28 Nisan 2010

Beyin ve koku üzerine ilginç deneyler...

Daha önceden burada yazdığım Lewis Thomas’ın “Bir tıp gözlemcisinin notları” isimli kitabı çok ilginç ayrıntı ve bilgilerle doluydu.

Kitabı okurken not aldığım bir iki ilginç konuyu özetleyerek buraya aktarmanın güzel olacağını düşündüm.

İşte başlıyoruz...

Beyinde bir tümör oluşması sonucunda;

Beynin kokuya duyarlı bölgelerinde (mekanik şekilde doku ve hücrelere bağlı olan sinirsel sistemin çalışamamasına bağlı olarak) beynin bu duyuyla ilgili işlevlerini yerine getirememesi ya da gerçekleşmediği halde o işlevleri gerçekten varmış gibi algılaması olağan bir durumdur.

Bunu basit ve kitaptan aktaracağım konuya uygun bir örnekle açıklayayım.

Beynin, alınan kokuları değerlendiren bölgelerinde bir tümör oluştuğunda;
o bölge düzgün çalışmayacağı için varsayılan bir kokuyu gerçekten alması gerektiği durumlarda (hastaya bir şey koklatıldığında) o kokuyu alamayabileceği gibi hastaya bir şey koklatılmadığı zamanlarda da hasta gerçekten o kokuyu almış gibi hissedebiliyor.

Ki bu nedenle bazı araştırma ve testlerde kanser riski olan hastalara “Canınız çok sık yiyecek bir şey ister ve onun kokusunu duymuş gibi olur musunuz?” ya da “Çok sık bir şekilde yanık kâğıt, yemek, çöp kokusu gibi kokular duyduğunuz olur mu?” gibi sorular sorulur. (çok sık diye sorulmuş olduğuna dikkat ediniz, yoksa kırk yılda bir bu tür kokular duymak normal karşılanıyor)

İşte bu bilgilerden yola çıkan Dr. Joseph Elsberg de beyin hastalıklarının teşhisinde koku duygusundaki keskinlik derecesini fiziksel bir belirti olarak kullanmayı düşünmüş...

Hastaların burun deliklerine yerleştirilen tüplerle bunlara bağlı üfleyicilerden oluşan karışık bir sistem geliştiren Dr. Joseph Elsberg, ardıç, kâfur, tarçın gibi keskin kokuların hastalar tarafından ne ölçüde algılandığını ölçebiliyormuş.

Dr. Joseph Elsberg bu yöntemle beynin iç kesimlerindeki tümorlerin yerlerini tespit edebiliyormuş... (daha sonradan bu yöntem; çok zahmetli ve büyük bir beceri gerektirdiği için beyin cerrahisi bölümünün genç doktorları tarafından uygulanmamış! Şimdilerde çeşitli sağlık araştırmalarında yeniden gündeme gelmiş.)

Kitapta koku konusuyla ilgili o kadar çok ayrıntı ve ilginç bilgi var ki hangi birini anlatsam bilemiyorum. Yazı uzun olsa da sizlerin de dikkatle sonuna kadar okuyacağınızı tahmin ettiğim için birkaç ayrıntıyı daha ekleyeyim.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırmada;

belli bir soydan gelen farelerin genetik olarak farklılık gösteren fareleri seçmeyi başarabildiği ispatlanmış.

Dişi fareler bu özel genetik seçim işlemini mevcut koloninin erkeklerinin idrarlarındaki özel bir kokuyu anlayarak yapıyorlarmış.

Dr. Yamazaki ve Dr. Yamaguchi, Monell Enstitüsü’nde yaptığı araştırmalarla bu genetik yapının kemik iliğindeki lenfosit faliyetler sonucunda idrara geçtiğini bulmuşlar fakat bu arada yapılan deneylerde çok ilginç bir şey daha ortaya çıkmış.

Yeni gebe kalmış bir fare “yabancı bir erkek fareyle” temasta buluncak şekilde bir araya getirildiğinde gebelik hemen son buluyormuş.

Temas edecek kadar yakında bulunan bu yabancı erkek fare (hatta bazı durumlarda kokusu bile yeterli oluyormuş) dişi farenin; gebeliğin ortağı olan babanın kendisini terk ettiğini ve dolayısıyla doğacak yavruların "babanın sağlayacağı koruma"dan yoksun olacağını düşünmesine neden oluyormuş.

Bu araştırmaları yapanların tüm deneylerini ve konuya ait birçok bilgiyi inceleyen Dr. Lewis Thomas farklı soylardan gelen farelerin genetik yapılarına göre farklı kokuları olduğunu araştırırken, bunların köpekler tarafından tespit edilip edilemeyeceğini merak etmiş ve çeşitli köpek eğitim merkezlerinde bu yönde deneyler gerçekleştirmiş.

Köpekler de en az farelerle aynı şekilde yüksek derecede koku alma yeteneğine sahip olduğu için farklı genetik yapıya sahip farelerden alınan koku örneklerini ayırdedebiliyorlarmış...

Ama köpeklerle ilgili Dr. Lewis’in dikkatini çeken başka bir konu olmuş.

İz sürmek için özel olarak eğitilmiş olan köpekler (belirli bir kokuyu takip etmek için serbest bırakıldığında) filmlerde görüldüğü gibi burnu yere yakın bir şekilde yeri koklayarak değil, yukarıda dik tuttuğu başını sağa sola sallayarak (yerden yükselen koku moleküllerinden işaret alarak) kokuyu takip ediyormuş.

Umarım bu ilginç bilgileri okumak hoşunuza gitmiştir... Tübitak Yayınları’na böyle ilginç bilgilerle dolu kitapları bizlere ulaştırdığı için teşekkür ediyorum.

Romance & Cigarettes [film]

İşte bu filmi seyretmekten zevk aldım... (Bakın yalnız çok mükemmel olağanüstü bir filmdi demiyorum sadece eğlenceli bir filmdi o kadar.)

Ortayaşlarda bir adamın etrafında dönen film; evlilik hayatını, aşkı, fantezileri ve bir şekilde de sevgi ve sadakati değişik açılardan ele alıyor.

Filmin arka planında anlatılan bu konular hayatın tam içinden ve çok sıradan ilişkilere değiniyor ama bütün örnekler tek bir kişi ve onun aile hayatında yer alan insanların özel yaşantılarından seçilmiş.

Çocukları büyümüş evli bir çift var, karı koca arasında (adamın karısını aldatmasından dolayı haklı olarak) çok şiddetli bir geçimsizlik var ve buna bağlı aile içi tepki çocuklarla baba arasında da aynı şekilde devam ediyor.

Adam, inşaat işinde montaj yapan sıradan bir Amerikalı ve başka bir kadınla da metres hayatı yaşıyor ama bu hiç kimseye büyük mutluluk getiren bir hayat da değildir...

Bu kadar açıklamadan sonra filmin konusunu anlatmayı devam ettirmeyi uygun bulmuyorum ama herkes gerçek hayatta olduğu gibi bir şekilde kendine ve rolüne (anne, kız, arkadaş, sevgili) uygun olanı yapmaya zorunlu kalıyor.

Buraya kadar sıradan ve basit bir film görünümü sergileyen bu açıklamaları bir kenara bırakıp filmin ilk dakikalarından itibaren hoşuma giden kısmına geleyim:

Film aslında bir “Yarı müzikal”.

Konu ilerlerken “karakterlerin hayalleri doğrultusunda” sahneler arası yumuşak geçişlerle çok güzel (ve defalarca izlense bile aynı beğeniyi koruyacak kalitede) şarkılar eşliğinde seyirciye o andaki duyguları anlatmaları mükemmel olmuş...

Konuya göre çalan müzikleri dinlerken o şarkıyı duyduğunuzda ne hissediyorsanız; filmde o anda o şarkıyı söyleyen de işte bunu hissediyor diye çok güzel bir duygusal etkileşime giriyorsunuz. Böylece saatlerce anlatılsa bile tam olarak hissedilemeyecek bir duyguyu, karakterlerin hissettiklerini şarkılar sayesinde birebir ruhunuzda hissediyorsunuz.

Duygusal duruma göre seçilen şarkılar, çevredeki sıradan insanların (polisler, restoran çalışanları, çöpçüler, inşaat işçileri vs.) katılımıyla bazen harika bir gösteriye de dönüşüyor.

Arada geçen diyaloglar, akıl ya da öğüt vermekten çok o tipteki insanın kendi görüşü ve inanışı, hayatı yorumlayışı gibi algılanıyor bu da filmi daha bir izlenir yapmış.

Peşine düşüp aranıp bulunup mutlaka izlenmesi gereken bir film değil ama seyrettiğim son beş-on filmden sonra çok iyi geldi.

Doğal anlatım şekliyle, gerçeğe yakın diyalogların mantığıyla, gerçeküstü müzikal sahneleriyle, amatör ruhla yapılmış güzel bir film olduğunu söylemem lazım ve özellikle de film müziklerinin albümünü de tavsiye ediyorum... (Albümü anında buldum ve dinlerken çoğunu bilmeme rağmen yine de filmden sonra daha farklı bir şekilde etki ettiğini söylemem gerekiyor.) İşte filmden harika bir şarkının videosu;

Bir şekilde rastlarsanız kaçırmayın sinemada oynuyorsa para verilip seyredilmeyi hak edecek kadar da iyi. Ama evde seyredecekseniz açık saçık konuşmaları ve bazen çok ileri gidebilen sahneleri yüzünden aile içinde seyredilmemesi uyarısını da yapmalıyım.

(Yalnız dikkat! “Müzikal” lafını duyup da filmin üzerine atlayacak yirmi yaşın altındaki gençler beklediklerini bulamayabilirler, film daha çok orta yaş grubu erkeklere hitap ediyor.)

There will be blood [film]

Amerika’daki petrol işletmelerinin madencilik yapan tek bireylerden nasıl evrilip geliştiğini, o erken dönemlerin nasıl mücadelerle dolu olduğunu, kişisel hırs ve yeteneğin hangi tür mücadelelerle başarıya ya da başarısızlığa dönüştüğünü anlatan bir filmdi.

Altına hücum dönemi gibi yeni bir dönemin “Genel geçer kurallar”nı bir kişinin hayat hikâyesi üzerinden vermeye çalışan filmin esas özelliği ise arka planda gizlediği anlatımdı.

Başarılı bir kurgu, güzel ve kaliteli bir oyunculuk birçok şeyi gözardı edip önplanda anlatılan hayat hikâyesini takip etmemizi sağlasa da aslında anlatılan çok daha farklı...

------------------------------
Edebi sanat eserlerinde anlatılacak şeyi (baskıcı bir yönetim, gizli bir aşk vs. gibi belli bir çekinceden dolayı) gizlemek ve esas anlatılacak şeyi örneklerle verip sembolleştirerek anlatmaya çalışmak başlıbaşına farklı bir tarzdır.

“Toprak suya,
gül bülbüle hasret kaldı
içimdeki güller soluyor
sevda ülkemin toprakları kurudu...”

gibi bir dörtlükte asıl olarak aşık olunan kişinin reddinden çekinildiği (ya da bu aşkın gizli kalması gerektiği) için “sana aşığım ve sevgine hasretim” anlamı gizli saklı söylenmeye çalışılmıştır.

“Koyunları yanlış bir şey yaptığında; yanlış yapan koyunu ziyafet verme bahanesine sığınarak kesip cezalandıran bir çoban varmış... ama koyunlar ‘Bu iş böyle devam etmez!’ diyerek birleşip bir gün çobanın üzerine doğru yürümeye karar vermişler...”
cümlesi de çeşitli benzetme ve örneklerle halkın birlik olup zalim kralın ya da kötü bir yöneticinin karşısına çıkabileceğini anlatmaya çalışır.

Ama bütün bu örnekleme ve benzetmeler baskı dolu yönetimlerin yaptırımlarından kurtulmak içindir ve bu tarz anlatımlarla bir şeyi söylemeye çalışma devirleri de hepimizin bildiği gibi çok gerilerde kaldı...

Film de ne yazık ki bu şekilde modası geçmiş bir anlatıma sahip, söyleyeceğini doğrudan söyleme yerine sembollerin, simgelerin ardına gizlenmiş ana konusuyla seyirciyi etkilemeye çalışıyor...
---------------------------

Bu filmde önde anlatılan konu 1800’lerin sonlarında çeşitli arazileri araştırıp petrol kuyuları açan ve (zamanla büyük bir petrolcü olan) tek başına yaşayan bir adamın hayatı.

Adam gerçekten çok hırslı, sert mizaçlı ve yanındaki küçük oğlundan başka hiç kimsesi yok, geçmişte de belli bir aile düzeni olmamış kendi alanında bütün zorlukları aşarak başarıya ulaşan biri.

Zamanla işleri büyüyor, ülkenin belli başlı petrolcülerinden biri oluyor ve gittiği her yerde araziler alıp orada da işe soyunuyor.

Gittiği yerlerde sorunla karşılaşmamak için halka yol, okul, kilise yaptırıp herkese iş verme gibi çeşitli vaatlerde bulunarak belli sorumlulukları üstlenmek zorunda kalan filmin baş karakteri işler karıştıkça başka problemlerle de karşılaşmaya başlıyor...

Film bu şekilde hayatı anlatılan karakterin başarı (ya da mutsuzluğundan dolayı başarısızlık) öyküsünün çeşitli bölümlerini (maceralı bir şekilde olmasa da) ilgiyle izlenecek seviyede aktarıyor ama hepsi bu.

Yani benzerlerinin milyonlarca olduğu “sıradan bir insanın hayatına biraz ayrıntılı bir şekilde bakmanın” dışında ne hikâyenin ne dönemin ne de ülkenin bilinmeyen bir şeyi anlatılmış.

Ama dediğim gibi bu “iyi bir sinema diliyle anlatılmış” hikâyenin görünen yüzü.

Aslında filmdeki ana karakter “kapitalist dünya”nın elindeki para ve iş gücüyle insanlara nasıl hükmettiğini, kilise gibi toplumsal etkisi büyük olan kurumlarla olan karşılıklı çıkar ilişkisini anlatabilmek için kullanılan bir araç... (Filmin sonlarına doğru da inançsız ve amaçsız para hırsının mutluluk getiremeyeceğini gözümüze sokmak için oldukça abartılı bir “yarı deli” portresi de çiziliyor.)

Bu benzetmelerle bir mantık kurulduğunda “para-devlet-toplum-din” gibi bağlantıların sadece parayı elinde tutanların isteği ve çıkarı doğrultusunda biçimlendirilebileceği güzel bir şekilde sinemaya aktarılmış.

Sonuç olarak bana göre pek de öyle reklamı yapıldığı ve bahsedildiği kadar mükemmel bir film değil.

Hep “Bir şeyler olacak dur bakalım.” diye seyrederken belli yerlerinde ağır akan anlatımıyla sıkıntıya sürüklese de sonuna kadar izlettiriyor ama sonuçta geriye hatırlanacak bir şey de kalmıyor.

Şu şu demeye, bu da şu anlama geliyor diyerek tam iki buçuk saati bu filmi seyrederek geçirmeye değmez, oyunculuk ve çekimler iyi konusu yer yer ilginç gibi ama baştan alıp sona götüren etkileyici bir hikâyesi de yok.

Sadece “Hırslı insanlar her şeyi yapabilir, para kimdeyse o her şeye hükmeder, bütün dünya böyle ama onlar da bu hırsın pençesinde mutsuzdurlar.” sonucunu çıkarmanız için böyle uzun ve sıkıcı bir film seyretmeyi inanın filmin sonunda siz de gereksiz bulacaksınız...

Anlatım, çekim, oyunculuk harika ama konu “en iyi film listesinde kendine ilk 250’de 130’uncu olarak yer bulan” kalitedeki bir film için çok basit kalıyor.

Uçurtma avcıları [film]

Kitabını çok beğenmişlerdi elime geçtiği halde okumaya fırsat bulamadım ama bir şekilde hiç değilse filmini seyredeyim dedim.

Evdekiler kitabını okuyup çok beğendikleri halde merak edip filmini seyretme cesaretini gösterince ben de seyretmek zorunda kaldım :)

Bilindiği gibi sinema tarihinde kitabından daha güzel bir anlatımı yakalamış bir film henüz yapılmadı. Ne zaman kitabını okumuş olduğum bir filmle karşılaşsam seyretmekten kaçınmışımdır.

Neyse ki ben kitabı okumamıştım ve aklımda filmin anlatımdaki başarısını karşılaştıracağım bir eser yoktu... (kitabını okuyanlar filmden sonra aynı şekilde “kitabın daha güzel olduğunu” söylediler o yüzden ben de size kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.)

Neyse yine de filmi seyrettik ve işte filmin üstten şöyle bir konusu ve bir iki görüş...

Afganistan’da yaşayan iki çocuk, biri varlıklı bir ailenin oğlu diğeri evde hizmetçilik yapan adamın çocuğu...

Aynı evde yaşayan iki küçük çocuğun yakınlığında bir şekilde çocukluğun getirdiği saf sevgiye dayanan arkadaşlığın gücü olsa da bir yandan da varlıklı ailenin oğlunda kıskançlıktan kaynaklanan bir davranış bozukluğu da bulunmakta...

Çok iyi anlaşan bu iki küçük çocuktan biri diğerine hizmetçilik yapmakla birlikte yine de iyi arkadaşlar.

Varlıklı ailenin oğlu, doğum sırasında annesini kaybettiği için “babasının, kendisini annesinin ölümünden sorumlu tuttuğunu” bu yüzden de hizmetçinin çocuğu olan yakın arkadaşını kendisinden daha çok sevdiğini düşünüyor.

Bu düşüncelerle kendine olan güvenini kaybeden çocuk, kendisini her şeye karşı arkadaşı için öne atan en yakın bu arkadaşına iftirada bulunup evden gitmelerini sağlıyor...

İki çocuk arasında bunlar gerçekleşirken ülkenin yaşadığı siyasi durum da gittikçe karışmaktadır.

Afganistan’nın Rusların işgaline karşı mücadelesini kendine mâl eden mollalar (Taliban), işgal sonrası yönetimi devralırlar...

Bu arada varlıklı aile Ruslar işgale başladığında evini barkını bırakıp ülkeden gizlice kaçmış Amerika’da zorlu bir hayata başlamıştır bile...

Aradan yıllar geçmiş baba oğul Amerika’da yaşamaya devam etmektedir, çocuk üniversiteyi bitirir, evlenir, babası ağır hasta olur vs. bu arada Afganistan’da kalan evlerini bıraktıkları yakın dostları Amerika’daki varlıklı ailenin çocuğunu arar ve mutlaka gelmesi gerektiğini söyler.

Çocuk da bir vefa borcu olduğunu düşündüğü için kalkar bu aile dostuna gider...

(ki artık eşek kadar adam olmuş aklı başında biri, hatta yazar olup bir öykü kitabı bile yayınlatmış. Bakmayın siz benim çocuk dediğime ama filmde hep iki çocuğun hayatı diye gittiği için ben de konuyu o gözle yorumluyorum.)

Aile dostu olan adam buna eski çocukluk arkadaşından bir mektup verir ve bir de artık büyüyüp koca bir adam olduğu için ilk kez duyacağı bir aile sırrını söyler.

Ve ondan sonra filmin maceralı(!) kısmı başlar...

Seyredecek olanların seyir sevkini bozmamak için buraya kadar yazdıklarımda çok sınırlı bir anlatımı tercih ettim bundan sonrasını da artık filmi seyredeceklere bırakıyorum...

Ama bu açıklamaları sınırlı tutmam, filmin; ülkesini terkedince hemen “kendi geçmişindeki olayları psikolojik olarak açıklayıp” sonra bunları “ülkenin siyasi kaderiyle birleştirerek” eleştirme isteği duyan yazarların genel tutumuna sıradan bir örnek teşkil ediyor diye söylememem için bir engel oluşturmuyor.

Konu kitapta çok derinlemesine ve kurguda kopukluklar olmadan aktarılırken (ben kitabını okumadığım halde eksikliğini hissettiğim bazı noktalar yakaladım) filmde birçok şey duyguları ihmal ederek siyasi eleştiriyi haklı kılabilmek için çok hızlı bir şekilde sona doğru akıp gidiyor. (ki Taliban rejimi eleştirilmeyecek gibi değil buna katılıyorum ama bu ayrı bir konu)

Sonuç olarak Doğu-Batı kültürü çatışması desem değil, psikolojik açılımlar ve altında yatan çözümlemeler desem bunda pek başarılı olamamışlar, siyasi rejim eleştirisi desem gazete haberlerinden ileri gidebilen ayrıntılar yok, bir maceraya atılan adamın Afganistan’a geri dönmesi her ne kadar bir yol filmi havasını andırsa da pek öyle bir şey de değil...

Ne desem laf değil :) o yüzden bulursanız bir bakın, bulamazsanız pek dert etmeyin ama bunun yerine kitabını mutlaka öneriyorum.

Çünkü filmde gördüğüm eksiklikleri söyledikçe kitabını okuyanlar bu eksikliklerin kitapta olmadığını ve filmde olması gereken ara bölümlerin kitapta yerli yerinde (ve duygu yüklü bir biçimde) bulunduğunu belirttiler.

Sağlamasını biraz tersten yapmış olduk ama filmdeki eksikliklerin bulunmadığı bir kitabı önermemden daha doğru bir şey de olamaz diye düşünüyorum.

Ben filmi seyredince her ne kadar kötü bulmasam da ayrıntılar yüzünden pek başarılı da bulmadım [Çünkü filmde Taliban yanlısı mollalar müzik çalıyorlar (ki müziğin her türlüsü yasaklanmıştır), futbol oynayanlar şortlarla oynuyor (ki Taliban döneminde şortla maç oynamak falan mümkün değildir) gibi bir sürü şey gerçeği yansıtmıyordu...]

Rastlarsanız seyredin ama aranıp bulunup peşine düşülecek bir film de değil, abartanlara aldanmayın, onlar daha önceden Ortadoğu kültürüne ait fazla kitap okumamış ya da bu konularla ilgili film seyretmemiş olanlar...

Kitabın yazarı "Khaled Hosseini" filmden edebi olarak memnun kaldı mı bilmiyorum ama ben pek de beğenmedim... (Yazıyı bitirirken, bazı sahnelerinden dolayı filmin çocuklara uygun olmadığını da belirteyim.)

İlacı “Altın” olan hastalık...

1920’li yıllarda Verem’e karşı tedavi aranırken laboratuvarlarda her türlü araştırma yapılıp çeşitli tedavi yöntemleri inceleniyormuş.

Forestier adındaki bir klinik hekim de çeşitli metal tuzlarını bu hastalık üzerinde denemeye karar vermiş. Denenecek metal tuzları arasında altın tuzları da bulunuyormuş.

Forestier’in altın tuzları ile gerçekleştirdiği bu tedavi denemeleri sırasında Verem hastalarının hiçbiri ne yazık ki iyileşememiş ama içlerinde Romatoid Artrit’i olanlar altın tuzları sayesinde bu eklem hastalığından kurtulmuşlar.

1930’ların sonlarına gelindiğinde ise rastlantısal olarak bulunan bu tedavi yöntemi Romatoid Artrit için en geçerli uygulama olmuş...

Tıbbi araştırmaların gelişmesiyle altın tuzlarıyla yapılan ve haliyle de çok pahalıya mâl olan bu tedavi şekli yerini ucuz antibiyotiklerle tedaviye bırakmış...

Kaynak; Bir tıp gözlemcisinin notları – Lewis Thomas, Tübitak Popüler Bilim Kitapları 2008 1. baskı.

Funny games [film]

İşyerinden bir arkadaşım başkalarının bu filmi övmesine dayanamayıp benden filmi bulup bulamayacağımı sordu.

Eh ben de buldum ama haliyle bu kadar övülen film ne menem şeymiş merak da ettim doğrusu...

Haneke ismini daha önceden de duymuştum dur bakalım neyin nesiymiş bu akşam seyredeyim dedim, sonuç; İnsanların beğenileri beni her zaman yanıltmıştır, yine öyle oldu.

Bu tür için (gerilim ve şiddet) yapılması gereken ne varsa yapmışlar hatta böyle bir film için gereksiz yere gerilimi arttırmak üzere özellikle birçok sahneyi gereksiz yere uzatmışlar.

Filmin bir Alman bir de Amerikan versiyonu varmış, orijinal yapım olan Alman versiyonunu tavsiye ettiler, özellikle onu arayıp buldum, yani benim seyrettiğim göreceli olarak daha iyi kabul edilen versiyon...

Buna rağmen sıradan bir 70’li yıllar gerilim filminden en küçük bir farkı yoktu. Zaten böyle filmleri oldum olası çok basit ve sıradan bulurum.

Göl kenarında tatil yapmaya giden bir ailenin evine iki yabancı adam gelir, önce yardım isterler ama sonra kovuldukları halde evden gitmezler.

İlk olarak evin köpeğini öldürürler, sonra bu şiddet sırasıyla ev sakinlerine yönelir...

Yani bu kadar sıradan ve milyonlarca yapılmış örneği olan bir filmi nasıl beğenebiliyorlar anlamış değilim, filmin girişinde arkada çalan bir iki opera parçası mı kaliteli kılıyor filmi, yoksa klişe olarak silahlardan bıçaklardan medet uman seyircinin bütün beklentilerinin boşa çıkması mı?

Tamam, adam bu tür için klasik bir konuyu yerli yerinde diğer benzerlerindekinden biraz daha gerçekçi biraz daha doğal ayrıntılarla (ve bunları gösterebilmek için gereksiz uzamış sahnelerle) çekmiş bir şey demiyorum ama film tamamen Kubrick’in Otomatik Portakal’ından aşırma sahnelerin benzerleriyle doluydu ve buna karşın onun içeriğinin yanından bile geçmiyordu... (arabadaki çekimlerde camlara yansıyan mikrofon görüntüsünü önemsemeyecek kadar özensiz çekimlerden bahsetmiyorum bile)

Şiddet ve gerilim sevenlere bile televizyonlarda binlerce benzerini seyredebileceği bu film sıkıcı gelecektir, sanat sinema ve Haneke ismine kanıp da sakın seyretmeye kalkmayın durduk yere sizin de sinirleriniz bozulmasın... (Sakın "Zaten filmin amacı da bu, gerilim yaratıp seyirciyi sinir etmek, eğer böyleyse film başarılı olmuş." ukalalığı yapmayın filmin anlattığına değil sıradanlığına ve vakit kaybına sinir oldum.)

Bir tıp gözlemcisinin notları – Lewis Thomas

Birçok büyük tıp kuruluşunda en üst kademelerde hem doktor hem öğretim görevlisi olarak çalışmış olan Lewis Thomas’ın baba mesleği olan doktorluğu her bakımdan incelemesini anlatan çok güzel bir kitap...

Lewis Thomas; Amerika’nın tıp üzerine yaptığı yatırımın ne zaman hangi yönlerde ağırlık kazandığını, yapılan araştırmaların tıp fakültelerindeki uzmanlık alanlarına nasıl etki ettiğini çok iyi gözlemlemiş.

Yazar, tıbbın 20. yüzyılın başındaki durumunu bilimsel olarak yaptığı araştırma ve gözlemleriyle aktarırken kurumsal yönetici pozisyonunda bulunmasının getirdiği avantajla da bir ülkenin tıbbi eğitimindeki sistemin nasıl yapılanması gerektiğini de tecrübeleriyle konuya meraklı olanlara aktarıyor. (ki ilgisi olanların bu bölümü özellikle okumasını tavsiye ediyorum.)

18. ve 19. yüzyıllarda doktorun çantasında sadece bir morfin iğnesi ve birkaç da ateş düşürücü ilaç bulunurken gelişen bilim sayesinde 20. yüzyılda hastanelerdeki tıbbi araç gerecin “doktorla hastanın yakınlaşmasını bile engelleyecek boyutlarda” işleri farklı bir çizgiye taşıdığına değinen Thomas, kitabında çok güzel bilgilere yer vermiş...

Kendi çocukluğu sırasında doktor olan babasını ve hemşirelik yapan annesini gözlemleyen yazar, büyüdüğünde kendisi de doktor olunca, her iki nesli mesleki açıdan inceleme fırsatı bulduğu gibi kendinden sonra gelen üçüncü nesil doktorları nelerin beklediğini de iyi bir şekilde anlatmış.

Kitapta, II. Dünya Savaşı yıllarında Amerika’nın Pasifik’teki savaş bölgelerinde (askerlere bulaşması muhtemel salgın hastalıklara karşı sürdürülen mücadele için) prefabrik araştırma laboratuvarları kurulmasından tutun da modern zamanların Amerika’sındaki işverenlerin “yaygın bulaşıcı hastalık” bahanesiyle halk sağlığı kurullarını etkileyip grev yapan çöpçüleri durdurmak istemesine kadar birçok konuya yer verilmiş.

Basit hastalıkların seyrinin yeni yöntemlerle nasıl değiştirilip kökünün kazındığı konusu dışında, kanser ve çeşitleri, hasta-doktor ilişkilerinde temasla kontrolden makineyle kontrol ve tanıya geçilmesi, laboratuvarlardaki teknik araştırmaların önemi gibi çok farklı ama hep aynı ciddiyetle incelenen konular mutlaka ilginizi çekecektir.

Sağlık sorunlarının tıbbi nedenlerinin araştırılması sonucunda bilimsel olarak detayları işlemek zorunda olan tıp görevlilerinin dünyanın işleyişini mikro organizmalar üzerine kurarak değişik kuramlar geliştirmesi de kitabın sonunda yer almış...

Tübitak tarafından yayınlanan bu kitabı biyoloji, öğretmenlik, hemşirelik, doktorluk ve tıbbın her alanına meraklı tüm okurlara kesinlikle tavsiye ediyorum...

Tıbbın, en azından 100 yıllık gelişimini ve şu anda bulunduğu yeri kavrayabilmek için bulunmaz bir yapıt olduğunu düşünüyorum, 239 sayfalık böyle bir kitabı 6,5 liraya satışa sunan Tübitak’a da ayrıca teşekkürler...

Barcelona Barcelona... (Vicky Cristina Barcelona) [film]

Ne muhteşem şarkılar ne harika öyküler yazılmıştır şu şehir için...

Eh... Öyle olunca yaptığın filmle hiç alakası olmasa bile koy ismini gitsin nasıl olsa havalı duruyor diye düşünmüş olacaklar ki filmin ismini Barcelona Barcelona koymuşlar...

(Woody Allen’in NewYork Yahudi entelektüel dünyasının sanatsal çevresindeki arka planları ustaca yansıttığı mizahi anlatımla dolu güzel filmlerinden sonra böyle bir film çok uyduruk kaçmış.)

Film, uygunsuz ilişkileri çok doğal olarak ele alıp böyle ilişkiler yaşayarak insanın kendine uygun olan aşk hayatını bulabileceğini (en azından bunları yaşayarak hangi tür aşk ilişkisinin uygun olmadığını öğrenebileceğini) vurgulamaya çalışıyor... (Tabii ki bunu yanlış bir şekilde; kadınların cinsel tercihlerini “sadece erkek gözüyle” değerlendirerek erkek cinsel dünyasının fantezileri doğrultusunda yapıyorlar)

Bu kadar uyduruk ve basit bir şeyi ilgi çekici kılmak için pahalı tanınmış güzel kadın sanatçıları tutmuşlar, harika yerlerde çekimler yapmışlar, romantik olduğu düşünülen İspanyol gitarlarıyla müzikleri ilgili ilgisiz her yere döşemişler falan ama konu tam sabah televizyon programlarına çıkarılan kadınların uyduruk aşk hayatları gibi hiçbir yere gitmeden bir ona bir buna dönüp duruyor...

Şimdiden seyretmeye ve övüp tavsiye edilmeye değer bir film olmadığını aksine çok sıradan bir yapım yüzünden vaktinizi kaybedeceğinizi söylememde fayda var...

Filmde ne var hafiften ona da bir el atayım, sonrasına siz karar verin... ama unutmayın ki bu filmde harika ya da güzel diyaloglar yok, öyle özenerek çekilmiş harika estetiğe sahip sahneleri ise hiç aramayın.

(Teknik olarak değişik yeni ve ilgi çekici bir şey olmadığı gibi bu kadar aşkla seksle iç içe olan bir konu üzerine farklı beklentisi olanlar için de “çocuklara uygun olmayan” bir iki sevişme sahnesi dışında pek öyle açık saçık bir anlatımı da yok...)

“Eeee... O zaman niye yapmışlar bu filmi kardeşim?” diyeceksiniz... valla bana göre Woody Allen ismiyle para kazanmak kolay o yüzden sıradan bir şeyleri adama uygun hale getirip çekmişler...

Neyse, ben yine de merak edenlere konusunu anlatabileceğim kadar anlatmaya çalışayım;

Amerikalı iki genç kadın birbirleriyle üniversiteden arkadaşlar, biri nişanlı ve evlenmek üzereyken diğeri sevgilisinden yeni ayrılmış, birlikte bir tatil geçirmek için İspanya’ya geliyorlar...

(ikisinin de karekterleri ve yaşam tarzları birbirinden çok farklıyken nasıl olup da birlikte tatile çıkıyorlar, bu arkadaşlar çoktaaan hayatlarını ayırıp bambaşka yollarda olurlardı, bu şekilde olması çok saçma ama ne yapalım konu böyle)

Neyse uzatmayalım, bunlar bir ressamla tanışıyorlar. Ressam ikisine de kur yapıp sırayla ikisiyle de yatıyor ama aslında eski karısını da seviyor(?).

Sonra ressam birlikte olduğu bu kadınlardan biriyle ciddi(!) bir şekilde yaşamaya başlarken eski karısını da aralarına alıyorlar...

Bu arada bu yasak ilişkiye bir şekilde bir geceliğine bulaşmış olan (diğer) kadının aklı iyice karışmışken, Amerika’daki nişanlısı İspanya’da sürpriz ve romantik bir nikâh ile evlenmek için geleceğini söylüyor...

Şimdi kadın daha da zorlanıyor, acaba bu şekilde her türlü şeye atlayıp iyice maceralı bir hayat yaşayarak istediği aşk hayatını bulması mı yoksa nişanlısınla evlenip her şeyi unutması mı gerekmektedir?

Diğer yandan da arkadaşı kendisinin de yattığı ressamla işleri ilerletmiş onun evine yerleşmiş hatta ressamın eski karısının yanlarına yerleşmelerine de ses çıkartmamış ve bir de üstüne üstlük iki kadın lezbiyen ilişkiye bile girmişlerdir (buyur buradan yak)...

Sonra bakarlar ki macera arayan kız sadece bunları bir kez denemiş ve pek de kendine uygun olmadığını görmüştür, nişanlı kadın pek de öyle yasak şeylerin peşinden koşacak bir tip değildir ama bir kerelik bir şey yapmıştır işte ve ressam ile karısı yine başbaşa kalırlar falan filaaan...

Bütün bunlar aklı bir karış havada ne yapacağını bilmeden önüne gelenle yatmaya hazır çok serbest Avrupalı ya da Amerikalı gençlere “Sana uygun olan aşk hayatını aramak için her şeyi dene” demenin biraz romantikleştirilmiş hali olmanın dışına çıkamıyor...

Dediğim gibi film bir şeye benzemiyor, aşkla ilgili gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsanız tanıdığınız birinin başka birine nasıl bir aşk mektubu yazabileceğini düşünüp onların birbirleri arasında kullanabilecekleri kelimelerle bir iki örnek yaratmaya çalışın inanın sizin için hem daha ilginç hem de daha eğlenceli bir etkinlik olur...

Sonuç olarak ne filmin adına ne Woody Allen ismine takılın, boş yere vakit kaybı...

Angel-a [film]

Hayatı alavere dalavere ile geçmiş 28 yaşında bir dolandırıcı mafya ile yaptığı işte büyük miktarda bir borca girmiştir...

Mafyanın adamları kahramanımızı iyice hırpaladıktan sonra “bir gün gibi kısa bir sürede” parayı bulması için bırakırlar ama adamımızın (Andre) en küçük bir umudu kalmamıştır.

Andre karakola gidip kendisini tutuklayarak hapse atmaları için yalvarır, Amerikan konsolosluğuna gidip yardım ister ama hepsi istemediği şekilde sonuçlanır ve dostumuz çareyi intihar etmekte bulur.

Kendini sulara bırakıp hayata veda etmek için bir köprüye çıkar ama aynı köprünün üzerinde aşağıya atlamak isteyen başka biri daha vardır!

Bu; genç ve güzel bir kadındır...

Evet, film böyle başlıyor ve adam kendi derdini unutup kadını kurtarmaya kalkınca kadınla arkadaş oluyorlar.

Ama bu biraz garip bir arkadaşlık oluyor çünkü hem görünüş hem de yaşama bakış açısı olarak kadınla adam neredeyse taban tabana zıt bir görünüm sergiliyor... (filmin uyduruk ve milyarlarca kez başka yerlerde yapılmış olan iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz görüşüne uygun felsefesi gereği)

Kısa boylu kavruk bir Kuzey Afrika göçmeni olan Andre ile uzun ama çok uzun boylu güzel bir sarışın kadının oluşturduğu ikilinin göze batan uyumsuzluğu sizin de dikkatinizi çekecektir ama konunun nasıl ilerleyeceğini merak ettiğim için seyretmeye devam ediyorum...

Kadın, adamın derdini dinliyor ve çözmek için elinden gelen her şeyi(!) yapıp yeterli parayı bulmaya çalışıyor.

Adam hep memnuniyetsiz ne yapacağını bilemeyen silik bir tipi canlandırırken, kadın da ona aslında derdinin para olmadığını hayatını yalanlarla ve böyle kirli işlerle devam ettirmemesi gerektiğini söyleyip duruyor...

Bir sürü örnekleme ve sıradan sahnenin ardından kadın kendisinin yukarıdan gelen bir melek olduğunu söylüyor son bir kez bir iki şeyde adama yardım edip kendisini bulmasına çalışıyor.

Binlerce benzeri yapılmış ana fikrin etrafında çok sıradan diyaloglarla dönen filmi ne komik olmaya çalışan adamın işe yaramayan esprileri ne de uzun boylu kadının bir iki yerdeki seksi görüntüsü kurtarabiliyor.

Zaten yapanlar da niye yapmışlar, ne vermeye çalışmışlar inanın kendileri de bilmiyor (açıkçası, senaryosu 10 yıl süren bir film için ve Luc Besson gibi bir isimden bu kadar sıradan bir şey beklemiyordum).

Sadece fotoroman gibi uyduruk bir konuyu iki tiple Paris’te çekmek yapım ekibine ilginç gelmiş olacak ki iş bitince oturup da bir kez seyretmemişler bile...

Filmde verilmeye çalışılan ana konu;
Yalan söyleme, kötü işlere bulaşma o zaman başın derde girmez ve kendine göre bir şekilde doğru yolu bulup yaşar gidersin ve hayal edemeyeceğin bir şekilde de bir aşk bile yaşayabilirsin hiç ümidini kaybetme...

Gel de inan :)
Filmi yapanlar bile buna inanmamış olacaklar ki kadın sayesinde borçlarını ödeyip dertlerinden kurtulan adam da tam anlamıyla özgür kaldığı zaman bile ancak "özel olarak gökten kendisini kurtarmak için gelen" kadına aşık olabiliyor...

Tamamen zaman kaybı, sıfır yaratıcılık, sıfır sanatsal yaklaşım, sıfır özen, bu imkânlara bakınca sadece iş olsun diye yapıldığını düşünmemek elde değil... Siyah beyaz film çekince sanat yapıyorum sanan insanlar var oldukça sinema bu tür yanılsamaları daha çok yaşayacaktır.

Paris'ten bir iki sahne var diye filmi seyretmeyi aklınızdan bile geçirmeyin, bir gün Paris'e gidersem gezilecek nereleri varmış diye internetten araştırıp kendinize hayali de olsa bir plan yapmak daha zevkli bir birbuçuk saat geçirmenizi sağlayabilir.

Öyle hiçbir şeyden anlamayan köşe yazarlarının Luc Besson ismini bir marka gibi övmelerine ve saçma sapan "Sıcacık, keyifli, hayattan zevk almasını bilenlere..." gibi mantık dışı yazılarına kanıp da seyredeyim demeyin.

O yüzden ben de böyle isteksiz ve hevessiz bir şekilde yazıyorum... ve "Seyretmenize gerek yok." diyerek yazıyı bitiriyorum...

20 Nisan 2010

Doubt [film]

Filmi seyrettim beğendim, akışının yavaş olmasına rağmen sürükleyici ve düşündürücü konusuyla, arkaplandaki kurgusuyla sinema sanatının edebiyat ve mantık ikilisiyle insanların bilinçaltına nasıl işleyip karakterini yönlendirebileceğine dair güzel bir örnek olması açısından da özel bir yapıt olduğunu söyleyebilirim.

Ama mutlaka bulmanız gereken ve kendinizi kaybederek seyredeceğiniz bir film değil bunu belirtmem gerekiyor... Yani pek öyle para verip sinemaya giderek zevkle seyredeceğiniz olağanüstü bir macera filmi değil...

Fakat sinemaya sanat olarak önem veriyorsanız sinemanın gücünü aldığı temel etkiyi göstermesi açısından bu filmi seyretmeniz gerekir, onu da söyleyeyim, yani bulursanız da kaçırmayın.

Neyse şimdi gelelim filme;

Kilise denetimindeki bir okuldayız... Çevre semtlerden gelen çocukların öğretim gördüğü bu okulda çeşitli kademelerden dini görevliler öğretmenlik yapıyor...

Fakat bizim işimiz üç kişi arasında;

Birincisi: Okulun kilisesinde papazlık da yapan güleryüzlü bir rahip.
İkincisi: Fazla hayat tecrübesi olmayan yeni yetme bir öğretmen rahibe.
Üçüncüsü: Feleğin çemberinden geçmiş olan yaşlı okul müdiresi bir rahibe.
(bu arada; sadece uzun ama kısıtlı bir bölümde görünen “okula çağırılan veli” rolündeki kadın sanatçının performansıyla filmdeki bütün oyuncuları katlaması da ayrı bir sürpriz oldu.)

Yazı zaten uzun olacak ben fazla aralara girip de uzatmayayım... Hemen konuya dönüyorum;

Filmin ismi “Şüphe” ve film boyunca gerçekleşen olaylar sonrasında devamlı olarak konuyla ilgili verdiğiniz karar yüzünden şüphe ediyorsunuz, filmin kurgusu böyle.

Filmin içeriği öyle olağanüstü yaratıcı bulunacak tipten hiç duyulmamış bir şey değil ama aslında konunun bunla da pek ilgisi yok bütün olay gözlere ustaca çekilmiş perdeden başka bir şey değil.

Filmin bütününde, dini okulda modern görüşlü bir adamla tutucu olan yaşlı bir kadının belli bir olay üzerine karşılıklı kozlarını paylaşmaları söz konusuymuş gibi görünüyor.

Fakat yapmak istedikleri şeyi öylesine güzel işlemişler ki o yüzden burayı biraz açıklamam gerekiyor.

(ve tabii ki her zaman olduğu gibi bu filmi seyrederseniz film izleme zevkinizden hiçbir şey kaybetmeden izleyebilmeniz için konuyu uygun bir dille anlatırken yapılan uygulamayı da filmin konusuna girmeden açıklayacağım)...

Şimdi ne oldu da bir film anlatımı böyle ciddileşti, yok burasını açıklamam lazım, yok şöyle şöyle ama aslında böyle falan diye bir sürü şey diyorum bunları yazayım...

Filmde bir konu var ve bu konunun gelişmesine göre de iki ayrı taraf var... Biri modern bakış açısına sahip diğeri ise tutucu ve muhafazakâr olan tarafı temsil ediyor. (bir de aslında bizler gibi tam olarak karar veremeyen saf öğretmen var ki o da olayların açıklamalarına göre seyirciye ışık tutup taraf değiştirip duruyor.)

Filmi izlerken haklı olarak tutucu olan müdireye biraz sinir oluyoruz.

Çünkü;
Kadın, öğretmenin çekmecesindeki boğaz pastilini şeker diyerek istememekte, çayına şeker koymayı, tabağında en küçük bir artık bırakmayı kötü bir şey olarak görmekte, tükenmez kalemi bile yenilik diye istemeyecek kadar katı bir görüşe sahip ve en küçük bir disiplinsizliğe de tahammül edemiyor...

İşte böyle bir rahibenin karşısında ise değişen çağa ayak uydurmaya çalışarak insanlarla sıcak ilişkiler kurmanın kilise açısından daha faydalı olacağını düşünen modern görüşlü bir papaz var.

Tabii ki filmde konu akıyor, olaylar sırasına göre ilerliyor ve filmi seyreden herkes vicdanı gereği anlatılan şey için mecburen onaylanamayacak olan mevzunun karşısına geçiyor...

İşte bütün ince fikir ve bilinçaltı etkisi de burada devreye giriyor...

Çünkü gerçekte verilmek istenen şey; vicdanen doğru olanı (mecburen) seçtirip o doğruyu onaylatmak... Ki bu da aslında istenilmeyen, beğenilmeyen karakterin temsil ettiği kesimi doğru bularak onun yolunu açmaktan başka bir şey değil...

Yani “Böyle davranan ve sana doğru gelmeyen davranışları olan bir kesim var, evet biliyoruz ama işte bak öyle bir eğitim, öyle bir görüş açısı ve disiplin verilmeyince de bu tür sorunlar ortaya çıktığında da başka türlü halledilemez.” demeye getirerek istenilen fikri bilinçaltında onaylatıyorlar...

Eğer “Şüphe”yi izlemeyi düşünürseniz; “Kurgu ve konu arkasında gizlenen yönlendirmeler” olabileceğini göstermesi açısından önemli sayılabilecek bir film seyrettiğiniz aklınızın bir kenarında bulunsun...

(Ve tabii ki benim bu filme ait düşüncelerim “teatral, minimalist, girift, baz, son tahlil, düşünsel konum, cevher, karakter gelgitleri” gibi kelime ve tanımlamaları ard arda dizerek yapılan bilinçsiz yorumlara benzemiyor. Hangisinin doğru olduğuna siz karar verin :) )

An American crime... [film]

Filmi seyrettim ama çok sinir oldum... filme değil tabii ki anlattığı şeye... Film kendi konusunu güzel bir biçimde anlatıyor, yanlış bir şey yok ama bu türde klasik duygu sömürüsü yüklü konuları seyretmemeyi tercih ediyorum...

Çocuk istismarı ve işkence konusunu işleyen film bizlere topluluk psikolojisini hatırlatmaya çalışıyor. Bu şekilde düşünebilen ya da böyle düşünebilen insanları görüp de müdahale etmeyen insanların bu filmi seyredip de aklı başına gelir mi vicdanı sızlar mı, eğitici bir etkisi olur mu bilmiyorum...

Film bana uymadı... Mantığı da 80’lerin TRT dizilerine benziyor, ha oldu olacak ha bitti bitecek dur bakalım diye diye filmin sonuna kadar bekledim...

Kurgusu düzgün, anlattığı şeye yoğunlaşıp düz bir çizgiyle devam ediyor ama bana göre eski ve klasik bir anlatım ki aslında bu kötü bir şey değil, böyle çok güzel filmler de var...

Neyse, öyle üstten bir konusuna girmek gerekirse;

Küçük bir Amerikan kasabasında çocuk bakıcılığı yaparak geçinmeye çalışan fakat bir yandan da çevredeki yeni yetme gençlerin aklını çelip başka türde işler de çeviren dul bir kadın var.

Yakınlarda bir kasabada lunaparklarda çalışan bir adam da karısınla birlikte başka bir yere çalışmaya gitmek zorunda kalınca iki kızını bu kadına bırakıyor.

Kadın hayatın ezici zorlukları karşısında sahip olduğu her şeyini yitirmiş yarı akıl hastası gibi biri ve kendisine bırakalın bu iki çocuğa yapmadığını bırakmıyor.

Tabii olay bu kadarla kalsa çok basit ve uyduruk bir film olurdu (esas konu kadının yarı deli gibi olup da küçücük çocuklara işkence etmesi değil) hem ailenin çocuklarının hem de bu çocukların arkadaşlarının da bu işkenceye dahil olması işi büyütüp başka bir alana çekiyor...

Küçük çocuklara yapılanlardan kendi ailesinin haberi olacak mı, çocuklar bir şekilde bu işkencelerden kurtulacaklar mı olay nereye varacak kadının ve diğer insanların sonu ne olacak bunları da filmi seyrederseniz o zaman görürsünüz fazla bir açıklama yapmak istemiyorum.

Arayıp bulunacak kaliteli bir film değil, konu olarak gerçek bir olaya dayandırılmış olmasına rağmen sıradan anlatımı aşamayan bu filmi izlemeseniz de olur ama çok sıkılınca gecenin bir vakti televizyonlardan birinde rastlarsanız öylesine bakabilirsiniz...

Küçük çocukların izlemesi sakıncalı olabilir aklınızda bulunsun...

19 Nisan 2010

Mina - il pazzo

Videonun görüntüleri sıradan basit romantiklik içeriyor ama parçayı ve kadının sesini beğendim... Bir önceki gönderide Yo puta filmini yazmıştım bu parça da o filmin müziklerinden biri...

Yo puta [film]

Tamamına yakını makyajlı stüdyo çekimi olan uyduruk röportajların gereksiz ve çok zayıf bir ana konuya bağlanıp film haline getirilmesiyle yapılan Yo puta, içeriğine göre çok basit kalmış... (İngilizce ismi whore olan filmi dilimize Yosma diye çevrilmiş.)

Hayat kadınlarıyla röportaj yapıp bunları kitap haline getirmek isteyen amatör bir gazeteci kadın kendisi de maddi olarak zor duruma düşünce para karşılığı seks yapmaya mecbur kalıyor...

“Yani bak böyle insanlar bile bir şekilde mecbur kalıp bu yola başvurabiliyor neredeyse bu işi yapan herkes aynı şey yüzünden bu yola giriyor...” demeye getirmeye çalışmışlar ama bütün konu içinde verilmek istenen şey çok zayıf kalmış.

Böyle zengin bir konu varken niye daha fazla insanla daha gerçekçi röportajlar yapıp filmin tamamını belgesel gibi yapmamışlar anlamak mümkün değil...

Arada röportaj yapılan kadınlara erkekler hakkında erkeklere de bu işi yapan kadınlar hakkındaki fikirleri soruluyor böyle 5-6 kişi arasında aynı muhabbet dönüp duruyor ama ne yeni bir bilgi, ne farklı bir bakış açısı ne de değişik bir sunum var...

Pornografi dünyasına nasıl düşürülüyorlar, genelevde çalışan kadınların bu işe mecbur kalmalarındaki ortak kaderleri, aynı işi yapan erkek bir jigolo vs. vs. vs.

Ne estetik görüntüler, ne şok edici açıklamalar hiçbir şey yok filmde boş yere farklı :) beklentilere girerek filmi seyretmeye kalkmayın koskoca bir buçuk saatiniz uçar gider...

Ama 16-18 yaşlarındayım ve hâlâ hiçbir şey bilmiyorum diyorsanız izleyince bu dünyanın kendi iç düzeni hakkında bir iki şey öğrenebilirsiniz ki onlar da zaten gazetelerde hergün günlük haber olarak yer alıyor...

Her ne kadar sansürlük aşırı bir şeyler olmasa da arada yine de uygunsuz görüntüler yüzünden çevrenizdekilerden rahatsız olabilirsiniz o yüzden aile içinde seyredilebilecek bir film olmadığını unutmayın.

Filmin tek faydası La Mala Rodriguez’in rap tarzına yakın hip hop şarkılarını keşfetmem oldu... Filmi değil ama La Mala Rodriguez’i tavsiye ederim :)

12 Nisan 2010

Open range [film]

İşte bir Pazar günü kovboy filmi seyretme yanılgısı daha. Tam iki saatlik uzuuuuuun ve çok klasik konulu bir kovboy filmi.

Ben hiç umursamadım ama siz de sakın filmdeki Kevin Costner’ı duyunca ciddiye alıp da güzel bir film seyredeceğinizi sanmayın.

Eski kovboy filmlerini o döneme ait detaylarla doldurup güzel diyaloglarla süsleyip harika filmler çekme modası başladı başlayalı bu kovboy filmleri yeniden bir rağbet görmeye başladı ama öyle her klasik konuyu alıp uzun uzun sahne çekimleri yapıp yavaş akışlı bir kovboy filmi yapmaya kalkan herkes güzel bir iş çıkaracak diye bir kural da yok...

Bu sefer ki kovboy filmi ne yazık ki öyle rastgeldi sıkıla sıkıla seyrettim... Tamam sonlara doğru biraz heyecanlı bir 5-10 dakika çarpışma ve hesaplaşma sahnesi oldu ama bütün film bu 5-10 dakika için seyretmeye değmez diye düşünüyorum...

Bilmiyorum artık çok aşırı derecede kovboy filmi hayranıysanız yine de bir bakabilirsiniz belki ama boş arazide sığırları ve atları yayıp otlatmakta olan dört kişilik bir gruba musallat olan yakın kasabadaki kötü kalpli zengin adamın bunlarla kapışması ne derece ilginizi çeker?

Belki de şerifin bu zengin adamın her dediğini yapan uyduruk bir adam olması değişik(!) gelebilir ya da kasabadaki doktorun kız kardeşinin adalet için çarpışan kahramanlardan birine durduk yerde aşık olması :)

Boş yere vaktinizi harcamayın zaten isteseniz de yarısında uyursunuz diyorum ama yine de siz bilirsiniz özel bir tür ille de izlerim ve sıkılmam derseniz dikkat edin de ortalarda dolaşıp bir kurşun da siz yemeyin :)

İki saat az bir zaman değil bu filmi seyretmek yerine o iki saati kendinize ayırın...

Away from her [film]

Yaşlı bir çift, artık ömürlerinin son demlerini sürmektedirler. Şehrin gürültüsünden uzakta sakin bir hayatı paylaşan bu çiftin en büyük sorunu ise yaşlı hanımın Alzheimer hastalığı yüzünden yavaş yavaş her şeyi unutmaya başlamasıdır...

Kadın ve adam sık sık konuşurlar, eski hatıralardan olaylardan bahsederler ama kadının hafızası bazen öylesine kaybolmaktadır ki oturdukları eve ne zaman taşındıklarını hatırlayamadığı gibi bazen dışarı çıkıp evden uzaklaştığında evinin yolunu bile bulamamaktadır.

Adamla kadının artık pek fazla yapacağı bir şey yoktur ve kadının kendi rızasıyla bu konularda uzmanlaşmış bir “yaşlı bakımevi”ne yatırılmasına karar verirler...

[ Buraya kadar filmin konusunu anlamakla bir hayli uzun bir zaman geçiriyorsunuz ama film o kadar ağır tempolu bir film ki artık attıkları adımları bile tek tek gösterip her seferinde arabayla sessizce geçtikleri yerleri bile uzun uzun gösteriyorlar, sıkılmadan izlemek çok zor ama işimiz bu seyretmeye devam ediyoruz :)]

Adam karısını bakımevi’ne yerleştirir ama bir taraftan da içi rahat etmediği için neredeyse gelip hergün kontrol etmeye başlar... Endişelidir, karısının orada rahat olup olmadığını, doğru yapıp yapmadığını düşünüp üzülmektedir ama karısı düşünülenin aksine buraya çok çabuk uyum sağlar.

Buraya kadar çok sıradan ve sıkıcı hatta aşırı şekilde yavaş seyreden film bundan sonra da öyle devam edip sona erecek ama filmin başka bir özelliği var, filmin ana fikrini bu olay örgüsünün arkasına gizlemişler ve filmin aslında söylemeye çalıştığı şey de o...

Kadın Alzheimer hastalığına tutulmuş ama her şeyi unutmasına rağmen bir şeyi hiç ama hiç unutmamıştır.

Hatta bu yüzden de hayatının son fırsatını iyi değerlendirip bakıma muhtaç olduğu bir dönemde bile kocasından bir şekilde intikam almaya daha doğrusu ona vicdan azabı çektirmeye çalışmaktadır.

Hastalığının etkisiyle kendi zihni dağıldığı için mi bakımevindeki başka bir adama çok yakın davranıp onu aşırı kollayıp üzerine titremektedir?
(bu yüzden kocası onun o adama aşık olduğunu düşünür)

“Yoksa başka sebepleri mi vardır, hatta ve hatta acaba bütün bunlar bir numara mı?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Evet, film yavaş, akış ağır ve çok sıkıcı pek öyle acayip bir sürprizi de söylediği farklı değişik bir şeyi de yok. Belli bir süre sonra bu tempoya alışıp da ne diyorlar diye bakarsanız arkasında bir aşk acısı intikamı dışında pek fazla bir şey bulamıyorsunuz.

Başroldeki kadın oyuncu Julie Christie bu filmdeki rolüyle 65. Altın Küre Ödülleri'nde en iyi kadın oyuncu seçilmiş.

“Kadın asla unutmaz!” (Hatta unutkanlık hastalığının pençesinde inlerken bile asla ama asla) fikrini vermeye çalışan filmin yönetmeni de Kanadalı Sarah Polley.

Bu sıkıcı ve boş filmi seyretmeniz yerine güzel bir resim yapmak için kağıdı kaç hayali parçaya bölmek gerekir, ufuk çizgisini nereye yerleştirirseniz resmin derinliği daha fazla olur ya da bir aşk mektubu yazsaydınız ilk cümlesi ne olurdu diye düşünmek daha faydalı olur.

Ben pek hoşlanmadım ve size de tavsiye etmiyorum, bu filme gelene kadar seyredilecek ne filmler var. Bu filmi para verip de seyredenlerin vay haline :)

Aleksandra [film]

Yaşlı bir kadın, tren istasyonunda askerlerin yardımı ve eşliğinde bir vagona atlayıp indiği yerden sonra da askeri bir araçla askeri bir birliğe ulaşır...

Baştan konuyu anlayamıyoruz; “Bu kadın nedir, kimdir, askerlerin arasında ne işi var?” ve hatta “Acaba oğlu mu kardeşi mi öldü, ne olmuş da buraya gelmiş?” diye bir sürü soru ve düşünce kafamızı kurcalıyor...

Sonra bakıyoruz ki tamamen fantastik bir gerçeklik kurgusu içinde gerçek hayatta olamayacak bir şekilde bir kadın meğerse torununu kendi birliğinde “Ne yapıyor, ne ediyor? Merak ettim.” diye ziyarete gitmiş...

Rus askerinin son değişikliklerle kendilerinden kopup ulusal özgürlük mücadelesi veren azınlıkların oluşturduğu ülkelere (Burada Çeçenistan) müdahalesine bir yorum olan bu film bana çok sıkıcı geldi.

Filmin bir yerine kadar; yaşlı kadını ve askeriyedeki olayları yerleri sorgulayıp askerliğin hüküm sürdüğü alana “sıradan hayattan bir insanın gözleriyle” bakınca her şey ne kadar saçma görünüyor diye düşündürmüyor değil...

Bunu güzel vermişler ama bu da bir yere kadar.

Kendilerinden ayrılmaya çalışarak bağımsızlık mücadelesi veren küçük ulus devletler için Rusya’nın bunları bir anne şefkatiyle bırakmak istemediği vurgulanmaya çalışıldıkça ve işgal edilen savaş bölgelerindeki yıkım içinde hayatını devam ettirmeye çalışan (özellikle kaçamayan yaşlı ya da çaresiz kalan) insanları gördükçe bu şefkat pek de hoş karşılanmıyor...

Yaşlı kadın ve torunu arasında geçen bir konuşmanın satır aralarına girebilirseniz yaşlı kadını “Rusya ana” olarak mesaj iletirken görebiliyorsunuz.

Demek ki Rusya’da belli bir kesim bu kendi içindeki işgal edilen küçük ülkelerde yapılan şeylerden ve bu izlenilen politikadan rahatsız ki bir şekilde böyle günah çıkarmaya çalışıyor diye düşünmeden edemiyorum...

Ama bu bir şekilde bir özür dilemeyse yeterli değil, bir açıklamaysa çok üstü kapalı, bir durum tespiti ise gereksiz ve çok eksik. Bunun dışanda da filmde ne bir edebi değer ne bir sanatsal sinema bakışı ne de eğlenceli ya da düşünceye sevk edecek ayrıntı var...

Yaşlı teyzeyi 80 yaşındaki Rus Opera Sanatçısı Galina Vishnevskaya oynamış ve göründüğünden çok daha hareket engelli gibi davranması biraz gereksiz olmuş.

Öylesine kuru kuruya uyduruk mızmızlanmanın ötesine geçemeyen bu filmi ben sıkılarak izledim siz izleyip sıkılmayın boş yere de ne paranızı ne zamanınızı harcayın...

Bunun yerine Rusya ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında tampon bölge oluşturup bir daha eski günlere dönmek istemeyecekleri refah verilerek AB üyesi yapılan eski “Doğu bloğu” ülkelerini haritada bularak işaretleyip zaman geçirmek daha faydalı olur diye düşünüyorum.

09 Nisan 2010

Kıbrıs Çıkarması ve Erenköy Birliği'nin "Askeri oyun"u

Aşırı milliyetçi savaş destanlarını bir kenara bırakırsak savaşta yapılan gerçek olaylara dayanan karşılıklı kandırmacalar bazen gerçekten ilginç olabiliyor...

Çıkarma sonrası başlayan çatışmalarda çeşitli imkânsızlıklar nedeniyle bir türlü takviye gönderilemeyen Erenköy’deki Türk Birliği’nin başında bulunan Üsteğmen Engin Alan da işte böyle bir “Askeri oyun” yapıyor...

(Kemal Yamak’ın kitabında “1974 Kıbrıs Çıkarması”nın anlatıldığı bir bölümde okudum, aklımda kaldığı şekilde özetliyorum.)


Türk Ordusu adaya çıkarma yapmış; ama bazı uzak bölgelerdeki yerli birlikler çıkarmanın yapıldığı yerden uzakta bulundukları için Rumların saldırılarına karşı yeterli destek sağlanıp da ek kuvvetler gelene kadar kendi başının çaresine bakmak zorunda, işte Erenköy Bölgesi’ndeki birliğin durumu da böyleymiş...

O bölgede Rumların çatışma gücü oldukça kuvvetli ve Türk Birliği de bütün gücünle elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyor...

Kıbrıs’taki daimi güçlerde görev yapanlar o bölgenin insanı olduğu için Rumca’yı da biliyorlar ve Rumlarla “sesle iletişim kuracak kadar yakınlaştıkları zamanlarda” da ister istemez karşı tarafın hakaretlerine dayanamayıp karşılıklı bağırışıp küfürleşiyorlar...

Çatışmalar tüm şiddetiyle sürerken Erenköy Birliği’ne yapılacak yeni bir harekâtı karşılamaya hazırlanan Üsteğmen Engin Alan tüm gerekçelerini anlatarak askerlerine emir veriyor;

“Mümkün olduğunca yeni askeri kıyafetler giyilecek, herkes üç numara tıraş olacak, sabah şafaktan itibaren, Rumlar ne söylese söylesin, küfür bile etseler hiç kimse tek bir kelime bile olsa asla cevap vermeyecek... Şu bölgede şuradan şuraya devamlı dolaşılacak, bulabildiğiniz kadar bayrağı uygun olan yerlere dikeceksiniz...”

Ertesi sabah Rumlar alışkın oldukları gibi sataşırlar, bağırır çağırır hakaret ve küfür ederler ama onca hareketliliğe rağmen Türk Birliği’nden tek bir cevap bile alamazlar.

Bunun üzerine Rumlar bu durumu; "Her tarafta bir hareket var, gelen gidenin haddi hesabı yok, her yerde Türk bayrağı var, giysileri yeni, hepsinin saçları buradakilerden farklı kesilmiş, demek ki karanlık olunca mücahitlerin buradaki birliği çekildi yerine Türk askeri geldi ve Rumca bilmediği için de küfür edince bile cevap vermiyorlar..." diye yorumlar.

.......................

İşte böyle bir “Askeri oyun” sonrasında Erenköy Birliği, çıkarmanın yapıldığı yerden uzakta olmasına rağmen ek kuvvetler gelene kadar varlığını korumayı başarmış...

Not: Birliğin başındaki Üsteğmen Engin Alan daha sonra ordudaki başarılı kariyeri ile de korgeneralliğe kadar yükselmiş.

Danışıklı dövüş ve demokratik(!) seçimler:


İngiltere'deki muhafazakârlar ne vaatlerde bulundular bilmiyorum ama bütün İngiliz gazeteleri David Cameron'u destekliyor.

Bazen Cameron'un yapamayacağı şeyleri bile abartıp halkı yönlendirmeye çalışarak İşçi Partisi'ne karşı cephe oluşturmaya çalışan İngiliz medyasının verdiği haberlerde; Borsa yetkilileri ve Banka yöneticilerinin Cameron seçilirse borsanın coşacağı, faizlerin düşeceği açıklanırken, bilim adamlarının oluşturduğu bir kurulun bile Cameron'u desteklediği söylendi... (Hem de; İngiltere'deki seçim yasaklarına göre siyasi kişiler ve bunları etkileyebilecek nitelikteki şahıs ya da kurumların facebook, twitter vs. gibi sitelerde bile seçimle ilgili yorum yapması kanunen yasaklanmışken.)

Görünüşe göre seçimlere bir ay kala İngiltere başbakanını şimdiden belirlemiş, zamanı gelince bu erken yorumu hatırlayınız lütfen, para kimdeyse basını o yönetiyor ve başbakan da o oluyor bütün dünyada bu böyle...

İşte gelecekteki seçimlerin galibi David Cameron da bu şekilde İngiltere'ye başbakan olacak... Demokrasinin beşiği diye adlandırılan İngiltere'nin ne kadar demokratik ve adil(!) olduğunu zaten bilmeyen yokken, bari bu şekilde göstermelik seçim yapıp da boş yere masraf çıkarmasalardı :)

08 Nisan 2010

burçlar ve çıkış noktasındaki ihtiyaç...


Burçlara göre yaşamınızda ne gibi değişiklikler olacağını düşünmenin saçmalığı üzerine uzun uzun açıklama yapmak niyetinde değilim.

Hayatında en küçük bir şeyi bile düşünmeye üşenen insanların her şeyi bir kenara bırakıp da uzay boşluğunda dönüp duran bir cismin bir insanın hayatına “kendi zekâ ve düşüncesinin dışında etki etmesi”ni araştırmalarını da bir kenara bırakalım...

Ve hatta benim gibi bir salağın “bütün bu burç fal muhabbetinin kızlı erkekli bir ortamda (erkeklerin kendi arasında yaptığı maç muhabbeti gibi) sırf konuşma olsun da tanışıp muhabbet başlatıp arkadaşlığı ilerletelim” diye yapıldığını anca 30 yaşındayken anlayabildiğini de geçelim.

Bir şekilde bütün toplumlarda her yaştan insan burçlarla ilgili bir iki şey öğrenmiştir, az çok ben de bir iki şey bilirim ama burçlarla ilgili öğrendiğim yeni şeyler burçlardan daha ilginç geldi.

Şimdi elimden geldiğince bu konuyu anlatmaya çalışayım, sıkılıp da uyduruk bir burç konusu okuyacağım diye bırakmayın gerçekten ilginç bir ayrıntı :)

Ben nasıl biliyordum ama aslında doğrusu nasılmış? Önce buradan başlayalım ki sizlere de bir yol çizilsin...

Helenistik Çağ ve öncesinde o dönemlerin biraz kafası çalışan (ve biraz da imkân sahibi olan) aydın kişileri dünyayı anlayabildikleri kadar anlayıp burada olup biten şeylerin sebeplerini (ilkel takıntıların getirdiği içgüdüsel duyumlamalarla yorumlayarak) gökyüzündeki gizemli güçlere bağlıyorlardı...

Yıldırım, şimşek, deprem vs. gibi doğadaki güçlere korkuyla tapınmaya başlayan ilkel insanlar, zamanla düşünce ve inanç sisteminde edindiği bilgilerde değişiklikler yaparak (kendilerini etkileyen korkulacak şeylerin göklerden geldiğini düşünüp) gökyüzünde yaşadığına inandıkları tanrılara inanmaya başladılar ve çok tanrılı dinler doğdu.

İşte o Helenistik Çağ ve öncesinde yaşayan (teknik ve bilimsel bilgileri günümüze göre çok geri bir konumda olan) yarı aydın diyebileceğimiz insanlar, oturup gökyüzünü gözlemlemeye başladılar...

Bunun sonucunda da gökyüzünde belli bir konuma sahip yıldızları birbiriyle ilişkilendirip (bunların karanlık gecelerde gökyüzündeki dizilimlerini inceleyerek) aralarında bir bağ olduğunu düşündüler... ve bunun sonucunda da;

Karanlıktaki o minik noktaları (hayali çizgiler aracığılıyla) birleştirip çeşitli hayali simgeler ve resimler oluşturdular. “Şu noktayla şunu ve şunu birleştirip buradakilere kadar uzatır, şuradan da şunu çizersem işte bir akrep oldu.” gibi yorumlar yaptılar diye düşünüyordum.

Oysa ki;
İnsanlığın çıkış noktası ve tarımla uğraşan ilk toplu yaşamın görüldüğü yer olan Mezopotamya bölgesi (Anadolu’nun da bir kısmını kapsayan, Nil Nehri etrafında yoğunlaşan yerleşimleriyle Kuzey Afrika’nın Doğu kısmı) burçların da ilk kaynağı konumundaymış...

İşte buradan sonrası da aslında benim düşündüğümün dışında burçların nasıl doğduğunu açıkayan bölüm:

İnsanlar nehir kenarındaki sulak bölgelerde tarım yapıp ekip biçmeye başlıyorlar ama bir yandan da belli dönemlerde bu nehir kabarıp taşıyor buna göre hangi mevsimde nasıl davranacaklarını hesaplıyorlar. (Buraya kadarını eminim siz de biliyorsunuzdur.)

Bunun için de havayı, sıcaklığı, yağışları, bitki örtüsündeki değişiklikleri incelemek ve mevsimlerin dönüşümünü takip etmek zorundalar ama bu yeterli olmuyor.

Çünkü; işler yolunda gitse bile “Hangi dönemde ekin ekilecek, hangi dönemde biçilecek, hangi dönemde tohumlar sulanacak, ne zaman çok sıcak olup da aşırı suya ihtiyaç duyulacak?” bunları da anlayıp ayarlayıp zamanlarını dönemlerini önceden bilmek gerekiyor...

İşte o zaman;

İnsanlar yine gökyüzüne dönüp hangi dönem yıldızlar nasıl diziliyor onu takibe alıyorlar. Çünkü aynı olayların tekrarlandığı dönemlerde gökyüzündeki görünüm aynı oluyor:

Aslanlar susuzluktan kırılıp da insanların arasına yerleşim yerlerine kadar su aramak için geliyorlar ve aynı şekilde bu dönemde tohumları da daha fazla sulamak gerekiyor işte gökyüzündeki yıldızların oluşturduğu noktaları o zaman “Aslan” şeklinde bir resim ortaya çıkacak şekilde birleştiriyorlar...



Ekinlerin büyüdüğü zaman gökyüzündeki görünümü yıldızlarla “Başak” resmi elde edecek şekilde çiziyorlar... Başakları toplayacakları zaman karasabana sürdükleri öküzleri ve boğaları yine yıldızlardaki dizilimi “Boğa” şekline benzeterek belirliyorlar.

Kuzu ve oğlakların doğum zamanı gökyüzündeki yıldızlara bakıp oradaki yıldızları bu kez “Oğlak” şeklinde hatırda kalacak şekilde sembolik olarak belirliyorlar...

Burçların doğuşları ve gökyüzündeki o dizilimlerin bir şekilde noktalar halinden çizgilerle birleştirilip resimsi olarak bir şeyleri işaret etmesinin altında işte o dönemin insanının bu şekildeki zaruri ihtiyaçları yatıyormuş...

Çünkü takvim, saat ve devlet malzeme ofisinin :) bulunmadığı zamanlarda insanlara zamanı gelince hangi işlerin yapılacağını haber vermeye yarayan en büyük yardımcı yine insanların kendi uydurup anlamlandırdığı burçlardı...

(ek ve not: Tabii ki zamanla işler biraz tersine de dönmüş;
bolluğun ve bereketin göstergesi olan “ekinlerin artması” ve “nehirlerin balıkla dolup taşması”nı haber veren burçlar kendiliğinden uğurlu sayılmış... Böylece insanoğlunun hayali olarak aklında oluşturup yerden göğe çizdiği semboller, gökyüzünde kendinden bolluk ve bereket beklenen şeylere dönüşmüş...)


Toplumsal ve kültürel alanda burçların ilkel toplumlardaki doğuşu ve yeri konusuyla ilgili bazı bilgileri "Orhan Hançerlioğlu"nun Felsefe tarihi isimli kitabından öğrendim...

07 Nisan 2010

He was a quiet man [film]

İş ayrı iş yeri ayrı bir stres kaynağıdır ama esas stresi sıkıntıyı iş yerinde çevrenizdeki insanlar yaratır... Filmdeki kahramanımız Maconel de bu şekilde iş yerindeki arkadaşlarıyla ve yöneticilerle pek geçinemeyen daha doğrusu hemen hemen her olayda sessiz kalan içe kapanık bir tip.

Fakat Maconel’i biraz yakından tanımaya başlayınca, bu arkadaşın bir silahı ve ikide bir doldur boşalt yaptığı her birinin bir sahibi(!) olan altı da kurşunu vardır...

Hazmedemeyeceği hakaretlere maruz kaldığında belli belirsiz bir sinir krizi geçirdiğinde kurşunları da “Bu şuna, bu buna...” diyerek çevresindekilere pay etmektedir ama bütün bunlar hep hayalinde gerçekleşmektedir...

Maconel, öğle yemeğinde dışarı çıktığında çalıştığı binayı uzaktan seyrederek hayalinde yerleştirdiği bombaları patlatmaktadır, evindeki balıklarla konuşmaktadır ve yüklendiği stres de her geçen gün giderek artmaktadır.

Derken bir gün stres dayanılmaz boyutlara varır ve adamımız silahını gerçekten doldurmaya başlar ama kurşunlardan biri yere düşerek yuvarlanır... Maconel, kimse görmeden kurşunu almak için yere eğildiğinde olan olur ve film burada bir sürprizle değişik bir yola girer...

Sinir krizi geçirip sağa sola saldırarak katliam yapan insanlara ait haberlere dikkat etmişsinizdir, genelde böyle kişilerin gerçekleştirdiği olaylar arkasından çevresi "Aslında çok sessiz sakin bir insandı." der ya işte filmin adı da buradan geliyor (sessiz bir adamdı). Filmin ismini Türkçeye çevirirken "Sıradan bir gündü" diye çevirmişler ama o kadar olsun artık diyerek konuya devam ediyorum...

Filmi izledim, garip ama güzel kadrajları, belli belirsiz bir iki efekti, akışı, konusu ve barındırdığı gerçek psikolojik etkisiyle detayları dikkat çekiciydi.

Ahım şahım öyle olağanüstü bir film değil ama televizyonda verilen sıradan filmlerden daha kaliteli olduğu da kabul edilmeli...

İş dünyasındaki entrikalar, şirket bünyesindeki hiyerarşik yapının biçimlendirilirken insanların kendilerinden verdiği ödünler ve sessiz insanların patladığı anlar neler olabileceği güzel bir şekilde verilmiş...

Çok farklı bir senaryosu olmamasına ve ufak tefek bir iki mantık hatasına rağmen yine de değişik bir film olarak önerebilirim...

Filmde bir iki sahnede çıplaklık ve şiddet olduğu için küçüklerin izlememesi daha doğru olur...

Sonuç olarak bulursanız izleyin yoksa peşine düşmeyin ama sinemada para verilip seyredilirse öyle pişman olunacak bir film de değil. İki ayrı film festivalinden en iyi yönetmen-yapım ve en iyi görüntü ödülü almış olan filmin kalitesi için ortanın biraz üzerinde diyebiliriz.

“Bak, ben sana anlatayım”

Ekonomide nelerin nasıl yapılacağı fikrinden çok, köşe yazıları gibi kısa kısa anlatılarla “Türkiye’de ekonomi için bir zamanlar neler yapılmış” bilgileri içeren Güngör Uras’ın “Bak ben sana anlatayım” isimli kitabını okumanızı tavsiye ediyorum.

Ekonomist olarak Güngör Uras’ın verdiği bilgiler pek öyle dünyayı kurtaracak türde sihirli formüller değil haliyle ama 60’lardan başlayarak Türkiye’deki bankacılığı, para piyasalarını evrensel çizgideki yerine oturtmaya çalışan siyasetçilerin nasıl çalışmalar(!) yaptığını öğrenmemiz açısından önemli bir kitap...

Turgut Özal’dan Süleyman Demirel’e, İngiltere kraliçesinden Suudi Arabistan kralına kadar bir çok önemli ismin yer aldığı olayları akıcı ve halkın anlayabileceği bir dille anlatan Güngör yazılarında bazen öyle olaylar anlatıyor ki; “Biz bunları gazetelerden televizyonlardan duyuyorduk ama işin bu boyutlarda olduğunu da tahmin etmiyorduk.” dedirtiyor.

İsimleri, şirketleri, tarihleri merak edenler kitapta bunları açık olarak bulabilirler ben burada fazla ayrıntıya girmeyeceğim ama kitaptan aklımda kalan iki olayı da yazamadan edemeyeceğim.

Birincisi:
Amerika, devlete yardım yapıyor, bu yardımla birlikte Amerika’dan kullanılmış büro malzemeleri de geliyor; bildiğimiz teneke dolap ve masalar.

Buradaki bir girişimci bakıyor ki bu teneke dolap masa gibi büro eşyaları beğenilip rağbet görüyor hemen bir atölye-fabrikada bunların benzerlerini üretiyor.

Daha sonra yanına büyük iki kurumu ortak olarak alan bu girişimci “Yahu şu buzdolap dedikleri de zaten altına motor takılmış tenekeden bir dolap değil mi?” diyerek Buzdolabı fabrikası kuruyor: İşte böylece Arçelik kurulmuş oluyor...

İkincisi:
Ankara’da devlet ihalesine girecek firmaların temsilcileri ihaleye girmeden önce o işin başındaki en yetkili kişiyle özel bir yerde buluşuyorlar ve bu şahıs ihaleye girecek firma temsilcilerine “Pusulaları masanın üzerine koyun bakalım.” diyor.

Her firmanın kendi pusulasında ihaleyi kazanırsa diğer firmalara ihaleyi kaybettikleri için ne kadar vereceği yazıyor...

Yetkili kişi bakıyor mesela 1. Firma şöyle bir teklif vermiş; eğer diğerleri ihaleyi kaybederse kazanmaya en yakın şirkete 100, ikinciye 50, üçüncüye 20 milyon dolar ödeme yapılacak... (ikincinin verdiği paralar diyelim daha az üçüncününkü de hepsinden daha düşük olsun...) Bu durumda yetkili kişi hemen senet sepet işlemlerini ve ödeme şartlarını ayarlayıp en iyi “ayar” teklifini verene ihaleyi sen kazandın şimdi şu yapacağın ekstra ödemeler için bunları imzala diyor ve böylece ihaleyi daha başlamadan bir gün önce kimin alacağı gizli kapılar ardında belirlenmiş oluyor...

Bu ve benzeri bir çok olayı hayretle okuyup Türkiye’nin ekonomisini ve dolayısıyla halkın kaderini elinde tutanların ülkeyi ekonomik açıdan nasıl bir bakkal dükkânı işletir gibi işletmişler, bürokrasi çevresi içindeki ilişkiler nasıl şekilleniyormuş, kim kimi ne için nasıl kayırmış vs. bir sürü şeye şaşıracaksınız...

Hoş, artık memlekette pek şaşıracak bir şey de kalmadı her şeye alıştık ama geçmiş elli seneyi şöyle bir gözden geçirip o siyasi havayı ve bunun belirlemeye çalıştığı ekonomik gidişatı anlayabilmek için göz gezdirilebilir bir eser olduğunu düşünüyorum...

Kitapta "bütün devlet dairelerindeki masaların üzerinde bulunan camların toplanıp eritilip yurtdışına satılarak memleketin borçlarının ödenmesi"ne dair fikirler gibi gülünecek çok şey de var ama artık o kadarını anlatmıyorum ki size de okuyacak bir şeyler kalsın :)