31 Mayıs 2010

Bir mühendisin dünyası – James L. Adams

Eğer böyle bir kitabı liseye giderken okumuş olsaydım, mühendisliğin tam da bana göre olduğunu düşünüp meslek seçimimde belki de çok daha farklı bir karar almış olabilirdim...

Bu kitapta mühendislik hakkında o kadar yalın ve yararlı bilgiler var ki o yüzden mühendis olmayı düşünmeyenler bile bu kitabı okumalı diyorum...

Ülkemizdeki gibi bütün dünyada da aynı şekilde yanlış düşünülüyor olacak ki mühendislik bir meslek olarak gerçekten de yanlış bir şekilde tanımlanıyor.

[ Çoğu kişiye mühendisin hesap kitapla uğraşıp aletleri ve dolayısıyla teknolojiyi geliştirip yeni ürünler tasarlayarak yaratıcı olması yetmez... Eğer bir insan mühendisse uçakları uçurabilmeli, elektrik santralini çalıştırabilmeli, televizyonu tamir edebilmeli, düşen asansörü bir iki düğmeye basıp durdurabilmeli ya da en azından trenleri kullanabilmelidir. :) ]

“Mühendislik, sıradan insanlar tarafından neden yanlış tanımlanıyor, doğrusu nedir, bir mühendis ne yapar, nasıl yetişir, nasıl bir eğitim alır ve mesleğini icra ederken hangi alanlarda hangi koşullarda çalışır?” gibi birçok konunun detaylı açıklamasını bulabileceğimiz bu kitap mühendislikle ilgisi olsun olmasın herkesin okuması gereken konularla bir hayli ilgi çekici...

Kendisi de bir mühendis olan yazar, kitapta; mühendislerin geliştirip insanlığa kazandırdığı son teknolojilerin tanıtımı yerine (çok doğru bir kararla) her sahada faliyet gösteren mühendislerin mesleki olarak yaşadıkları süreçleri ele almayı daha uygun görmüş...

Kitap, temel olarak on ayrı bölümden oluşuyor ve her bölümde mühendisliği başka bir gözle görmemizi sağlayacak kadar ayrıntıyla dolu bilgi yer alıyor...

Tüm insanlık tarihi içinde bilimsel bakış açısıyla yapılan her türlü gelişme aslında (ilkel olsa bile) birer mühendislik çalışmasının sonucudur. Bu yüzden mühendislik, bilimsel tarihin bir parçası olarak ilk insanla birlikte var olmuştur.

Fakat mühendislik o kadar farklı alanlarda o kadar çok değişik işlerde çalışmayı gerektirir ki mühendisliği bir şekilde gruplara ayırıp belli alanlar için genellemeler yapabilmek çok zordur.

Mühendisliğin bir parçası olan tasarım ve icat süreci nasıl gelişir? Bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmeler bir mühendis için neler ifade eder? Bütün bunların temelinde iyi bir mühendis olmak için gerçekten çok iyi matematik bilgisine sahip olmak zorunlu mudur?

Bir ürünün halka sunulup satışa çıkabilmesi ya da belli amaçlar için insanlar tarafından kullanılabilmesi için yapılan deneylerle araştırma ve geliştirme, mühendislik açısından ne derece önemlidir? Bu aşamada çıkabilecek sorunlar giderildikten sonra imalat ya da montaj süreçlerinde kimler hangi sırayla neleri gerçekleştirir?

Mühendisliği insanların ihtiyacı olan bir şeyi “hayal edilen bir ürün fikrinden” satılabilecek bir nesneye dönüştürmek olarak görüyorsak; iş dünyasında, para ve piyasa ilişkileri içinde bu süreç nasıl gerçekleşir?

Bütün bunlar bu kitapta var... “Mühendis olmak ne demektir? Ve mühendisler ne ile uğraşır?” sorularının çok ötesindeki “soru-cevap-açıklamalar”la, bilim tarihinden; Amerika’daki uzay aracı (Challenger) kazasının akıl almaz ayrıntılarına, Çernobil felaketinden; insan vücudunda üç boyutlu görüntülü tarama yapan bilgisayarların gelişim sürecine kadar yüzlerce detay çok güzel ve anlaşılır bir dille okuyucuya aktarılmış...

Bilim, teknoloji ve “bilimsel düşünce sistemiyle ilgili ne olursa olsun” hoşuna giden, bunların çalışma mekanizmalarının “gerçek dünyadaki oluşum aşamaları için hangi şartların gerçekleştirilmesi gerektiğini” merak eden herkese kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum...


Tübitak Yayınları’ndan çıkan 310 sayfalık kitabın fiyatı ise 7.50 TL.

28 Mayıs 2010

Acı Dolu Yıllar - Bircan Usallı Silan-Belgin Doruk

Türk sinemasının ünlü kadın oyuncusu Belgin Doruk’un, zamanında gazetede dizi olarak yayınlanmış hatıraları.

Merak ettim başladım bitirdim...

Fakat bu tür kitaplarda yazılmasına alışık olduğumuz ilginç şeyler, diğer ünlü isimlerle yaşanmış değişik olaylar, döneme özgü siyasi ya da sanatsal ayrıntılar yerine; bir genç kızın her şeye sitem eden fazlaca duygusal özel günlüğü gibiydi.

Bir soyağacı tanımlamasının ardından Belgin Doruk’un film artisti olabilmek için seçmeleri kazanması, sonra çekilen ilk film ve gişede başarı sağlamış birkaç film ismi ile birlikte aynı dönemde ünlü olan diğer film yıldızlarının isimleri...

Evliliğe ait özel yaşantı, kilo sorunu, duygusal yalnızlık, ilaç bağımlılığı ve çöken fiziğin ardından tedavi dönemi... ve yıllar sonra tekrar halkın karşısına çıkabilme cesareti...

Evet, Belgin Doruk Türk sinemasında belli bir dönem için gerçekten büyük bir isimdir ama ne yazık ki Belgin Doruk’un hatıralarında Türk sinemasının o dönemdeki yapısı ve diğer isimleri çok yüzeysel geçilmiş.

İlginç, değişik, komik, hüzünlü ya da ancak çok ünlü birinin yaşayabileceği çok özel olayların anlatılabileceği böyle bir kitabın büyük bir bölümünün Belgin Doruk’un eşleriyle olan aile içi ilişkileri ve evlilik sorunlarına ayrılması beni memnun etmedi...

Aralarda tabii ki şu filmi çekmek için şu ülkeye gittik şunu yedik şunu içtik kendime de pahalı giysiler aldım ..... bana şöyle dediğinde darıldım, böyle böyle diyen ......’yi çok severim gibi açıklamalar da var ama bunlar bir hatıratı ne yazık ki ilginç ya da edebi kılmaya yetmiyor :(

Bir fikir edinin diye kitabın birçok yerinden alıntı yapmayı, kendi anlatımımla özetleyip aktarmayı çok isterdim; ama ne yazık ki bu şekilde alıntı yapabileceğim tek yer Bedia Muvahhit Hanım’ın anlatıldığı bölüm.

O bölümü de Belgin Doruk’un anlattığı şekilde aynen aktarıyorum.

“..............

Bedia Muvahhit Hanım
Ben bu satırları yazarken Bedia Hanımı yitirdiğimizin haberini okudum...
Hey gidi koca Bedia...

Ne çok anımız vardı onunla. Nevişahsına münhasır derler ya tam öyle bir kadındı. Son derece zeki ve hazır cevaptı. Öyle bir anda öyle bir laf ederdi ki şaşar kalırdık.

Onun çok meşhur bir anısı vardır. Kulaktan kulağa yayılırken biraz biçim değiştirdi ama biz olayı birlikte yaşadığımız için en doğru biçimde anlatmak istiyorum...

Haldun Dormen'in ilk filmi "Bozuk Düzen"i çekiyoruz. O benim annemi oynuyor. Ekrem Bora da var oyunda. O tarihlerde Levent'teki villasını filmcilere kiraya veren "G" adında bir bayan var. Biraz geçkince ama alımlı bir hanım. Genç erkeklere olan merakı dillere destan. Hatta bizim Ekrem'e de pek hayran...

Bir gün onun evindeyiz. Biz Bedia Hanım ile makyaj yapıyoruz. O da elinde çay bardağı yanımıza geliyor. Bir ara söz döndü dolaştı artist olmaya geldi...

G hanım derin bir iç çekip
"Ah ah ben de artist olmayı çok istedim. Hatta Şehir Tiyatrolarına yazılmak için müracaat bile ettim. Ama ailem olmaz, sonra kötü yola düşüp orospu olursun dedi. Beni engelledi"

O böyle der demez küçük aynasında dudaklarını boyayan Bedia Hanım başını bu hanıma çevirip kendine has o ses tonuyla ve gözlerinin içine bakarak "Eeee peki sonra nasıl oldunuz?" demez mi... Kadın mosmor olup dışarı çıktı... Ne müthiş bir espri diye düşündüm hep...


............................”

Keşke bütün kitap böyle güzel anılarla dolu olsaymış diye düşünmekten başka bir şey diyemiyorum... Anılarını yazmayı düşünen herkese bu tür kitapları okumayı tavsiye ediyorum ama ne yazık ki “Acı dolu yıllar” bu kategori için iyi bir edebi örnek değil.

Ben Deli miyim? - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi’nin yaşadığı döneme göre düşündükleri ve sahip olduğu görüş açısı, bilgisi, kültürü beni şaşırtmadı desem yalan olur...

Hüseyin Rahmi, bu kitabında çağdaşı birçok Avrupalı yazardan bile çok daha geniş bir bakış açısıyla felsefi ve siyasi görüşlerini anlatırken (benim düşünceme göre) tepki almaktan çekindiği için de yazacaklarını bir delinin ağzından anlatmayı tercih etmiş. (ki bu eseri gazetede yayınlandığında "edebe ve ahlaka aykırı" bulunarak kendisine dava açılmış.)

Yaşadığı dönemin siyasi yapısını eleştirmekten tutun da eski filozofların görüşlerine karşı ileri sürülen fikirlere, dünyaca ünlü yazarların eserlerinde anlatılanları kendi hayat görüşüne göre değerlendirip yorumlamaktan dini düşüncelere kadar her alanda düşündüklerini romanın akışı içinde kahramanlarına söylettiren yazar, bırakın kendini yaşadığı dönemi bile aşmış...

Her ne kadar roman kahramanlarının deliliğini iyice belli etmek için “Tünel”de bir kadını taciz etmelerini ve azınlıkları (o dönemin tansiyonu içinde) hakaretlerle yerin dibine geçirmelerini pek hoş karşılamadıysam da kitabın bütününü okumaya değer bir eser olarak tavsiye edebilirim...

Kitabın baş kahramanı Şadan Bey, çevresini, ülkesini, dünyayı farklı bir gözle görebilmeyi başarabilen nadir insanlardan biridir ve kendisini normal biri olarak görmektedir ama bir şekilde etrafındakilerin görüşleri doğrultusunda kendisinden şühpe etmeyi de ihmal etmez...

Şadan Bey kendisi için;

Eğer akıllıysa, deli olduğunu söyleyen ailesinin ve götürüldüğü doktorların, hocaların söylediklerinin bir değeri olmadığını, yok eğer gerçekten deliyse ama “kendisini deli mi akıllı mı?” diye düşünecek kadar da bilinçliyse bu sefer de tam deli sayılmayacağı değerlendirmesini yapmaktadır.

Herkesin kendi başına kalınca anlamsız garip hareketlerde bulunabileceğini söyleyen kahramanımız, bir şekilde anlattıklarının tamamen deli saçması kabul edilip hiç dikkate alınmadan es geçilmemesini sağlamaya çalışırken bir yandan da olaylar örgüsü içinde yaşananlara getirdiği yorumlarla tam bir deli görünümü sergileyip istediği zaman istediği konu için ağzına geleni söyleme serbestliği kazanır.

Bu kadar zor bir edebi işi muhteşem bir dengeye oturtarak başarıyla tamamlayan yazar, takdiri gerçekten hak ediyor.

Kitabın dili, yayınevi tarafından olabildiğince günümüz diline uyarlanmış ama yine de lise öğrencilerinin bilemeyeceği kelimelere sıkça rastlamak mümkün... Fakat edebiyata meraklıysanız Hüseyin Rahmi’nin anlatımı (hele hele kitabın yazıldığı yıl ve o zamanki imkânlar düşünüldüğünde) insanda heyecan uyandırıyor...

Neyse, şimdi de çok az üstten konusunu anlatmaya çalışayım...

Şadan, kendisinin de söylediği gibi biraz garip ve yarı deli(!) bir kişiliğe sahiptir. Pek arkadaşı yoktur, kendi kendine vakit geçirmeyi daha çok sever ama sonradan Nuri isimli biriyle sıkı bir arkadaşlık kurarlar...

Fakat Nuri’nin de Şadan’dan aşağı kalır yanı yoktur... Bu iki arkadaş nerede akşam orada sabah kafalarına estiği gibi yaşarlarken Nuri “bir gönül meselesi” nedeni ile sıkı dostu Şadan’dan hem maddi hem manevi yardım ister...

Nuri aşık olmuştur ama... kadın evlidir ve o zamanın ileri gelen önemli sayılabilecek adamlarından birinin karısıdır.

Nuri, yalan mektuplarla sevdiği kadının namusunu iftiralara boğacak ondan sonra da şüphelenen kocasının kadını boşamasını bekleyecektir...

Nuri’nin entrikalar dolu planına göre davranırlarsa aşkına kavuşması için hiçbir engel yoktur ve Şadan’dan sonuna kadar kendisine destek olmasını istemektedir.

Şadan da sırf can sıkıntısından kendisine heyecan olsun diye bu işe girişecektir ama olaylar çok başka yönde gelişip umulmadık yerlere varacaktır...

Hayalgücü ile kurulan bu delisaçması oyunda rollerin dağılımı yer yer değişime uğrayacak, kimi zaman ölüm kalım mücadeleleri verilerek gerilim filmlerini aratmayan sahnelere şahit olunacak kimi zaman Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki geçiş dönemine özgü yokluk yıllarının ilginç mekânlarında kavgalar, takipler yaşanacak...

1926 yılında (evet 1926!) yayınlanan roman, kahramanları aracılığıyla bazen fikir ya da olay olarak bazı şeyleri tekrar etse de “konu içinde büyük iki dönüm noktasının nasıl geliştiğini adım adım anlatıp nasıl sonuçlanacağını merak ettirerek” akıcılığını hiç kaybetmiyor...

Hüseyin Rahmi, eğer bir tek bu kitabı yazmış olsaydı; inanın, bence yine de bir tek bu eseri sayesinde bile başarılı ve çağdaş yazarlar arasına girerdi... (Öyle ki bu kitabı sayesinde yazarın okumadığım tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum.)

Okumayı seven herkese de (İlk olarak 1924 yılında Son telgraf gazetesinde yayınlandığını da göz önünde bulundurarak) tavsiye ediyorum... Anlatılan olaylara, insanların o zaman içindeki gelişmeleri kavrayışlarına, fikirlerine ve romanın tamamına inanamayacaksınız.

(Benim okuduğum kitap; Yazarın 100. doğum günü sebebiyle tüm eserlerinin basımını sağlayan Atlas Kitapevi tarafından 1964 yılında basılmış. Siz, sadeleştirilerek Türkçe’ye uyarlanmış daha yeni baskılarını da bulabilirsiniz.)

25 Mayıs 2010

V.V. Brown - Travelling Like The Light

Şubat ayında bir kenara not ettiğim “V.V. Brown” isminin peşine düşünce biraz zorlansam da sonunda albümünü ele geçirdim :) ve gerçekten de o notu silmediğim için çok memnun oldum...

Böyle albümleri keşfettikçe harika hissediyorum, değişik saç stiliyle pek sevimli olmasa da :) umarım V.V. Brown'ın müziği sizin de hoşunuza gider. Tavsiyem, klipleri izlemek yerine daha kaliteli bir ses için mp3 albümünü edinmeniz...

“Travelling Like The Light” albümündeki müthiş parçalardan en çok hoşuma gidenleri sıralamam gerekirse bir albüm için nadiren karşılaşılacak olan “YEDİ” güzel şarkıyla şöyle bir liste elde ediyoruz :)

Crying blood, Leave!, Bottles, L.O.V.E., Back in time, I love you, Quick fix

Sanatçının kendi internet sitesine http://vvbrown.com adresinden ulaşabileceğiniz gibi MySpace sayfalarından daha fazla klip ve bilgiye de ulaşabilirsiniz

Kliplerindeki piyasa işi standart sanatsal anlayışı fazla dikkate almazsanız sanatçının youtube sitesindeki kanalına da bir göz atabilirsiniz.

Bir de şöyle bir extra güzellik yapayım :)

(Önümüzdeki günlerde yeni albümü çıkacak olan sanatçıyı bu sabah işe gelirken dinledim sonra "ben bunu yazdım mı?" diye aklıma geldi. Baktım yazmışım ama bütün linkler değişmiş, ben de yenilerini bulup konuyu güncelledim- 21-09-2011)

Click [film]

Click... Sıradan Amerikan zevzekliği içine yedirilmiş hayat dersi...

Geçen zaman içinde maddi sıkıntılar, hastalık hatta sevdiklerinin ölümü gibi zorlu, sevmediğin, beğenmediğin anlar olacaktır ama bunlarla birlikte (o an için önemsiz görünse de) aslında birçok güzel şey de yaşayacağız eğer sadece güzel anları yaşayıp sıkıntılı anlardan kaçarsak hayattan da kaçmış oluruz. (Eh felsefe olarak fena durmuyor ama bir de bunu işledikleri filme bakalım...)

Yukarıda anlattığım konuyu gösterebilmek için hayatı durduran ve istenmeyen anları ileri saran bir tv kumandası fikrinden yola çıkılmış... Böyle eğlenceli ve ilginç olabilecek bir konuyu da alıp zekâ seviyesi düşük olanlar için özel olarak düzenlemişler...

Hep aynı esprinin tekrarı, basit cinsel göndermelerle salakça ve gereksiz sahneler insanı sinir ediyor...

Açık sahneleri yüzünden çocuklara uygun olmadığı gibi normal insanlar için bile basit olan senaryo ve kurgusuyla arşivden silinebilecek bir film...

(Yine de böyle bir şey olsaydı başka neler yapılabilirdi diye düşündürebileceği ihtimali yüzünden 14-16 yaş erkek çocukları için öylesine seyredilebilecek bir film olabilir.)

Sonuç olarak pek de izlenilebilecek ve o zaman kaybına değecek bir film değil, boşverin gitsin...

Soul kitchen [film]

Arada bir iki gereksiz açık sahne bir iki zorlama cinsel espri olmasaymış çok daha güzel bir film olacakmış ama bu haliyle de oldukça iyi sayılır. O yüzden seyretmenizi tavsiye ederim.

Aslında filmin öyle olağandışı ve çok farklı bir konusu yok.

Film bilindik iş, aşk, ilişki, başarı, tesadüf, hayat ve farklı insan karakterleri üzerine kurgulanmış her zaman iş yapan konuların güzel bir harmanı olmuş.

Eğer başroldeki erkek oyuncu sıradan bir Amerikan filmindeki yakışıklı tiplerden biri olsaydı çok yapay dururdu böyle bir seçim yapılması daha mantıklı olmuş.

neyse... Gelelim filmin konusuna;

Filmimizin kahramanı olan Zinos, depo benzeri döküntü bir binayı alarak biraz elden geçirip lokantayla kafe arası bir mekân sahibi olmuş küçük çaplı bir işletmecidir.

Mekân biraz kırık dökük gibi durduğu için pek büyük bir beklentimiz yok ama bir şeyler olup da her şey yavaş yavaş rayına oturacakmış gibi durmasına rağmen arka arkaya çıkan aksilikler farklı şeyler olacağını sezdirmeye başladığında film de güzelleşmeye başlıyor...

Bu arada başka bir restauranttan kovulan ve gurmeliğinden taviz vermeyen sert karakterli aşçımız yarattığı lüks menüyü beğenmeyen müşterileri kovar, hapisten şartlı salınan hırsız abi lokantayı mekân tutar, Zinos'un muhabir sevgilisi Çin'de "dış-görev"e gider ve bir de eski bir arkadaş da ille de bu lokantanın arsasını satın almak için baskı yapar...

Bütün bunlara ek olarak silik de olsa garson kız, yaşlı kiracı ve hırsız ağabeyin mafyatik iki elemanı, fizik tedavi uygulayan kız gibi yan rolleri de ekleyin bir de bütün bunların üzerine hiç durmadan değişen güzel müzikleri koyun işte size güzel bir film.

Yalnız aile içinde çocuklarla seyredilemeyecek kadar açık sahneleri olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Sonuç olarak ben beğendim, sizin de beğeneceğinizi düşündüğüm için seyretmenizi tavsiye ediyorum.

Sanatsal açıdan sinema tarihi için bir başyapıt sayılmaz ama para verip DVD'sini alsaydım ya da sinemada seyretseydim verdiğim paraya acımazdım.

Fatih Akın bu filmiyle Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul (Köprüyü geçmek: İstanbul'un sesleri) filminden sonra yine başarılı bir iş çıkarmış. Tebrik ediyorum...

Chipmunk Ft Emeli Sande, Kano, Wiley - Diamond Rings

İşte bu parçaya bayılıyorum... başta giren rap tarzı vokali bir 20 saniye dinleyin ve Emeli Sande'nin harika sesiyle parçaya girmesini bekleyin her şeyin nasıl değiştiğini siz de görün :) arkadaki ritme dikkat... mükemmel bir iş... Tek bir parçanın yer aldığı plak, CD türü "Single"lar burada da olsaydı gerçekten paraya kıyıp alırdım.


Catch Me When I'm Falling - Supafly INC

Supafly inc'in Happiness albümünde bulduğum bu parçayı çok beğendim, diğer parçaların arasında gidip gelip tekrar tekrar dinliyorum, umarım siz de beğenirsiniz. (tavsiyem, buradaki video yerine basların ve diğer tonların çok daha iyi olduğu mp3'ünü dinlemeniz)

18 Mayıs 2010

Timbaland - If We Ever Meet Again ft. Katy Perry

ahhhh... işte son zamanlarda bu şarkıya kafayı taktım ne zaman çalsam bir daha dinlemek istiyorum :) "eğer bir gün bir yerlerde karşılaşırsak, asla eskisi gibi olmaz"

17 Mayıs 2010

Eliza Doolittle - Pack UP

Skinny Genes ve Money Box parçalarıyla gönlümde taht kuran Eliza şimdi de çıkardığı EP'deki Pack Up parçasıyla yaptığı işte iddialı olduğunu gösteriyor... Şarkıya bayıldım, aradaki yaşlı adamın vokallerine bayıldım, işte Eliza Doolittle ve parçası Pack Up...

BURN-E [film]

WALL-E'yi biliyorsunuz... peki... BURN-E'yi biliyor musunuz?

Ne yazık ki ben de çok geç öğrendim ama hiç yazmamaktan iyidir diyerek sizlerle de paylaşayım istedim...

Pixar Animation Studios yapımı olan bu kısa film, orijinal WALL-E DVD'lerinde "bonus" olarak bulunuyormuş.

WALL-E filminde çok kısa bir sahnede görünen BURN-E (Basic Utility Repair Nano Engineer) başrolde kendisinin olduğu bu yapımla karşımızda.

14 Mayıs 2010

Miranda Cosgrove - BAM


Son günlerde en çok dinlediğim parça... i-Carly dizisinin oyuncusu Miranda Cosgrove'un aynı albümünden sevdiğim diğer şarkısı "Disgusting." Playlist'imin değişmez parçalarından biri olan "About you now" ise daha önce yayınlanan i-Carly deluxe edition'dan...

Bu videolar daha sonradan Youtube'dan kalkar mı, kalkmaz mı bilemiyorum... Şu anda dinledin dinledin sonrasını bilemem. Hiçbir şey kesin ve sonsuza kadar kalıcı değil. Eğer ilerde bu linkler çalışmazsa kusuruma bakmayın, artık her şey böyle anlık... Yayındayken dinleyiverin işte siz de beğenirseniz albümünü araştırırsınız (diğer parçalar pek bana göre değil o yüzden sadece bunları koydum) indirirsiniz ya da para verip alırsınız ne bileyim işte, gününüze müzik katın biraz, Youtube'tan kalkar diye hiç mi yazmayalım yani, haberiniz olsun işte :)...

coco [film]

İşte bu yüzden filmlerin afışlerini buraya koyuyorum ki hiç değilse bir fikir versin... Mesela ben bu filmin afişini görseydim seyretmezdim ama ne yazık ki hiçbir fikrim yoktu :)

Boş, gereksiz ve içerik bakımından sıfır sayılabilecek, sadece “Acaba tutar da ses getirir mi?” diyerek yapılmış özensiz, uyduruk bir film.

Coco, içecek işine girip sonradan çok ama çok zengin olan bir adamdır ve hayatındaki her şeyi abartılı yaşamaktadır; evi, giysileri, şımarıklığı, düşüncesizliği vs.

Bütün işlerini fütursuzca etrafa para saçarak şımarıkça halleden Coco birgün küçük bir kalp spazmı geçirir.

Doktor, kendisine kalp ameliyatı olması gerektiğini söyleyince ameliyatta bir şey olur da göremem diye de Coco oğlunun sünnet törenini (Yahudilerin Bar Mitzva töreni) daha erken bir tarihe almaya çalışır...

Oğlu için çok görkemli bir tören düzenlemeyi düşünen Coco her şeyi yine abartır. Törenin video çekimi için Spielberg’i, gösteriler için Madonna’yı çağırma, töreni Paris’teki futbol stadında yapıp törenden sonraki günü resmi tatil ilan ettirmeyi planlamaktadır...

Ama oğlu, bu öne alınmış tören için hazır değildir ve Coco bunu ancak tören günü farkedecektir.

Çok abartılı ev dekorları içinde geçen ve neredeyse hiç esprisi olmayan bir sürü komiklik denemesinin boşa çıktığı çok sıradan ve uyduruk olan bu filmi sonuna kadar seyrettiğime inanamıyorum.

Siz, siz olun... ve bu film elinizin altında varsa hemen şimdi yazıyı okumayı bırakarak gidip çöpe atın. Televizyondaki en uyduruk film bile bundan güzeldir. Film için yapılan masrafa yazık. Siz de zamanınızı harcayarak bu israfa katılmayın.

12 Mayıs 2010

The boat that rocked [film]

Pop ve Rock müziğin yaygınlaşmasına rağmen İngiltere'deki radyo televizyon yayıncılığını elinde bulunduran BBC, bu türlere pek sıcak bakmamaktadır.

BBC, Pop ve Rock türlerindeki müziğe olan ilgiyi yayınlarıyla karşılayamayınca devlet radyosuna alternatif olarak bu sefer de korsan radyolar devreye giriyor... (yalnız bunlar İngiltere'de 1966'da oluyor, bizim buradaki gibi '90'ların ortasında değil)

İşte, film de bu korsan radyolardan biri olan “Radio Rock”ın yayın yaptığı gemideki tipleri ve olayları anlatıyor.

O dönemde devlet özel radyoculuğa izin vermediği için korsan radyolar yayın yapmaya başlamıştır ama bu radyolar yasal değildir ve her an kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Filmde korsan radyoları kapatmaya çalışan bir devlet görevlisinin yaptıkları arka planda işlenirken olaylar daha çok korsan yayın yapan “Radio Rock” istasyonu olan gemideki insanların hayatları ve aralarındaki muhabbet üzerine dönüyor...

Arkada dönemin güzel müziklerinden seçme parçalar çalarken biz de Rock müziğe gönül vermiş bu radyo programı yapımcılarının karakterlerini inceliyoruz (hesapta)...

Rock müzik kültürünü (kendinden emin bir hak arayışını temsil eden) başkaldırının getirdiği “asilik” olarak yorumlamak gerekirse, filmde yayında kalmak için verdikleri mücadeleyle radyo kanalı buna uyuyor.
(ama yanlış bir önyargı örneği olarak; Rock müzik denilince uyuşturucu ve serserilik olarak algılanan davranışlar yine bu kültüre ait bir özellikmiş gibi konuya yedirilmiş...)

Film konu olarak pek ilginç ve farklı değil ama müzikle ilgilenenler için belki oyalayıcı olabilir. Bir iki espri, bir iki diyalog ve sahne için seyretmeye değmez.

Seyrettim ama işte öylesine, kahramanların abartılı seks hayatına tanık olup müzikle harmanlanmış sahnelerin yavanlığından sıkıla sıkıla... İki saat süren film hiç bitmeyecekmiş gibi geldi...

(Tamam işte anladık, İngiltere'de de bir zamanlar özel radyolar yasakmış ve korsan yayın yapan bir sürü de radyo varmış bunlardan biri de "Radio Rock"mış ve devlet de bunları (özellikle Rock yayını yapan bu radyoyu) kapatmak için bir sürü şey yapıyor falan filan... Bütün konu bu, gerisi boşu boşuna kim kimi seviyor, kim kimle yattı yatmadı gereksiz bilmem ne davası...)

Size de tavsiye etmiyorum, onun yerine o değerli iki saatinizi gerçekten sevdiğiniz müzikleri dinleyerek geçirebilirsiniz.

Bol küfür ve açık sahneler yüzünden çocukların seyredebileceği bir film değil, aklınızda bulunsun.

(Rock olm yaaaa Rockkkk, bu herif anlamamıştır, kim bilir nasıl güzel bir Rock müzik filmidir falan deyip de ukalalık yapmayın iki saatiniz gider, öyle insanı hırs ve öfke bastıran Rock kültürüyle ilgili diğer filmler gibi kaliteli bir şey değil.)

11 Mayıs 2010

Bobby [film]

Bir zamanlar TRT’de Aşk gemisi isminde bir dizi vardı. Her bölümünde gemi limandan kalkmadan önce (o bölümdeki konuda kimler varsa) karakterler gemiye binerken ayrı ayrı tanıtılır, özellikleri daha dizi başlamadan önce seyirciye gösterilirdi.

Bobby filmi de anlatım bakımından böyle bir yapıya sahip. Tek farkı; konu aşk gemisinde değil de bir otelde geçiyor... (ki gerçek bir olaya dayandığı için böyle yapmak zorunda kalmışlar.)

1968 yılındaki seçimlerde Robert Kennedy aday olmuş, ülkenin ihtiyacı olan içe dönük gelişme ve toplumsal barış beklentilerini dile getirerek de halkın sevgisini kazanmayı bilmiştir.

Genel seçimler için yerel seçimlerdeki bölgesel sonuçlar çok büyük bir önem taşımaktadır, Kaliforniya bölgesini almak neredeyse başkanlıkla eş anlamlı sayıldığı için bu bölgede Kennedy için yapılan saha çalışması tüm hızıyla sürmektedir.

Seçim sonuçlarının açıklanacağı akşam için Ambassador otelinde Kennedy için kampanya çalışması yürütenlerin katılacağı bir davet verilecektir...

Bu davet; seçim kazanılırsa bir kutlama, kaybedilirse çalışmaya katılanlara teşekkür ve veda anlamına gelmektedir...

Ambassador otelinde bu hazırlıklar sürdürülürken;
aşçısından kuaförüne müdüründen müşterisine birçok karaktere yakından bakıp özel hayatlarını incelemeye başlıyoruz.

Tabii ki amaç onların özel hayatları üzerinden Amerika’nın o dönemindeki toplumsal yapısı hakkında bir fikir vermeye çalışmak.

Bu arada da sahne geçişlerinde Kennedy’nin seçim öncesi ve sonrasında yaptığı konuşmalardan bölümler aralara serpiştirilip bu insanların beklentileriyle Kennedy’nin söyledikleri ve yapmak istediklerinin ne kadar benimsenip ihtiyaca cevap veren düşünceler olduğu gösterilmeye çalışılıyor...

Şimdi ben böyle anlatınca ilginçmiş gibi geliyor ama filmin renk dokusundan tutun da konuşmalarına kadar öylesine sıradan bir Amerikan tarzının en basit örnekleri ard arda sıralanıyor ki resmen pembe dizi seyrediyormuş gibi sıkılıp duruyorsunuz. Açıkçası Ben zor tahammül ettim...

Amerikan medyasında üç beş yılda bir Kennedy'lerle ilgili bir şey yapıp ailenin varlığı hatırlatılsın diye para mı veriyorlar bilmiyorum ama film boyunca “Amerika’nın işte böyle bir başkana ihtiyacı var.” mantığı doğrultusunda işlediler de işlediler, hani oy veren biri olsam gidip oy kullanacağım :) o derece propaganda yapıyorlar...

Tabii bunlar neredeyse 50 yıl önce olan şeyler ne oy kalmış ne Kennedy ne de o fikirleri savunacak bir Amerika.

Sıkıntıdan patlayıp, üç paket çekirdek iki çaydanlık çay bitirirken sigara üstüne sigara içip “Lan nereden seyretmeye başladım, Brezilya dizisi gibi bitmek bilmedi” diye söylene söylene sinir olmak istiyorsanız buyurun boş sözlerden ibaret laf salatası yığınını seyredin...

Ama “Yok, ben para verip almadım, öyle gelmiş bir yerden.” diyorsanız filmin cd’sini o dönemleri az çok buradaki gazetelerden magazin konusu gibi takip eden 60 yaşın üzerinde uyku sorunu olan bir yakınınıza hediye edin...

Sonuç olarak;

Gerçeklerle kurgunun birbirine geçip saçma sapan bir şey haline geldiği ve ne tarihi ne de siyasi bir anlamı olmayan filmi tavsiye etmiyorum...

10 Mayıs 2010

Boy A [film]

Küçükken büyük bir suç işleyip ıslahevine gönderilen çocuk, cezası bitince serbest kalır ve yeni bir hayat kurmak için gözetmen’inin yardımıyla kalacak bir yer ve bir iş bulup hayatına devam eder...

İşyerinde sevilen hatta bir de kız arkadaş edinen Jack, sıradan insanlar gibi yaşamaya başlamıştır ama bir yandan da gazeteler “Eski olayların suçlusu serbest bırakıldı” diye haberler yapmaya başlar.

Yeni halini ve yaşadığı yeri bildirene para ödülü veren bir internet kampanyası da düzenlenince Jack iyice köşeye sıkışır...

Filmde; Yaptıklarından dolayı psikolojik sorunları olan Jack’in hapisten çıktıktan sonraki hayatı seyirciye aktarılırken bir yandan da geriye dönük olarak Jack’in bütün bu olaylara neden olan çocukluk yaşantısından kesitler verilerek ayrıntılar aktarılmaya çalışılıyor.

İlgisiz anne-baba ve aile içi uygunsuz davranışlar gibi sorunlarla karşılaşan çocukların suça ne kadar meyilli hale gelip her an her şeyi yapabileceği mesajıyla aileleri; suçlu olan cezasını çekince artık suçsuz gibi muamele görmeli, bakın insanlar değişip topluma yararlı birer vatandaş olabilir mesajıyla da toplumu bilinçlendirmeye çalışan film sıradan hikâyesiyle çok bayat olmasına karşın yine de rastlanırsa izlenebilecek kalitede...

Bazı açık saçık ve uygunsuz sahneleri ile çocuklara uygun bir film olmadığını da belirtmekte fayda görüyorum.

Sonuç olarak rastlarsanız seyredin yoksa uğraşmayın diyorum. Çünkü film; baştan hafif de olsa bir gizemle başlarken sonradan olay “Bir sabıkalının hayatı”na dönüşünce sıradan olmaktan kurtulamıyor.

borat [film]

Biliyorum, bu filmi bir hayli geç izledim ama genelde vizyon filmlerini seyretmeyi pek sevmediğim için çok da merak etmemiştim. Çıktığı zaman çok eleştirilen ve üzerinde çok konuşulan bir filmdi, sıraya koydum seyrederim diyordum kısmet dün akşamaymış...

Aman aman... aman diyorum... Bunun neresi mizah, neresi komik, neresi eğlenceli... Resmen “kusmalık” bir film olmuş.

Bir insanın hiçbir gerekçeyle (başkasını eleştirebilmek için örnek göstermek üzere kullanılmış olsa bile) başka insanları bu derece aşağılaması kesinlikle; sanatı, sinemayı, eleştiriyi yaratıcılığı bırakın, insanlıkla bağdaşmıyor...

Dünyanın en ücra yerinde hiçbir şey bilmeyen, dünyanın en kötü espri anlayışına sahip bir insan bile; bu kadar iğrenç ve seviyesiz, en küçük bir yaratıcılık izi taşımayan adice şeyleri espri olarak yapmaz ya da kabul etmez...

Gelelim filmin öbür yüzüne.

Tamam! Çok iğrenç ve seviyesiz hatta insanı rahatsız edecek, midesini bulandıracak bir espri anlayışı ile yapılmış uyduruk bir film ama...

Bu “ama”nın yanında;
Filmin “Bu iğrençlik nasıl seni rahatsız ediyor ve filmin kahramanı hakkında gösterdiklerimiz eleştiri sınırlarını aştığı için bu karakterden nasıl iğreniyorsan, işte onun gezip bu macerayı yaşadığı toplumu da ben arka planda sana veriyorum bir de onlara bak, aynı şekilde saçmalıklar içermiyor mu?” diyen farklı bir eleştirel yaklaşımı da yok değil.

Film, üçüncü dünya ülkelerinin (biçimlendirilmiş beyinli) insanlarını ve despot devlet anlayışıyla yaşanılmaz hale getirilen ülkeleri eleştiriyormuş gibi görünürken, aslında Amerika’nın alt kültürlerindeki uç noktaların çokluğu ve bunların dünya görüşlerine dikkat çekmeye çalışıyor. Ama yine de bunu söyleyebilmek için bu kadar kötü bir film çekilmesi gerekmiyordu...

Filmi hiç mi hiç beğenmedim, çok zor tahammül ettim ve kesinlikle de tavsiye etmiyorum...

İlle de ben çok merak ettim seyredeceğim diyorsanız, para vermeden internetten indirip bakın paranız boşa gitmesin ve unutmayın büyük yaştaki çocuklara bile uygun değil, aile içinde seyretmeyi de aklınızdan bile geçirmeyin...

(not; parayı basıp dünyanın en güzel şarkılarını alıp da ilgisiz bir şekilde Balkan müziklerini bu filmde kullanmayı düşünmüş olan "o zavallı beynin bağlı olduğu kulaklara" kurşun akıtılması bedduasını da yazıma ekleyerek “Son duydukları şarkılar olur inşallah!” diyorum, Amerika-Kazakistan ne alaka “Çingeneler zamanı” ve Esma Recepova şarkıları ne alaka?)

07 Mayıs 2010

Before The Devil Knows You're Dead [film]

Filmin dilimize çevrilmiş ismi “Şeytan duymadan önce”...

Çok gereksiz ve (pornografik sayılabilecek kadar) estetik dışı bir yatak sahnesiyle açılış yapan film ilk yarısını hareket kazandırsın diye bölünmüş geri dönüşlerle hızlandırmaya çalışsa da filmdeki akış konusuna göre biraz ağır.

Filmin ikinci yarısında toparlanan konu, seyredenleri sıkmadan takip edilecek gelişmelerle buluşturuyor.

Filmi seyredince ilk olarak; karakterlerin yapısından kaynaklanan kötü alışkanlıklar mı insanları bu kadar “kötü bir insan” haline getiriyor, yoksa karmaşık düzeniyle modern toplumların çökmüş ahlak yapısı mı? Ve acaba bu aile bundan 200 yıl önce dünyanın başka bir yerinde başka bir toplum içinde yer almış olsaydı bu insanlar yine aynı karaktere sahip olur muydu? diye düşünmeden edemedim.

Toplumu, aile içi ilişkileri, evliliği ve arkadaşlığı farklı yanlarıyla ele alan filmde günümüz toplumunun “paraya bağımlı” yaşam düzeni yüzünden “mayasında biraz da olsa kötülük olan”ların başarılı(!) olabilmek, sorunları halletmek ve mutlu olmak için her yolu denemesi güzel aktarılmış.

Yaşı ilerlemiş iki kardeşin sorunlarını başedebilecekleri boyutları aşmıştır...

Sorunlarını halletmek için para bulmak amacıyla giriştikleri küçük çaplı bir soygun tasarlayan büyük kardeş küçük kardeşi de ayartır ve soyguna dahil eder....

Soygun sonrası iki kardeşin başına gelenlerle birlikte, soygun öncesi niye bu işe girişmek zorunda kaldıklarını da gösteren geri dönüşler birbirine yedirilip filmin kurgusu tamamlanır...

Sıradan hayatlar ve sıradan davranışlarla aktarılan hikâye kimi yerde gerçeklik duygusunu en iyi şekilde yansıtmayı başarabilmiş.

Film pek öyle alınıp saklanıp herkese tavsiye edilecek arşivlik bir film değil ama hiç beğenilmeyecek çok sıradan ve uyduruk bir film de değil...

Kurgu ve konusuyla düşünülen şeyi sahneye aktarmayı bilmişler ama peşine düşülecek bulunmaz bilinmez öyle muhteşem filmlerden biri de değil.

Bunun yanında, sinemada para verip seyredilse sıkıcı olabilecek uzunluktaki film arkadaşlardan dvd’si alınıp seyredilecek kadar da ortalamayı tutturabilmiş...

Her ne kadar kötü olanların çevirdiği kötü işler eline ayağına dolaşınca nasıl felaketlere sebep oluyor örneğini vermeye çalışsa da yine de çocuklara uygun bir film değil. Bazı açık sahneleri yüzünden aile içinde seyredilmesi sıkıntı yaratabilir...

Sonuç olarak; Orta kalitenin biraz üzerindeki bu filmi bulursanız seyredin, ama para verilip aranıp bulunacak güzellikte bir film olduğunu düşünecek kadar da büyük bir beklentiye girmeyin.

2081 [film]

Yıl 2081;
Zeki olanların düşünmesini engelleyen özel aparatlar, kuvvetli olanlara gücünü engellemek için özel ağırlıklar, güzel olanlara maske takılan bir dönem başlamış ve bu şekilde herkesin “Eşit olması” sağlanmaya çalışılmıştır ama tabii ki bu durumdan rahatsız olanlar da yok değildir...

O kadar balerin görüp o kadar dans izlemişliğim vardır ama hiçbir balerin bu kadar etkileyici değildir, uzunca bir süredir de bir filmde böylesine güzel çalan bir viyolonsel duymamıştım ...

2081, benim için Apple’ın (Hint asıllı İngiliz yazar George Orwell’in romanından esinlendiği) “1984” isimli reklam filminden sonra kışkırtıcı duygular yükleyen en güzel kısa film oldu...

Uzun metrajlı filmlerde bile yakalanamayan o "başkaldırı" duygusunu 26 dakikalık bu kısa (bilimkurgu) filmde en iyi şekilde seyirciye iletmişler... Kurt Vonnegut'un "Harrison Bergeron" isimli öyküsünden senaryolaştırılan filmin yönetmeni Chandler Tuttle.

Güzel bir konuyu güzel bir şekilde etkileyici sahnelerle çekip; anlatmak istediğini çok kısa bir sürede anlatan 2081'i seyretmenizi tavsiye ederim...

04 Mayıs 2010

The Big nothing... [film]

Heyecan...
Her an sürpriz bir gelişme...
Devamlı olayların başka bir şekle bürünmesi...
Bitmeyen koşturmaca...
Zekice düzenlenmiş olay kurgusu...
Abartısız ama güzel oyunculuk...
Ve komedi...

İşte senaryo dediğin böyle olmalı, film dediğin böyle birbuçuk saat geçince daha beş dakika oldu gibi gelmeli... Tiyatro sahnesinde oynanıyormuş gibi her şey yerli yerinde olmalı ama bir yandan da en hızlı macera filmi gibi geçmeli...

Tamam, film bir sanat eseri değil, büyüleyici görüntüleri, son teknoloji efektleri ve ağlatan bir romantizmi yok ama seyredince beğeniyorsunuz, çünkü sizi de içine çekip onlarla birlikte heyecanlandırarak telaş içinde ne yapacağınızı düşündürüyor...

Sinema; düşündüğünü senaryo ve oyunculukla perdeye aktarıp seyircide aynı duyguyu yaşatmaksa adamlar bunu iyi yapmışlar...

Herhangi bir filmde kendini kaptırıp heyecan ve telaşla “Hiiiii! Şimdi ne olacak?” diye düşünmeyeli epey bir zaman geçmişti :)

Burayı takip edenler bilir, çok beğendiğim filmleri pek fazla anlatmıyorum ama işte çok nadir sarfettiğim o cümleyi söylüyorum: “Bu filmi bulun ve seyredin.”

Gerçekten de ne filmdi ama...

The Brothers Bloom [film]

Bloom Kardeşler; orta ayarın biraz üzerinde, eğlenceli, eski TRT filmleri kalitesindeki macera anlayışını yansıtan senaryosuyla takibi kolay ve sonuna kadar bıkmadan izlenebilecek bir film.

Çocukluklarından beri kabul edildikleri her ailenin yanında mutlaka bir şey yapıp tekrar yetimhaneye iade edilen iki kardeş, küçükken başladıkları dolandırıcılık numaralarına büyüdüklerinde de devam ediyor...

Küçükken cep harçlığı ya da dondurma parası için yapılan dolandırıcılık numaraları, büyüdüklerinde “Rus romanlarındaki gibi” ayrıntılarla bezenip yardımcı oyuncular da eklenince tam anlamıyla tiyatro oyunlarına dönüşüyor.

Yalnız bu işi o kadar uzun sürdürüyorlar ki küçük kardeş sıkılıp işi bırakmak istiyor ve büyük kardeş de son bir oyun için kardeşini ikna edince filmimiz başlamış oluyor...

Bloom Kardeşler, gözüne kestirdiği milyonerleri çeşitli numaralarla kandırmaktadır, son oyunlarında da yine böyle çok zengin ve tek başına yaşayan genç bir kadını kandırmak için plan yaparlar...

Amaaa... İşin içine beklenmeyen bir aşk girince işler sarpa sarar...

Filmi seyrederken “Şimdi bunlar böyle yapıyorlar, sonra böyle böyle olacak ve biz de şöyle oldu diye düşünürken halbuki başka bir şey çıkacak ve seyirciyi de kandırmış olacaklar.” diye en başından hazırlıklıydım. Hiçbir şeye inanmadım, hep olayları takip ettim ama göz göre göre yine de kandırıldım :)

Tam olarak böyle bir şey beklemiyordum ama gerçekten de seyirciyi daha önce verdikleri ayrıntılarla bu sürpriz sonda iyi yakalıyorlar.

Arada güzel diyaloglarla süslü bu filme rastlarsanız beğenerek izleyeceğinizi tahmin ediyorum. Öyle, çok olağanüstü mükemmel bir yapım denilemez ama sıkılmadan da izlettiriyor kendini.

Yazıyı bitirmeden, filmin başrol oyuncusunun daha önce şu meşhur “Piyanist” filminin de başrol oyuncusu olan Adrien Brody olduğunu söylemem gerekiyor. (Belki de bu yüzden böyle bir filmde bile yer yer romantik hüznü içeren küçük sahnelere ve ayrıntılarla göndermelere rastlayabiliyoruz.)

Hafif bir mizahla anlatılan "dolandırıcılık öyküleri" içeren "soygun" türü macera filmlerini sevenleri memnun edebilecek bir film, rastlarsanız ya da arkadaşınızda varsa seyredin ama para verip DVD’sini alıp arşiv yapılacak kadar da mükemmel değil, onu da belirteyim.

03 Mayıs 2010

Düşünce tarihi - Orhan Hançerlioğlu

İlkel toplumların metafizik düşünce sistemlerinden modern toplumların ticari yapısına, antik çağların düşünürlerinden günümüz filozoflarına, ilk tarihi yazılı eserlerden geçtiğimiz yüzyılın bilimadamlarına kadar her türlü fikrî yapıyı felsefenin yöntemleri ve mantığı ile inceleyen Orhan Hançerlioğlu çok önemli bir eser hazırlamış...

Yazar; İlk insanların yaşam standartını zorlayan şartların evrilmesi ne gibi değişikliklere yol açtı, bu değişiklikler ne gibi toplumsal yapıların kurulmasını zorunlu kıldı, bu zorunluluklar ne gibi yasalar yapılmasına neden oldu gibi çok karmaşık bir konuyu ele alıp tek tek çözümlüyor...

Kitapta; felsefeyle ilgili okuduğum yüzlerce kitabın bahsettiği genel konuları tekrar eden bölümlere de rastladım, sadece uzmanının araştırıp ulaşacağı bilgilerin toplandığı özel bölümlere de...

Yer yer basit anlatımla her çağın kendi düşünürünün o dönemden nasıl etkilendiği ve neye göre hangi ihtiyaçtan hangi toplumsal kesim için nasıl bir düşünce çıkardığı sırasıyla tek tek ele alınmış.

Aklınıza gelebilecek bütün edebi ve ebedi isimleri bu kitapta “kendilerinin de etkilendiği ekol ve ustaların izleriyle birlikte” bulabilirsiniz.

Mistik düşünceden evrilen toplumsal felsefi görüşlerin ekonomik toplumların zorunlu yasalarına dönüşmesine kadar 4000 yıllık düşünce tarihi bir kitapta çok geniş bir şekilde ele alınarak incelenmiş.

Felsefeye yeni başlayacaklar için biraz ağır gelebilir ama meraklısı olan herkese en azından kütüphanede (kaynak olarak bir şeylere bakmak için bile olsa) bulunması gereken bir kitap.

Günümüz düşünce sisteminin ve “insanı oluşturan karakterin altını dolduran” bilgi birikiminin hangi temellerden değişe değişe geliştiğini gösterebilmesi açısından faydalı bir kitap.

Yazarın “Ticaret”, “Ekonomi”, “Ruhbilim” ve “Dünya inançları” konularında hazırladığı “Sözlük”leri tek bir kitapta “kavramları birleştirerek” eğitsel bir ansiklopedi özeti olarak hazırladığını düşündüğüm bu eserini okurken (Zaten kitabın alt başlığı da Dört Bin yıllık düşünce, sanat ve bilim tarihinin klasik yapıtları üzerine eleştirel inceleme.) kimi yerde yeni şeyler öğrendim kimi yerde de bütün insanlık boyunca tekrar eden şeyleri her felsefi akım ve isimde tekrar ettiği için yer yer sıkıldım.

Bu kitap aslında öyle ele alınıp benim yaptığım gibi hiç aralıksız okunacak bir kitap değil, başka kitapları okurken ikinci ya da üçüncü bir kitap olarak seçilip ara sıra bakıp konu konu sindire sindire uzun süre düşünülerek inceleyerek bitirilecek bir kitap...

Yüzlerce bölümün ismini buraya almak hem sıkıcı hem korkutucu(!) olacağı için sadece şöyle bir özetle yetinmek daha doğru olur; Dünyayı hiç tanımıyorsunuz ve buradaki kültürden de haberiniz yok, uzaydan geldiniz ve bu adam karşınıza çıkıp uzay boşluğundaki yoğunlaşmayla oluşan patlamadan başlayarak sudaki ilk hücreye kadar oluşumun biyolojik ve fizyolojik yapısını anlatıyor.

Daha sonra ilk toplumlardaki dinsel figürlerin doğa ile bağlantısını ve insanlardaki etkisini anlatıp mitolojinin kaynaklarını, sonra da mitolojinin yazılı eserleri nasıl etkilediğine geçiyor.

İlk insanların inanç sistemi nasıl resmi dinlere dönüştü, din devlet adına nasıl çıkarlar için kullanılmaya başlandı, Yahudilik ve Yahudiliğin bir kolu olarak Hristiyanlık, daha sonra İslamiyet ve diğer dinler dünyamıza, fikir adamlarının eserlerine nasıl etki etti çok geniş çaplı olarak uzun uzun anlatılmış...

Kitapta dünyayı ve var olmayı inceleyen insanların bu fikirleri mantıkla nasıl işlediğini, ne gibi felsefeler oluşturduğunu ayrıntılarıyla dönemler ve isimlerle gösteren yazar; ilk fizikçilerden kutsal matematiğe, erdemli olmanın anlamından Ortaçağ’ın karanlık zamanlarına kadar birçok görüş ve fikri toplumlara mâl olan yanlarıyla ele alıyor.

Geçtiğimiz yüzyılda Avrupa’nın kültürel hayatını kökten değiştiren bütün yazarlar ve modern yaşam tarzlarıyla birlikte yayılan hayat felsefeleri de yine isim isim tek tek gözden geçirilmiş...

Shakespeare’den Rus Klasik Dönem Edebiyatı’na, Savaş sonrası kültürel bunalımın anlamsızlığı içinde kaybolmuş “Gerçeküstücü Dadaist”lerden “Varoluş”çulara kadar dünyanın her yerindeki her fikri ve görüşü o akımı oluşturan insanlarla birlikte temelinden ele alan bu eseri bir şekilde edinip yavaş yavaş okuyun derim.

Açıkçası ben okurken epey bir sıkıldım ama yine de gerekli ve zorunlu gördüğüm için sıkıla sıkıla da olsa okumaya devam ettim. Çünkü her bölümde mutlaka bilmediğim ve öğrenince bazı şeyleri daha iyi yerine oturttuğum bir sürü bilgi edindim...

(Ah bir de şu 70’lerin “eytişimsel, özdek vs.” gibi özenti solcu aydın Türkçe kelimeleri daha az olsaymış daha da iyi olurmuş ya neyse artık işte yazar da bir insan sonuçta ve yaşarken çevresindeki insanlardan ve onların ürettiği kültürden etkilenmiş olması çok doğal...)

Yaklaşık 500 sayfalık bu kitabı internette 15 TL ile 25 TL arasında bir fiyata satanlar olduğu gibi e-kitap olarak bilgisayarda okumak için ücretsiz veren yerler de bulunuyor.

Yahşi Batı [film]

Her sahnesi tek tek gözden geçirilip en küçük ayrıntıya bile dikkat etmişler ona bir sözüm yok.

Cem Yılmaz ve oyuncular rollerini hakkıyla oynamış, hiçbir eksiği yok ona da eyvallah...

Hollywood’da çekilse anca bu kadarı yapılabilirdi; görüntü kalitesi, dekorlar, kostümler vs. hepsi “OK” ama ya komedi?

Kesinlikle Cem Yılmaz bu değil... Kişisel stand-up gösterilerindeki esprilerin kalitesi inceliği ne yazık ki filme çok az yansıyabilmiş...

Çok güldürecek, unutulmaz espriler bekledim durdum ama biraz mizahi şekilde anlatılan sıradan bir macerayı aşamamış bu film beni gerçekten üzdü.

Bilemiyorum belki de Cem Yılmaz isminden dolayı büyük bir beklenti içinde olmamız buna neden olmuş olabilir.

Filmi gülmek için hazır bekleyen üç kişi birlikte seyrettik ve çok nadir bir iki yerinde hafif bir gülümseme dışında çoook uzun gereksiz bin tane şey yüzünden resmen sıkıldık.

Küfür... Gerçekten filmde canlandırılacak olan karakterin hayatı öyleyse, yaşam tarzı yüzünden o adam öyle yaşıyorsa tamam ama 100 yıl evvel Amerika’ya giden iki Osmanlı hiç durmadan her şeye küfür edip durur mu?

Hem macera, hem aşk, hem komedi, hem tarih içinde nesne ve markalarla espri yapmaya çalışınca film çorbaya dönüşmüş...

20 sene önceki Gırgır ve Limon (Leman) dergilerinde küçük bir espri karesi olacak karikatür için upuzun sahnelerin çekilmesi mizahla hiç ilgilenmeyen insanlara normal görünebilir ama Cem Yılmaz çizgisine alışmış ve gülmek için zekice espriler bekleyen kitleyi memnun edeceğini hiç sanmıyorum.

Ne zamanıma, ne güzel bir şey beklerken böyle bir şeyle karşılaşıp gülemediğime yanıyorum, tek üzüldüğüm bundan sonra komik bir şeyler olur mu diye Cem Yılmaz filmi seyretmeyecek olmam.

Para verip de çoluğumu çocuğumu alıp sinemaya gitseydim inanın çıkınca kapıda sinirden ağlardım, en sonda filmin yazıları çıkınca başlayan bölüm bütün filmden daha güzel bir iki dakika geçirmemizi sağlasa da filmin tamamı için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

Ne ümitlenin, ne de büyük bir beklentiye girin. En doğrusu; bu filmi hiç seyretmeyip, Cem Yılmaz’ın aklımızda ve gönlümüzde edindiği yeri aynı şekilde korumaya çalışmak. Biz yine stand-up’larını takip edelim.

Kutsal damacana 2 [film]

Bir film nasıl olmamalı diyorsanız işte böyle olmamalı... Ne kadar yanlış varsa hepsi bir arada; senaryosu, diyalogları, sahneleri, çekimleri, kurgusu her şeyi ama her şeyi berbat bir film...

Şafak Sezer’e hiç yakıştıramadım.

Filmdeki dandik kurttan başka bir de “çakal”a dikkatinizi çekerim.

Bazı kötü Hollywood filmleri fragmanıyla seyirci toplar, beklenti yaratır ve heyecan uyandırıp filmin ilk günü “ilk gün hasılatı”nı yapıp ne toplarsam kârdır diyerek perdeyi kapatır ya işte bu filmde öyle...

Yapımcılar filmdeki bir iki komik sahneyi kırpıp güzel bir fragmanla tanıtım yaptı, bütün internette dolaştı ve haliyle biz de bir beklenti içine girdik ama sonuç hüsran oldu...

Konuyla hiç ilgisi olmayan (ya da filmde olmasa da olur diyebileceğimiz) acayip kötü sahneler çekip filmin ilk 40 dakikasını yok gemide çalışmış, yok Hindistan’a gitmiş, yok geri gelmiş bilmem ne diye dolandırıp dolandırıp bir türlü konuya giremediler.

İşte “Çakallık” yani basit uyanıklık yapıp bizi de böyle kandırdılar. Bu konuları sadece fragmanda kullanmak için ilginç olsun diye öylesine çekmişler, zaten filmin geri kalanı da başından beter.

Uzun lafın kısası filme fragman değil, fragmana film çekip araları doldurmuşlar gibi bir şey...

Filmin elle tutulur yanı olmadığı için şurası şöyle olsaydı burası böyle olsaydı demeye bile gerek yok keşke bu film hiç olmasaydı.

Her hafta mizah dergisi okuyan iki tane çocuk alsak ve on sayfalık komik bir şeyler yazın desek kesinlikle bundan daha güzel bir şey ortaya çıkardı...

Kahvede yapılacak en uyduruğundan geyik muhabbetini alıp ilgili ilgisiz her yerine küfür döşeyin ve bunu komedi diye millete kakalayın, hiç yakıştıramadım hiç...

Tamam, böyle bir şey düşünülmüş, projelendirilmiş ve çekime başlanmış ama hiç kimse de “Böyle film mi olur, adımızı kirletiyorsunuz kardeşim bu ne böyle ya?” dememiş... Hepsini boşverelim “Şafak Sezer” filmi görünce bu olmamış kardeşim bu filmle insan içine çıkamayız dememiş mi? Yok, yanlış bir şey göremedik biz diyorlarsa o zaman durum daha da kötü...

İzlemeyin, izlettirmeyin ve elinizin altında varsa anında çöpe atın.

Dalkomhan insaeng (A bittersweet life) [film]

Offf... Böyle iyi puanlı filmleri izleyip de çok sıradan şeylerle karşılaşınca çok sıkılıyorum.

Yine vurdu kırdı yine silahlar, yine kan yine şiddet...

Kore sineması estetiğe yönelirken Uzakdoğu’nun vazgeçilmezi olan dövüş filmlerini de elden geçirip içine aşk, müzik ve güzel sahneler eklemeye çalışıyor ama sonuçta yine aynı şey ortaya çıkıyor; ortalama bir macera...

Mafyanın adamı olarak çalışan Sun-Woo’ya patronu bir iş verir; “Ben üç gün yokum sevgilimi takip et ve biriyle birlikte olursa ya bana haber ver ya da kendin hallet(!)”

Mafya babasının kızı yaşındaki sevgilisini izleyen Sun-Woo, kızı başka biriyle yakalar ama patronunun emrettiği gibi kızı öldüremez ve sevgilileri bağışlar.

Daha önceden destek olduğunu gördüğümüz Patron, Sun-Woo’yu yönettiği gece kulübünle ilgili bulaştığı belalarda yalnız bırakır ve bunların dışında bir de üstüne adamlarını gönderip yapmadığını bırakmaz ama Sun-Woo bir şekilde kurtulur ve intikam almak için geri döner...

Cüneyt Arkın gibi yüzlerce mermiyle ölmeyen, gömülünce bile mezarı kazıp kurtulan (çok ciddiyim filmde böyle bir sahne de var), onlarca kişiyle kavga edip hepsini alt eden, mafyaya ait yeri basıp sonuna kadar tek tek hepsini halleden yenilmez bir Uzakdoğu kahramanı izlemek inanın tahmin ettiğinizden daha sıkıcı olabiliyor.

Kızı beğenip de peşinden gidemeyen, kızın çaldığı müzikten etkilenip de patronunun böyle bir güzelliği yok etmesine gönlü razı olmayan sert görünüşlü ama duygusal delikanlı pozlarıyla bir yere kadar romantizmi aralara serpiştiren film bu sayede gereksiz yere iki saat sürüyor.

14-16 yaş arası şiddet düşkünü karete manyaklarını bile sıkacak bu uzunluktaki filme bir de Tarantino filmleri gibi karşılaştıkları herkesle bir şeyler konuşsunlar da film daha gerçekçi olsun diye bol bol gereksiz diyalog eklemişler ama ne yazık ki o da filmi yine de sıradan modern karete filmi olmaktan kurtaramamış...