir.”

..........................

Ameliyatlar ve organ nakli sırasında gereken kanın belli bir süre dış ortamda özelliklerini kaybetmeden koruması için de çeşitli çalışmalar yapan Carrel “Kan”ı da başlı başına bütün ayrıntılarıyla incelemiş;

“Alyuvarlar canlı hücreler değildirler. Bunlar hemoglobin dolu torbacıklardır. Akciğerlerden geçerken, az sonra organların doymak bilmez hücreleri tarafından alınacak olan oksijeni yüklenirler. Bu hücreler aynı zamanda kanın içindeki asit karboniklerini ve öteki tortuları atarlar. Akyuvarlar, aksine, canlı hücrelerdir. Bazen damarlardaki plazmada yüzer, bazen buradan sinircikler vasıtasıyla çıkar, mukozların, bağırsağın ve bütün organların yüzeyine tırmanırlar. Kan hem sıvı hem katı çevredeki hareketli doku rolünü de nerede ihtiyaç varsa orada icra ettiği tamir edici rolünü de işte bu mikroskobik unsurlar sayesinde oynar.”

....................

işte ilginç bir ayrıntı da bakteriler hakkında;


“Bakterilere gelince, virüslerle kıyaslandıkları zaman gerçek birer dev gibidirler. Bununla beraber onlar da bağırsak mukozlarından, burundan, gözden, boğazdan veya bir yaradan kolayca vücudumuza girerler. Hücrelerin içine değil, etrafına yerleşirler. Organları ayıran bölmelere yerleşirler. Derinin altında, kasların arasında, karın boşluğunda, ilik ve beyni kaplayan zarların içinde çoğalırlar.”


Tabii ki bütün kitabı okuyup da bu bilgileri değerlendirirken tıbbın her türlü görüntüleme teknolojisi ve şu anda bulunduğu bilgi düzeyini gözardı etmememiz gerekir.

Çünkü her an büyük değişikliklerle kendini geliştirip sahip olduğu yanlışlardan kurtularak yeni bilgilerle donanan “bilimin tüm dalları” gibi tıp’daki gelişmeler de olağanüstü boyutlara vardı...

Zaten her türlü fikir ve görüş ya da bilgi devamlı sabit doğru olarak ele alınsaydı yazarın dediği her şeyi doğru bulmamız gerekirdi ki;

Bazen kitap okurlarının yaptığı yanlışların en başında gelen “Yazar bu konuyu yazmışsa bu da bir kitapta yayınlanmışsa doğrudur.” yanılgısına düşmüş olurduk.

Böyle bir düşünceyle hareket eden okurun ne derece yanılmış olacağını göstermek için kitaptan yazara ait son bir “fikir”(!) alıntısı yaparak konuyu da burada bitiriyorum. (Kitaptaki bir bölümden olduğu gibi alıp buraya koymak zorunda kalıyorum)

“Deliliği ve caniliği ancak insanı daha iyi tanımakla, öjenizm ile, terbiyede ve sosyal şartlarda büyük değişiklikler yapmakla yok edebiliriz. Fakat bunu gerçekleştirinceye kadar canilerle fiilen meşgul olmalıyız.

Belki de hapishaneleri kaldırmak gerekecektir. Bunların yerine çok daha küçük ve az masraflı müesseseler kurulabilir. En az tehlikeli canileri kırbaçlamak veya başka bir ilmî metodla cezalandırmak, sonra kısa bir süre hastanede yatırmak, belki düzeni sağlamaya yetecektir.

Ötekilerine; adam öldüren, silâhlı soygun yapan, çocuk kaçıran, fakirleri soyan, halkın güvenini ağır şekilde sarsanlara gelince, zehirli gazlarla donatılmış bir imha müessesesi, insanî ve ekonomik bir şekilde düzeni sağlamaya yarayabilir.

Cinayet işlemiş delilere de aynı muameleyi yapmak mümkün değil midir?

Modern toplumu sağlam ferde göre düzenlemekte tereddüt etmemelidir.

Felsefî sistemler ve duygusal hükümler bu gereklilik karşısında yok edilmelidir. Nihayet, medeniyetin en yüksek gayesi, insan şahsiyetinin gelişmesidir.”

..........................

Görüldüğü gibi yazar önce bir bilimadamı olarak kitaba giriyor, konusu hakkında ve onunla ilgili görünen diğer bağlantılı konularda bilgilerini görüşlerini paylaşıyor.... (buraya kadar gerçekten çok ilginç gerçekten…)

Ama kitabın sonlarına doğru;
sahip olduğu bilgiyi, insan vücudunun üzerinden anlatmaya devam etmesi gerekirken insanın “karakter ve davranışlarıyla” toplumun gücünü etkileyen kötü yanlarıyla ilgili yaptırımlar hakkında açıklamalar yapmaya başlıyarak “ırkçılığın mantıken doğru olduğu” sonucunu kabul etmemizi bekliyor...

Bu yüzden; o dönem dünya siyasi kültürü içinde belli bir yer edinmeye başlayan ırkçılığın bilimadamlarını da çeşitli yanlışlara sürükleyebileceğini ve bunu örnek olarak ele alırsak; hangi dönem kimin “ne olursa olsun” siyasi ve kişisel ahlaki görüşlerini tamamiyle doğru olarak kabul etmememiz gerektiğini görmüş oluyoruz...

Bilimsel konular üzerine çalışanlar yaptıkları her şeyin "insanı ve insanlığı geliştirmek" amacıyla yapıldığını unutursa işte böyle acayip bir yerlere vararak insanı insan olduğundan utandıracak başka bir yere (fikren bile olsa) gelebiliyor...

kitabı bitirince; Yaptığı çalışmalarla insana ait her şeyi çözdüğünü sanarak insanı kategorilere ayırıp beğenmediğinin hayatına son verme hakkı olduğuna inanan böyle insanların bilimsel çalışmaları olmasa da olur diye düşündüm...

Çok meraklısı şöyle bir bakabilir ama kitabı çok da tavsiye etmiyorum...