30 Temmuz 2010

antichrist [film]

Rahatsız edici, sinir bozucu ama çok da sıradan olmayan konusuyla gerilim ve şiddet dolu filmleri sevenler için kaliteli sayılabilecek değişik bir film gibi görünüyor ama...

“Kadınların doğuştan kötülükleri ruhunda barındırdığını düşünen ortaçağ sapkın hıristiyanlık anlayışı”nı kandisine tez konusu yapan bir kadınla, terapist kocasının çok gereksiz pornografik görüntüleri eşliğinde başlayan film, çiftin yan odadaki çocuklarının kalkıp camdan aşağı düşmesiyle daha başlar başlamaz baş ağrısı yaratıyor.

Dayanılmaz acı veren bu kötü olaydan kendini sorumlu tutan kadın, doktorunun verdiği yüksek dozdaki ilaçlarla hayata tutunmaktadır ama kadının kocası ilaçların fazla olduğunu ve karısının bu aşamada sadece detaylı bir terapiye ihtiyacı olduğunu düşünmektedir...

Adam, karısının acılar içinde kıvranmasını engellemek için onu teskin edecek konuşmalar yapmak yerine sıradan bir terapi seansı uygulama saçmalığına girince film benim için inandırıcılığını iyice yitirmeye başladı...

Kadının üzülmesi başka kendi korkuları bambaşka bir şeyken konu döndü dolaştı kadının ormandaki kulübelerinden erken dönmesine sebep olan korkularınla yüzleşmesi için ikisinin bu dağ evine yolculuğuna dönüştü...

Adam ayaküstü analizler yapıp kadını otlarda yürüterek korkusuna alıştırmaya mı kalkmadı, hipnoz seansı düzenleyip yabancı bir insanmış da ilk kez karşılaşmışlar gibi karısını ruhsal yolculuklara mı çıkartmadı artık neler neler...

Bir yandan da kadının kafayı taktığı “kadın soykırımı tarihi” tezini gizemli bir şeymiş gibi göstermeye çalışarak; yok efendim böyle korku filmi havasına bürünmeler, bir hayvanın gözündenmiş gibi bir bakış açısıyla kamera efektleri vermeler falan film birden alakasız bir şekilde oldu mu sana sıradan dağ evinde vahşet filmi...

Bunlar güya daha yeni çocuklarını kaybetmişler ama her fırsatta yatıp kalkıyorlar, ikisi de zaman zaman hayaller görüyorlar, ortam niyeyse hiç normal olmayan bir şekilde hep gergin...

Öyle saçma sapan detaylar, sembolik olarak tilkiyle ceylanla kargayla göndermeler yapmalar falan... sanatsal hava yaratacağız diye iyice her şey birbirine karıştırılmış söyleyecek bir şeyi olmayan kötü bir film.

Zaten kadın bu incelediği tez konusundan çok etkilenmiş de..... onun için (kendisi de kadın olduğu için) kendinin de kötü olduğuna kanaat getirip kötü biri gibi davranmış da...... hatta kadın, çocuğu odasından çıkıp da pencereye giderken aslında görmüş ama müdahele etmemiş falan filan...

Resmen zorlama bir konuyu (tarihi ve dini bağlantıların bir şekilde insanın biliçaltına işlediğini gösterebilmek için) zorlamışlar da zorlamışlar ve en sonunda kadını psikopot yapıp kocasını öldürtmeye kadar vardırmışlar...

Bu kadar kurgu, bu kadar çekim tekniği ve anlatım en sonunda gidip gidip “dağ evinde tatile çıkan çiftin, şiddet dolu, kan revan içinde hayatta kalma mücadelesi”ne dönüşüyor, yönetmenin adına (Lars von Trier) bakıp da daha farklı bir şey beklemeyin...

Sonuç olarak;
Sinemanın teknik özelliklerini kullanarak ilgisiz şeylerle insanı rahatsız etmeye çalışan, bunda başarılı olamayacağı kaygısı taşıdığı için de işin içine aşırı şiddet öğeleri sokan bu filmi hiç beğenmedim.

Karakterlerin psikolojik açılımlarının masaya yatırıldığı izlenimini yaratmaya çalışırken bunları çarpık kişisel özelliklerle karıştırıp (yanlış yönlendirmeleri de göz göre göre ve bilerek) izleyiciye yutturabileceklerini düşündükleri için filmin senaryosunu da samimi ve gerçekçi bulmadım...(bir de tabii ki şöyle bir şey de var; adam madem terapistmiş, karısı bu hale gelene kadar aklı neredeymiş?")

Bacağı matkapla delindikten sonra kaçmasın diye, o delikten geçirilen demire takılan ağırlıkla hareketi engellenen bir adamın sıkıştığı yerde kafasını kürekle parçalamaya çalışan karısını izlemek isteyecek kadar vahşi duygulara sahipseniz zaten size ne söylesem fayda etmez ama normal bir insansanız sahte ve saçma sapan bir konuyu takip edip sinirlerinizi bozmayın daha iyi...

Çocukların (ve büyüklerin) kesinlikle görmemesi gereken, kadınları önyargıyla kötü gösteren, aşırı şiddet yüklü, kötü bir film. Sinirlerim bozuldu sabaha kadar yatakta sıçrayıp durdum, ha duygu sömürüsü ha insanın sinirlerini bozmak için kötü şeyler gösterip tepki elde ederek seyredilmeye çalışılıp adından bahsettirmek ikisi de aynı şey...

İzlemeyin, izlettirmeyin... Vaktinizi ve ruhunuzun güzelliklerini böyle saçma şeylerle harcamayın.

Gamer [film]

Film, görünüşte havalı, neredeyse tamamı usta işi efektlerle destekli, bilim kurguyla karışık biraz da "gelecekte teknolojinin kötü amaçlar için çok rahat bir şekilde kullanılabileceğini gösteren" komplo teorisiyle süslü senaryosu ile de ilgi çekici bir Hollywood yapımı...

Filmin kahramanları bilgisayarlarla haşır neşir olurken kullandıkları programların arayüzü (grafik tasarımı) süper bir estetiğe sahip olunacağını müjdeliyor olsa da teknolojinin korkutucu yanlarını gösterip bizleri gelecek için biraz kaygılandırmaya çalışmışlar...

Filmde, hapishanelerden toplanan idamlık mahkumları bilgisayar oyunları içindeki mekânlarda birbiriyle ölümüne savaştıran [hatta onları "oyunun içinde uzaktan kumandayla yöneten oyuncuların" robotlarına çeviren] bu teknolojinin bütün dünyanın bir numaralı eğlencesi olduğu gösteriliyor...

Bu durumdan en kârlı çıkan da tabii ki tahmin edebileceğiniz gibi bu teknolojiyi pazarlayanlar... (şu andaki teknoloji bunun için yetersiz olduğundan şimdilik sadece bizleri iş yerlerinde çalıştırmakla yetinmek zorunda kalıyorlar:))

Film, bu teknolojinin başındaki adamla savaş oyunlarında rekor derecede galibiyet almış kahramanımız arasındaki hesaplaşmayı anlatıyor.

Yenilmez savaşçımız eğer iki oyunu daha kazanırsa kurallar gereği serbest kalacaktır ama sistemi yönetenler hiç de buna izin verecek kadar iyi kalpli değildir.

Önce bunun maddi hesaplar yüzünden yapılmış çirkin bir dalavere olduğunu düşünsek de daha sonra anlayacağız ki işin arka planında bambaşka bir hesaplaşma bulunmaktadır...

Konu güzel, kullanılan sinema teknolojisi güzel ama her şey o kadar bilindik ve alışıldık şekilde ilerliyor ki saniyede beş kişinin öldürüldüğü bir bilimkurgu macera filminde şimdi ne olacak diye bir an için bile en küçük bir heyecan duymuyorsunuz...

Erkek lisesinin yılsonu gezisinde otobüste oynatılırsa tam seyircisini bulmuş olur diye düşünüyorum. Farklı ve çarpıcı duygusal bir şeyler bekleyenlere göre olmadığı gibi festival filmlerinden hoşlananların uzak durması gereken sıradan bir Hollywood yapımı...

Şiddet öğesinin haddi hesabı olmayan film kesinlikle küçüklere uygun değil ama büyükler "görüntülü chat yapan kızların göğüslerini açtığı sahneyi" tekrar tekrar izleyebilirler :)

Sonuç olarak;
İzleseniz de olur izlemeseniz de o yüzden peşine düşüp de arayıp bulmak için uğraşmanıza değmez, bol patlamalı, silahlı, intikamlı, sıradan bir televizyon filmi için vaktinizi harcamayın.

Film için harcayacağınız 1,5 saati 6’ya bölüp (6gün X 15dk) fiziğinizi daha da güçlendirmeye yarayacak hafif esneme hareketleri içeren spor çeşitlerinden biriyle geçirebilirsiniz.

Death at funeral [film]

Filmin bir iki sahnesine güldüm ama yüz yıllık klasik bir komediyi uzatılmış sahnelerle nasıl bu şekilde sıkıcı hale getirebilmişler anlayabilmiş değilim.

Fakat yine de; karışık olayları birbirinden bağımsız sahnelerle ve mizahi bir dille anlatmaya çalışan "durum komedisi" tipindeki tiyatro oyunlarını sevenlerin az da olsa beğenebileceğini düşünüyorum.

Konusuna gelirsek;

Bir grup insan büyükçe bir evde düzenlenen cenaze törenine katılıyor. Ölen adamın eşi, çocukları, kardeşleri ve diğer yakınlar.

Ama Cenaze törenine katılanları (ve tabii ki biz izleyicileri) tahmin edemeyeceği bazı karışıklıklar beklemektedir ki bunlara normal cenazelerde rastlamak pek mümkün değildir. İşte film de bu karışıklıklarla seyirciyi yakalayıp ara sıra güldürmeye çalışıyor.

Oyuncular yetenekli olsa da senaryo gereği araya koyulan bağlantı sahnelerinin fazlalığı filmin akışını (böyle bir film için özellikle girişi) yavaşlattığı için biraz sıkılabilirsiniz ama yine de rastlanınca seyredilebilir...

Gereksizce bir iki yerde küfür kullanılması, filmin bir bölümünde erkek oyunculardan birinin uzunca bir süre çıplak görünmesi ve bu tipteki bir iki şey daha (özellikle arka planda verilmeye çalışılan "eşcinselliğin sıradan ve normal bir şey" olarak algılanması gerektiği fikri) filmi çocukların izlemesine engel oluyor o yüzden çocuklarla izlemezseniz daha iyi olur.

Sonuç olarak; büyük bir komedi beklentisine girmezseniz sıkıldığınız bir akşam izlenebilir ama DVD’sine para verip arşivde bulundurulmayı hak edecek kadar da önemli bir film değil...

Sağda solda abartılı şekilde (bedava dvd film ya da sinema bileti geliyor diye) yazılan "gülmekten karnım ağrıdı, uzun zamandır bu kadar gülmedim" gibi tamamen pazarlama kokan yorumlara aldanıp da çok büyük bir komedi filmi olduğunu sanıp peşine düşmeyin.

Her şeye güldüğünüz iyi bir gününüzdeyseniz bakabilirsiniz ama ille de beni güldürsün diye seçerseniz beklediğiniz sonucu elde edemeyebilirsiniz...

Gecekondu :)

Televizyonda yüzlerce kanal yüzlerce program var... Herkes kendi zevkine beğenisine göre bir şeyler seçip seyrediyor; filmler, diziler, maçlar, eğlence programları, haberler, açık oturumlar vs. vs....

Bu hengâmenin içinde iyisi kötüsü her şey birbirine karışıp gidiyor, hatta bazen ne seçip ne seyredeceğimizi bilmeden ne çıkarsa seyrettiğimiz bile oluyor ve genelde de sonradan hiçbir şeyi beğenmeyip şikâyet ediyoruz...

Bu durum bazen gerçekten güzel olan şeyleri de diğer çöp yığını içinde görmemizi zorlaştırıyor ve televizyondaki her şeye önyargıyla yaklaşmamıza neden oluyor.

İşte böyle kalabalık içinde tam olarak keşfedilememiş yeni bir şey buldum ve sizlerle de paylaşayım istedim...

Bundan sonra aynı kaliteyi tutturmaya özen gösterirler mi, aynı güzellikte değişik diyaloglar olur mu, zamanla sıradanlaşır mı bilmiyorum ama seyretmenizi tavsiye ediyorum...

İlk kez dün geç saatlerde, tekrar bölümlerinden birine denk geldim ama daha ilk dakikasında bir sardı ki sormayın gitsin... Önce yeni bir yerli komedi dizisi sandım ama izledikçe anladım ki aslında bu röportajla karışık yeni tipte bir “talk show” programıymış.

Şu ana kadar dört bölüm yayınlanmış, yarın akşam saat 00:30’da (Star TV’de) yeni bölümü yayınlanacak, konuk olarak Hayko Cepkin’i de çağırmışlar, hem komik hem ilginç bir program olacağına eminim :)

Bu tür şeylerde zevkler ve beğeniler çok değişkendir birinin beğendiğini diğeri beğenmez bugün güzel olan yarın güzel olmayabilir ama ben size “Kaçırmayın, bir bakın pişman olacağınızı sanmıyorum” diyorum...

http://www.startv.com.tr/program/gecekondu-406.html
linkinden StarTV'nin kendi sitesinde bile zor bulunan dizinin bu geceki program tanıtım fragmanına bakabilirsiniz.

29 Temmuz 2010

Crash [film]

2001'deki ikiz kuleler saldırısından sonra, sahip olduğu "Çok uluslu büyük bir ülke" kavramını tekrar gözden geçiren Amerikan halkının aşırı milliyetçi tutumuyla işleri daha da içinden çıkılmaz bir duruma sokacağını gösteren iyi bir senaryo...

Çeşitli yerlerde meydana gelen araba kazaları, soygun, gasp, cinayet gibi olaylara karışan insanları ve onların çevresindekilerin birbirbirleriyle olan bağlantıları yine klasik tarzda (siyaset adamları, polis, vatandaş ilişkisiyle) veriliyor ama “çok karakterli ve karışık” senaryo hemen hemen hiç dağılmadan olaylar içindeki insanların davranışlarını, ön yargılarını iyi takip edip birbirine bağlıyor.

Anlatım olarak klasik bir çizgiye sahip olan film; iyi insanların kötü olaylarla karşılaşabileceğini ama bu yüzden hemen birilerini suçlamamamızı, başkalarından beklediğimiz hoşgörüyü önce kendimizin göstermesi gerektiğini güzel örneklerle vermiş...

İyi bir senaryo, (milliyetçiliği ırkçılık boyutlarına vardıran Amerikalılar için) eğitici bir içerik, kaliteli bir anlatım var ama konu olarak; “Amerikadaki suç olaylarının ülkeyi nasıl yaşanmaz bir yer haline getirdiğini gösterip bu karanlık çağı hangi düşüncedeki insanların nasıl bir psikolejiyle hareket ederek oluşturduğunu” gösterebilmesi dışında öyle pek de aman aman ilginç bir yanı yok...

Bir iki karekterin yollarının tekrar kesiştiğinde farklı durumlarda bulunup farklı tavırlar sergilemesi gayet güzeldi...

tamam...

“Latini, Çinlisi, Yunanı, Arabı, beyazı ve zencisi biz hepimiz aynı toplumun üyeleriyiz, hepimizin hayatı bir yerden diğerine bağlı” mantığına katılıyoruz...

ama...

Bu adamların, (sanayi devriminden sonra dokuma tezgâhlarına kumaş yetiştirebilmek için) yüz yıldan fazla bir süre boyunca milyonlarca insanı pamuk tarlalarında köle olarak çalıştırdığını düşününce; içimizden gelerek şöyle bir dolu dolu “Doğru be kardeşim helal olsun!” da diyemiyorum...

Sonuç olarak;
insancıl mesajlar vermeye çalışan, (eğitim seviyesi düşük potansiyel suçluları eğitip topluma zararlı olmasına engel olmaya çalıştığı için) iyi niyetli sayılan, fena sayılmayacak orta ayarda bir film.

Fakat bir yandan da (Yıllar yılı Amerikan polisiyeleri ve entrikaları izlemiş televizyon izleyicisine çok basit geleceğini düşünerek) öyle abartıldığı kadar da aranıp bulunması gereken bir film olmadığını da söylemem lazım...

Televizyonda rastlarsanız biraz bakın, zaten baştan sarmayacak ve sıkılacaksınız. Pek öyle (sinema bölümünde okumuyorsa) eşe dosta tavsiye edilecek kadar özel bir film değil...

28 Temmuz 2010

Ateş...

Bir an için çok garip geldi;
Örnek olarak birini düşünelim, diyelim ki adam sigara içmiyor (ki içmeyen de var).

Evinde odun kömür sobası ya da kat kaloriferi de yok, doğalgazlı merkezi sistemle ısınıyor (ki artık büyük şehirlerde neredeyse her ev böyle).

Bu adam çay kahve yapmak ya da yemek pişirmek için mikrodalga fırın, kettle veya elektrikli ocak kullanıyor olsun (ki böyle evler de var)...

Haaa bir de işi de masa başı sıradan bir iş olsun (ateşle ilgili bir şey yapmadığını belirtmek için diyorum)...

E şimdi bu adam hiç ateşle karşılaşmıyor, hayatında yeri yok, bu nasıl bir şey bu böyle?

Yüzbinlerce yıldır insanın olduğu her yerde olan o canım güzel ateş hayatınızda yok.

Tamam, adam ateşin ne olduğunu biliyor tabii ki ama gündelik yaşamda insanoğlunun eskiden karşılaştığı sıklıkta da görmüyor artık.

Teknolojiyi var eden ateş, teknoloji tarafından günlük hayattan siliniyor gibi.
Bilmiyorum işte böyle düşününce bir an için garip geldi...

26 Temmuz 2010

nasıl bir vicdandır bu?

Kaldırımdaki kalabalık arasında yürüyorum.

Neslinin son örneklerinden bir niyetçi. Niyet çekilen kutunun üzerinde büyükçe bir tavşan, yanında da minicik yavrusu...

Üzülerek bakıyorum; ne kadar savunmasız ne kadar zavallılar.

Bütün gün o minicik kutunun üzerinde, bir karışlık yerde dünyadan habersiz.

Niyetçinin önünden geçen ince uzun bacaklı kız, gördüğü halde hiç aldırmıyor tavşanlara.

Şimdi daha da üzülüp, sarmaşık kaplı duvarın önünde duran gıcır gıcır beyaz Anadol'u gördüğüm zamanki gibi; (öldürülmeden) ölmek istiyorum.

25 Temmuz 2010

Mecidiyeköy'ün tam ortasında...

İlk kez temmuz'da bu kadar yağmur yağıyor istanbul'a...

Yağmur kesildi, iş çıkışı otobüs durağına doğru yürüyorum, işportacılar sarmış yine her yanı...

Yağmur sonrası elinde kalan şemsiyeleri satmaya çalışanlar, tshirt'çüler, çanta cüzdan satanlar, öbek öbek çocuk çoraplarını dizenler ve arada, meydandaki tuvaletin önünde yerde bir kutu...

Kutunun içi ağzına kadar civciv dolu...

Bu karışıklığın içinde hiç beklemediğim bir şey, gözüm takılıyor.

Ben de civcivler kadar küçülüp o kutunun içine atlayarak bütün civcivlere sarılmak istiyorum...

Away we go [film]

Sakin, yavaş hatta ağır tempolu sayılabilecek klasik senaryo anlatımına sahip orta ayar bir film...

Bir kadın ve bir adam var, birlikte yaşıyorlar; kadın hamile ama resmi olarak evliliği düşünmeyen bir tip...

Bunlar, çocuk doğduktan sonra tam anlamıyla kalıcı ve standart bir hayat kurmak için amerikanın çeşitli şehirlerinden hangisine yerleşebileceklerini araştırıyorlar.

Doğal olarak seçeneklerde öncelik, akraba ve eski arkadaş, eş-dost bulunan şehirlere veriliyor...

Biz de ikili ile birlikte uçakta, trende, arabada şehirden şehire dolaşıyoruz...

Tabii ki esas amaç şehirleri göstermek değil... Biz buradaki tanıdıkları dolaşıp onları örnek alarak (Amerika’daki ailelerin kültürel yapılarıyla, insanların yaşlarını da dikkate alarak) çeşitli dönemdeki “yaşam tarzı modaları”nın bıraktıkları izleri takip ediyoruz...

Böyle yazınca ilginç gibi duruyor ama bu tarzda yapılmış olan filmlerden ayırmamız gereken önemli bir farkı da yok... Verdiği örneklerle bazen seyirciyi eğlendiren sahneler yakalamış olsalar da filmdeki bir iki sahne için bütününü izleyerek zaman kaybetmeye değmez diye düşünüyorum...

Yirmi otuz yaş arası bayanların ilgisini çekebilir ama fazla da ümit bağlanacak önemli bir yapıt değil...

filmin açılışındaki (her ne kadar üstü kapalı da olsa) oral seks sahnesi, filmin küçükler tarafından izlemesine engel oluyor.

Sonuç olarak rastlarsanız eski moda dizi gibi bakarsınız ama seyretmeseniz de olur.

Imaginarium Of Doctor Parnassus [film]

Hayal ettiğiniz bir hikâyeyi senaryolaştırmak kolay da, senaryolaştırdığınız bir hikâyeyi sinema perdesine aktarabilmek her zaman öyle kolay bir iş değil...

Hayal edilen şeyleri perdeye aktarabilmek, onları görüntü olarak da olsa gerçekmiş gibi canlandırmak gerçekten zor bir iş. Bunu yapabilenlerin elde ettiği başarı bazen bu filmdeki gibi filmin konusunun önüne geçebiliyor.

Doktor Parnassus’un Hayalhanesi de işte böyle bir film; güçlü oyuncu kadrosu, fantastik konusu ve görsel efektleriyle seyredenleri o an için büyülese de film bittiğinde konu olarak öyle çok da akılda kalıcı ya da iz bırakan bir etki yaratamıyor.

Film, daha çok “Alice harikalar diyarında”nın atmosferinde geçen bir hayal dünyası izlenimi bırakıyor...

Gelelim şöyle bir üstten konusuna;

Şeytanla yaptığı anlaşmaya göre ölümsüzlüğü elde edebilmiş olan eski bir keşiş;
annesiz kalmış 16 yaşındaki kızı, bir sokak çocuğu ve bir cüceyle birlikte gezici bir sirk arabasında yaşayıp sokaklarda gösteri yapmaktadır.

İşlerin kesat gittiği bir dönemde aralarına hafızasını kaybetmiş yeni biri daha katılır, adam bu iş için pazarlama yapmasını iyi bilmektedir ve Dr. Parnassus’un ekibi bu adam sayesinde uzun bir aradan sonra para kazanmaya başlar.

Fakat bilmedikleri bir şey vardır; doktorun anlaşma yaptığı şeytan peşlerindedir ve yaptığı anlaşmaya göre istediği şeyi almasının vakti gelmiştir...

İlginç gibi görünse de “Gerçek dünyayla hayal dünyasının iç içe geçtiği film” ancak güzel bir masalın sinemaya uyarlanmış halinden fazla bir şey veremiyor...

Filmdeki masalsı dünyaya ait sahneler gerçekten çok ilginç ama gerçek dünyadaki sahnelerin uzunluğu bazen hayali dünyayla yaptığınız konsantrasyonu yeniden düzenlemenizi gerektirebiliyor...

Çocuksu hayal dünyasının masalsı anlatımı ile günümüz gerçeklerinin bir arada işlendiği bu filmi arkadaşınızdan alıp seyredebilirsiniz, rastlarsanız bakabilirsiniz hatta ucuz bir kopyasını bulursanız satın alabilirsiniz.

Kısacası ilginç görüntüleri olan birbuçuk saatlik bir hayal dünyasına girebilmek için güzel bir fırsat olabilir ama mutlaka seyredilmesi gereken mükemmel filmlerden de değil...

Beklentinizi yüksek tutmazsanız ilginç sahneleri için bakılabilir ama artık teknoloji o kadar gelişti ki neredeyse her filmde bu şekilde hayali dünyalar bulmak mümkün...

Seyretseniz de olur seyretmeseniz de... Ama merak edip de öyle aramalara kalkmayın o kadar da peşine düşülecek bir film değil.

15 Temmuz 2010

Pazar – Bir ticaret masalı [film]

Ben Hopkins niye böyle bir film çekme ihtiyacı duymuş niye böyle bir senaryo yazmış anlayamadım, umarım son denemesi olur...

Bir filmin film olması için önce çok güzel bir konu bulmalısınız, sonra bu konuyu işleyip mükemmel bir senaryo haline getirmelisiniz ve bundan sonra da bu senaryoyu dekoruyla, mekânıyla, kostümüyle işleyecek kaliteli bir ekip oluşturmalısınız.

Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman sıra oyunculara gelir, bu filmdeki kaliteli oyunculuğu ile “keşke daha fazla filmde oynasaymış” dedirten Genco Erkal gibi oyuncuları da ayarlarsınız ve filminizi çekersiniz... ama yine de bunun bir sahne çalışması, kurgusu, montajı vs. gibi filmi birinci elden etkileyen başka “çok önemli” ayrıntıları da vardır...

Bunlara dikkat etmezseniz bütün emeğiniz sadece sıradan bir iş yaratıp bekleneni veremeden uçar gider... Ve bu kadar emeğe, bu kadar güzel bir konuya yazık olur.

Ses kaydındaki sorunlar yüzünden yer yer zaten zor anlaşılan ve duyulamayan (ve yapay olduğu için kimi yerde de yanlış olan) şive, filmin başrol oyuncusunu “ne söylediği anlaşılmaz” bir duruma sokar...

Gereksiz yerlerde anlamsız ve ilgisiz (hatta yanlış seçilmiş) müzikler, bazı diyaloglardaki mantık hataları, senaryodaki küçük aksaklıklar, kurguda atlayıp zıplamalar filmi eritip bitirir...

Neyse... biz gelelim filmin konusuna;

Mihram, Anadolu’nun ücra bir yerinde ufak tefek ticaret işleriyle kendi çapında uğraşan uyanık tipli bir girişimci(!)dir.

Çevresindeki insanların ihtiyaçlarını temin etmeye çalışan Mihram’ın işleri pek de iyi gitmemektedir.

Köye cep telefonu antenleri dikildiğini görünce, cep telefonu dükkânı açıp normal bir işadamı olmayı düşünen Mihram, gereken parayı bulmak için getirisi iyi bir iki iş çevirmeyi planlar.

Bu arada köyün sağlık ocağındaki bayan doktor’un ısmarladığı ilaçlar çalınmıştır.
Doktor, Mihram’dan ilaçların aynısını bulmasını ister fakat paraları anca ilacı almaya yetmektedir. Mihram sırf iyilik olsun diye ilacı bulmak için sınırı geçecektir ama bu arada giderken de başka şeyleri satmak üzere oraya götürmeyi düşünmektedir...

Malı götürmek ayrı, satmak ayrı hele hele ilacı bulmak apayrı bir sorun olur...

Böyle konuyu derleyip toplayınca güzel bir şey gibi duruyor ama filmde bunu ne yazık ki güzel işleyememişler.

Genco Erkal’ın oyunculuğu ile topladığı sürpriz sempati, Nesrin Cevadzade’nin kısa ama iyi oyunculuğu, kahvede kağıt oynayan halktan kişilerin bir türküyü sırayla bağıra bağıra okuması, cep telefonları için baz istasyonu kuran işçilerin yaşlı köylü kadınla atışması filmdeki en güzel bölümlerdi ama bir bütün olarak filmi değerlendirmek gerekirse bekleneni veremediğini söylemek zorundayım.

Anadolu insanının (günümüz dünyasının çıkmazları ve çaresizlikleri içinde) kendine her türlü fırsattan bir şekilde çıkar sağlamaya çalıştığını göstermeye çalışması güzel bir düşünce...

Ama bir yerden sonra;

Filmin, amca-yeğen işbirliğinin gösterildiği bölümünde (filmin neredeyse büyük bir bölümünü kaplayıp) Genco Erkal’ın oyunculuğuna yaslanarak (Adeta bir Şener Şen-Uğur Yücel filmlerindeki diyalogların benzerlerini yaratmaya çalışarak) ayakta durmaya çalışması ne yazık ki istenen sonucun elde edilmesini sağlayamamış...

Televizyonda rastlarsanız şöyle bir üstten bakabilirsiniz ama bir yerlerde okuyup da heveslenirseniz bulup alıp seyredilecek kalitede bir film olmadığını söylememem gerekiyor.

14 Temmuz 2010

2010'da kültür kültür bir kent...

Öyle bir yaptılar ki;
sanki Avrupa’da o kadar ülke o kadar şehir varken insanlar “kültürel yaşam tarzlarıyla İstanbul’u en etkin kültür şehri” seçtiler de o yüzden böyle “İstanbul 2010 - Avrupa Kültür Başkenti” oldu gibi bir izlenim yarattılar...

Ya da bir yarışma vardı da kültür etkinliklerinin kalitesiyle (ya da oynanan oyun, açılan sergi sayısı gibi istatistiki bilgiler doğrultusunda) sayısal olarak üstünlük sağlayıp İstanbul kazandı ve “Avrupa Kültür Başkenti” oldu...

Hepimizin hayatı ve yaşam standartı ortada, İstanbul’un sineması tiyatrosu konseri sergisi vesairesi de ortada, o zaman bizim bilmediğimiz bir şey mi var, bu nasıl olmuş diye insanın aklına geliyor işte böyle...

Meğer...

“2010 yılının (Dikkat! Özellikle çoğul olarak “Başkentleri” yazmıyorum, resmi tanım böyle) Avrupa Kültür Başkentleri Almanya'nın Essen kenti ve Ruhr bölgesi (bu bölgede Dortmund, Bochum benzeri yaklaşık 50 kent var) , Macaristan'ın Pecs kenti ve onların yanında ayrıca İstanbul”muş.

Ben de yeni öğrendim, size de çıtlatayım dedim, kültürünüz bol olsun... da benim gibi siz de İstanbul’u Avrupanın 2010 için seçilen tek kültür kenti sanmayın.

Düşündüğünü söylemeye bile korkan bir ülkenin çocukları olarak kültürel etkinlikleri önemsemiyoruz, çünkü kültürel tüketim için para, para için üretim, üretim için eğitim, eğitim için de serbest fikirli aydınlık insanlara ihtiyaç duyulur.

Biz kendimizi bilinçaltında bu kültürel mekanizmanın bir yerine yerleştiremediğimiz için sadece olayın “Sahne” kısmı ve buradan elde edilecek şaşaalı gösterişle oyalıyoruz... (bir iki sanat olayından cebe girecek olan parayı da eklemek lazım)

2010 bitecek, şehrin kültür seviyesi yine dibe vuracak ve bundan övünülecek bir şeyler çıkartamayanlar yine ortadan kaybolacak :) Yahu bir şeyi de gerçekten olması gerektiği gibi yapalım ne olur...

(Ruhr, sanayi devrimiyle birlikte kömür madenleri ve çelik haddehaneleriyle geçimini temin eden bir bölgeyken bugün bu bölge Almanya’nın teknoloji ve bilişim parkı olarak biliniyor. Orada çalışanlar burada çalışanlardan neredeyse 10 kat fazla para kazandığı için de (sosyal hizmet kalitesi, yaşam tarzı ve düşünce özgürlüğünü yazmıyorum bile) kültürel tüketime daha fazla harcama yapabiliyor. Bu yüzden onlar alternatif enerji üzerine çalışmalar yapıp daha da ileriye giderken bizler de hålâ 100 yıl öncesinde olduğu gibi madenlerde işçilerimizi maden göçükleri nedeniyle toprağa veriyoruz.)

Neyse bırakalım bunları, bakın “İstanbul 2010 - Avrupa Kültür Başkenti” kültür etkinlikleri nedeniyle Hüseyin Çağlayan’ın son 16 yılda ürettiği moda koleksiyonları sergilenecekmiş... Bu kültür kentinin kültür üstüne kültüründen siz de kültürlü bir vatandaş olarak bir şeyler öğrenip modern Avrupa’nın kültürlü insanları arasına katılmak istemez misiniz? Yalnız baştan söyleyeyim her hangi bir şekilde bir şikâyetiniz varsa lütfen kendinize kalsın çünkü bu ülkede fikrini düşünceni söylemek hâlå yasak! Zaten bizim gibi kültürsüz insanların nasıl bir fikri olabilir ki :)))

Not: Bu güzide kültür(!) etkinliklerine gidecek param yok sonra youtube’tan bakarım diye düşünüyorsanız onun da internetteki birçok site gibi engellenerek yasaklanmış olduğunu hatırlatmakta fayda var... Kültür kentiysek de o kadar da uzun boylu değil :)

Zihni Sinir'e ithafen :) sırt çantasına dönüşen mont buluşum

Uzun zaman önce aklıma gelip de bir türlü yazamadığım basit bir fikrim vardı. Havalar iyice ısındığı için şu anda pek sırası değil ama biraz boş vaktim olunca aklıma ilk o geldi...

İlk ve sonbaharda bazen işe gelirken sabahları serin, akşam iş çıkışı ise sıcak oluyor.

Bazen bu sabah serinliğine karşı hafif yağmurluk benzeri bile olsa mont giymeden edemiyoruz. Sabah serinliğinde üşüyerek giyilen montu, öğleden sonra sıcak bastırınca giyemediğimiz için de öyle elimizde dolaştırıp dururuz.

Bir de iş dönüşü gazete, dergi, pastaneden çocuklara bir şeyler almışsak elimiz iyice dolar taşar, İstanbul’daki toplu taşıma araçlarında bunları eve kadar taşımak da bazen büyük bir sorun olur...

Buna karşı “Montumuzu sırt çantası olarak kullanma” fikrini geliştirmiştim. [aslında bunu benim “Moda ve endüstriyel tekstil tasarımcısı olan kız bulsaydı daha iyi olurdu ya neyse:) ]

Montun kollarının iç kısmına ya da dışına (ama görüntüyü bozmayacak şekilde, hatta iyi becerilirse daha da havalı aksesuarlı bir mont görünümüne sahip olacak gibi) sırt çantalarına takılan plastik kilit sistemi benzeri bir şey takıyoruz ve bunların karşılıklarını da montun belinde alt kısma (belki de içine doğru gizli şekilde) dikiyoruz [ya da diktiriyoruz:)]

Bel kısmına da (bazen hani içinden ip geçer, rüzgâr girmesin diye sıkıp darlaştırırız işte o en alt uç kısma) sağlam ve monta dekoratif şekilde uyacak büyük bir sırt çantası fermuarı dikiyoruz.

Montu normal olarak kullanıyoruz ve sırt çantası olarak kullanmak istediğimiz zaman da;

1- kollarındaki plastik kilitleri belin alt arka kısmına takıp kolları sırt çantasının askıları olarak kullanıma hazır hale getiriyoruz...

2- Belindeki büyük fermuarı ve önündeki kendi fermuarını kapatıyoruz (dileyenler yaka kısmına da fermuar ekleyip onu da kapatabilir)

İşte bu kadar, sabah hava serinken giydiğimiz mont öğleden sonra sıcak havada sırt çantasına dönüştürülerek işe yarar ve kolaylık sağlayan bir eşya oluverdi... (tabii ben bir an için bir fikir oluşsun diye öylesine örnek malzemelerin resimlerini koyuyorum, bunların iyi ölçülüp biçilip tasarlanıp ondan sonra işe girişilmesi gerekiyor)

pandora'nın kutusu [film]

Şehir hayatı içinde kaybolmuş sıradan bir aileden üç kardeş;

Kardeşlerden birincisi; Evliliğinde sorunlar olan bir ev kadını, ikincisi; yalnız yaşayan ve birlikte olduğu adamla sorunları olan (niyeyse böyle filmlerde hep de gazetede çalışan) bir kadın ve üçüncüsü; serseri hayatı yaşayan (her zaman sıradan örneklerde kullanıldığı gibi uyuşturucu ve alkolle kendi dünyasında debelenip duran) bir adam...

Farklı sınıflarda farklı yaşam tarzlarıyla birbirleriyle pek de iyi geçinemeyen bu üç kardeş, annelerinin Alzheimer olup da yaşadığı orman köyünde kaybolması sonucunda bir araya gelirler ve annelerini bulmak için bir araba yolculuğu yaparlar.

Kadın bulunur, İstanbul’a getirilir ama herkesin kendi sorunlarıyla boğuştuğu zor bir hayatı vardır.

Yaşlı kadın sorun çıkarmaya ve yer yer yük olmaya başlayınca akıl hastanesine yatırılması düşünülür.

Bundan sonrasında büyük kardeşin (şehirde ne yapacağını bilmeden dolaşan serseriliğe meyilli) oğlu ile yaşlı kadının karşılaşması (anneanne ve torun) olayları farklı bir gözle (sevgi bağı, yaşama saygı vs.) bakmamıza neden olur.

Bu kadar klasik ve sıradan bir konuyu niye bu kadar uğraşıp detaylandırıp farklı bir şeymiş gibi yapmaya çalışmışlar anlamak mümkün değil. Filmde ne yazık ki seyirciye hasta yaşlı kadının acınası halinden başka bir şey yansıtılamamış.

Gereksiz ve olağanüstü uzatılmış boş bir “yol filmi” girişi film için gerçekten kötü bir başlangıç olmuş. (Amerikan filmlerinde böyle olur ya hep yolda birbirlerini tanıyıp birbirlerine normal hayatta söyleyemedikleri şeyleri söyleyip filmin sonunda da yaşadıkları macera dolayısıyla can ciğer kuzu sarması olurlar.)

Şehir hayatı içinde karakterleri verirken gösterilen mekânlar, insanların yaşadığı yere göre değerlendirilmesini düşünen ruh hastaları için bir gösterge niteliğinde olabilir ama ben karakterlerin nasıl insanlar olduğu açıklanırken;
“sevgilisinle arabada tartışıp kızınca çek sağa diyerek inip giden” kadında verilen örnek gibi, yaşamdan gerçek kesitler verilmesini daha sağlıklı buluyorum.

Neyse buraya kadar her şey çok sıkıcı ve sıradanken film ilerledikçe ufak ufak rolü artan yaşlı kadının oyunculuk performansı iyice dikkat çekmeye başlıyor ve hatta bir ara “acaba kadın gerçekten de böyle biri de gel teyze şurada otur, şunu ye, şunu tut burda dur... falan mı dediler” diye düşünmeye başladım.

Daha sonradan araştırdım ki kadın (Tsila Chelton) 1918 !!! doğumlu bir tiyatro oyuncusuymuş ve kendi alanında çok başarılı bir mesleki geçmişi varmış... 90 küsur yaşında yabancı bir ülkeden gelip tek kelime Türkçe bilmeden böyle bir işe girişerek bu kadar iyi bir oyunculuk örneği sergilemiş olmasını ayakta alkışlıyorum ama ne yazık ki filmi o da kurtaramamış...

Filmi, sıkıla sıkıla seyredip karakterleri gerçekçi yapacağız diye her yere serpiştirilmiş gereksiz ayrıntılarına göz devire devire baygınlıklar geçirerek seyrettim...

Kendin çok iyi bir şeyler yapıp yaratıp bu işin sektör haline geldiği dünya piyasasına giremiyorsan onları getirip yapımcı yap, yönetmen, ışıkçı vs. yap ekibi yabancılaştır bu şekilde onların arasına gir mantığının işe yaramadığı bu filmi izlemenizi tavsiye etmiyorum...

40 yaşında sorunlu bir kadınsanız; zaten bildiklerinizi ve önemsemediklerinizi tekrar tekrar gözden geçirmenin ilgi çekici olacağında da ısrar ediyorsanız televizyonda oynarsa öyle bir üstten göz atarsınız ama... aman yemeğin altını söndürmeden izlemeye oturmayın çünkü yarısında uyuyacaksınız...

rock'n'rolla [film]

Filmi izlerken, Guy Ritchie (filmin yönetmeni) daha önce yaptığı “Snatch” ve “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” filmlerine çok benzeyen bir film daha yapmış diye düşünmeden edemedim.

Tamam, çok özenli, tiyatro gibi her sahnesi her karesi hesaplı kitaplı, hızlı akan karışık olayları başarıyla tek tek çözüp sahneye getiren seneryosu filmi kaliteli bir film yapıyor ama aynı türde birbirinin benzeri filmler seyretmekten de sıkıldım artık...

Kaliteli bir film için her şey bir araya getirilmiş olsa bile seyirciyle bütünleşip bir yerden sonra heyacanını izleyenlere aktaramıyorsa ve acaba şimdi ne olacak diye düşündürüp nefeslerimizi tutarak merakla baktırmıyorsa o filmin ruhu yok demektir...

Alışık olduğumuz tarzdaki filmlerden farklı olarak gösterebileceğimiz tek şey filmin konusundaki “konuyu işleme” mantığı...

Yasadışı olayları kontrolünde tutan bir çetenin “iş bitirme” tarzına yönelik (ki bu da çok bilindik) karmaşık olaylar dizisi, birbiri ardına dizilerek sürpriz sayılması gereken bir sonla bitiyor...

Keyifle seyredilebilecek bir film olabilir ama asla iz bırakan mükemmel bir iş değil. Silahlar, para, kadın, uyuşturucu, kaçıp kovalamacalar, çarpışan arabalar her zaman olduğu gibi yine bu filmin standart “Hollywood sosu” olmuş... (ve tabii bir de üzerine biraz geriden gelen bir rock baharatı serpiştirilip filme sıkı bir hava verilmek istenmiş ki o da ayrı.)

Gelelim filme;

Londra’nın yasadışı işlerinin hatırı sayılır bir kısmını kontrolünde bulunduran çetenin başındaki adam, imarı olmayan yerlerden arsalar alıp vekil dostu sayesinde buraları imar planı içine alarak büyük paralar kazanmaktadır.

Rus mafyasının biraz kibar versiyonu olan bir adam da bu yatırımlardan(!) pay almak için büyük bir stadyum inşaatına girişmek üzere Londra’daki çete reisiyle görüşür.

İşi bağlayıp anlaşırlar ama Rusların İngilizlere vereceği yedi milyon euro teslim sırasında çalınınca işler karışır... (Bunlar gizli gizli bizim televizyonlardaki dandik mafya özentisi dizileri falan mı izliyorlar acaba?)

İş yaptığı insanları dolandırmaktan geri kalmayan çete reisinin etrafındaki adamların (ve yaptıkları işlerin) ayrıntıları, diyalogları ve başlarından geçenler bir yere kadar filmi ilgi çekici kılıyor ama sonra aynı olayların konu içinde tekrar tekrar dönüyormuş hissi vermesiyle film, benzerlerinin yanına gitmek zorunda kalıyor...

Rastlarsanız seyredin ama “Aranıp bulunup seyredilmesi gerekir.” denecek kadar da özgün ve farklı bir film değil...

Çocukların seyredemeyeceği şiddet ve cinsellik içeren sahneleri bulunduğunu da ayrıca belirteyim...

karanlıktakiler [film]

Zeynep'in sekiz günü, Ali'in sekiz günü, Dilber'in sekiz günü derken bu üç filmin arkasından "Karanlıktakiler"i seyredince (filmin ana karakteri Egemen'in rutin hayatı gün be gün gözümüzün önünden akarken) aklıma ilk gelen şey filme "Karanlıktakiler" yerine egemenin sekiz günü :) demek oldu...

Egemen, eniştesi sayesinde reklam ajansında iş bulmuş (getir götür işlerine bakan) biraz safça ve temiz kalpli bir gençtir.

İşyerinde sevilen egemenin tek sorunu yarı deli annesidir. (Egemenin böyle silik ve sessiz bir tip olmasının en büyük nedeni de yine annesinin korku içinde herkese kapalı yaşadığı deli saraylı hayatıdır. )

Bunu seyirciye yansıtabilmek için ana oğul arasındaki sorunlu ilişkinin mizahi anlatımı yer yer sempati toplasa da bir yerden sonra (işin rengi değişip de eski hatıralar devreye girince) film de dramatik bir havaya sahip oluyor.

Egemenin hayatını günlük yaşamın ayrıntılarıyla süsleyip uzun bir süre filmin merkezinde tutan seyirci, anneyi kendiliğinden başrole ortak ettiği bir sırada film bu sefer gerçekten anneyi başrole taşıyor.

Seyirci olarak tabii ki "Madem öyle, o zaman niye filmin büyük bir bölümünü Egemenin iş yerindeki gereksiz ayrıntılarla doldurdunuz? diye sorma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Çoğu televizyon dizilerinden tanıdık gelen simaların ortak projesi gibi duran filmin gereksiz süslerini (küfürlü konuşmalarla gerçekçi karakter(!) yaratma çabalarını, reklam ajansının gereksiz mesleki ayrıntılarını, 90'ların modası olan sarı tonlu sanatsal(!) film dokusunu) saymazsak orta ayar bir film diyebiliriz.

Ünlü yönetmen Çağan Irmak'tan beklentim, daha özgün ve kendi tarzını temsil edebilecek bir yapım izlemek yönündeydi. Bu beklentim ne yazık ki gerçekleşmedi ve film benim için çok basit kaldı diyebilirim.

Bir de (ortalık Amerikan tarzı esrarlı alem partileriyle dolu filmlerden geçilmezken) böyle bir filmde; uyuşturucuyu (esrar) neredeyse "herkes kullansın bak ne güzel" fikrini oluşturabilecek kadar niye seyircinin gözüne sokmuşlar hiç anlayamadım ve hiç yakıştıramadım.

Sinemamızın şu "klasik roman anlatımını" ve sıradan konuları terkedip daha zor işlere gireceği günleri iple çekerken son olarak; rastlarsanız "Tek bölümlük dizi" gibi olan filmi senaryodaki ayrıntılar hatırına izleyebilirsiniz diyorum...

Ama izlendikten sonra ruhunuzda hiç iz bırakmadan kaybolacağı için vakit harcamasanız da olur.

13 Temmuz 2010

Két félidő a pokolban - Cehennemde iki devre [film]

İkinci Dünya Savaşı sırasında Macarlar kendi ülkelerinde Almanlar tarafından esir edilmişler.

Filmimiz bu konu üzerine odaklanıp “Almanların ne kadar acımasız bir şekilde insanlara hayatı zehir ettiğini” anlatmaya çalışan klasik bir karşı propaganda filmi...

Tutuklu olarak toplama kampları benzeri (çalışma kampları adı verilen) hapishanelerde bulunanlardan bir grubu yakın plana alan film, kamptaki hayatı bir şekilde yansıtmaya ve karakterlerin anlattıklarıyla da geri planda yaşanmış olanları aktarmaya çalışırken sonuç olarak bir tek olaya odaklanıyor; bir futbol maçı...

Kampta kalan Dio isimli ünlü bir futbolcudan kamptaki tutuklulardan bir takım kurup Almanların karşısına çıkarması isteniyor... isteniyor ama bütün tutuklular açlıktan ölmek üzereyken ve çalışma kampı koşullarından dolayı adım atacak durumda değilken böyle bir işe kalkmak çok zordur...

Fakat Dio sıkı bir pazarlıkla ekstra yiyecek ve çalıştırılmama gibi koşulların sağlanması şartıyla bu takımı kurmaya razı oluyor...

Yaşadıkları esir hayatının getirdiği baskıdan ve çalışma kampının ağır şartlarından bir anlık kurtulmanın dışında; fazladan bir iki lokma yiyecek bile çok önemli bir şeydir ve Dio’nun hem kamptaki insanlarla hem de askeri yöneticilerle mücadelesi başlar...

1961 yapımı film, henüz savaşın izleri tazeyken bir nefret kusma ve aşağılama yoluna gitme yerine sadece olayları ve tutumları göstererek seyircinin kendi fikrini oluşturmasını sağlamaya çalışarak da sinemanın güzel yönlerinden birini sergiliyor...

Yeni çekim teknikleri, hareketli sahnelerde efekt, özel kameralarla teknik açıdan mükemmel çekimler yok ama o zamanlar için ellerinden geleni yapmışlar...

Kurgu ve senaryoda yer yer kopup atlayan bölümler ve hatta mantıksız sıçramalar olsa da yine de konu bütünlüğü korunarak filmin sonlarında gerçekleşen maç bölümüne ulaşıyoruz...

Bütün film bu bölüm için çekilmiş olsa da maç sahnelerinin kurgusu pek de düşündüğüm gibi değildi ama arka planda işleyen (ve esas amacı içeren) ana konuya uygun bir sonla film bitti...

Yer yer tekrarlanan mesajlar ve eksik kalan diyaloglar filmi bazen sıkıcı hale getirse de filmin sonundaki maçı beklemek ve yükselen tansiyonu takip etmek heyecanlıydı...

Sonuç olarak film öylesine klasik bir anlatıma sahip ki doğubloğu ülkelerinin edebiyat kitaplardan harmanlanmış havası ile seyredilmeyi hak ediyor ama mutlaka izlenilmesi gereken bir başyapıt olduğunu söylemek fazla abartılı olur.

Ben seyrettim, az çok da beğendim ama şimdiki gençlik bu tür kurgusu ve konusu olan filmlerin yapılma amaçlarına ne derece ilgi duyar ne derece beğenir pek bilemiyorum o yüzden bu filmi otuzlu yaşlarını sürenlere ve İkinci Dünya Savaşı ile ilgili ne olursa olsun kaçırmak istemeyenlere öneriyorum...

Recep İvedik 3 [film]

Şahan’ı gerçekten seviyorum ve komik buluyorum, Recep İvedik serisindeki karakteriyle de başarılı olduğunu düşünüyorum. (Bir an için düşünün, Recep İvedik diye biri gerçekten varmış da sanki filmde o oynamış gibi başarıyla canlandırılan bir tip değil mi?)

Şahan, birinci ve ikinci filmden sonra bu serinin üçüncüsüyle de beni güldürmeyi başardı...

25 yıl mizah dergisi okumuş, bütün komedi filmlerini izlemeye çalışmış ve bir o kadar da fıkra seven biri olarak benim karşımda işi zordu ama yine de güldüm :)

Şahan Gökbakar’ın zamanımızın değişen kültürel ortamında sosyal içerik olarak mesaj verme gibi bir mecburiyeti olmadığı için Kemal Sunal çizgisini zorlamasına da gerek yok ama bu da anlatılan ana konuyu mecburen zora sokuyor; filmin konusu da bu yüzden parça parça skeçlerin birleşimi gibi olmuş...

Bu aslında hem iyi hem kötü...

İyi, çünkü; konuyu beğenmesen de filmden bağımsız gibi duran ve bölüm bölüm ilerleyen sahneleri izlemeye devam ederken suratını buruşturmuyorsun.

Kötü, çünkü; film kendi serisinin bir devamı olarak Recep İvedik’in yeni bir macerası gibi olacağına (televizyondan alışık olduğumuz gibi) bir saatlik Şahan Gökbakar programı havasında geçiyor. Hatta yer yer ana karakter Recep İvedik birden Şahan Gökbakar’ın televizyon programındaki bir karakterin kişiliğine (sesine, davranışına) bürünüyor.

Her ne olursa olsun, sonuçta ne Şahan bu filmi sanatsal bir kaygıyla düşünüp çekti ne de bizler Recep İvedik 3’ü sanatsal bir sinema şahaseri olarak düşünüp izlemeye başladık.

Kendi adıma söylemem gerekirse ben beklediğim tarzda ve komiklikte bir film olarak beklediğimi buldum. Tabii ki çok çok daha iyisi de yapılabilirdi ama bu seferlik de bu kadar olmuş demekten başka yapabilecek pek bir şey yok.

Filmde en çok dikkatimi çeken şey (her ne kadar tam olarak olmasa da) küfürlerin azalmış olmasıydı.

Küçük ayrıntıların iyice kurcalanıp meydana çıkarılması, kişisel özelliklerin karakterlerde gözle görülür şekilde başarılı bir şekilde ortaya konulması ve bunların mizahi bir yolla (hem de içimizden biri gibi) çok gerçekçi bir şekilde yansıtılması filmin bence en dikkat çekici yanlarından biriydi...

Seyrettim, güldüm, beğendim... evet bir o kadar da beğenmediğim yerleri de yok değildi ama sonuçta seyrettiğime pişman olmadım, sizlerin de pişman olacağınızı sanmıyorum...

Yapmanız gereken şey bunu bir film olarak değil bir televizyon programıymış gibi seyretmeye çalışmak...

12 Temmuz 2010

Dilber'in sekiz günü [film]

İşte, yönetmen Cemal Şan’ın üçlemesi’nin en güzel filmi...

Dilber’i oynayan Nesrin Cevadzade ile kocayı oynayan (topallamayı biraz abartmış olsa da) Fırat Tanış’ın performansları gerçekten güzel ve yerli yerindeydi...

Hemen konuya gireyim:

Dilber ve Ali Anadolu’nun en ücra yerlerinden birinde henüz elektriği bile olmayan bir köyde yaşamaktadır.

(Filmdeki herkes hem böyle bir yerde yaşayıp hem de günümüz İstanbul’unda artık lise öğretmenlerinde bile zorlukla rastlayabileceğimiz güzellikteki bir Türkçeyle nasıl konuşabiliyor o da ayrı bir konu tabii ki... Keşke film Kürtçe seslendirmeli ve Türkçe altyazılı olsaymış o zaman daha gerçekçi olurmuş diye düşünmedim değil.)

Dilber’le Ali birbirlerini sevmektedirler ama bir gün buluştuklarında; Ali, babasının kendisini zorla başka biriyle (Hatice’yle) evlendireceğini Dilber’e söyler.

Ali’nin babası köyden başka biriyle oğlunu beşik kertmesi yapmıştır. Bunu duyan Dilber deli olur... (Köy yerinde böyle şeyler, çocuklar çok küçükken bilinir ve bu tip şeyler yaşanmaz diye biliyorum ama hadi neyse artık güya yeni söylemişler diyerek izlemeye devam ettik.)

Eline kaptığı orakla Ali’nin kapısına dayanan Dilber Ali’nin babasına veryansın eder ama adamın kararı kesindir “Töre böyle!”... ki Ali de bu duruma “Babam ne derse o olur.” diyerek babasına karşı çıkamayacağını gösterir...

(Böyle yerlerde kızlar eline orak alıp da kendi ailesinin üzerine ya da bütün köyü peşine takıp başka birinin üzerine yürüdüğünde gerçek hayatta neler olur düşünmek bile istemiyorum ama sinema bir hayal dünyası diyerek izlemeye devam ediyoruz)

Dilber de “Madem öyle, ben de şu tepeyi aşıp köye gelen ilk adamla evleneceğim, ne başlık parası istiyorum, ne düğün dernek! Bu da benim sözüm.” diyerek ilk kızgınlıkla olaya tepkisini gösterir ama söz de ağızdan çıkmıştır bir kez...

Neyse, efendim... Zaman geçer biri gelir Dilberi ister ve film devam eder...

Filmi izlemenizi tavsiye edeceğim için daha fazla ayrıntıya girmiyorum ki seyir zevkiniz kaçmasın. Sonrasında güzel bir akış, estetik çekimler için gösterilen çaba ve tabii ki kaliteli oyunculuk arasına serpiştirilmiş detaylar filmi daha da güzelleştiriyor...

Keşke dedim, keşke yönetmen şu üçleme yerine üç filmin kurgusunu birbirine karıştırıp (uzun sahneleri ayıklayıp, oyuncuları tekrar bir gözden geçirip) tek ve muhteşem bir film yapsaymış, işte o zaman ortaya mükemmel bir yapıt çıkarmış ama neyse işte böyle böyle daha da güzel olacak diye düşünüyorum...

[Serinin diğer iki filminde hemen hemen hiç belli olmayan dış seslerin iki de bir yükselmesi problemi bu filmde en çok dikkat çeken hatalı bölümdü (Ah bir de son sahnede şu gülmeyle ağlama arasındaki yüz ifadesinin olduğu bölüm bu kadar uzatılmasaydı) onun dışında her şey güzel...]

Sonuç olarak; Aranıp bulunacak çok mükemmel bir film değil ama rastlanırsa seyredilebilecek kadar da kaliteli bu filmi sizlere de tavsiye ediyorum.

Ali’nin sekiz günü... [film]

Ali; pasif, sessiz, çekimser ve hatta bazen korkak denilebilecek kadar da silik bir karakterdir ama bir yandan da o da bir insandır ve yalnızlığını sahibi olduğu bakkal dükkânında ya da evinin terasında üzüntüyle karışık tanımsız bunalımlar içinde geçirmektedir.

Ali’nin bu mutsuz dünyası, alt katındaki serseri kiracısının hafiften kendisini haraca bağlaması ve aşağılamalarıyla daha da bir içinden çıkılmaz hâl almışken mahalleye yeni taşınan Zeynep sayesinde Ali’nin gönlünde bir umut ışığı yanar...

Zeynep, arkadaşlarıyla gittiği türkü-bar’da oranın sahibiyle sorunlu bir aşk yaşamış, izini kaybettirmek için de mahalleye taşınmıştır.

Ali, Zeynep’i gizliden gizliye takip etmeye başlar ve bir akşam kadını ağlarken hatta başka bir akşam da sevdiği adamla kavga ederken görür (Nasıl olmuşsa artık adam kadını bulmuştur).

Kendisini bu durumdayken seyrettiğini gören Ali’ye “Ne bakıyorsun ulan?” diye bağıran Zeynep daha sonradan (iki gün önce taşındığı mahallenin bakkalı olan) Ali’nin evine özür dilemeye gider...(???)

Bir öğretmenin psikolojisine, bir kadının davranışına yakışmayacak şekilde mantık dışı bir rahatlıkla hayatının en önemli anlarını Ali’ye çok usturupsuz ve hiç durmadan çok uzun saçma bir metinden okur gibi anlatır da anlatır (bir ara adam dayanamayıp kendini attı diye bile düşündüm)... böylece bütün karakterlerin inandırıcılığı ve filmin gerçekliği de uçar gider

“Kurnaz ve uyanık olmayan, üçkağıttan anlamayan, herkesin nabzına göre şerbet vermesini bilmeyen, Ali’ninkini Veli’ye Veli’ninkini Ali’ye yutturamayan, bu kadar silik ve pasif kişilikli biri İstanbul gibi bir yerde asla bakkal olamaz.” diye düşünürken bu sefer de “Genelev sermayesi olsa bile bir kadın hele hele öğretmen bir kadın, bu kadar uyduruk bir sebepten dolayı hiç tanımadığı bir adamın evine kendiliğinden gidip rakı istedikten sonra bu kadar fütursuz ve seviyesiz hatta mantık dışı bir konuşma yapamaz.” diye düşünmemi sağlayan sahneleri geçiyorum.

[Bakkala neredeyse hiç müşteri gelmezken hayatında ilk kez gördüğü bir adamın sigara aldıktan sonra çoooook uzun bir hayat felsefesi yorumunu dinleyince seyirci olarak biz de “Bakkal Ali” gibi şaşırıp bu ne alaka dedik ama öğretmen hanımın yaptığı uzun konuşmayı görünce filmi kafamızda bitirdik...]

Hayatla bu kadar uyumsuz, bu kadar gerçek dışı ve zorlama diyaloglara daha önce hiçbir yerli filmde rastlamamıştım (ki gerçek hayata dair bir şeyler anlatılmaya çalışıldığı için insanın beklentisi daha da bir fazla oluyor).

Bence sanatın hangi dalıyla uğraşırsak uğraşalım mutlaka daha fazla kitap okumaya özen gösterelim, kitapları sadece filmde kahramanın başucuna koymakla olmuyor...

Filmde emek var, oyunculuk var, çalışma var, zorluklar var ama senaryoda kahramanların gerçek hayattaki konuşma mantığına oturmayan hatalar bunların hepsini silip süpürüyor, yazık olmuş...

Hele hele sokak arasında tinercilerin tecavüzüne uğrayan kadına yardım edemeyen (hatta polis imdat telefonunu arayıp sonra buna bile cesaret edemeyen), aşık olduğunu düşündüğü kadının başka bir adamla kavgasını gizli gizli izlerken yakalanıp da “Ne bakıyorsun ulan!” azarını işiten bir adam eve gelip de masturbasyon yapacak bir psikolojiye sahip olabilir mi? Eğer olur diyorsanız o zaman bu anlatılan ezik ve sevgiye muhtaç sessiz bakkal Ali değil, fırsatını bulunca her türlü kötülüğü yapabilecek ruhsal durumu dengesiz bir piskopat olur ki bu da bizi filmin mantığına ters düşürür...

Benzeri çok olan “Yalnız ve mutsuz adamın kırık aşk hikâyesi” konulu bu türün bu örneğini tavsiye etmiyorum...

Yalnız dikkatimi çeken bir şey var. Hem bu filmdeki alt katta oturan kötü karakteri oynayan Ufuk Bayraktar’ın canlandırdığı pislik serseri tip hem de Zeynep’in sekiz günü’ndeki “Disko piçi” rolüyle Mustafa Üstündağ’ın sergilediği performans, kötü rollerin başarısının altında yatan sosyal etkiyi araştırmam gerektiğini düşündürdü...

Kötü karkterli pislik insan örnekleri acaba gerçek hayatta normal insanlar tarafından daha fazla bir dikkatle mi gözleniyor? Bu roller bu kadar iyi bir oyunculukla canlandırılırken normal ya da ezik, sahipsiz mutsuz ve sorunlu insanlar niye bu kadar gerçek dışı oyunculuklarla sergileniyor üzerinde düşünülmesi gereken farklı bir ayrıntı...

Sonuç olarak Zeynep, Ali ve Dilber’in sekiz günü üçlemesinde Ali’nin sekiz günü’nü de tavsiye etmiyorum...

Zeynep’in Sekiz günü [film]

Sanatın herhangi bir alanında yapılan cesur denemeleri her zaman takdir etmişimdir. Ülkemiz sinemasında kendi düşündüğü işi yapmaya çalışan insanlara da her zaman saygı duymuşumdur.

Zeynep’in sekiz günü, Ali’nin sekiz günü ve Dilber’in sekiz günü filmleriyle bir üçleme yapan yönetmen Cemal Şan’ı önce cesaretinden dolayı tebrik ediyorum...

Yerli filmler üzerine pek de eleştiri yapma taraftarı değilim, bir şekilde bazı yanlışlar olmadan en güzeli en doğruyu bulmanın mümkün olmadığını biliyorum ama bu filmler hakkında az da olsa fikrimi söylemeden edemeyeceğim...

Zeynep’i oynayan Sayın Fadik Atasoy için ne diyeyim bilemiyorum... Hayatında hiç mi film seyretmemiş, hiç mi rol yapmamış?

Bence bir oyunculuk ancak bu kadar “Yanlış” olabilir ve bir oyuncunun yetersizliği ile bir film ancak böyle batırılabilir diye okullarda ders olarak okutulmalı. (Belki de senaryodaki yanlışlıklar yüzünden bu şekilde oynadı diyeceğim ama yine de aklım almıyor.)

Tamam! Bazı yönetmenler bazı filmlerde bazı rolleri oynayayanları özellikle abartılı ya da tam olarak hiç tepkisiz bir şekilde oynatmaya özen gösterir, bunu bilerek isteyerek yapar ama burada öyle bir durum da söz konusu değil.

Filmin senaryosuna bağlı olarak Zeynep; kimsesiz, yalnız, hayattan bıkmış ve her şeye karşı isteğini kaybetmiş, şehir hayatının sıkıcılığı içinde tekdüze ve bazen takıntılı olacak şekilde tertipli yaşayan sıradan, yüzündeki acı çeken ifadeyle depresif bir karakter.

Ama öyle ilgisiz ve yanlış yönlendirici “Geç algılama”, “Anlayamama” vs gibi ayrıntılar ve mimikler, jestler var ki biz Zeynep’i yukarıda saydığımız özellikleri dışında “Acaba çocukken bir rahatsızlık mı geçirdi yoksa başka psikolojik sıkıntıları da mı var?” diyerek kadını film icabı zihnimizde mutsuzluğunun dışında psikolojik sorunlarıyla başka bir yere yerleştiriyoruz...

Gerek senaryodan gerek oyuncunun kendinden kaynaklanan bir sürü hatanın dışında sahne çekimlerinin özensizliği (Sanatsal çekim yapacağım diye tavandan avizeyi çekmeler vs.) tekrarların uzunluğu gibi öylesine “sadece kalıplara uysun diye” yapılmış sahneleri var ki seyirciyi filmden soğutmaması mümkün değil...

Halkalı Toplukonutlar (Çiçekli Vadi) otobüs durağından otobüse binip işe giden bir insan otobüsün geliş yönü olan Şirinevler-YeniBosna duraklarından (Otobüse bindiği yöne doğru) nasıl geçer? gibi bir ayrıntıyı o kadar önemsemiyorum ama aynı sahneyi bir sonraki işe gidişte yine aynen kullanmaları hiç hoş olmamış...

Türkiye’de ne zamandan beri bir semt adının yanına sadece bir numara koyarak adres veriliyor? (Kıza, çocuğun adresini veren adam bu şekilde adres söylüyor ve kız da o şekilde normalmiş gibi davranıyor falan)

Hiç konuşmayan bir insan sadece başucunda bir kitap gördük diye hemen edebi konuşma özelliğine sahip olabilecek bir karaktere dönüşebilir mi? (Zeynep bir ara bir konuşmaya başlıyor ki bırak sen işi gücü kitap yaz diyesin gelir ama bütün film boyunca hiç öyle bir karakter olduğu gösterilemediği için biraz garip kaçmış.)

Kadınla tek kelime konuşmayan (hatta onu kullanıp yer yer aşağılayan) ilgisiz bir serseri ile kadının en küçük bir diyaloğu aşk, sevgi ve romantizmle bağdaşmazken... sadece aralarındaki bir gecelik bir yatak ilişkisi sayesinde, bir kadın bir adamı bu kadar severse, onunkisi yalnızlık değil cinsel açlık olur... sanırım filmi izleyenlerin büyük bir çoğunluğu bu şekilde düşünmüştür...

Hadi bunları geçtim ille de kadını adamla cinsel ilişki kurarken gösterince sanat için gerekli her şey yerine getirilmiş mi oluyor? Bu sahne ille de gerekli mi diye hiç mi düşünmemişler?

Zaten biz onu; adamın elinden tutup yukarı çağırdığında anladık, diyelim anlamayanlar olur diye bir de evde sevişme sahnesi de koydun ama ille de yatakta göstermenin ne alemi var? (bence bunun arkasında magazin dünyası için filmi pazarlama tekniği ve reklamla ilgili küçük kurnazlıklar yatıyor ki hiç de filmin ruhuna yakışmamış...)

Uzun lafın kısası; Filmin kahramanı ile özdeşleşmek mümkün değil, diğer oyuncuların rol dağılımı filme girdikleri sahne sırası ve oynadıkları karakterlerin orantısı dengesiz, vs. vs. vs.

Neyse işte söylenecek çok şey var ama diyorum ya fazla da eleştirmek istemiyorum, sonuçta ortada bir şeyler yapmak için çırpındıkları belli olan bu işe gönül vermiş bir sürü insan var... Ben sadece bir seyirci olarak gördüklerimi ve düşündüklerimi yazıyorum...

Filmdeki serseri Ali’yi oynayan Mustafa Üstündağ’ın, canlandırdığı karakteri her türlü ayrıntısıyla birebir oynaması ve film müziklerinde Brenna Mac Crimmon’un Babazula’nın “Bir sana bir de bana” isimli şarkısını (Her ne kadar Erkin Koray’ın Issizler Rıhtımı’nı andırsa da) seslendirmesi dikkat çekiciydi...

Son olarak;

Yapılmak istenen işin genelini ve amacı yönetmen bize bu filmiyle göstermeye çalışıyor ve ileride çok güzel filmlerini izleyeceğimizi düşünüyorum, zamanla her şeyi yerli yerine koyduklarında en güzeli bulacaklarına eminim...

Sanatsal ağırlığı olan ağır akışlı film demek aynı sahneye takılıp orayı uzun uzun çekmek anlamına gelmiyor...

Filmi izlemenizi tavsiye etmiyorum (ama merak edip de izlerseniz zaten yarısını geçince bırakacağınızı tahmin ediyorum).

(bu üçlemenin diğer iki filmi hakkında yazdıklarımı da bir sonraki gönderilerde bulabilirsiniz.)