25 Mart 2010

Kottarashky


Çok güzel bir elektro-balkan/beat karışımı ve harika bir grup; Kottarashky.
ilk olarak balkana.ru sitesinde rastladım...

Grubun myspace tanıtım sayfası
http://www.myspace.com/kottarashky

22 Mart 2010

Hurt locker [film]

Film, öyle kenarda bir yerde duruyordu, altı “Oscar” ödülü birden alınca “Dur şuna bir bakayım.” dedim...

Öyle abartılıp da “Vay be! Adamlar ne film yapmış.” diyecek bir şey yok ama izlenebilirlik bakımından orta ayarın üzerinde olduğunu da inkâr edemeyiz. (Ama kesinlikle “altı Oscar” birden alacak bir film de değil, sonunda Oscar ödüllerini de Eurovision şarkı yarışmasına çevirdiler resmen.)

Neyse;

Seyircide olayların içindeymiş gibi bir duygu uyandırmak için çekimler üzerinde gerçekten çok uğraşılmış.

(Hareketli kameraların kullanılmasıyla filmin kahramanlarından hiç kopmadan en baştan sona kadar yakın takip hiç bırakılmıyor.)

Görüntüler, oradaymış hissi yaratabilecek kadar doğal olsun diye çok özen göstermişler ama yine de sanki gerçeklik duygusu dış mekânların yansıtılmasında çevredeki insanları verirken biraz eksik kalmış gibi geliyor... (Ya da gerçekten Bağdat sokaklarında nüfus çok azalmış.)

Amerikan askerlerinin Irak’taki bomba imha ekibine yakından bir bakışın ötesinde savaş bölgesindeki askerin psikolojini göstermeye çalışan filmin vermeye çalıştığı şey ne tarafından bakarsan öyle görünüyor. Bu yüzden filmin anlatım dili çok politik denilebilir.

Bir yandan savaşın sorgulanması ve alışan kişiler için “savaş durumu”nun sıradan bir yaşam tarzına dönüşmesi, bir yandan insan hayatının ne kadar ucuz olduğu ortaya koyulmaya çalışılmış...

Film, aynı zamanda; evine dönen askerin süpermarketteki ürün zenginliği içinde “her şey refah içinse; refah, yüzlerce mısır gevreği markası içinde hangisini seçeceğine karar verememek mi?” sorgulamasını da yaptırarak seyirciyi “Bütün bunlar ne için? diye yeniden düşünmeye de sevk ediyor. (Bence filmin en etkili sahnesi burasıydı.)

Hurt locker’da, türünün aksine (Hollywood yapımlarında alışık olduğumuz şekilde) Amerikan milliyetçiliğini bayraklarla ve ölümsüz süper kahramanlarla vurgulamak yerine “Orada çarpışanlar, savaşın tam içinde bulunan gerçek insanlar, işte böyle her gün ayrı bir ölüm kalım savaşı veriyorlar.” fikri ön planda tutulmuş.

Çözülmesi gereken bir soruna odaklı anlatım, olay kurgusu ya da merak unsurunu takip gibi mantıksal bir çizgi yerine, gün gün belli bir askeri ekibin yaşadıklarını kayıt altına alıyormuş gibi yapılan çekimler şeklinde verilen konu belli bir süre sonra kendini tekrara düşüp sıkıcı da olabiliyor...

İnsani yanlarını bireysel olarak kahramanların kişisel davranış ve duygularında gösterebilen film, genel olarak “olaylar bu şekilde ve yapacak bir şey yok, hayat böyle devam ediyor, bunlar yaşanıyor ama şu insanların durumuna biraz daha yakından bakın.” serzenişinden öteye geçemiyor...

Bütün Irak halkının her yere bomba döşeyip intihar saldırısı düzenleyen saldırgan ve tehlikeli insanlar gibi gösterildiği filmde; olaylarla hiç alakası olmayan insanların da nasıl tehlikeli duruma düştükleri ara sıra gösterilmeye çalışılmış. (güvenlik yüzünden istemeden öldürülen insanların ölüm nedenlerinin açıklanması gibi bir şey yapmaya çalışmışlar.)

Ama iki saatlik film boyunca; ne bir bomba atan uçak, ne sivillere baskın düzenleyen özel helikopterli birlikler ne de bombalanan okul ve hastaneler gibi Irak’ın gerçek durumunu yansıtacak görüntüler var...

("Amerika niye Irak'ta?" konusuna hiç girmiyorum filmde o mevzu çoktan bitmiş olay kendi içinde kendini sorgulamayı da geçip, gerçekçi bir bakış açısıyla "buradaki askerlerin hayatı çok zor be abi" aşamasına gelmiş.)

Sadece bir bomba imha ekibi ve orada bomba imha uzmanıyla yakın çevresi incelenip "yaptığı iş bu kadar tehlikeli olduğu halde nasıl da bu işi kanıksamış" ona dikkat çekiliyor...

Biraz da siyasi ufak tefek dokunmalarla politik göndermeler var o kadar...

İki saatlik filmin sonlarına doğru giren “patlatılan tanker” sonrası yangın yerine gitmeleri, oradan bir arkadaşının vurulunca kurtarılması vs. gibi olaylar konuyu gereksiz yere uzatmış... Savaş alanı işte, haliyle tehlikeler olacak ve birileri vurulacak...

Açıkçası insan altı Oscar’lı savaş filminde ya daha fazla heyecan ya da daha fazla siyasi tavır görmek istiyor...
Oysa bir iki bomba imha çalışmasında yakında olup olaya şahit olmanın dışında fazlaca heyecanlı ya da sürükleyici bir durum yok...

Bizler için Irak konusu farklı bir yerde farklı bir konumda, Amerikalılar için ise başka bir anlam taşıyor o yüzden aynı duygularla seyretmek ve filmin siyasi duruşunu tarafsız olarak değerlendirmek çok zor. Böyle olunca da duygusu filmdeki bireyleri aşamayan sadece konusu biraz farklı bir detayda takılmış değişik bir film diyebiliyorum...

Sonuç olarak kaliteli ve farklı bir film ama herkese önerebileceğimiz “Mutlaka seyredilmesi gereken” olağanüstü bir film de değil bence...

19 Mart 2010

Daphne - musicamor

Benim hoşuma gitti, güzel bir parça. Umarım siz de beğenirsiniz...

Gerçekleşen ütopya: Paraguay Güneş Ülkesi


Ortaçağ’ın Avrupa’daki karanlık yüzü 1600’lü yıllara gelindiğinde bile insanlar üzerinde baskısını hissettirirken, hayalgücü kuvvetli olanlar “Özgür bir dünya” düşüncesini ancak “Ütopya türü” eserlerinde yaratabiliyordu...

Kitaplarda yaratılan hayali (ütopik) ülkelerin kuralları ne olmalıydı, yaşama düzeni nasıl sağlanacaktı, bütün toplum ve bireyler mutlu bir yaşama nasıl kavuşabilir vs. gibi bir sürü konu devamlı yazılıp çizilmiş, dönem dönem de tartışmalara neden olmuştur...

Zamanında Platon ve Thomas More’un kurgu dünyaları konuyla ilgilenen insanları etkilemiş ve günümüze kadar da belli bir iz bırakmıştır...

Bu etkileme yine düşünsel anlamda olmuş, en fazla bu eserler ya da benzerleri için karşıt (veya destekleyici, konuyu geliştirici) fikirler belirtilmiş, bazen de başka yazarlar kendilerine ait kurgu dünyaları baştan yaratıp kendi eserlerini vermişlerdir...

İşte bizim konumuz da buradan itibaren başlıyor;

1568-1639 yılları arasında yaşamış olan İtalyan yazar Tommaso CampanellaCivitas Solis” (Güneş Ülkesi) isimli bir kitap yazmış.

Campanella’nın Güneş Ülkesi tamamen bir ütopya ama bu ütopik kurgu dünya öylesine güçlü bir etki yaratmış ki Campanella’nın çevresinde bu ütopik ülkenin gerçekleşmesi için her türlü desteği vermeye hazır olan insanlar toplanmaya başlamış...

Bu ilgi ve destekten kuvvet alan Campanella, İtalya’nın Güney kıyılarında Calabria (Kalabriya) bölgesinde bir ayaklanma girişiminde bile bulunmuş.

Hatta ve hatta (o dönemde Akdeniz’de güçlü bir konumda bulunan) Osmanlı Donanması’ndan Cigaloğlu Paşa da otuz gemisiyle (işler ters giderse yardım edebilmek amacıyla) açıkta bekleyerek Campanella’ya bu ayaklanmada destek olmuş...

Ayaklanma bastırılmış, Campanella tutuklanıp 27 yıl hapis yatmış ve sonrasında serbest bırakılmış ama başka siyasi konular yüzünden Fransa’ya kaçıp hayatının sonuna kadar orada yaşamış...

Geldik şimdi 1639 yılına;

Campanella bu yıl hayata gözlerini kapamış fakat;

Cizvit Papazları, Campanella’nın ütopya eseri olan Güneş Ülkesi’ni Paraguay’daki yerli halkla gerçek dünyada uygulamaya koymuşlar!

“Güneş Ülkesi”ndeki ütopik düzene göre
Paraguay’daki yerli halkı örgütleyen papazlar (İspanyolların etkili olduğu Latin Amerika’da) esir avcılarından kaçan tüm bölge insanının Güneş Ülkesi’ne sığınmasıyla daha da büyüyüp güçlenmiş...

1765 yılında bu ütopik(!) ülke’nin nüfusu 150.000’e ulaşmış ve Paraguay Güneş Ülkesi 1773 yılında İspanyollar tarafından yıkılana kadar tam 130 yıl boyunca ayakta kalmış...

(Not: Campanella, uzun bir dönem papazlık da yapmış ve aldığı eğitim nedeniyle yazdıklarında dini etkiler de bulunuyormuş, cizvit papazlarının bu ütopik dünyayı desteklemelerinin nedenlerinden biri de Campanella'nın ütopik ülkesini dini kuralların mükemmel olarak uygulanabileceği bir plan olarak görmeleridir.)

12 Mart 2010

Shaun the sheep :) izlemeden ölmeyin!

Bundan 15-16 yıl evvel aldığım bir İngilizce bilgisayar dergisinden çıkan cd içinde verilen çizgifilme bayılmıştım. (stopmotion tekniğiyle yapılmış bir animasyon demek daha doğru olur aslında)

Daha sonradan o video'daki kısa çizgifilmin yapımcısı Nick Park, o minik çizgifilmi geliştirdi, film yaptı, sonra o filmi ve benzerlerini yaptı... [hepsi de yaratıcılığı yüksek seviyede olan harika işlerdir]

En son hatırlanan yaptığı iş "Tavuklar firarda" filmiydi, en çok da bu filmle tanındı...

Şimdi de yine aynı ekip aynı tarz filmleri bambaşka bir şekilde dizi olarak yayınlamışlar; Shaun the sheep.

İnternetten aradım buldum indirdim seyrettim size de mutlaka ama mutlaka tavsiye ediyorum yedi dakikalık bu harika dizifilmleri görmeden sakın öleyim falan demeyin...
[iki sezonda yedişer dakikalık toplam 40 bölüm var, zaten birini seyreder seyretmez mutlaka diğerlerinin peşine düşeceksiniz :)]

Haydi gelin şimdi hep beraber biraz bakalım :)

Shaun the sheep resmi sitesi
http://www.shaunthesheep.com/

Sanatçının "Wallace and gromit" isimli yapımı ve kahramanları hakkında bilgi veren resmi sitesi http://www.wallaceandgromit.com/

Yine aynı ekipten çıkan olağanüstü güzellikle başka bir site
[çocukları bu siteyle kendinize aşık edebilirsiniz :)] timmy time

Sanatçının youtube kanalı

http://www.youtube.com/aardman

10 Mart 2010

99 francs [film]

99 francs; reklam dünyasını eleştiren, pazarlama tekniklerini deşifre eden, bir ürün tanıtımında bilinçaltı yönlendirmelerinin ve insan psikolojisinin kullanımına ait bilgiler veren güzel bir film.

Basın yayın, tanıtım-organizasyon ve pazarlama işleriyle uğraşanların da az çok yakından tanıdığı reklam sektörüyle ilgili rahatsız edici durumların bazen bu sahada çalışanların ruh sağlığını nasıl etkilediği çok güzel anlatılmış...

Filmde bazı şiddet sahnelerinin etkisi animasyonla hafifletilmeye çalışılsa da çocuklar için uygun bir film değil. (Epeyce bir açık sevişme sahnesi yüzünden seyredilecek ortamı seçerken dikkatli olmanızda da fayda var) Şimdi gelelim filme...

Octave, dünyanın en büyük reklam ajansında “metin yazarı” olarak çalışmaktadır ve içinde bulunduğu durumdan memnundur; yüksek bir maaş, içki, uyuşturucu, gece alemleri, partiler, danslar, kızlar, eşyalar, giysiler, evler, arabalar vs.

Reklam filmi yapabilmek için içinde belli bir yaratıcılık gücü olduğunu hisseden Octave isteyerek bu iş alanını seçmiş ve mesleki açıdan en iyi yerlerden birine gelmiştir...

Film boyunca “dış ses” olarak kendisini ve çevresini anlatan Octave, mesleğin hiyerarşisini, yapısını bizlere aktarırken bir yandan da duruma karşı kendi yorumlarını da eklemeyi ihmal etmiyor...

Film başlıyor, Octave önce kendini, hayatını, işini ve bu iş kolunun çalışma mantığını izleyicilere anlatıyor... Sonra olaylar değiştikçe Octave’ın içine girdiği bunalımı izliyoruz ve tabii ki her Fransız filminde olduğu gibi olaya aşk da karışıyor (tabii buna aşk denirse)...

Neyse... Octave, büyük bir ajansta çalışmanın verdiği avantajla istediği doğrultuda klasik mantıkta ama modern anlayışta reklam filmleri tasarlamaktadır. Bir gün büyük bir firmanın iş anlaşması için bir toplantıya katılır ve önerdiği reklam filmi senaryosu müşteri tarafından beğenilmez...

Bu duruma alışık olmayan Octave sinirlenip kızar ve sonrasında bunalıma girip kendini, mesleğini ve bu işlerin ahlaki yanını sorgulamaya başlar... Bir sürü badire atlattıktan sonra müşterinin istediği doğrultuda bir reklam filmi çekmeye razı olur ve bunu da çok iyi yapar ama bütün bunların dışında çekimi yapan tüm kadro ile bir de alternatif çekim yapıp filmi yanına alır.

İçinde bulunduğu durum hem fiziksel hem psikolojik olarak artık mesleğini sürdürmesine müsaade edemeyecek bir hâl alınca yolun sonuna gelir. Ya her şey bitecektir ya da sistemin dışına çıkarak başka bir hayata başlayacaktır.

Octave başka bir hayata başlamayı düşünür ama bunu yaparken ayrılacağı sistemi de zarar vererek terketmeyi istemektedir...

Elindeki alternatif reklam filminin (kendi fikrini pek beğenmeyip eleştiren son müşterinin ürünü için yapılmış abartılı ve eleştirel bir reklam filmi) kasetini, televizyonda oynayacak filmle değiştirir ve kıyamet kopar :)

İlk olarak bu alternatif reklam filminin internette dolaşan bir videosunu izleyip bu filmi de ondan sonra izlemeye karar vermiştim. Film gerçekten güzel sahneleri ve anlatmaya çalıştığı ana konu ile ilgiye değer başarılı bir yapım.

Çok büyük bir beklentiniz olmasın ama yine de beğeneceğinizi düşünüyorum...

Filmin mantığında bana eleştirilebilecek gibi görünen bir noktaya da değinmeden edemeyeceğim...

Reklam sektörünü eleştiren bir reklamcı (Octave), mesleğin gerektirdiği piyasa zorlamalarının kıskacı altında rahat hareket edemediğini, müşterilerin (reklamverenlerin) kendilerini satışa odaklı reklam yapmaya zorlarken insanları aldatıcı öğeleri öne çıkarmalarını istemesini doğru bulmadığını göstermeye çalışıyor.

Ama bu eleştiri ve sonrasında yaşadığı olaylar sonunda edindiği asi duruş ve başkaldırı ancak kendi işi ve yaptıkları karşısında eleştiri getirilince yani o iş içinde bugüne kadar sürdürdüğü yaşam tarzına el uzatılınca açığa çıkıyor...

Ki ondan sonra bu işlerin hiç de dışardan göründüğü gibi olmadığını işin bir sürü “puştlukları” olduğunu ve eğer bu sistemin kurallarına uyum sağlamazsan sistemin seni devre dışı bıraktığını anlatıyor...

Bu durumda Octave’ın eleştirel asi yaklaşımı sistem karşıtı olmaktan çok tekerine çomak sokulan profesyonel bir dalaverecinin kuyruk acısının intikamı olmaktan öteye gidemiyor...

Tabii film boyunca bir sürü sahne ve bir sürü ayrıntı var, bunlar güzeldi, tipler iyi seçilmiş, diyaloglar çeviri yüzünden etkisini ve mesleki tanımları içeren terimler anlamını kaybetmemiş...

Kurgusu fena değil, filmin sonundaki seçmeli alternatif son güzel bir sürpriz olmuş...

Sinemaya gidip izlesem parama yazık oldu diye düşünmezdim ama o kadar da olağanüstü değil tabii ki...

Bu arada bu film aslında bir kitaptan uyarlanmış, kitabın yazarı da başroldeki oyuncuyla hemen hemen aynı konumda aynı iş kolunda çalışıyormuş. Kitap yayınlanınca adamı (Frederic Beigbeder) anında işten atmışlar...

Yapımcı Alain Goldman kitap ve yazarla ilgilenip esere sadık kalarak filmini çekmeyi teklif etmiş ve filmin yapımı tam yedi yıl sürmüş...

Sonuç olarak; izlediğinizde mükemmel bulmasanız bile az biraz farklı konusuyla ilginç gelebilir ve en azından bu işlerin arka planında dönen numaralara bir göz atabilirsiniz...

09 Mart 2010

Çok güzel bir “çobansalatası” tarifi :)

Salata yaparken ölçü hakkında bir bilginiz olsun diye :)

“Domatesleri, bireberleri, soğanı, küçük küçük doğradıktan sonra, bunu bir tepsiye veya büyük bir kaba koyacaksın, bu kabı bir bonkörün eline vereceksin, o zeytinyağını koyacak. Sonra bu tepsiyi bir cimrinin eline vereceksin, o sirkesini veya limonunu dökecek. Sonra bu tepsiyi bir akıllının eline vereceksin, o da tuzunu ekecek. Daha sonra bu tepsiyi bir delinin eline vereceksin o da karıştıracak”


(Gölgede kalan izler ve gölgeleşen bizler _ Kemal Yamak / Doğan Kitap)

sleepbox

hep böyle bir şey düşünmüşümdür, keşke burada da olsa :(

konuyla ilgili ayrıntılara şuradan
http://www.walyou.com/blog/2010/03/08/new-sleep-box/
tasarımın sahibi ve uygulamacısı olan firmanın bu ürün için kurduğu tanıtım sitesine ise buradan http://www.arch-group.org/portfolio/diz/1/ ulaşabilirsiniz...

martin jetpack



Pilot olamadık bari şuna bir kez binebilseydik :)

hayvan avukatları

Hayvan hakları savunucusu bir grup olan "animaladvocates" her yıl 1000'lerce hayvanı kötü şartlardan ya da ölümden kurtararak bu güzel yaratıkların yaşamalarını sağlıyor... işte tanıtım videoları :)

pusula masa :)

Ülkemizin şartları gözönünde bulundurulunca çoğu insanın evinde bilgisayar ve internet olmaması ayrı, olanların da videoları (özellikle youtube videolarını) izleyememeleri ayrı bir sorun, bunu biliyorum...

Bundan 4-5 sene evvel bir ara, sadece beğendiğim ve ilgimi çeken videolardan oluşan bir v-log bile açmıştım ama o zaman da youtube sitesinden link verdiğim videoların bazılarının kaldırılması bambaşka bir sorun yaratmıştı...

Şimdi "Yok, o bilmiyor bakamaz, bu anlamaz, öteki siteyi yasaklamış o yüzden kimse seyredemez, beriki orijinalini silmiş video artık yerinde yok." diye diye biz hiç video paylaşamayacak mıyız? Tabii ki hayır, bugün var yarın yokuz, artık bunları gözardı edip beğendiğim videoları da buraya koyuyorum, işte ilk video...



Youtube videolarını seyredemeyenler lütfen şikâyet edip durmasın, internette bilgisayarın içinde sistemde kayıtlı olan "host" isimli dosyanın nasıl değiştirilip de bütün sitelere girilebildiği açıkça anlatılıyor, biraz araştırıp bunun nasıl uygulanacağını bulabilirsiniz, tabii ki istiyorsanız :)

Bu tarzdaki farklı ilginç videoları seviyorsanız youtube kanalıma da bakabilirsiniz; http://www.youtube.com/ONALTIKIRKALTI

08 Mart 2010

Hayvanların sessiz dünyası - Marian Stamp Dawkins

"Hayvanlarda bilinç" üzerine yapılan araştırma ve deneyleri anlatan ilginç bir kitap okuyorum: Hayvanların sessiz dünyası.

Yazarı : Marian Stamp Dawkins

Çeşitli hayvanlar üzerinde yapılan basit deneyleri ve farklı araştırmaları yeniden gözden geçirip yorumlayan yazar, birçok hayvanın zekâsıyla ilgili fikir yürütüp onları gerek tek tek gerekse topluluk halinde yaşarken yaptıkları hareketlerle farklı (ama olması gereken) yerlere yerleştiriyor.

Amaç saf zekâ ya da aklın (veya içgüdü ve dürtülerin edilgenliği) dışında "hayvanlarda bizler gibi bir bilinç olup olmadığını" ortaya koyabilmek için araştırma yapmak...

Labirentlerde farelere tüplerden yapılmış tünelleri mi saydırmıyorlar, güvercinlere renkli ışıkları mı gagalatmıyorlar, şempanzelere, papağanlara şekiller renkler sayılar mı öğretmeye çalışmıyorlar artık ne deneyler ne deneyler...

------------
Tabii ki bütün bunların hepsi; hayvanları daha iyi anlayıp onların da bizler gibi kendi iç dünyalarında bir bilinçle hareket edip etmediklerini ortaya çıkarmaya çalışmak...

"Hayvanlarda konuşma yeteneği olmadığı için düşünceleri de gelişmemiştir, bu yüzden bilinci de yoktur" diye hayvanları (insansı özellikleri olmadığı için) en uç fikirle değerlendirenlere yazarın harika bir cevabı var:

Hayvanları insani bir çerçevede görmekte ısrar edersek onların farklı deneyimlerinin neler olduğunu hiçbir zaman keşfedemeyiz. Bu yüzden "insan bilinci"ni dünyayı algılamanın tek ve benzersiz yolu olarak görmemek gerekiyor.

Bir hayvanı insan zekâ ve bilinciyle karşılaştırmadan önce şunu hatırlamamız lazım; bir balık bir geyiğe ne kadar benziyorsa, bir köpek de insana o kadar benzer.

Hayvanlar insanlar gibi davranmak ve onlar gibi düşünmek zorunda değildir ama onların da kendi iç dünyalarında oluşturdukları bir bilinç vardır...
------------

Kitapta çok ilginç bir sürü bilimsel araştırma ve gözlem var ve bunlara göre de birçok hayvan hakkında daha farklı düşünmemizi sağlayacak bir sürü bilgi ediniyoruz...

Tübitak Yayınları'ndan çıkan kitabı;

"Hayvanlar üzerindeki gözlemlere dayanan deneylerden elde edilen bilgilerin bilimadamları tarafından nasıl yorumlanıp değerlendirildiği" hakkında sunduğu görüş açısını da görmemizi sağladığı için özellikle belgesel severlere tavsiye ediyorum.

Notlar:

(Evet her ne sebeple olursa olsun hayvanların özgürlüklerini kısıtlayan ya da canlarını yakabilecek her türlü deneye ben de karşıyım, bunu özellikle belirtmek istiyorum.)


Yazar Marian Stamp Dawkins, Oxford Üniversitesi'nde Hayvan davranışları konusunda dersler veriyormuş... Bu kitapla ilgili Türkçe önsöz'ü görmek için http://www.kitap.tubitak.gov.tr/kit/g100b.html adresine bakabilirsiniz.

Kitabın arkasında;


Üzerinde deney ya da araştırma/gözlem yapılan hayvanların kitap içinde geçtiği yerleri kolayca bulmamızı sağlayan az ama faydalı bir dizin de var... (ayrıca araştırmacı bilimadamlarının isimleri ve ilgili konularda bu dizine dahil edilmiş)

Yeterli bir ek okumalar listesi verilip okuyucular yüzlerce kaynak kitaba yönlendirilmiş, böyle listeleri çok seviyorum :)

Kitaptan bazı ilginç konuları şöyle bir sıralarsam sanırım kitap biraz daha ilginizi çekecektir;
Kuşların yiyecek saklamaları,
Farelerin zehirli yiyecekleri yememeleri,
Serçelerde karar alma,
Arıların danslarında yatan bilgi yüklü anlam,
Güvercinlerde bilineni esas alarak bilinmeyenin tahmini...
Hayvanlarda sayı sayma,
Hayvanların elde etmeye ya da kaçınmaya çalıştığı şeyler,
Çalışan domuzlar...


286 sayfalık bu kitabı 5TL gibi çok düşük bir fiyatla satışa sunan Tübitakçılara sevgilerimi sunuyorum...

çocuk ruhundan anlayan öğretmenler zamanı

Bir önceki gönderide bahsettiğim hatıratta olayı anlatan kişi o dönemin öğretmenlerinin çocukları nasıl bir anlayışla idare edebildiğini gösteren bir anısını da yazmış, yaptığın işin inceliklerini ruhunla hissedip ona göre davranmak ayrı bir yetenek olsa gerek.

Aklımda kaldığı kadarıyla özet olarak anlatayım;

Anadolu’daki şehirlere, radyo televizyonu bırakın daha doğru dürüst gazete kitabın bile gitmediği zamanlarda (1930’lu yıllar) nasıl oluyorsa bir şekilde bir turne ile çocuk tiyatrosu denk gelmiş...

Çocuklar o güne kadar hiçbir şey görmemiş olduğu için gösterinin yapılacağı salonun kapıları açılınca sahne önüne koşup en öne yığılmışlar... Kim ne dese söz geçiremiyor...

Derken bir öğretmen gelip “Çocuklar, eğer en önde durursanız oyuncuların ayaklarını nasıl göreceksiniz?” diyerek çocukların kendi isteğiyle daha arkadaki koltuklara oturmasını sağlamış...

Sanırım çocukların kendi rızasıyla bir şeyler yapması için onlara mantıklı bir neden yaratılarak ikna edilmesi en iyi yöntem :)

tespih :)

Okuduğum bir “hatırat”ta geçiyordu, hatıratı yazan kişi çocukluğundan ve babasından bahsederken arada bir yerde anlatmış, aklımda kaldığı şekilde buraya özetliyorum;

O zamanlar (1930’lar) köyden kasabaya bir şey almaya giden biri olursa babası kendi tespihini alışverişe giden adama verirmiş, adam istenenleri alıp da (başkasının adına) deftere yazmasını söylediği zaman dükkân sahibine tespihi gösterip kendisini kimin gönderdiğini o şekilde ispat ediyormuş...

Önemli işlerde o kişiye ait söylenen sözü taşıyıp “O da böyle böyle diyor, kendi gelemedi.” demeden tutun da kendi adına başka birine iş gördürmeye kadar her şeyde bu tespih onay vazifesi görüyormuş.

üç boyutlu kart yapın

Kağıtları kesip katlayıp bir şeyler yapmayı seviyorsanız ya da böyle şeylerden hoşlanan bir çocuğunuz varsa işte tam size göre bir bilgisayar programı...

(Kullanımı biraz karışık gibi görünse de biraz kurcalayınca aslında basit olduğunu göreceksiniz.)

Ekrandaki boş alana istediğimiz şekli çizip gerekli ayarları yapınca, program o şekle göre tek parça bir kağıt üzerinde kesip katlayıp üç boyutlu özel bir “pop up” kart yapmamızı sağlıyor...

(isterseniz sadece üç boyutlu yazılar da hazırlayabilirsiniz)

programın download linki:
http://www.tamasoft.co.jp/craft/popupcard-pro_en/setup_popupcard_pro_v322a_en.exe

07 Mart 2010

4D Avatar

Kore'deki bazı sinema salonları boyut atlayıp 4D teknolojisiyle film gösterimine başlamış...

Seul'deki bir sinemada gösterilen "Avatar" filmini 3D ile (3 boyutlu) izleyen seyircilerin filmi 4D olarak algılaması için;
rüzgâr, su serpintisi, duman, patlayıcı madde kokusu, hareketli koltuklarla sarsıntı efektleri gibi 25 ayrı özel efekt, gereken yerlerde devreye giriyormuş...

Not: dünyanın ilk 4D filmi ise ünlü bilimkurgu yazarı Jules Verne'nin bir eseri olan "dünyanın merkezine seyahat" filmiymiş...

Yıllar evvel bir 3D filme gitmiştim gerçekten çok ilginç bir deneyimdi, fırsat bulursanız denemenizi tavsiye ederim, öyle evde film seyretmeye hiç benzemiyor :)

Karelidefter v2.0 :)

Arkadaşlar arasında dolaşan ilginç ya da komik resimleri maille yolluyorum, msn listemdeki eş dost tanıdık ve arkadaşlarla aramızda oyun sitesi, mp3 ya da film indirilen sitelerin adreslerini paylaşıyoruz...

Buradan başka facebook'taki hesabımda orada burada rastladığım şeyleri arkadaşlarıma gönderiyorum, youtube'da ilginç videoları kullanıcı listeme alıyorum, tumblr bloğunda buraya almaya değmeyecek ufak tefek günlük küçük bilgileri ya da aklıma gelen şeyleri yazıyorum.

myspace hesabımda müzikle ilgili şeyleri takip ediyorum, müzisyen arkadaşlarla yazışıyorum, lastfm hesabımda dinlediğim ve beğendiğim müzikleri düzenliyorum,
flickr hesabımda bazen komik bazen sevimli bir resme rastlıyorum,
bunlar gibi internette takip ettiğim daha bir sürü arkadaş, yazar, haber, müzik, film, oyun ve program siteleri var...

24 saatin yetmediği iğrenç ve saçma koşturmalar içeren hayatımızda ailemiz, özel hayatımız ve işimiz dışında bir de böyle bloglara yazı yazmak gibi uğraşlara vakit ayırmaya kalkınca, haliyle karelidefter'de de bir ay 30 yazı başka bir ay 4-5 yazı oluyor...

bütün bunlar ister istemez insanın enerjisini tüketip zamanını harcamasına neden oluyor ve ne oraya ne buraya ne de diğer sitelere yetişebiliyorum :) o yüzden karar verdim her şeyi artık sadece buradan gireceğim...

evet karelidefter'in bir kalite standartı var ve yine öyle olacak ama benim okuduğum kitabı bitirip de içinde işaretlediğim yerleri o kitapla ilgili yazıya almamı beklerseniz işte o zaman ayda anca iki üç yazı çıkarabilirim :) ve o yazıyı yazarken de okuyacak olanları sıkmamak için kısabildiğim kadar da yazıyı kısmak zorunda kalırım... Şu andaki durum bu :)

Sonuçta burası akademik bir kurumun sitesi değil, bir sanat kültür kuruluşunun sitesi olmadığı gibi genel bir forum da değil. Resmi bir sponsorum ya da bazı küçük masraflarımı karşılayan reklamverenlerim de yok... bu nedenle tamamen bana ait olan bu "kişisel blog" bu kadar ciddi olacak diye bir zorunluluğum da yok...

karelidefter: seyrettiğim filmleri-belgeselleri, okuduğum kitaplarda dergilerde gazetelerde rastladığım ilginç şeyleri, dinlediğim müzikleri ve aklıma gelen her türlü şeyi yazmayı düşündüğüm, her türlü fikrimi not alabildiğim (ve tabii ki aynı şeyleri beğenebilecek kişilerle paylaşabildiğim) bir not defteriydi benim için... ama daha sonradan bu kaliteden ödün vermemek adına, gerçekten güzel ya da ilginç bulduğum şeyleri yazabilmek için hiç vakit bulamamaya başladım, bu da siteye girdiğim gönderi sayısında düşüşe neden oldu (e! haliyle üzülüyor insan)...

bir yandan da başka sitelerde başka şeyleri takip ederken onları işaretlerken ya da paylaşırken de bir zaman harcıyorum bunun dışında okuduğum kitapları yazarken karşılaştığım ilginç yüzlerce şey yerine sadece aklımda kalanları yazıyorum ve ne yazık ki karelidefter'i takip edenlerin bunlardan hiç haberi olmuyor (yazık değil mi canım okuyucu arkadaşlarıma :) )...

yeniden bir yapılanma sürecine duyduğum ihtiyaç ancak karelidefter'in 2. versiyonuyla gerçekleşebilecekti ben de öyle yaptım ve karelidefter'i versiyon olarak 2.0'a yükselttim :)

alışık olunan her şeyin yeni versiyonunda olduğu gibi belki beğenilmeyen yanları da olacaktır ama şu andaki halinden daha faal bir karelidefter görmek isteyenleri memnun etmek açısından daha iyi olacağına da eminim...

sitenin görünüşü her ne kadar aynı kalacak olsa da içerik akışı eskisinden biraz daha farklı olacak, karelidefter'e ne olmuş böyle diye merak edip düşünmeyin diye de bu uzun yazıyı yazmak zorunda hissettim...

kısa, az, öz hatta bazen iki kelimelik bir gönderi ya da gerektiğinde gerektiği kadar ama bazen de yine çoooook uzun yazılarda birlikte olmak dileğiyle bütün karelidefter okurlarına sevgiler saygılar...

01 Mart 2010

Aydın Boysan’ın “İstanbul esintileri”...

Daha önceki bir gönderide Sayın Aydın Boysan’ın “İstanbul esintileri” kitabını okuduğumu söylemiş ve hoşuma giden bir konusunu da buraya almıştım.

Kitabı bitirdim, güzeldi... Sonlara doğru dünya mizahından seçme küçük haber ve fıkraların oranını kitabın ciddiyetle eğildiği sorunlardan sonra biraz fazla bulsam da yine de okumaya değer birçok temel bilgi içerdiği için herkese tavsiye ediyorum...

Kitapta neler var?

Eski İstanbul kültürü, artık sadece çocukluk anıları içinde kalmış eski gelenekler, yazarın görüşleri, hatıralar...

İstanbul’un imar planındaki yanlışlar, bu yanlışların başlangıç noktasını oluşturan siyasi oluşum, insan ilişkileri, zaman kavramı, dünya-çevre-insan etkileşimi, Mimar Sinan dan Atatürk’e büyük isimler hakkında bilgi ve yorumlar...

Hepsi güzel ve akıcı bir anlatımla Aydın Boysan’ın “İstanbul esintileri” isimli kitabında...

Konuların arasına sıkıştırılmış küçük anektodlar, hikâyeler ve fıkralarla süslü bu kitabı sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum.

Özellikle eski yaşantının akış hızı ve günümüzle kültürel bağlarındaki farklılığı sanırım en çok da yeni neslin dikkatini çekecektir.

Bir sohbet sırasında (sizlerden yaşça büyük olanlar eski konulardan muhabbet açtığında) anlatılanlara yabancı kalmamak için bile okunsa yeter :)

Ayrıca yazar, yaşıtı olan birçok meslektaşı gibi “Nerede o eski günler...” diye tutturup başka da bir şey demeyen tiplerden değil, bunu da belirtmekte fayda var...

Yazar; “O zaman öyle yaşıyorduk, hayatımızla şehrin yaşantısını biçimlendirdik şimdi böyle yaşıyoruz ona göre biçimlendirmek gerekir.” diyerek günümüz şehir hayatının da güzelleşebileceği doğrultusunda ümidini yitirmediğini gösteriyor.

Ve şöyle ekliyor;
“......Önce hayal etmeli... Ne kadar iyi hayal edebilirsek, zihnimizde ne kadar güzel ve gerçeğe yakın canlandırabilirsek, o hayallerin gerçekleşme yeteneği ve olasılığı, o denli artar........

.......‘Beyoğlunu canlandırmak’ deyip duruyoruz. ‘Ne’yi canlandıracağız? İnsanları mı? Orhan Veli’yi mi? Olmaz ki... Gitti onlar. Gelmezler.

‘Ah o zamanın Beyoğlu’su!’ derken, haklıyız. Neden haklıyız? Aradığımız şey, bu kuşakların getirdiği yaşama biçimi ve kalitesiydi...

......İnsanlar ve kuşaklar gitti... Mekân elde kaldı. Bu mekâna pompalanacak olan, yeni kuşakların hayat biçimi olmalı..........”


Nasıl? Siz de yazarı gerçekçi ve mantıklı buldunuz değil mi? :)
Benim için bu kitapta bulduğum en önemli şey; Bizans ve Osmanlı mimarisi ile Mimar Sinan’ın eserlerindeki mimari püf noktalarının bu kadar açık bir şekilde anlatılmasıydı...

Yazarın bu açıklamalarını okuduktan sonra Cami, kilise, kemer ve benzeri yapıların mimari düzeneğine farklı bir gözle bakmaya başladım :)

Ama kitap hep de ciddi ve ağır konulardan bahsetmiyor, onu da söylemem lazım...

Kitaptan minik bir alıntıyı da başka bir linkte yazmıştım, belki kitabın içindeki eğlenceli şeyler hakkında az olsa da bir fikir verir diye düşündüm.

[ o yüzden buraya tekrar alıyorum diğer bloğu okuyanlar kusura bakmasınlar artık :) ]

"Amerika’daki gazetelerde de bizim 'Güzin Abla' gibi okuyucuların sorunları için öğüt verenler var, Abby onlardan biriymiş ve işte gelen bir mektup ve Abby’nin verdiği yanıt :)

"Sevgili Abby, kocam 70 yaşında ama hala gördüğü her kadının peşine düşmekten vazgeçmiyor, ne öğütlersin?"

"Sevgili Carol, benim köpeğim de gördüğü her arabanın arkasından havlayıp peşinden koşuyor ama inan yakaladığı zaman ne yapacağını bilmiyor." :)