31 Ağustos 2010

Ondan bundan derken nereden nereye (2)

Eveeet... yaklaşık bir ay önce “Ondan bundan derken nereden nereye...” başlıklı bir yazıda aklıma gelen bir sürü şeyi yazmıştım, bakalım bu bir ayda başka neleri not edip bir araya toplamışım, buyurun hep beraber okuyalım :)


Trafik için minik bir bilgi...
Trafikte sola ya da sağa dönüyorsanız ve o anda dönüp de gireceğiniz sokak ya da caddede karşıdan karşıya geçen varsa ÖNCELİK YAYANINDIR! “Ama bana yeşil yanıyor, yol benim hakkım!” diye düşünüp de karşıdan karşıya geçen insanların üzerine sürmeyin arabayı...


Kör koşucu?
Trafik müdürlüğünde bu işe bakan adamı, gözlerini kapayıp Mecidiyeköy'ün ortasına salmak istiyorum...
Yahu kardeşim siz nasıl çalışıyorsunuz, insan yaptığı şeyi bir kontrol etmez mi?
Trafik ışıklarında karşıdan karşıya geçerken körler için sesli uyarı sistemi var...
...var ama...
Adam "Şimdi karşıya geçebilirsiniz" der demez karşıya geçmek için yeterli süreyi vermeden yine kırmızı yanıyor. Normal insanlar bile koşturarak zar zor geçiyorsa, kör olan nasıl geçsin?
Bundan sorumlu şahıs kimse gidip bir baksın... Olmaz böyle...


Ne varsa burada...
Bir istanbul t-shirt'ü garabetidir gidiyor... Üst geçitlerde, yerlerde, mağazalarda her yerde herkesin üzerinde abuk sabuk saçma sapan estetik dışı ortaokul çocuğu zevkiyle yapılmış İstanbul logolu tshirtler...
Bu ne sapkınlıktır anlamadım arkadaş... Hadi onlar yapıyor sen alıyorsun ve o kadar da estetiğe önem vermiyorsun diyelim, olur mu olur, normaldir ama üzerinde İstanbul yazan bir t-shirt'ü niye giyiyorsun onu da anlamış değilim...
Japonya'dan mı geldin sen, istanbul aşığı mısın? Saçmalamayın gözünüzü seveyim yaa... İstanbul diye bir şey mi kaldı? Yoksa siz İstanbul'u bir şey sanıp da İstanbul'a geldim diye sevinerek köyünde kurduğu hayallerde İstanbul’u gözünde büyüten tiplerden misiniz. Kaldı mı öyle acayip insanlar hâlâ?


Bu da başka bir tshirt davası
Decathlon diye bir mağaza var, sırf spor malzemeleri satıyor... Ucuzları “dandikle normal arası” Çin malı, kaliteli şeyler ise piyasadan daha pahalı, bir şey almadan çıktık...
Ama aklım oradaki bir t-shirt'ün üzerindeki basit grafikte kaldı...
İki çöp adam var; biri tek diğeri iki kolunu birden kaldırmış. (sonradan aklıma takılacağını bilseydim resim de çekerdim ama neyse işte) Altında ki açıklamadan şunları anlıyoruz: Eğer dağ gibi bir yerde mahsur kalırsanız, helikopter gibi bir şey sizi kurtarmak için yaklaştığında iki kolunuzu birden kaldırırsanız bu evet anlamına gelir, yok tek kolunuzu (resimdeki çöp adam sol kolunu kaldırmıştı) kaldırırsanız bu hayır anlamına gelir...
Bu ne ya?
Bir insan hayatında kaç kez dağda mahsur kalır, hadi kaldı diyelim bakalım helikopterle mi kurtaracaklar alıp getirecekler dağdan şehire?
Ya da ne diye evet ya da hayır anlamında elimi kaldırayım? Kaç yaralı var diye megafonla soracaklar da ben de iki diye bağırınca “Neeee, efendim duyamadık iki mi?” diye soracaklar da o zaman mı evet ya da hayır anlamında kollarımı kaldıracağım...
Ne zamanlara kaldık valla aklım almıyor... “Punk is not dead” yazan t-shirtlere ne oldu anlamış değilim :)


Onuncu köy'ün bana göre tek parçası...
Ceza bana kızmasın Gogirl dergisinde ona süper bir sayfa yapmak için çok uğraştım ve çok da güzel oldu ama merak edip de son albümünü dinleyince baktım ki bana göre tek parça "Eğer beni görürsen", açıkçası diğerlerini pek beğenmedim...Ceza, senden çok daha farklı ve çok daha güzel parçalar bekliyorum...


Hadi laynnnn....
Yok "Algida iftarda iyi gider"miş, yok "Ramazanda serinlemek için Lipton için"miş, yok "Knorr'la; unutulan tatlar yeniden sahur sofralarımızdaymış, yok ramazan'da paylaşmanın ruhu Cocacola'yla bilmemneymiş... Ne o bütün yabancı şirketlerin genel müdürlerini bedavadan umreye mi gönderdiler? Paranın rengi yoktur derler doğruymuş... Adam almış çocuğun elindeki pideyi direksiyona benzetmesini kullanıp arabasının reklamını yapmaya çalışıyor... Ramazanla, oruç, iftar, pideyle arabanın ne alakası var ayıp yahu...Ramazanda milletin dini duygularını sömürmeye utanmıyorlar da... Kanmayın bunlara.


Al sana film!
Yok nereden buluyorsun, yok ben indiremiyorum, ay şöyle bildiğin bir yer falan filan... al kardeşim sana yıllardır kullandığım süper bir yer
http://divxm.com/ gir üye ol, ne istersen bul indir seyret, allallaaa...


Lupo, seviyorum seni be :)
Şölen diye Ülker ve Eti gibi bir markanın çıkarttığı acayip manyak bir şey bu Lupo...
Hem ucuz hem süper hem de kocaman bir paketi var, önce herkese dağıtırım nasıl olsa bir sürü diyorsun ama bir tane yiyince kıyamayıp saklıyorsun valla :)


Onun için mi?
Nerede okuduysam artık: Bazı akıl hastalıklarında, hastalar (arada sırada) bütün gece hiç uyutulmazsa (ya da kendi isteğiyle uyumazsa) ertesi gün daha iyi (huzurlu ve sakin ve hatta belki de daha mutlu) oluyorlarmış... Sabaha kadar oturmak onun için mi iyi geliyor acaba :)

Çok basit ama güzel ve ekonomik...

Sade Nescafe’ye (Jacop cronat tercihim) arzumuza göre şeker koyup karıştırdıktan sonra üzerine bir fincan için bir tatlı kaşığı sade (ya da vanilyalı) dondurma koyuyoruz.

Değişik ama güzel oluyor... Hele hele bu sıcaklarda dondurma öncesi ya da sonrası iki tat arası geçişi kolaylaştırdığı için daha da bir güzel :)

(İzindeyken) denediğim ikinci şey ise pudra şekerli şeftalili yoğurt oldu. Hem serin hem hafif hem de tatlı bir şeyler istediğinizde evde çok kolay ve çabuk yapılabilecek basit bir şey.

5-6 kaşık taze tatlı yoğurdu kaseye koyup biraz çırparak koyuluğunu giderip hafifçe akışkan hale getiriyoruz.

Yarım şeftaliyi dilimleyip dilimleri de küçük parçalara bölüp bu yoğurda ekliyoruz...

Buzluğa koyup 5-10 dakika beklettikten sonra üzerine bolca pudra şekeri koyuyoruz...

Mmmmmh.... O kadar güzel oluyor ki yemedim hâlâ yanında yatıyorum :) [dr. oetker pudra şekeri yoğurttan hemen ıslanıyor o yüzden başka marka olmasına dikkat ediyorum]

Pacific çok iddialıydı ama... (dizi)


Spielberg’in Band of brothers (Kardeşler takımı) dizisini tam anlamıyla mükemmel bulmuştum... Gerçekçi savaş sahneleri, akan konu, olağanüstü efektler vs.

Avrupa cephesinden sonra Amerika’nın II. Dünya Savaşı’nda Pasifik’teki cephelerini anlatan 10 bölümlük “The Pacific” dizisini ise pek beğenmedim...

Tamam, yine bir sürü savaş sahnesi, bir sürü güzel efekt ve gerçekleri canlandırma yoluyla anlatan bir konusu var ama ne yazık ki her bölümün başında o günleri yaşamış olanların girişte yaptıkları açıklamaları aynı bölümde bire bir anlatarak bütün heyecanı öldürdükleri için kendinizi vererek merakla seyretmek mümkün olmuyor.

Bir de araya bu bölümlerin birbirleriyle bağlantılı olduğu havası verilsin diye iki üç karakterin özel yaşamını falan da konuya yedirip 10 bölüme dağıtmışlar ama yine de olmamış...

Dizi; ne akıcı konusuyla heyecanla takip edilen bir merak uyandırıyor ne de tam anlamıyla belgesel gibi... Çok da tavsiye edebileceğim bir yapım olduğunu söyleyemem...

Kredi kartı şifrenizi kimler biliyor?

Kredi kartınızın şifresini sakladığınızı, özendiğinizi hatta unutmamak için bir yerlere yazmadığınızı düşünerek önlem almaya çalışıyorsunuz değil mi? Ben de öyle yapıyorum ama şöyle bir şeye dikkatinizi çekmem gerekiyor...

Bakkala (ya da benzeri bir yere) giriyorsunuz (artık en ufak olanı bile bu duruma uyuyor) bir şeyler alıyorsunuz, adam size post makinesini uzatıyor ve siz de çekimin yapılması için şifrenizi giriyorsunuz. Bu arada bakkal da nezaket icabı sizin kartınızla ilgilenmediğini göstermek için başını başka yöne doğru çeviriyor...

Peki hiç böyle yerlerde herhangi bir olay olursa “Kim kaç para verdi, tezgâha koyulan para kaybolursa kim almış olabilir?” diye tam tepenize monte edilmiş bir kamera olup olmadığını kontrol ettiniz mi? (Ki bizim bakkalda var!)

Genelde tezgâhın (kasanın) tam üzerinde bir kamera oluyor ve siz kredi kartınızın şifresini tuşlarken adam bakmamak için arkasını dönmüş olsa da kamera takır takır bütün her şeyi kaydediyor... Pek hoş bir durum değil fakat aklınızın bir kenarında da bulunsun...

pour femme

Edebiyat ve yazıyla ilgili şeylere meraklı olduğum için hangi dilde olursa olsun kelimelerin açılımı ya da kökeni her zaman zihnimi kurcalamıştır.

Bir yerlere not aldığım şu konuyu yazmazsam aklımdan atamayacak gibiyim, yazıp kurtulayım bari :)

Parfüm kelimesinin Latince “Per fumum” sözcüklerinden evrilmiş olduğunu bir yerlerde okumuştum “Duman içinden”, “Dumandan çıkan”, “Uçucu buğu” gibi bir anlamı olduğunu da biliyorum ama “Pour femme” yani “Kadınlar için” anlamına olan yakınlığı da ilgimi çekiyordu :)

“Pour” sözcüğü Fransızca “...için” anlamına geliyor (İngilizce “For” gibi) ama Latince kökeninden kaynaklanan bir uçma, buharlaşma, dumandaki ara maddenin ayrıştırılması vs. gibi İngilizcede “Sıvıların içinden bir miktarın başka bir yere aktarılması” anlamında da kullanılıyor.

[Sanki bir yerde kaynayan bir şeyin dumanının borularla tüplerle başka bir yere aktarılıp tekrar sıvılaştırılıp ‘damıtılma’ işlemi yapılması gibi... (Ki bu da parfüm yapımında kullanılan en temel yöntem olan damıtmayı da hatırlatıyor.)]

Ama Pour kelimesini bu açıdan ele alırsak “şuraya biraz süt ekle” (oradan buraya aktar) ya da “çiçeklere su ver” gibi benzeri cümle kalıplarında kullandıklarını da görüyoruz.

Neyse işte uzun lafın kısası o onu öteki bunu hatırlatıyor, kiminin birbirinle bağlantısı var kimisi oradan oraya geçen terimlerin değişimiyle benzer amaçlar için kullanıma alınmış vs...

Esas konu ise bambaşka :) parfümle ilgili ne nedir ne değildir diye araştırma yapayım derken bambaşka bir şeye rastladım; Parfüm şişelerinde yazan EDP, EDT ve ASL kısaltmaları.

Hemen hemen bütün parfüm şişelerinde bulunan bu kısaltmalar o ürünün içindeki saf parfüm özütünün miktarını belirtiyormuş.

[Gerçekte Parfüm dediğimiz şey ise içindeki özüt bakımından (%80) en kıymetlisi olduğu için neredeyse hiçbir yerde bulunmuyor, bulunsa da çok ama çok pahalı oluyormuş... Yani parfüm diyerek satın aldıklarımız aslında (genelde) parfüm değilmiş.]

Şimdi gelelim kısaltmalara:

EDS; “Eau de Parfum” (Parfüm suyu) kelimelerinin kısaltması ve o şişenin içindeki özüt (esans) miktarı %20 olan şişelere EDS yazılıyormuş.

EDT; “Eau de Toilette” (“genel giyim ve makyaj”ı tamamlayan kokulu su) kelimelerinin kısaltmasıymış ve o şişenin içindeki özüt (esans) miktarı %10 olan şişelere EDT yazılıyormuş. Genelde de hafif ve sportif kokuları tanımlıyormuş.

ASL ise; “After Shave Lotion” yani Traş Sonrası Losyonu anlamına geliyormuş ve içeriğindeki koku özütü oranı %3’le sınırlıymış...

Sanırım bundan sonra parfüm şişelerinin üzerine daha bir dikkatli bakmak gerekecek :)

Gran torino [film]

Her şey yerli yerinde, senaryo, kurgu, diyaloglar tek tek her sahne ayrı ayrı planlanmış ne bir eksik ne bir fazla. Tabii ki sonuç da ona göre çok başarılı olmuş.

Tamam, konu çok klasik ama bu klasik konu o kadar günümüze uyarlanarak o kadar her şey yerli yerine konularak tam ayarında işlenmiş ki Clint Eastwood’un yaptığı işin kalitesini onaylamamak mümkün değil...

Klasik, aksi karakterli, ülkesinin günümüz dünyasındaki yerinden ve yaşam tarzından rahatsızlık duyan orta sınıf aile reisi tipini başarıyla canlandıran Clint Eastwood tam kararında canlandırdığı rolüyle Amerikalıların bir bölümünün düşüncelerine de tercüman oluyor.

Gelelim konuya; Walt, hayatının son yıllarında, eşini yeni kaybetmiş, çocuklarının ailelerine mesafeli, sert, muhafazakâr (ama fazla dindar olmayan) bir Amerikalı.

Hayatının büyük bölümünü geçirdiği mahalle Amerika’nın büyük bir bölümünde olduğu gibi yabancı kökenlilerin mahallesi olmuş, yıllarca çalıştığı Ford fabrikasında üretilen arabalar yerine çocukları bile (zamanında savaştıkları) Japonların arabalarını tercih etmekte...

Etraf çeşitli etnik kökenli grupların çeteleriyle güvenliğini yitirmiş bir vaziyetteyken Walt hayattan elini eteğini çekip savaşta kazandığı madalyayı bile bodrumunda bir sandığa kaldırmış yaşamının son günlerini memnuniyetsizlik içinde geçirmektedir...

Komşusu olan Uzakdoğulu ailenin genç oğlu kendi etnik kökeninden çete üyeleri tarafından zorla suça yönlendirilip de adamımızın garajına girince Walt da bir şekilde bu ailenin içine girip (mahallede kalan son Amerikalı olarak) beğenmediği bu gidişata bir son vermeye çalışır.

Anlattıklarım filmin ana konusu gibi görünse de arka planda Walt’ın kendi yaşıtlarıyla birlikte ortadan kalkacak olan bir neslin ülkesine bakışını, devletinin yaptıklarından memnuniyetsizliğini ve o kuşağın bir türlü üzerinden atamadığı savaş sendromunu, yabancıların içe kapanık hayatlarından şikâyet etme yerine onlara el uzatıp istenilen hayatın elbirliğiyle yeniden inşa edilebileceği çok güzel ayrıntılarla işleniyor.

Yabancı toplulukların beğenmediğiniz özelliklerini anlamaya çalıştıkça onların da kendi geleneklerine bağlı olarak yaşadığını kavrayıp saygı göstermeyi denerseniz toplumsal birlik ve düzenimiz daha sağlam olur mesajıyla birlikte Walt’ın komşusunun çocuğunu çetenin elinden kurtarıp ona yardım etmesi ve kendi yaşam tarzına ait küçük ip uçlarını öğretmesi bence filmin en önemli yanıydı.

(Tabii bir de Amerikalılara “Bu yabancı kökenli insanlar, biz dünyanın başka yerlerini karıştırdıkça orada bize zamanında yardım ettikleri için kendi ülkelerinde dışlanan ve tutunamayan ya da güvende olmayan insanlar. Buraya geliyorlarsa bu bizim yüzümüzden ve bize orada yardım ettikleri için buraya gelmek zorunda kaldılar.” bilgisini de arada vermeleri Amerika’daki ırkçı yaklaşıma sahip insanların bakış açılarını değiştirebilmek adına çok önemli.)

Sonuç olarak; Filmi beğendim, tiyatro oyunu gibi sırayla sahnelerin değiştiği, küçük esprilerle o tarz insanların karakterlerinin analiz edilmesindeki abartısız anlatım hoşuma gitti.

Sağlam bir mantıkla yazılmış kaliteli bir roman gibi ağır akan konusuyla, ayrıntıların yönlendirdiği değerlendirmeleriyle, Amerikan halkının birlik beraberlik duygularını pekiştirmeye çalışan senaryosuyla güzel bir film olmuş.

Beklenmeyen, tahmin edilemez, çok farklı ve uç noktalarda dolaşan sanatsal bir eser olarak değerlendirilemez ama sinema açısından gereken her şeyin tam kararında yapıldığı kaliteli bir film seyretmek istiyorsanız size de seyretmenizi öneririm...

29 Ağustos 2010

rodopsin ve elektromanyetik etkiler


Ernst Mayr'in Tübitak'tan çıkan kitabı "Biyoloji budur"da bir bölümde şöyle bir iki soru vardı;

Niçin belirli dalgaboyundaki elektromanyetik dalgalar gözlerimizde kırmızı renge ait bir duyum oluşturur?

Niçin yalnızca rodopsin molekülleri ışığı sinir uyarılarına çevirme yeteneğine sahiptir?

------

Kafayı kurcalatan sorular bunlar, araştırmak lazım...

Rodopsin molekülü gözümüzün yapısı içindeki algıyı oluşturan çubuksu kısımda bulunan ve görmenin biyokimyasıyla ilgili bir şey de ilk sorudaki elektromanyetik dalgalarla kırmızıya bakıyormuş hissi yaratmak acayipmiş...

blog siten varsa

http://www.numion.com/Stopwatch/
adresine giriyorsun ve bloğunun adresini oradaki kutuya yazıyorsun.
Bloğunu açanlar ekranda sitenin açılması için ne kadar bekliyor yukarıdaki sayaçtan görüyorsun...

[haaaa... diyeceksin ki böyle binlerce yer var, evet var ama bu adresi google destekli blogspot öneriyor. bu arada karelidefter 6.952 saniyede açılıyormuş, hiç fena değil :) oraya buyara gereksiz bir sürü şey serpiştirdiği için sayfaları geç açılan sitelere sinir oluyorum bu yüzden mümkün olduğunca sade bir yapıyı tercih ediyorum.]

homeobox gen

Her organ ve dokunun nasıl yapılanacağını belirleyen (karaciğer, böbrek, akciğer, deri vs. hücresinde o organ ya da dokunun yapısının, çalışma hızının, şeklinin vs. belirlenmesinin sağlanması görevini üstlenen) genler olduğu gibi;

Bu genlerin içinde "Bütün vücut planı"nı düzenleyen bambaşka bir gen daha varmış... Yani "Hangi uzvun nerede olacağını belirleyerek bütün vücudun sınırlarını ve şeklini çizerek genleri yönetip organizmanın ana planını yapan" bir gen.

Bu genler "Hox" genler, grubun (hox-a, hox-b, hox-c, hox-d) tamamı Homeobox gen olarak isimlendiriliyor.

Moleküler biyoloji çalışmalarının nerelere ulaştığını gösteren Ernst Mayr'ın "Biyoloji budur" kitabında dikkatimi çeken bir ayrıntıydı.

Ne güzel memleket...

Şimdi, yalan olmasın; IMF mi yoksa Dünya Bankalar Birliği mi neyse işte o kurumun müdürü emekli olunca Türkiye'ye gelmiş (miş'li muş'lu konuştuğuma bakmayın gerçek bir olay bu) gazeteciler de etrafını çevirmişler soruyorlar "Niye Türkiye?"

Adam da "Bütün her şeyden sıkıldım artık... Kurallar, uygulamalar, disiplin vs. vs.. Bir keresinde buraya geldiğimde hava alanında indim bavulumu bekliyorum, bir baktım kocaman bir tabela "Burada sigara içmek yasaktır, cezası bilmem kaç lira"... Tam altında bir polis elinde sigara keyifle tüttürüyor... İşte dedim burası tam bana göre" diye açıklama yapmış.

İşte bu akşam uzun bir süre önce gazetelerde okuduğum bu haberi hatırladım. Çünkü bugün iftar vaktine 10 dk. kala İETT otobüsüne bindim ve 10 dk. sonra otobüs Eyüp Halıcıoğlu Köprüsünü geçince yanaştığı duraktan bir türlü ayrılmak bilmedi...

Aşağıda bir harala gürele... "Allallaaa ne oluyor?" dedim, meğer otobüstekilerin yarısı aşağıya inmiş iftar yapıyor, tam o sırada elinde bir tepsi adamın biri otobüse girdi, tepside kağıt bardaklarda iftar için çorba dağıtıyor!

Neyse hareket ettik, E5'te gidiyoruz... Önümüzdeki üstgeçitlerden birinin korkuluklarını kocaman yazıyla kaplamışlar "Türkiye'de tam dumansız hava sahasında 1 yıl!"

Şoför yazıyı mı gördü yoksa kendiliğinden çorbanın üzerine canı mı çekti bilmiyorum ama şak yaktı bir sigara :) ne güzel bir memleket şu benim memleketim, insanların taaa Amerikalardan geldiği kadar var hani...

tübitak, tübitak, tübitak....

Çok ağır bilimsel makaleleri, teknik konuları bile seve seve okurum ama tübitak bilim dergisi bazen gerçekten sınırı aşıyor...

Kardeşim; siz o dergiyi bilim ve teknolojiyi sevdirip insanları merak içinde bırakarak bu tür şeyleri araştırmaya özendirmek için mi çıkarıyorsunuz yoksa üniversitenin en alengirli bölümünü bitirmiş insanların okulda bile görmediği konuları formüllerle verip eksik kalmış bilgilerini arttırmak için mi?

Son bir yıldır çıkan dergilere bakıyorum; Kimisi artık uzmanının bile anlamakta zorlanacağı kadar ağır konular... Sanki yazarlar arasında aman en ağır en anlaşılmaz en zor konuyu ben hazırlayayım da millet görsün diye bir çekişme varmış gibi, kim neyi ispatlamaya çalışıyor anlamak mümkün değil.

Bu ülkede bilim ve teknolojiden nefret eden nesiller yetişti ve o yüzden işini düzgün yapabilen amele bile bulmak zor. Doktorların çoğu hiçbir şeyden anlamıyor, binalar kafamıza yıkılıyor, o yüzden zehirli gıdalar tükettiğimizin bile farkına varmıyoruz çünkü kimse yaptığın işin teknik yanlarıyla ilgilenmiyor, en küçük bilimsel bir şey öğrenmeye çalışmak büyük bir külfet olarak beyinlere yerleşmiş, insanlar bilgiden kaçıyor.

Bari siz yapmayan... O kadar teknik konuyu çok detaylı öğrenmek isteyen gidip o konuya ait kitapları alsın okusun, zaten sizin yazdıklarınız onu kesmez: Sıradan okuyucu da o kadar formüllere boğulmuş konudan sıkılır ne için kime yapıyorsunuz o dergiyi o zaman?

Lütfen biraz yabancı "popüler bilim teknik" dergilerini karıştırın, uzmanlık eğitimi için çıkarılan üniversite yayını değil "popüler bilim" dergisi istiyoruz.

İnsanlara okumayı sevdirmek zaten zor, siz bir de okumayı sevenleri de küstürüyorsunuz. Uzun, hatta çok uzun bir süre Tübitak bilim teknik dergisi almayı düşünmüyorum ve ne yazık ki yerine koyabileceğim kalitede güvenebileceğim ciddi başka bir dergi de yok.

Ülkemiz bilimine yapılan katkılara, buluşlara, laboratuvar çalışmalarına diğer yayınlarına tek bir kelime eleştiriyi ben de kabul etmem, Tübitak tartışmasız bu alanlarda en iyi kurum ama bilim teknik dergisi için kabul edilebilir bu isteği doğru bulup değişip gelişmek için bir adım atabilecek misiniz?

28 Ağustos 2010

youtube ve cep telefonları bir de mob

Youtube yasağından bıkıp usandıysanız cep telefonları için özel olarak düzenlenmiş bu siteye bakabilirsiniz...
http://youtubemob.com

not: mobil kelimesinin kısaltması olan 'mob' eki ile açılacak binlerce site için de şimdiden sizi uyarayım, mutlaka gidip bir mobtr, turkmob, mobturk benzeri adres alın, olur da söylediğim gerçekleşirse çok dua edersiniz :)

olmuyor, yapamıyorlar...


Nasıl ki tarlaya gitmeden ekin ekilemiyorsa, sokaklara inmeden de bir ilçe, bir kent yönetilemez...

Önce kendin sorumlu yönetici olarak sokaklara ineceksin, hoşuna gitmeyen, yanlış gördüğün ne varsa düzelteceksin. İşte o zaman o düzelttikleriniz halkın da gördüğü yanlışlar olduğu için halk da sizden memnun olacak.

Adam market işletiyor diye caddeyiharman yerine çevirmiş, kimsenin gördüğü karıştığı yok.

Bir tarafta market arabaları sokağın ortasında başıboş geziyor, bir tarafta sokağa dökülmüş sebze meyve artıkları, diğer tarafta hiç aralıksız gelip giden mal kamyonlarından indirilenlerin akanı kokanı, yollara dökülen suları.

Mal getiren kamyonlar market kapısına yanaşmak için kaldırımlara ine çıka kaldırımların bütün kaplama taşlarını parça parça ettikleri gibi bu kamyonlar gün boyu yaya geçişini de engelliyor.

Ayrıca yine aynı marketin yan kapısında daha da dar bir kaldırım var. Orası da gün boyu depoya mal götürüp getiren adamların "taşıdıklarını yola çıkarıp bırakmaları yüzünden" yayalar tarafından kullanılamaz halde...

Neyse neyse... Bunlar öyle deli sızlanması, nasılsa insanlar bunların farkında bile değil, aynen devam etsinler.

Ama orada çalışan insanların hiçbir suçu yok, onlar ekmek parasının derdinde, ne derlerse onu yapıyorlar, onlara bir şey dediğim yok. Fakat bu böyle olmaz.

O zaman sadece böyle şikâyet etmekle bir şey elde edemeyiz, hemen çözüme geçelim...

Böyle büyük marketlerin (hatta ülkemiz standartlarına göre büyüklük açısından neredeyse süpermarket sayılabilecek kadar büyük böyle bir yerin) bir mal kabul kapısı olur (ki var ama kullanılmıyor ya da zor geliyor) gelen mallar buradan alınır verilir kimse kırılan dökülenden etrafa saçılandan ya da kaldırımları bütün gün işgal etmelerinden rahatsız olmaz...

Gün boyu kaldırımları ve başka işyeri girişlerini kullanılamayacak kadar tıkayan, taşıdıklarını döküp kırıp her yeri çöplüğe çeviren bu uygulama terk edilmeli.

Onun yerine, bu iş yapılacaksa; insanların daha az olacağı gece saatinde yapılmalı...

Şimdi, bunu adama söylesen "E! Ben bütün gün burada iş yapan adamları bu işe de gönderip tasarruf ediyorum. Gece mal yükleyip raf dizip düzenleme yapsınlar diye yeni adam mı alacağım?" diyecek.

EVET ALACAKSIN!

Öyle milletin yürüdüğü kaldırımları işgal edip, üç kuruş verip çalıştırdığın insanlara bir de bütün gün mal taşıttırıp İstanbul'un ortasını perşembe pazarı artığına döndürüp de paraları cebe doldurmak yok.

Eğer bir işi yapıyorsan tam yapacaksın, her şeyi organize edeceksin; getiren ayrı, taşıyan ayrı, alan satan ayrı olacak... (Sen bunları bilip de bile bile bu şekilde hem çalışanına hem çevreye zarar veriyorsan sana izin verenlerin de iyice bir eğitimden geçirilmeleri gerekiyor o da ayrı bir konu.)

Gerekiyorsa yeni adam alacaksın, insanların mecburiyetinden yararlanıp da hiç kimseyi kullanmaya kalkmayacaksın. Her şey yerli yerinde ve zamanında, gerektiği gibi olması gereken düzende olacak.

O zaman ben de alışveriş yaparım senden, başkası da. Ne çevre kirlenir, ne çevredekiler rahatsız olur ne de oradan gelen geçenler kırık kaldırımlardan, sebze meyve artıkları ve diğer süprüntülerinin üzerinden geçmek zorunda kalır...

Kolay para kazanacağım diye gözleriniz, kalbiniz ve vicdanınız bu kadar kapalı olmasın. Biraz duyarlı olun lütfen. Market açmak kolay, adam olmak zor...

not: resim konuyla ilgili değildir.

smile adsl'nin matematik yutturmacası...

Yahu kardeşim, reklam yapmışsınız faturanın yarısını cart diye yırtıp yüzde 50 indirimli diyorsunuz...

Sonra da bu internet paketini alınca "yüzde 50 indirim bir yıl için geçerlidir." diyorsun ama müşteri satın almaya kalkınca "Kampanya 24 ay taahhütlüdür. (bu kampanya ancak iki yıllık sözleşme yaparsan geçerli)" diyorsun... Allallaaaa... Gerçekten matematiğiniz mi çok zayıf yoksa herkesi keriz yerine mi koyuyorsunuz?

İki yıllık internet paketi alacağım, yani 24 ay parası alacaksın ama yüzde 50 indirimi sadece bir yıl üzerinden yüzde 50 için altı aya yapacaksın yani 24 ay için sadece 6 ay olarak indirim uygulayacaksın...

Diyelim sınırsız 4gb'lık bir paketi 24 ay alıyorum, toplamda 24 ay sonra vereceğim para 24x50=1200 TL olacak...

Sen bunda gerçekten dediğin gibi yüzde 50 indirim yaparsan benim vereceğim para 600 TL olmalı ama öyle değil...

İndirim sadece bir yıl için geçerli olduğundan 12x500=600 tutan paranın yarısı yani 300 lira sonra bir de 2.yılın tam parası olan 600 var, ikisini toplayınca
300 birinci yıl
600 ikinci yıl
= 900 oluyor

Evet hesap ortada. 1200 tutan fatura yüzde 50 indirimle 600 liraya gelmesi gerekirken gelen fatura 900 oluyor... BU NASIL BİR YÜZDE 50 hesabı?

Bu nasıl bir matematik, bu nasıl bir hesap, bu nasıl bir kandırmaca?

Keşke internet artık bedava, biz yüzde yüz indirim yaptık deseydiniz de bunu bir ay için uygulayıp 16 yıllığına sözleşme yapsaydınız daha da kâr ederdiniz...

Zaten önce anında telefonla üye yapıyorlar ama üyelikten çıkarken çıkmayın diye yapmadıkları kalmıyor, yok nüfus kağıdının fotokopisiyle birlikte dilekçe yaz bunları faksla gönder... (internet bağlantısı satan şirket bu belgeleri internetle göndermenizi kabul etmiyor.) Ondan sonra kullanmadığın halde kendileri geç kapattıkları için günlük internet parasını yine fatura etsinler falan filan.

Smile adsl mi aman aman diyorum... gözü paradan başka bir şey görmeyenin hizmet anlayışı ne olabilir ki? Hoş, neredeyse artık bütün şirketler böyle oldu ya neyse işte ama öyle her duyduğunuza kanmayın diye yazayım dedim, çok sinirime dokundu...

Lipton green şerbet!

Lipton "Ice tea" güzel bir şey, ona sözüm yok... Ama geçen yıl çok sıcaklarda serinletici bulup şişe şişe devirdiğim Lipton "Green tea" bu sene komple değişmiş...

Basmışlar suyu şekeri eski tadından eser yok, olmuş aynen şerbet...

Bir daha da almıyorum...

[Lütfen evde kalmış emekli okul memurları gibi bir elinizi belinize koyup diğer elinizin işaret parmağını sallaya sallaya "Ben bütün yapay içeceklere karşıyım, evde kendim yapıp içiyorum, yaptığınız çok kötü ve sağlığa zararlı." yorumları bırakmayın, biz evde 4 kişi için o kadar içecek şey yapamıyoruz. Pazara ayrı git meyve al, markete git toz şeker al, gel onları yıka soy ayıkla pişir soğut süz şişelere koy bardakla servis yap bulaşığını yıka vs. oh oh oh zaten sağlığın yarısı bunları yaparken yorgunluktan gitti :) halbuki Liptonu al aç iç kutusunu at... o kadar vaktim olsa ek iş olarak inşaatta çalışırım :)]

parçalanan tekerlekler :(

Çin malı dandik oyuncak arabaların ilk görünüşüne kanıp da almaya kalkmayın, çocuk daha 5 dakika oynar oynamaz tekerlekleri paramparça oluyor...

10 tane 3-5 liraya araba alacağınıza bir tane 15 liraya kaliteli alın daha iyi...

Üzüntüsü bir yana, her aldığımız oyuncak arabanın paramparça olmasından çocuk da ben de bıktık artık...

Hoşaf, komposto?

Geçen hafta işyerinde küçük çaplı bir CS5 paketi (bilgisayar için grafik tasarım programları) sunumu vardı, yaklaşık 2-3 saat sürdü...

Sunumun sonlarına doğru, görevli arkadaş yeni Indesign programında yapılmış pdf dosyası için internetten kendi yaptığı bir örneği indirdi...

Yemekname diye bir e dergi. Arkadaş, ücretsiz indirilebilen bu pdfyi açıp sayfalarını gösterdi. Arada bir "Vişne hoşafı" diye bir konu dikkatimi çekti. Yazı, vişneleri ayıklayın vs. diye başlıyor...

Taze meyveyle hazırlanan bu tür içeceklere benim bildiğim "komposto" deniyor.

Hoşaf ise; kurutulmuş meyveyle yapılananlara deniyor...

Mesela kuru üzümle yapılanına "Üzüm hoşafı", taze şeftali ile yapılanına "Şeftali kompostosu" demek lazım...

Benim gibi sıradan biri dese tamam da yemekle ilgili bir yayında bu şekilde yazılması iyi olmamış...

Eh tabii ben bunları düşünürken de adam işle ilgili bir sürü şey anlattı :) kim bilir hangisini duydum hangisini kaçırdım... [merak etmeyin onları da kaçırmam ben :)]

27 Ağustos 2010

kulaklık...

Uzun süredir kullandığım kulaklığın ucundaki plastik papuçlardan biri kaybolunca evdeki yedekleri arayıp buldum ve aynı boyda olanları taktım...

Resmen bütün ses değişti... Aslında değişen bir şey yok, sadece yeni plastik parçalar kulağın içine ilk günkü gibi daha bir sıkı giriyor. Bu yüzden dışarıdan gelen ses daha iyi engelleniyor...

Meğer ne zamandır kullana kullana plastik kısımlar şeklini koruyor olsa da biraz esneyip bozulmuş ya da küçülmüş ve farketmemişim.

Seste gerçekten büyük bir kalite artışı oldu, böyle kulaklığı olanlara tavsiyem, eğer bir seneden fazla aynı kulak içi tipi kulaklığı kullanıyorsanız plastik papuçlarını mutlaka yenisiyle değiştirin.

(orijinalini almak pahalı olduğu için ve bir tek kulaklık papuçları için alacaksanız gereksiz yere para harcamamak için 5 TL.ye taklit olanlardan da alabilirsiniz, nasıl olsa kulaklık orijinal sadece plastik parça için o kadar para vermeye gerek yok.)

Turetskiy gambit (Turkish gambit) [film]

“Enver Paşa’yı Rusların gözünden anlatan tarihi detaylarla süslü bir savaş filmi” diye düşünerek seyretmeye başladığım film ne yazık ki düşündüğümden çok farklı çıktı.
(Rus yazar Boris Akunin’in “Erast Petrovich Fandorin’in maceraları” serisinin ikinci kitabının filmi olduğu için bir hayli de ümitliydim ama ne yazık ki sonuç pek de ümit ettiğim gibi olmadı.)

Film, ne gerçek tarihi kronolojiyle uyumlu, ne gerçek kişiliklerle.

Neredeyse “Indiana Jones” filmleri havasında gereksiz bir hoplayıp zıplama, atlayıp sıçrama içerisinde uçuşan kurşunlara, atılan bombalara yapılmış bilgisayar efektleriyle geçiştirilen filmin gereksiz uzatılmış sahnelerinde sıkılmamak elde değil...

Aslında film başlarda sahneleriyle, görüntü estetiğiyle, anlatmaya çalıştığı konuyla elle tutulur cinsten bir şey gibi görünüyordu (hatta hiç alakası olmayan “Çingeneler zamanı’ndan alınma film müziklerine bile bir yere kadar “olur” dedik.) ama film ilerledikçe 60’lı yılların Fransız polisiyelerine dönüşmeye başladı ve onu da doğru dürüst beceremediği için seyredilmez oldu...

Rus karargâhındaki karışıklık içinde hem askerler hem gazeteciler hem de bir iki sivil görevliyle birlikte bir kadın ve bir de casus olunca senaryo; klasik senaryo hatalarından biri olan “çok karakterli oyunun akış çizgisini kaybetme” yanlışına düşerek filmi batırıyor ...

Bu karışıklık içinde bir yandan da savaş devam ediyor ve bir iki cephede savaş kaybedilince kimin bilgi sızdırdığını araştırıyorlar. Durum böyleyken merakla seyretmeye başlıyorsunuz ama o kadar gereksiz akıl oyunları o kadar gereksiz detay ve tekrar var ki bir süre sonra dikkatiniz dağılıyor.

Zaten senaryoyu yazan da bundan rahatsızlık duymuş olacak ki konuyu bir de sivil bir diplomasi danışmanı (Rus casusu) ile askerdeki nişanlısını ziyarete gelen güzel bir kadının arasındaki ilişkiye dayandırmaya çalışıp işin içine romantizm ekleyerek sıyrılabilmeyi ümit etmiş...

Tarihi yerler, isimler, olaylar tarih içinde birbirine girip çorba olunca anlatılan şey gerçekle ilgisi olmayan saçma bir masalın macera filmi versiyonuna dönüşmüş...

Filmi beğenmedim ve seyredip de bitince “Keşke başka bir şey seyretseymişim” demekten kendimi alamadım...

Filmin; Osmanlıyı Almanların yanında Ruslara karşı savaşa sokan Enver Paşa’yla hiçbir ilgisi yok, ismi geçiyor diye yanılıp da izlerseniz aklınızda bulunsun tamamen bir zaman kaybı...

Üç renk; Mavi... [film]

Film; Trafik kazasında küçük kızını ve kocasını kaybeden bir kadının “tekrardan hayata bağlanmaya çalışırken geçirdiği bunalımlı dönemi” olabildiğince sıkıntılı ve ağır bir şekilde gereksiz ayrıntılarla da uzata uzata anlatmaya çalışıyor...

Bu kadar basit ve bu kadar (izlemeyi işkence haline getirecek kadar) kötü müzikleri olan başka bir film daha hatırlamıyorum.

Ayrıntı diye verilen basit şeyleri acayip özel psikolojik detaylar gibi gösterip uzatılmış sahnelerle seyirciyi sıkıntıdan bayıltan bu filmi kesinlikle kimseye tavsiye etmiyorum...

Sinema, sanatın bir parçasıysa... sanat, bir şekilde (kötü şeyleri anlatmak için bile olsa) güzel bir şeyler yapmaksa... Üç renk serisinin “mavi”sini ne yazık ki ben ne sanatla ne de sinemayla bağdaştıramıyorum.

Sıradan bir insana bir kamera verseniz; “Git köyündeki adamı kadını, ineği otu böceği çek gel. Bir de ne neymiş bu filmi çekerken üzerine konuş.” desen ortaya daha güzel bir şey çıkar.

Ne estetik, ne edebi fikir, ne sinemaya özgü bir sanatsal yaklaşım... Bu kadar uyduruk bir film olacağını ve bu kadar uyduruk bir filmin bu kadar abartılıp göklere çıkarılacağını tahmin etmezdim...

Çok ağır, anlaşılması zor falan değil tam aksine çok sıradan çok basit ve bir o kadar da saçma sapan uyduruk bir senaryoyu alıp film olsun diye uzatmışlar da uzatmışlar...

Kesinlikle tavsiye etmiyorum... bu filmi seyrederken kaybedeceğiniz zamanı gazetelerin üçüncü sayfalarındaki günlük adli olayları inceleyerek geçirseniz bile daha faydalı olur kanaatindeyim...

Sanat çevrelerinde çok konuşulan ve çok övülen bir eser diye kanıp da gidip para vererek dvd’sini alırsanız üzüntünüzü fotoğraflayıp bir bakın, inanın onun sanatsal değeri daha yüksek olacaktır.

Üç renk; Beyaz [film]

Kieslowski’nin meşhur üçlemesi “Mavi, Beyaz, Kırmızı”nın ikincisi olan Beyaz’ı (bu üçlemeden seyrettiğim ilk film olan Kırmızı’nın sıkıcılığına rağmen) seyrettim.

Beyaz, tamamen farklı bir anlatım ve farklı bir mantıkla bambaşka bir konuyu anlatıyor...

Klasik roman konusu gibi giden film, aslında çok farklı bilinmedik bir şey anlatmıyor ama yine de seyredilmeye değer bir yapım olmuş.

Fransa’da yaşayan filmin kahramanı (Karol) karısı tarafından boşanma davası açılıp da her şeyi elinden alınınca sokaklarda yatıp kalkmaya başlıyor ve bu sırada kendisi gibi başka bir Polonyalı adamla tanışıp arkadaş oluyor.

Karol’ün yapacak hiçbir şeyi kalmadığı için Polonya’ya geri dönmek istemektedir ama karısının yalan ihbarı yüzünden (ortak oldukları kuaför dükkânını yakıp kocasının üzerine atınca) polis tarafından aranmaktadır...

Yeni tanıştığı arkadaşı, Polonya’ya geri götürebilmek için Karol’u bir valizin içine saklar ve kaçak yollardan Polonya’ya girmesini sağlar.

Karol bir sürü badireler atlatıp Polonya’daki eski hayatına kaldığı yerden başlar ama bir yandan da eski karısını unutamamaktadır.

Bu arada ufak tefek para işleri çeviren bir adamla işbirliği yapıp para biriktirmeye başlar.

Bir gün büyük bir firmanın bir yerlerde arazi satan alacağını öğrenip o arazileri yanında çalıştığı adamdan önce satın alarak büyük paralar kazanır.

Bu parayla da büyük bir iş yeri açarak o dönem Avrupai yaşam tarzına geçmek üzere olan Polonya için en iyi iş olabilecek ithalat ve ihracat işlerine girer.

Karol artık zengin bir adam olmuştur, çevresinde onun için çalışanlar ve bir iki de sağlam dostu vardır. Parası da olduğu için bundan sonra düşündüğü her şeyi yapabilir ama onun yapmak istediği tek şey eski karısına kavuşmaktır...

Bunun için güzel bir plan yaparak uygulamaya koyulur. Filmin bundan sonrasını anlatmayı doğru bulmadığım için burada kesiyorum.

Ağır akışlı, oyunculuk yönünden kimi yerde zayıf kimi yerde güçlü olan film, iniş çıkışlarla sonuna kadar takip edilebiliyor.

Polonya’nın Avrupa yaşam tarzına uyum sağlamaya çalıştığı geçiş yıllarına arka planda şöyle bir yer veren, Fransız romantizmini klasik roman akışıyla taklit edip farklı bir şey sunamasa da izlenilebilir bir konuyu güzel bir şekilde işleyen film yine de fena sayılmaz...

Yalnız dikkat! Film, bazı sevişme sahneleri yüzünden çocuklara uygun değil, aklınızda bulunsun...

Sonuç olarak; rastlarsanız ya da bir arkadaşınızdan ödünç alabilirseniz seyredilebilir ama o kadar da ahım şahım olağanüstü bir film değil. Sıradan ama güzel, orta ayar bir film işte...

Üç renk; Kırmızı. [film]

Reklamlar için fotomodellik de yapan bir manken kız arabasınla bir köpeğe çarpar ve köpeğin tasmasındaki adresten köpeğin sahibine ulaşır.

Tekbaşına, hayattan kopup içine kapanmış bir yaşamı tercih eden köpeğin sahibi, dağınık ve gizemli bir adamdır.

Kız, daha sonra çeşitli nedenlerle bu adama birkaç kez daha gelir ve bir keresinde de adamın başkalarının telefonlarını dinlediğini farkeder.

Adam, emekli hakimmiş ve çevresinde şüpheli gördüğü insanları dinliyormuş, şimdi dinlediği adamın da uyuşturucu kaçakçılığı yaptığından şüpheleniyormuş. Ama telefonları dinlerken adamın karısını aldattığını da keşfetmiş...

Kız, bunu duyunca; adamın dinlediği şüphelinin özel hayatına müdahale edildiğini düşünüp bu olayı söylemek üzere telefonu dinlenen adamın evine gitmeye karar verir ama oraya gidince de karısını ve çocuğunu görünce söyleyemeden geri döner...

Kızla yaşlı adam bu konular üzerine konuşa konuşa iki dost gibi olmaya başlarlar, kız kendi ailesini ve yaşadıklarını hatırlayıp anlatır; adam da eski aşkını ve kendisini nasıl aldattığını o yüzden buraya kendini kapatıp hayattan koptuğunu açıklar...

Bu kızın bir de sevgilisi vardır, neredeyse her gün telefon edip kızla konuşur... Kız sonunda sevgilisi olan adamın yanına gitmek üzere Fransa’dan İngiltere’ye giden bir feribota biner ama yolda kaza geçirirler ve bine yakın insan kaybolup yaşamını yitirir...

Filmimizin kahramanı olan kız bu kazadan kurtulan birkaç kişiden biri olur ve hayatına devam eder...

Bu kadar övülen, bu kadar isim yapmış bir filmin hem çekimlerinin hem konusunun hem de sinema açısından estetiğinin bu kadar kötü olacağını hiç tahmin etmiyordum...

Karanlık çekimlerle sıkıcı olan konuyu daha da sıkıcı yaparak yavaş ilerleyen konusuyla çekilmez bir filme imza atan yönetmen Kieslovski’den bu kadar sıradan ve normalin altında kalitede bir film çıkacağını tahmin edemezdim...

Kesinlikle hiç kimseye tavsiye etmiyorum... Tamamen zaman kaybı.

Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull [film]

Yıllar sonra Indiana Jones Ziraat Bankası önünde emekli maaşı alacak kadar yaşlanmış görünse de yine de atlamaktan zıplamaktan geri kalmıyor ve gizemli bir maceraya atılabilecek kadar enerjiye sahip olduğunu dosta düşmana gösteriyor...

İşin içinde yine Ruslar, kutsal hazineler, kâşifler, ölüm tuzakları, akrepler, yılanlar, böcekler, kurukafalar, iskeletler, mumyalar var ama “Kamçılı adam”ımız her zaman olduğu gibi korkusuzca her şeyin üzerine gidip arada Cüneyt Arkın gibi de bir iki kavgaya karışıp olayı zamanında sonuçlandırıyor...

Tabii ki anlatılan masalsı hikâye antik dünya ve ona ait hazineler olunca maceranın her adımı da gizemli ve bilinmezlerle dolu oluyor...

[Indiana Jones filmi için yönetmenimiz bu sefer “Maya uygarlıklarının, zamanında nasıl o kadar ileri teknolojilere sahip olduğu” konusunu uzaylılara bağlayan aklı evvellerin fikirlerini değerlendirip kendine film için malzeme yapmış...]

Güya uzaylılar gelmiş, Latin Amerika’daki uygarlıklara tarımı, sulamayı, hayvancılığı vs. öğretmiş de sonra onlar da bunları her yere çizmişler falan filan ama sonra binlerce yıl geçmiş her şey yıkılıp kaybolmuş...

Binlerce yıl sonra eski efsanelerin peşinde olan arkeologlar, Latin Amerika uygarlıklarının efsanelerinde geçen kristal bir kafatasının peşine düşerler ve bu arkeologlardan biri de Indiana Jones’un okul arkadaşıdır... Indiana Jones da tabii ki bu fırsatı değerlendirip hem arkadaşını bulmak hem de kristal kafatasının gizemini aydınlatmak için maceraya atılmaktan geri kalmaz...

Sonuç olarak; ormanlarda Ruslarla makineli tüfek ateşi altında çeşitli akrobatik hareketler yaparken insan yiyen karınca kolonilerine karşı verilen mücadeleden tutun da, kutsal mezarları koruyan yerli halktan kaçarken uzaylı kurukafalarının manyetik etkilerine kadar olabilecek her türlü şeyi barındıran bu film yine bir Indiana Jones klasiği olmuş...

Tamam, böyle filmlerin eski tadı tuzu yok, teknoloji çok gelişti, efektler aldı başını gidiyor kim ne düşünürse yapabiliyor hiçbir şeyde sınır yok artık... ama eski tarz macera filmleri sevenleri de düşünmek lazım... Bu tipteki sinema izleyicisini klasik anlatımıyla üzmeyecek olan film tam olarak standart bir macera filmi ve 14-20 yaş arası izleyiciye televizyonda seyredilecek kaliteli bir yapımın nasıl olacağı hakkında fikir verebilir...

(sizler de öyle bir rastlarsanız üstten bakabilirsiniz ama para verip dvd’sini almaya da kalkmayın, para kolay kazanılmıyor ve Amerika’da yaşamıyoruz...)

Flags of our fathers [film]

Clint Eastwood ve Spielberg gibi isimler bir savaş filmi yapacaklar, benim gibi savaş filmlerini seven biri de o filmden sıkılacak... olacak şey değil ama ne yazık ki durum bu.

Amerika’nın Pasifik’te Japonlara karşı yapmış olduğu savaşlarda inanılmaz olaylar yaşanmış ve her iki ülke de çok büyük kayıplar vermiş.

Bunun yanında, Amerikan halkını motive edip ordu için yardım ve bağış toplama amacıyla çeşitli propagandalar da gerektiği gibi sürdürülüyorken bir gün bir fotoğraf bütün gazetelerin baş sayfalarında yer bulur...

Bu; zorlu bir savaştan sonra ele geçirdikleri bir dağın tepesine Amerikan bayrağını diken bir grup askerin fotoğrafıdır... Bu fotoğraf bütün Amerika’da savaşın ve zaferin simgesi haline gelir.

Ordu ve hükümet bu fotoğraftaki askerleri cepheden Amerika’ya getirerek bütün ülkeyi dolaştırıp (gerekli olan birlik duygularını pekiştirip) bir yandan da ordu için yardım ve bağış toplamayı planlamıştır...

Askerler bulunup getirilir ama gelen askerlerin bir sırrı vardır; o bayrağı o tepeye savaşta ölen başka arkadaşları dikmiştir.

Konu bundan sonra askerlerin kahraman olarak bütün ülke içinde gezdirilip çeşitli törenlerde konuşmalar yapmalarını ve kendi içlerinde bu durumu kabullenemeyen bir arkadaşlarının geri gönderilinceye kadar duyduğu huzursuzluğu anlatıp son buluyor...

Film; Amerika’nın o günlerdeki ruh halini, savaşan askerlerin durumunu, ordu-basın-hükümet işlerinin nasıl bir arada yürütüldüğünü anlatırken bir yandan da uzun zamandan beri konuşulan bir savaş efsanesinin ardında yatan gerçekleri açıklamaya çalışıyor...

Arada çok gerçekçi efektlerle işlenmiş savaş sahneleri olmasına rağmen esas konu;
Savaşa katılan herkesin kahraman sayıldığı, bu yüzden de o resimdekilerin gerçekten bu insanlar olsa da olmasa da önemli olmadığına bağlanmış...

Savaşlar sürerken, devletlerin sivil toplumu motive etmek için sahte kahramanlık efsaneleri oluşturabildiğine dikkat çekmesinin dışında seyrettiğim en sıkıcı konulu savaş filmiydi... Hele hele 10 bölümlük Pasific dizisinden sonra aynı yerlerde geçen ve bölük pörçük oradan buradan konuların bir birine eklenip de sırf ana konuya malzeme ve ayrıntı sağlasın diye arkaya fon yapıldığı bu filmi pek sevemedim...

Savaş filmlerini seviyorsanız ve ille de izlemem gerekiyor diyorsanız siz bilirsiniz ama ben filmi tavsiye etmiyorum...

Pirates of the Caribbean - At Worlds End (Karayip korsanları 3 - Dünya’nın sonu) [film]

Cesetler, hayaletler ruhlar, hiç bitmeyecek gibi gelen kavga sahneleri, patlayan silahlar çekilen kılıçlar, paramparça olan gemilerden atılan toplar tüfekler... derken yine al baştan aynı şeyleri uzat allah uzat...

Evde seyrederken defalarca mola vermemize, üst üste sigara içmemize, yenilecek çıtır çerez gazoz kola meyve vs. stoklarını tüketmemize rağmen bir türlü bitmek bilmeyen filmi “Sinemada seyretseydik acaba halimiz ne olurdu?” diye düşünmeden edemedim :)

Tamam, hakkını vermek lazım, her sahnesi ayrı ayrı düşünülmüş, olağanüstü emek sarfedilip çok ayrıntılı acayip güzel şeyler yapmışlar ama her sahne kendi içinde güzel ve bittiği anda başka bir seyirlik sahneye geçip duruyorlar bir türlü filmin takip edilecek konusu ön plana çıkmıyor...

Her sahne uzayıp durdukça ana konu arada kaynayıp gidiyor, bu da seyirciyi takip edecek konu kaybolduğu için bir süre sonra sıkmaya başlıyor...

Karayip korsanları 2 ve ardından da 3’ü seyrederseniz toplamda “5” saati geçen bir zaman harcamış oluyorsunuz. Herhangi bir konuyu beş saat anlatmaya kalkarsanız tabii ki bir sürü ayrıntıya ihtiyaç duyarsınız ama bu da izleyenlerin bazılarını sıkıntıdan bayıltabilir...

İlginç ve değişik olsun diye her karakteri ayrı bir kostümde, yüzünü ayrı bir plastik makyaj ve efektle vermişler, hepsi de çok başarılı olmuş ama...

“Bütün bunlar da yetmezse karakterlerin sayısını arttırırım, biri dikkat çekmezse öteki çeker işi sansa bırakmam.” dersen, o zaman da filmde her birine mutlaka bir kez bile olsa görünme ya da bir iki laf da olsa konuşma fırsatı vermek zorundasın.

İşte, o zaman da film böyle beş saati de geçer ve benim gibi severek seyredenler bile “Aman, aman, aman!” diyerek kaçışırlar.

Bu kadar emek harcanan ama bu kadar dallanıp budaklanıp da sadece ümitsiz bir aşk hikâyesinin intikamla sonuçlanan macerasını anlatan filmi seyretmeseniz de olur...

Karayip korsanları 2 için söylediğimi yine söylüyorum; birinci film çok güzeldi bunu kullanıp dev bir yapıma imza atmak için ellerine bir fırsat geçti, çoluk çocuk sinemaları doldurur acayip iş yaparız diye düşündüler ve ortaya toplam 5 saatlik çok uzun ama sıkıcı bu iki film çıktı...

Sonuç olarak;

Sinemanın ihtişamlı sahnelerini, dekor, makyaj, kostüm ve bilgisayar efektlerinden oluşan gösterişli havasını seviyorsanız “Arkada da bir konu öyle böyle giderken ben sıkılmam bakarım.” diyorsanız; buyurun seyretmeyi deneyin...

Ama inanın, o beş saatte bu kadar büyük bir bütçeyle ve teknolojiyle ben bütün ortaçağ deniz savaşları tarihini anlatırdım :)

Filmde konu olarak heyecan duyacağınız önemli bir şey bulmanız zor ama yine de işte bir Pazar günü bütün seri arka arkaya seyredilip zaman öldürülebilir... Yoksa başka türlü tavsiye etmem...

Pirates of the Caribbean - Dead Man's Chest (Karayip korsanları 2 – Ölü adamın sandığı) [film]

Kaptan jack’in maceradan maceraya sürüklendiği bu devam filminde yine ilk filmdeki gibi garip deniz yaratıkları, canavarlar ve zorlu rakiplerle girilen kavgalar eksik değil ama sanki bu sefer işin ruhu biraz geriden geliyormuş gibi...

Maceraysa macera her şey var, sahneleri tek tek seyredip efektlerin ve dekorların güzelliğine bakıp “Vay be!” diye diye upuzun filmi geride bırakıyoruz ama ne yazık ki elde var sıfır...

Film her şeyine rağmen kendini aşamayan bir yapım olmuş...

Seyretmeyin demiyorum, aksine tam bir seyirlik. Olağanüstü sahneleri, her filmde rastlanamayacak zekice kurgulanmış atraksiyonları var ama bir bütün olarak baktığımızda bana birinci filmin çok yakınında dolaşan benzer bir yapım gibi geldi...

Üstelik bu kadar uzun bir filmi öyle ağzımız açık merakla izlerken filmin sonu hiçbir şeye bağlanmadan bitmiyor mu iyice sinir oldum...

Allahtan filmi anca şimdi seyretme imkânı buldum da o zamana kadar filmin devamı çekilmiş oldu :) en kısa sürede üçüncü filmi de seyredip anlattığı masalı bitirmek istiyorum...

Masalsı bir korsan hikâyesi izlemek istiyorsanız karayip korsanları 2 ve 3’ü bir arada seyretmenizi tavsiye ederim, yoksa ikibuçuk saat seyredip de konusu yarıda kesilince benim gibi sinir olabilirsiniz.

Sonuç olarak; kaliteli bir yapım, güzel ve başarılı efektleriyle ilgi çekici, senaryosu da fena değil gibi ama keşke biraz daha kısa kesebilseler ve gereksiz ara sahneleri bu kadar uzatmasalarmış daha iyi olurmuş...

Filmi seyredip kendinizi kaptırıyorsunuz ama ara sahnelerle konu çok sık bölündüğü için seyir zevkimiz çok sık bölünüp duruyor... Yine de normalin üzerinde belli bir kalitesi olduğu inkâr edilemez...

12 yaş üzerindeki herkesin hoşuna gidebileceğini düşünüyorum ama ben birinci film kadar beğenmedim...

Gelen giden çocuğa seyrettiririm o da oturur filmi seyrederken biz de biraz başımızı dinleriz diyorsanız arkadaşınızdan bir kopyasını alabilirsiniz...

2.yi ve devam filmi olan 3.yü bir arada izlersek belki konu kafamızda yerine oturur ama birincisinde çok güzel bir kurguyla verilen macerayı da böyle iki filmde 5 saatte seyretmek pek de cazip gelmiyor... ancak bir Pazar günü ikisini (hatta izlemediyseniz ilk filmi de en başa ekleyerek) arka arkaya izleyerek evde güzel bir sinema günü geçirilebilir...

15 Ağustos 2010

Rusların anti-tank köpekleri

2. Dünya Savaşı ile ilgili “fazla bilinmeyen” ayrıntıları keşfettikçe her zaman olduğu gibi karelidefter’e yazmaya devam ediyorum.

“Kıyamet” (Apocalypse) isimli belgeseli izlerken böyle bir ayrıntıyla karşılaşınca da “bunu mutlaka yazmam lazım” dedim.

Savaşın en kritik noktasındayken; Rusya’nın içlerine doğru ilerleyen Almanları durdurmak için Ruslar çok ilginç (ama bir o kadar da vahşet) bir yöntem uyguluyorlar.

O zamana kadar sadece çizme yapımı için kürklerini kullandıkları köpekleri toplayarak özel bir "askeri eğitim ekibi" kuran Ruslar, Pavlov’un çalışmalarında olduğu gibi köpekleri şartlı refleksle istedikleri şekilde davranmak üzere “program”lıyorlar...

Köpekleri belli bir açık alan içine hapsedip aç bırakan Rus askerleri daha sonra aç kalan köpeklerin yemeklerini tankların altına ya da paletlerin yakınına saklıyorlarmış...

Köpek aç kalıp da o alan içinde yiyecek aramak için serbest bırakıldığında gidip tankın altındaki yemeği bulup karnını doyuruyormuş...

Yeterli bir süre boyunca bu şekilde yemek verilmek üzere şartlandırılmış olan köpekler daha sonra savaş alanına götürülüp aynı şekilde aç bırakılıyormuş ama bu sefer farklı olarak köpeklerin üzerine uzaktan kumandayla patlatabilecekleri bir bomba bağlıyorlarmış.

Uzun süre aç bırakılmış olan köpek, Alman tanklarına yaklaşınca serbest bırakılıyormuş ve yiyecek bulma umuduyla hiçbir şeyden haberi olmadan açık alanda tankın yanına gidince de Ruslar uzaktan kumandanın düğmesine basıp köpekle birlikte tankı da havaya uçuruyorlarmış...

Not: Bu konu ilginizi çektiyse tarih ya da siyaset konu başlığı altındaki diğer gönderilere de bakabilir veya site içi konu arama kutusuna "savaş" yazıp aratarak, çıkan başlıklar arasında gezinebilirsiniz...

13 Ağustos 2010

10 items or less [film]

Yaşlı ama ünlü bir sinema oyuncusu yeni teklif edilen bir rol için markette karakter analizi yaparak çevresini izlemektedir...

Alışık olduğumuz dünyanın saçmalıkları ve etrafımızı saran beceriksizler ordusu içinde aklı başında bir kasiyer kız adamımızın dikkatini çeker.

(Sonra; genç kasiyer kızla yaşlı oyuncu marketten çıkarlar ve kız bu yaşlı adamı bırakmak için arabasını almak üzere ayrıldığı kocasının yanına götürmek zorunda kalır... Tartışma ve kavgalardan sonra arabayı alıp yola koyulurlar ama kızın yetişmesi gereken bir iş görüşmesi vardır...)

Yaşlı oyuncu, yardım etmek amacıyla gün boyu kızın yanında kalır ve her şekilde uyumlu sakin tavırlarıyla kıza bir çeşit akıl hocalığı yapar...

Görüşmenin sonucu sonra belli olacaktır ama kız o işe girse de girmese de eski işine dönmemeye karar verecek kadar kendine güven duymaya başlar...

"Hepimiz bir arada uslu uslu yaşayalım biraz sakin olursak, etrafımızdaki sıradan insanları sevip saygı göstermeye başlarsak hayatla mücadele edebilecek gücü de bulabiliriz." demeye getiren filmin kendine has değişik bir havası da yok değil...

Seyredilince hemen unutulabilecek kadar uyduruktan ama farklı; sakinliği ve değişik anlatımıyla da kendine baktıran orta ayar bir film...

Seyretmezseniz bir şey kaybetmezsiniz ama havanız yerindeyse ve gecenin geç saatlerinde sakin bir film seyretmek istiyorsanız bakabilirsiniz...

09 Ağustos 2010

vay hacicavcav!


Ramazan gelince eski eğlencelere gönderme yapıp geleneklerine bağlı bu insanları sömüren çok olur...

Televizyonlarda, gazetelerde ve özellikle reklamlarda her yer Hacivat'la Karagöz'den geçilmez ama bir tanesi de "Yahu bu kadar ekmeğini yedik şu Karagöz'ün bari bir 'Hacivat - Karagöz oyun metni' yarışması yapalım da bizim de katkımız olsun." diye düşünmüyor...

Böyle bir yarışma olsa; finale kalanların yazdıkları televizyonda oynansa, herkes seyretse, gülse, eğlense ve bu gelenek bize yaraşır bir şekilde devam etse...

08 Ağustos 2010

Evde çocuğunuza bulut yapın...


Daha önceden de bir kez "nasıl acaba?" isimli programda çıkan bir deneyi yazmıştım.

Aradan epey zaman geçti, ara sıra gözüme çarptıkça ne yapıyorlar diye bakıyorum.

İşte dün yine çok güzel bir deney vardı...

Büyük bir bardak şeklindeki cam kabımızı alıyoruz. İçine dört beş parmak yüksekliğinde (kabın hemen hemen üçte birine yakın) sıcak su koyuyoruz.

Ardından daha önceden hazırlayıp buzlukta kendi yaptığımız buzu (yine yaklaşık olarak bir yemek tabağı büyüklüğünde dairemsi kalın bir kesit gibi) bu kabın ağzına hava almayacak şekilde kapatıyoruz...

Kabın altında sıcak su, üstünde buz... Su buharlaşıp yükseliyor ve üst taraftaki buzla karşılaşınca yoğunlaşıp kabın üzerinde (buzun hemen altında) minik ama gerçek bir bulut oluşturuyor...

Gerçekten çok sevimli ve çok ilginç bu deneyi evinizde çocuğunuza yapıp bulutların nasıl oluştuğunu ve gerçekte nasıl bir şey olduğunu gösterebilirsiniz...

À la folie... pas du tout. [film]

"Tamam, sen her şeyi anlattın ama dur bakalım bir de o anlatsın işin aslı neymiş bir de ondan öğrenelim" denilen durumlar vardır ya hani, işte bu film de öyle bir mantık üzerine kurulu.

İlk yarım saat bir kızın sevdiği adamla olan ilişkisini(!) kendi bakış açısından (yavaş ve sıkıcı bir anlatımla) izliyoruz. Sonra aynı şeylere bir de öbür taraftan bakıp en baştan ne neymiş biz (ya da kız) nasıl anlamış onu görüyoruz...

Platonik aşk takıntısının nasıl bir durum olduğunu bir şekilde açıklamaya çalışan filmin neredeyse hiç ama hiç ilginç ve farklı bir yanı yok...

Evli bir doktora gönlünü kaptıran genç kız uzaktan takip ettiği doktora çiçekler, tablolar küçük notlar vs. yollar. Doktor bunları yollayan kişiyi tanımamaktadır ama genç kız doktorla tesadüfler yaratıp karşılaştıkça doktorun bu karşılaşmalardaki hareketlerinden, konuşmalarından kendine pay çıkarıp onun da kendisine ilgisi olduğunu düşünür ve işler içinden çıkılmaz bir hâl alır...

Amelie filmiyle büyük çıkış yaparak sinema izleyicisinin gönlünde taht kuran yıldızı böyle sıradan bir yapımda izlemek beni şaşırtmadı dersem yalan olur.

Sonuç olarak; 16 yaşında aşkı ve sevdayı hiç bilmeyen acemi çaylağın tekiyseniz bu filmdeki genel geçer sıradan şeyleri de öğrenmeniz gerekir şöyle üstten de olsa bir bakıverin... (...Yok ama başınızdan bir iki tecrübe geçtiyse bu kadar basit bir aşk yanılsamasına düşeceğinizi sanmıyorum...) Hiçbir özelliği bulunmayan bu sıradan filmi vakit kaybı olarak değerlendirdiğim için sizlere de tavsiye etmiyorum...

İngilizce "He loves me, he loves me not..." ismiyle bilinen filmin Türkçesi "papatya falı" (onda da hani seviyor, sevmiyor, seviyor... yapılır ya öyle...)

04 Ağustos 2010

kötü rüyaların kurgusu ve beynimiz

Diyelim uyudunuz, sonra bilmeden yorgunluğun da etkisiyle sağa sola döndünüz ve yüzükoyun yattınız ama kolunuz da vücudunuzun altında kaldı...

Kolunuzda, vücudunuzun ağırlığı yüzünden dolaşım bozukluğu oluştu (kan gitmedi) ve bir uyuşma ya da karıncalanma başladı...

Şimdi o kolu oradan kurtarmak lazım ama bir yandan da uyuyorsunuz bu işi nasıl çözeceğiz?

İşte beyin bu sırada devreye girip başlıyor size rüya gördürmeye, ama ne rüya;

Uyuyan kişiyi uyandırıp o pozisyonu bozdurarak tekrar kolu ve koldaki dolaşımı olması gerektiği gibi eski haline getirmek için aklımızın bize oynamadığı oyun kalmıyor... artık ne senaryolar ne senaryolar...

Benzer şeyler sizin de başınıza gelmiştir, mesala; Uçakta yolcusunuz uçak düşmeye başlıyor ve baş aşağı giderken arkadaki koltuklar sökülüp sizin koltuğunuza çarpıp orada sıkışmanıza neden oluyor kolunuzu bir türlü iki koltuğun arasından kurtaramıyorsunuz... siz çıkarmaya çalışırken süre kısalıyor, bir yandan da pencereden gittikçe aşağıya yaklaştığınızı görüyorsunuz vs. vs. vs...

Kalbiniz pat pat pat atıp nefes nefese kalkıyorsunuz: Oh!!! Hepsi rüyaymış...

Fakat, beynimiz görevini yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla uykusuna yeniden hazırlanmaya çalışırken beni de alıyor bir düşünce;

Beynimiz bu tipte bir sorunu düzeltmek için rüya görmemizi sağlıyor, anladık tamam... ama illa böyle korkutarak mı uyandırmak lazım? Aynı etkiyi yaratacak eğlenceli bir şeyler yaşadığımızı düşündüren bir rüya niye görmüyoruz?

Rüya görmeye başlayınca biri kapıyı çalsa “Siz bu kişi misiniz?” dese... siz de isminizi duyunca “Evet” deseniz ve size “Yarışmadan üç trilyon kazandınız!” dediğinde de sevinçten havalara uçsanız yine kalbiniz heyecandan pat pat pat atıp da sevinçle uyansanız... sonra uyuşmuş kolunuzu sağa sola oynatıp “Ah beee! Rüyaymış” diyerek yine güzel güzel uyusanız olmaz mı?

Benim buradan yola çıkarak oluşturduğum biyolojik teorim şu;
düşünce olarak iyi şeylerin yarattığı etki, beyin tarafından vücuda “kötü şeyler" ve "hayati tehlike” fikri kadar etki edip de fiziken gereken o güçlü duyguyu yaratamıyor.

Beynin kendi kendine kurduğu bu türdeki hayallerin neden olduğu hormonal çalışma, vücudun uyku pozisyonundan çıkmasını sağlayabiliyor ama güzel, ilginç, eğlenceli ve sevinç dolu şeyler o oranda hormonal bir düzey oluşturup vücudumuzu aynı oranda etki altına alamıyor...

Yine aynı sebeble acaba bu yüzden mi; Yıllar evvel gördüğünüz kâbusu hayatınız boyunca hatırlarsınız da güzel bir rüyayı üzerinden uzun bir süre geçmese bile unutursunuz ya da bütün ayrıntılarıyla hatırlayamazsınız?

Güzel şeyler yaşayınca beyinde olup bitenleri oluşturan hormonların etkisi, kötü şeyler yaşayınca bırakılan etki kadar kuvvetli duyulup beyne kazınmıyor mu acaba?

Bu yüzden mi küçük bir iyilik, minik arkadaşlıklar, kısa süreliğine kurulan dostluklar ve diğer güzel şeyler unutuluyor da yapılan kötülükler unutulmayacak kadar hayatınız boyunca en derinlere işliyor?

Yıllar geçip de yaşadığımız olayları hatırladıkça; iyi olan güzel şeyler genellikle kaybolup giderken (bütün hayatımızı düşündüğümüzde) yaşadığımız hayatı kötü ya da zorluklarla geçmiş günler gibi hatırlamamızın sebebi de bu mu acaba?

Kimbilir kaç kişi size çiçek verdi? Kaç yakınınız doğum gününüzü kutladı? Kaç kişi öptü, tebrik etti, yaptığınız espriye güldü, küçük bir sorun için yardım etti, defterinize yapıştırın diye renkli etiketler verdi, paranız yokken bilet parası verdi, vs. vs. vs...

Ama siz bunlardan çok çok azını hatırlarken, uzun yıllar önce size kötü bir şey söyleyeni ya da kalbinizi kıranı asla unutmuyorsunuz, bütün bunların sebebi; beyinde gerçekleşen bu kadar basit hormonal bir durum mu?

DEHB: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

Kitabı görünce şöyle bir üstten bakayım dedim ama elime aldığım gibi üç dört saatte tamamını su içer gibi bitiriverdim...

Doç. Dr. Eyüp Sabri Ercan çok güzel bir iş çıkarmış... Kitabı okuyunca aklıma ilk gelen şey “Keşke herkes kendi alanında bu güzellikte faydalı eserler verse” oldu...

Kitap, gerektiği için çok detaya giren yerlerinin yanında rahat, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek çok düzgün ve yalın bir dile sahip.

(Sohbet eder gibi karşılıklı konuşma havasında yazılmış hissi verse de teknik anlamda; tablolar, testler, küçük dipnotları gibi özellikle dikkat edilmesi gereken ayrıntıların ayrı renklerle belirtilmesi, kaynakça bölümü, araştırmalar vs. gibi gerekli ne varsa okuyanı aydınlatıp öğretecek öğeleriyle dört dörtlük bir çalışma olmuş.)

Bu kitabı okumama ve buraya yazmama neden olan çok ama çok önemli iki ayrıntıyı mutlaka size de anlatmalıyım.

Birincisi;
Çocuğunuz (ya da bir yakınınızın çocuğu) varsa ve çocuğun aşırı hareketliliği hem dikkat çekecek hem de ailesini canından bezdirecek boyutlardaysa “Bu çocuk acaba hiperaktif mi?” diye düşünmeye başladığınızda;

“Aman, canım... Çok akıllı, çok zeki de ondan... Her şeyden çok çabuk sıkılıyor, bir oynadığı oyuncakla bir daha oynamıyor çünkü anında her şeyi çözüp bitiriyor. Zeki çocuklar böyle çok hareketli olur, enerjisini boşaltamıyor da zekâsı hareketli olmasına neden oluyor.” diye düşünürsünüz...

Ve yanlış bir şekilde de “Yaşı büyüsün, ileride düzelir” kanısına kapılırsınız.

Oysa ki böyle çocuklar;

belli bir şeyin üzerinde dikkatini toplayamaması ve dikkatini vermesi gereken şeylerden çok çabuk sıkılmasıyla hayatı boyunca “olması gerekenden” daha az başarılı olmaya adaydır...

Çocuğun, çocuk psikiatristine götürülüp gösterilerek yapılacak olan erken tanı ve tedavisiyle bu olumsuz etkinin önüne geçilebilir...

Buraya kadar hemen hemen (bu sorunun sorun olup olmadığını bir an için düşünmüş olan her ailede olduğu gibi farkedilip akla geldiği ilk aşamalarda) her anne baba şöyle düşünür;

“Hiperaktiviteye bağlı dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu olsa çocuk birbuçuk saat oturup çizgifilm seyrederken de bilgisayar başında saatlerce oyun oynarken de dikkati dağılır başka şeylere dalar gider, demek ki dikkatini vereceği şeyler bulursa hiç de dikkati dağılmıyor, bununkisi çok sevilmekten, şımarıklıktan, demek ki benim çocuğumda dikkat eksikliği ya da hiperaktivite yok...”

İşte burada çok önemli (beni de ikna eden ve bilimsel araştırmalarla saptanmış) bir ayrıntıya dikkat etmek gerekiyormuş...

Çocuğun dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu olup olmadığı “Sevdiği aktiviteleri yerine getirirken değil, sevmediği ve sorumluluk gerektiren şeyleri yaparken ortaya çıkıyor mu?” diye o aşamadayken kontrol edilmeliymiş...

[Yani koy önüne yeni aldığın tren setini ya da bebek evini bir saat oynasın “Bak işte gördün mü bir saat nasıl uslu uslu oynuyor hiç de bölünmeden, yerinden kalkmadan güzel güzel oynadı demek ki bunda “DEHB” (Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu) yok.” diye düşünmek pek de doğru değilmiş...

Çocuk, oyuncaklarını toplarken bin dereden su getirip her seferinde erteliyorsa, kendisi giyinmeye üşeniyor, giydiklerini toplamadan çıkarıp sağa sola atıp öyle bırakıyorsa, elini yüzünü yıkayıp dişini fırçalamak zor geliyorsa, bir şey anlatılırken göz temasını bozup sağa sola bakıyorsa, bir şey yaparken acele edip hemen bitsin diye yaptığı şeyleri üstünkörü geçiştirerek yapıyorsa, anne baba ya da öğretmen bakıcı bir şey söylerken dinlemiyor başka şeylerle ilgileniyorsa....

[Özetlersek: dikkatini toplayamadığı şey “kendisine ait SORUMLULUK gerektiren” bir görevse ve bunu ya yarım yamalak öylesine yapıp hemen geçiştiriyor ya da defalarca başka şeylerle ilgilenip o sorumluluk gerektiren ödevi yapmamak için bahaneler yaratıyorsa...] İşte, aslında çocuk o zaman incelenip ona göre karar verilmeliymiş.

(yani bilgisayar başında iki saat hiç sıkılmadan duruyor. Bu çocuk normal, öyle olsa bunda da sıkılır, dikkati dağılır, bölünürdü diye düşünmek doğru değilmiş. Ki aynı yanlış düşünceye ben de sahiptim.)

Ayrıca:
Siz ve çevrenizdeki herkes çocuğunuzun zeki olduğunu düşünüyor olabilir ve çocuğunuz gerçekten çok zeki de olabilir ama bu onun hiperaktif olmasının ya da o çocukta bulunan konsantrasyon eksikliğinin (dikkatini verememesinin) bir nedeni olarak görülmemeli.

Kısacası:
Dikkatini dağıtmadan ilgiyle takip ettiği şeylerin olduğunu da düşünüp öyle olsaydı bunda da dikkati dağılırdı demek ki çocuğumda DEHB yok diye düşünmemek gerekiyormuş.

Çünkü;
önemli olan, çocuğun herhangi bir şeyde dikkat eksikliği yaşamaması değil SORUMLULUK GEREKTİREN sıkıcı görevlerde de aynı şekilde sebat edip kendisini işine verebilmesi önemliymiş...


İşte birinci önemli ayrıntı fikir buydu.

Bu düşünce, genelde bütün anne ya da (ben de içinde olmak üzere) babaların yaptığı hataya dikkat çekmesi açısından çok önemliydi... Çocuğu aşırı hareketli olan ailelerin dikkatini çekmesi açısından önemli olduğu için de kitapta okuduğum bu önemli noktayı sizlerle paylaşmak istedim...

Şimdi konuyla ilgilenenler için konuya devam edelim.

Çocukta dikkat eksikliği ve hiperaktivite varsa erken tanı ve güvenli ilaçlarla bu durum tedavi edilebiliyormuş.

Tedaviyle de:

Çocuğun arkadaş ve okulla olan sorunları çözülüp, daha sağlıklı iletişim kurması sağlanabiliyormuş.

Çocuğun okulda dikkati dağılmadığı için kendini derslerine daha fazla verebilmesine yardımcı olunabiliyormuş. Ve genel olarak bütün hayat kalitesi ve başarı oranı arttırılarak daha iyi bir konuma gelmesi sağlanabiliyormuş...

Şimdi gelelim ikinci ayrıntıya:

Bu ayrıntı aslında beynimde patlayıp etrafa tozlar saçarak ruhumu etkileyen bir tanımlama oldu dersem daha doğru olur... (Önce kitabın akış mantığına göre konuyu biraz açıklayayım sonra alta doktorun kendi sözleriyle büyük harflerle yazacağım.)

Çocuk;
laf dinlemiyor,
herkes bir şey söylüyor ama o hiç oralı olmuyor,
hep her şeyin tersini yapıyor,
her şeyden çabuk bıkıyorsa,
bir şeyi çok tutturuyorsa,
istediği yapılmayınca kıyametleri koparıyorsa,
eli ayağı rahat durmuyorsa,
yaşıtlarına göre daha hareketliyse,
normalden fazla konuşuyorsa,
dinlemeden cevap veriyorsa,
kendini derslerine veremiyorsa,
sınıfta gezinip duruyorsa,
aceleciyse,
hep kendi dediği olsun istiyorsa,
akşama kadar yaşadığı her şeyde hem kendisi hem çevresindekiler sorun yaşıyor ve sinir stresten bitkin düşüyorsa, bu çocuğun ailesi, çevresi ve okuluyla problem yaşamaması mümkün değil...

En sevdiği insanlar (canını verecek kadar seviyor olsalar bile) yaka silkiyorlarsa o zaman çocuk da ister istemez zamanla yalnızlaşıyor, kendine güvenini kaybediyor ya da zamanını etkili olarak kullanamadığı için arkadaş ve ailesinle ilişkilerinde ilgiye sevgiye doyumsuz oluyorlar...

Çocukları böyle olan ailelerin “özel zaman uygulaması” etkinliği gerçekleştirip her gün belli bir süreyi “özel olarak” çocukla oynamak için ayırması gerektiğini, bu uygulamanın da çoğunlukla çocuğun davranışlarında kendine duyacağı güveni arttırarak çocuğun daha uyumlu hareket etmesininde yardımcı olacağını söyleyen Sayın Ercan bakın tüm bunlara bağlı olarak ne diyor;

“................
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar ilgi ve sevgiyi diğer çocuklardan daha çok fazla (ve çabuk) bir biçimde beklemektedirler.

İlgi gösterme olumlu ve olumsuz biimde olabilir.

“Olumlu ilgi” çocuğa hoş sözler söyleme, sevme, okşama, kucaklama ve ödüllendirme, “Olumsuz ilgi” ise kızma, bağırma, cezalandırma ve dövme biçiminde gösterilen ilgidir.

ÇOCUKLAR İÇİN İLGİ GÖRMEK O KADAR ÖNEMLİDİR Kİ; “OLUMLU İLGİ”Yİ ELDE EDEMEDİKLERİNDE, “OLUMSUZ”DA OLSA İLGİ GÖREBİLMEK İÇİN ÇABA GÖSTERİRLER.
......................”

Böyle çok önemli bir konuyu, hele hele çocuklarla ilgili olduğu için çok daha üzerine düşülüp bilgi edinilmesi gereken bir konuyu kitap haline getirip benim gibi sıradan insanların hayatlarında olumlu etkiler yaratan Doç. Dr. Eyüp Sabri Ercan’a teşekkürler...

çelik toplu duvar saati tasarımım

Karelidefter’i takip edenlerin bildiği gibi burada ara sıra aklıma gelen buluşları da yazıyorum. İşte onlardan biri daha...

Şehir meydanları, alışveriş merkezleri ve park gibi büyük alanlarda ilgi çekecek (saatin üzerinde hiçbir yere bağlı olmayan çelik topuyla) dekoratif ve ilginç bir saat tasarımı...

Duvarın içine; “Akrep” kolu uzatılmış özel tasarımlı büyükçe bir saati yerleştiriyoruz.
Akrep kolunun ucunda bir mıknatıs var. (ya da elektronik bir devre ile çalışan, akrep yelkovan bulunmayan, saatin olduğu yerde hareket eden mıknatıslı başka özel bir sistem de düşünülebilir.)

Genel ve temel mantık şu; saati gördüğümüz (resimdeki) tasarımın üzerinde ince ve hafif (güçlü bir mıknatıs tarafından rahatlıkla hareket ettirilebilecek özellikte) bir küreyi, saatin “Akrep kolu” ile birlikte hareket ettirmek...

Masanın altından elinizde tuttuğunuz mıknatısla, demir bilyeyi masanın üzerinde nasıl hareket ettirebileceğinizi düşünün. Sistem onla aynı ama aradaki plaka daha ince, top daha hafif, mıknatıs daha güçlü ve mıknatısın hareketi mekanik ya da elektronik olarak bir saat tarafından (belki de demir bir çember üzerinde bilgisayarla “saate göre” kontrolü sağlanan bir sistemle) yönetiliyor...

Alternatif olarak;
Bunun benzerini parkta bir kum havuzu içine yerleştirilmiş olarak da düşünebiliriz.

Yine altta mıknatısı yöneten bir saat (ya da bilgisayar kontrollü başka bir sistem) ve mıknatısın kum üzerinde (çember şeklinde bir oyuktaki) içi boş metal bir topu hareket ettirmesi olarak düşünebiliriz...

Umarım projemin ana mantığını aktarmayı becerebilmişimdir...

02 Ağustos 2010

Dalgıç ve Kelebek - Diving Bell and the Butterfly [film]

Çok bilinen bir kadın dergisinin müdürü kırklı yaşlarında beyin damarlarından birinin tıkanması sonucu felç geçirir ve hastaneye kaldırılır.

Felçli adamın sadece sol gözü hareket edebilmektedir ve filmin büyük bir bölümünü onun gözünden izleriz. (Görüntü yönetmeni için oldukça zor olmalı, hakkını vermek lazım.)

Adam, karısından ayrılıp başka bir kadınla yaşıyormuş, çocuklarını çok seviyor, işyerindeki bazı insanlara olması gerekenden daha az ilgi ve saygı göstermiş, hasta babası varmış vs. vs.

Bol ödüllü bu film; bu tarzdaki klasik eserlerin mantığında bulunan “Allahıma şükürler olsun, her işin başı sağlık” dedirtmekten başka bir de işte en fazla “Beden, eski tip bir dalgıç kıyafeti gibi hareketlerimizi sınırlandırıyor, ruh da kelebek gibi istediği yere uçup giden bir şey” lafını söyleyebilmek için yapılmış gibi...

Böyle, hastanede bir yatağa (ve sonrasında tekerlekli sandalyeye) bağlı olmanın zorluklarını mı yoksa o hastanın özel yaşamının (hayatı bitmiş gibi olduğu anda) değerlendirmesini mi önemsemeliyiz?

Film bunun ikisinin arasında gidip geliyor... (adamın hayatına bakıp biyografi gibi mi izlenmeli yoksa herkesin yaşayabileceği genel bir soruna mı odaklanacağız buna tam olarak karar verilememiş gibi sanki.)

Adam mükemmel olsa, içinde bulunduğu durum daha üzüntü duyulacak bir hal mi alır? Ya da kötü biri olsa o zaman “Oh iyi olmuş, şimdi böyle olunca her şeyin kıymetini ve hatalarını anladın, baştan düşünecektin kardeşim.” mi diyeceğiz ki adamın geçmişteki hayatını anlatıyorsun? Bu yönden bir gariplik yok değil hani...

Neyse. Felç olmuş bir adam ölmeyi düşünüp isterken, konuşma terapileri sayesinde gözünü açıp kapayıp (bir kere evet, iki kere hayır) bir şekilde bir iletişim yolu bulur...
(bir de bütün film boyunca “yüzlerce kez tekrar tekrar tekrar edilerek sıkıntıdan öldüren” doktorun hiç durmadan tekrar ederek hastayla iletişim kurduğu bir alfabe var ki seyredenleri de felç edebilir...)

Filmin başında komadan çıkma süresinde yaşananlarda gerçeklik duygusunu iyice verebilmek için görüntülerin bulanık ve çift verildiği sahneleri uzatmışlar da uzatmışlar, diğer bir sürü sahne de birbirinin benzeri mantıkla işlenmiş.

Sanırım refah seviyesi bizden yüksek olan Avrupalı insanlar “Yahu bir şey olsa yandık valla. Allah sağlık versin.” düşüncesini bizim kadar sık hatırlarına getirmiyor olacaklar ki film onlara bu bakımdan “Bakın hayatta bunlar da var” mantığını öne çıkardığı için ilginç gelmiş...

Filmin gerçek bir hikâyeye dayanmasının böyle bir konuya sahip film için o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum...

Ayrıca: Sıkıcı ve biraz da felsefi fikirlerle süslü mantığını pek beğenmediğimi ve onca abartılmasına rağmen filmden hoşlanmadığımı.... dolayısıyla sizleri de sıkacağını düşünerek filmi seyretmenizi tavsiye etmediğimi söylemek zorundayım...

Konuya mı odaklanacağız, adamın özel hayatına mı? Kişisel özel dünyasını inceleyince özgür ve biraz da entellektüel bir hayat süren bir dergi müdürünün sıradan hayatında seyirciyi etkileyecek özel bir şey yok... Zaten bu yüzden de adamla ve adamın özel hayatıyla, seyircinin kendisini özdeşleştirebileceği bir duygu bağını bir türlü kuramıyorlar

Yok hastaya acımamız gerekiyorsa orada kim olsa o durumdaki bir insanın sağlık sorunundan rahatsız olur bu da çok normal, böyle bir şeyden filmin kalitesiyle ilgili pay çıkarmak da saçma olur, Git SSK hastanesine aynı hastadan elli tane var onları çekip anlatsam bu da etkileyici olur ama bu çektiğim filmin sanatsal açıdan farklı ve kaliteli bir şey olacağı anlamına gelmez...

Ama bunlar dön baba dönelim, göster allah göster.... bir süre sonra seyirciyi sıkıyor ve “Tamam tamam anladım yahu, adam elinde fırsat olsa çevresindekilere daha esnek daha iyi davranırmış şimdi durumu bu, vah vah vah... Allah kimsenin başına vermesin.” dedirtmekten daha fazlasını veremiyor...

Sonuç olarak rastlarsanız seyredebildiğiniz kadar seyreder sıkılınca kapatırsınız. Benzerleri yüzlerce kez yapılmış, orta kalitenin biraz altında bir film... Seyretmezseniz bir şey kaybetmezsiniz...

güneş kreminiz yoksa...

Diyelim denize gireceksiniz ama yanınızda da cildinizi korumak için kullanılan kremlerden yok...

[Cildiniz de; denize girince üzerinizde kalan tuza karşı (o yakıcı güneş altında) daha da bir hassaslaşıp yanan cinstense çekeceğiniz var demektir...]

Ama durun hemen üzülmeyin... Eğer yanınızda ucu mum şeklinde olan koltukaltı "Deo stick"lerden varsa bir şansınız daha olabilir.

Göz ve ağız çevresine fazla yaklaştırmadan güneş ve deniz tuzuna karşı en hassas olan yerlerinize (burnunuzun üst kısmı, kulakların üst uçları, omuzlar, sırtın ve göğsün üst kısımlarıyla kolların dış, bacakların ön kısımlarına) yanınızdaki "deo stick"ten sürebilirsiniz...

Her ne kadar bu tipteki ürünler özellikle dermotolojik testlerden geçirilip cilde zarar vermeyecek şekilde üretiliyorsalar da yine de sürerken miktarı abartmamak gerekiyor, ayrıca denizle güneşle işiniz bittiği zaman çok iyi bir şekilde yıkanıp cildinizdeki "deo stick"den kurtulmaz gerektiğini de unutmayın...

İlginçmiş değil mi?

Marketin camını ayna olarak kullanıp saçına jöle diye sırt çantasından çıkardığı "deo stick"i süren çocuğu gördüğümde bende böyle şaşırmıştım "nasıl oluyor acaba, oluyor mu bari?" diye, ama denedim oluyormuş ;)

Ki ayrıca güneş alerjisi olan birine de göğsüne sürüp denemesini tavsiye etmiştim o da az da olsa kullandığı diğer şeylerden daha iyi geldiğini söyledi...

[yalnız küçük bir ekleme yapayım bu deo stick mum şeklinde sert olan tipte olmalı ki sürülünce diğer kremsi sıvı olanlar gibi deri tarafından emilmesin, yoksa sürdükten sonra cildi koruyacak olan tabakayı oluşturmak yerine cilt tarafından emilen ve farklı bir amaca hizmet eden başka bir kimyasal olur o kadar.]

(Tabii ki bunun sadece bir öneri olduğunu, benim doktor olmadığımı unutmayın, uygulama sonucu oluşabilecek ters bir durumda sorumluluk tamamen uygulayan kişiye aittir...)

ayaklardaki farklı ter yapısı

Biyoloji hakkında düşünüp teoriler geliştirmek hoşuma gidiyor.

İşte onlardan biri; insanların ayak bilekleriyle topukları arasındaki bölgeden parmaklara doğru uzanan alanda (ayakların yan kısmında) oluşan terde, vücudumuzun diğer kısımlarındaki terin kimyasal yapısı içinde bulunmayan farklı bir bileşen daha var diye düşünüyorum.

Bu farklı kimyasal bileşik, devamlı yerle temas eden (haliyle vücudumuzun gözden de en uzak yeri olan) ayaklarımızı, ortamdan doğrudan bulaşabilecek zararlı mikrobiyolojik etkilere karşı koruyor...

01 Ağustos 2010

Ondan bundan derken nereden nereye...

[Dikkat! Bu gönderi; Çok uzun, ama “çok acayip karışık” ve ilginç bir yazı, okursanız akıl düzeniniz ve zekâ seviyenizde ileri ya da geri sapmalara neden olabilir, sonradan “Niye en başta uyarmadın?” demeyin... “Kitap pahalı, okuyamıyoruz.” diye düşünüyorsanız buyurun size kitap kadar uzun bir yazı. Hem de bedava :)]
-------

Yazarak para kazanılamadığı için bir şekilde işe gitmek zorundayım ve sadece işe gidip gelmek bile toplam üç saatimi aldığı için aklıma gelen her şeyi yazmaya zaman bulamıyorum...

Neyse ki bu hafta izne çıktım ve kendime biraz daha fazla zaman ayırabildim. Bu sayede de biraz daha fazla film seyrettim, biraz daha fazla kitap okudum, biraz daha fazla düşündüm vs. vs.

İzinde olduğum bu hafta içinde;
“yuvayı dişi kuş yapar” lafını
“yuvada dişi kuş HER GÜN TEMİZLİK YAPAR” olarak yanlış algılamış şahsın yaptığı “operasyonlar” yüzünden maruz kaldığım deterjanlardaki kimyevi maddeler beyin kimyamı değiştirmiş olabileceği için :) lütfen bu yazı içindeki anlamsız bölümleri fazla da ciddiye almayın :)

Ama yazının sonuna kadar okuyup tahammül edecek kapasitede bir kişiliğe de sahipseniz kendi kendinizi taktir etmeyi hak ettiğinizi de bilmeniz gerekir... [parası olanlar uygun yerlere heykellerini de dikebilir :) ]
------------


Battlestar Galactica dizisini (herkese tavsiye ederim, süper bir diziydi) seyrettikten sonra bütün olanların en başında ne olduğunu açıklayacak olan “Caprica” dizisine bir takıldım ki sormayın...

Şöyle eli deyince insan yüzelli ikiyüz bölüm çeker, bu nedir böyle, dokuz bölümü seyredip öyle kala kaldım, devamını göremeden ölürsem gözüm açık kalır, çok acayip bir şey... (mutlaka seyredin diyorum.) eylül ya da ekimde birinci sezonun kalan 11 bölümü yayınlanmaya başlayacakmış, şu anda sezon arasındalar.
---------

Dizilerden bahsetmişken iki sezon (toplam 16 bölüm) oynayıp bitmiş olan “Life on Mars”ı da ayrıca tavsiye ederim, garip ama güzel bir dizi. Bir dedektife araba çarpınca, adam kendini 1973 yılında (o zamanın İngiliz polis teşkilatında) bir karakolda komiser yardımcısı olarak buluyor. Fakat diziyi ilginç yapan şey; adamın, bütün bu yaşadıklarının (kaza sonrasında) komaya girip de kendi beyninin hayal ürünü olduğunu bilmesi...
-------------

Geçenlerde, ulaşımı çok zor olmasına rağmen 4,5 yaşındaki oğluma küçük arabalarla üzerinde oynasın diye araba yolu desenli halı bakmak için IKEA’ya gittik, beğendiğimiz küçüktü (ve pahalıydı) büyük olanı da soluk gibi durduğu için biz beğenmedik...

Çıkış bölümüne yakın bir yerde epeyce bir mobilyayı fırsat reyonuna koymuşlar; mağazada sergilenen ve bu yüzden sağında solunda küçük çizikler ya da çarpmalardan dolayı minik hasarlar oluşmuş bir sürü mobilya vardı. Masalar, sehpalar sıfır gibi duruyordu aklınızda bulunsun...

-----------

Eskiden televizyondaki reklamlarda kampanyalarla ilgili bilgi verirken ekranın altından çok hızlı bir şekilde minik yazılar geçerdi ve bunları okumak mümkün olmazdı.

Şimdi televizyon teknolojisi değişti ve neredeyse her evde büyük ekran plazma ya da LCD televizyon var, artık o küçük yazılar hem net hem de ekranlar büyüdüğü için daha bir büyük.

Ama bu sefer de bilerek o küçük yazıları “özellikle” titreterek montaj yapıp okunmaması için ellerinden geleni yapıyorlar... Firmaların niyeti ille de para kazanmak olduğu sürece bu zihniyet aynen devam edecek diye düşünüyorum. Çok ayıp ediyorlar ama yemiyoruz...
-----------

Hasta ve yaralılar için giydirildikten sonra şişirilen özel montlar düşündüm bir ara...

İçine (uçan balonlara ve reklam zeplinleri benzeri şeylere koyulan) aşırı basınçla sıkıştırılmış Helyum gazı basılacak olan (bu basınca dayanıklı özel maddelerden yapılacak) mont benzeri giysilerle; sedyeye hastayı koyarken, zor yürüyebilen çok yaşlı ya da sakat olanların bir yerden bir yere giderken yürümesine yardımcı olunabilir diye düşündüm.

Hasta, yatakta zor doğruluyor ama kaldırılıp muayeneye ya da tuvalete götürülmesi gerekiyor. Giydiriyorsun adama ve kilosuna göre giydiği monta sıkıştırılmış Helyum gazını dolduruyorsun, bu da bir şekilde az da olsa hastayı kaldırmaya yardım ediyor... (ya da yaşlılıktan dolayı vücudunu kaldıracak kuvveti kalmamış biri giyince vücudundaki ağırlığı daha az hissedip günlük işlerini biraz daha kolay yapması sağlanıyor.) saçma gibi görünüyor ama bir fikir işte... bakarsınız biri böyle bir şeyin yapılmasını sağlayacak başka bir şey düşünür...
----------

Böyle abuk sabuk sayılabilecek çok şey geliyor aklıma ama sonradan bunları saçma ya da mantıksız bulup yazmaktan vaz geçiyorum... [Aklım niye böyle şeylere çalışıyor onu da bilmiyorum ya neyse :) ]

Mesela;
Bir resmin ya da fotoğrafın (genelde) dört kenarı bulunmakta; sol, sağ, alt, üst...

Böyle binlerce resim (ya da fotoğraf) olduğunu düşünelim... ve hepsinde de mutlaka bir insan olsun... (bir filmi durdurduğumuzdaki görüntü bile böyle bir fotoğraf elde etmemizi sağlayabilir)

İşte o görüntüdeki insan nereye bakıyorsa baktığı yeri numaralandıralım ve kodlayalım. Diyelim ki adam yerdeki kuşlara bakıyor ve bakışlarını yönelttiği açıyı rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Resmin içini, dört kenar ve dört köşeye göre belli bölgelere ayırırız, adamın baktığı yer de diyelim ki sağ alt köşe olsun.

Resmi bölgelere böldük ya; her resim (sol üst köşe 1, üst orta 2, sağ üst köşe 3, sol orta kenar 4, tam orta 5, sağ kenar orta 6, sol alt köşe 7, sol orta 8, sağ alt köşe 9 diye) aynı kodla aynı bölgelere ayrıldığı için, resimdeki insanın baktığı yerin karşılığı kod olarak 9 olsun...

Her resimdeki her “bakış yönü açısı” bir sayı ile ifade edilince iki resim yan yana getirilip böyle yüzlerce resim arka arkaya sıralanınca bu sayılar bir harfe denk getirilip istenilen şifreli bilgi karşı tarafa iletilebilir...

Örnek olarak birinci resimde 2 ikinci resimde 9 no ile 29 sayısı elde edilir, bu da Z olur... araya da harf olarak çözülmesine gerek olmayan boşluk anlamında sıradan (içinde insan olmayan, diyelim bir kedi ya da trafik, deniz vs. resmi) koyulur...

Sabah alırsın gazeteyi ya da çok sayfalı bir dergiyi, sayfa sütun ve resimleri belirtirsin karşıdaki kişi de bunları alır sıralar ve şifreyi çözer.

İnternet adreslerinde çıkan resimler olur, ansiklopedi gibi başka kaynaklar bulunur ya da bir film ismi söyleyip o filmdeki karelerin dakika saniye cinsinden hangi anlarda durdurulacağının sayı olarak değerlerini (01:20:14 gibi) söylersin (gönderirsin) ve karşıdaki kişi aynı filmin dvd’sini alıp şifreyi çözer vs. vs. vs....

bu yöntem bilinse bile hangi film (ya da kaynak malzeme) olacağı daha önceden bilinemeyeceği için (o sayılar ancak o kaynakla işe yarayacağı için) şifreyi çözmek neredeyse imkânsız olur... (anlatabildim mi bilemiyorum)

Bilmiyorum işte bu tip şeyler ilginç geliyor bana... Hele bir de böyle bunları kendim düşünüp bulursam çok daha iyi hissediyorum :) İnsan beyni gerçekten çok garip :)
-------------

Her canlının kendine ait bir yaşam alanı ve bu yaşam alanında; gerek yiyecek kaynaklarını kullanma beceresi gerek düşmanlarına karşı kendini koruyacak savunma ve savaş taktikleri geliştirmesi kaçınılmaz bir olgudur.

Hayatta kalmayı becerip üreyerek sonraki nesillere yaşamın yolunu açabilmesi ile de bu döngü devam eder durur...

Her canlı organizmanın türüne göre yaşam alanı ve hayatını ölümcül (ya da yaşamsal) derecede etkileyecek dış koşullar farklıdır...

Afrika savanlarındaki yırtıcı hayvan ile kutuplardaki balıkların üzerinde yaşayan parazitlerin birbirinden farklı dünyaları ve hayat koşulları vardır ama her canlı bulunduğu ortama göre çevresini algılamak için belli bir donanıma sahiptir.

Bu bütün canlılardaki bilindik en ortak özelliktir; Bulunduğu ortamı algılamak...

Kimi canlı çok ileri seviyede koku alma duyusuyla, kimi keskin görüş yeteneğiyle, kimi hassas duyma özelliğiyle... bakteri ve virüs gibi olanlarda değişik kimyasal yapılar oluşturma yeteneğiyle bir şekilde kendi hayatını idame ettirecek özelliklere sahiptir...

Ve bütün bu sayısız canlının sahip olduğu özelliklere baktığımız zaman her birinde, kazanılmış olan bütün bu doğal yeteneklerin tamamının; nesillerden nesillere aktarılan “hayatını etkileyecek kadar özel” durumlar olduğu da bilinen bir gerçektir...

İşte şimdi can alıcı noktaya geliyoruz; İnsan!

İnsan da diğer canlılar gibi çevresini algılama, ona göre bir biyolojik yaşam alanı oluşturma, beslenme, korunma ve üreme gibi hayati işlevleri yerine getirme zorunluluğu içindedir...

Her canlının her türlü yeteneği doğrudan hayatınla ilgiliyken, insanın bu konuda diğer canlılara göre farklı bir özelliği var; ait olmadığı dünyaları, yani yaşamını sürdürmediği ve “direkt olarak doğal özellikleriyle algılamadığı alanları” algılama özelliği...

Tek hücreli bir canlı mikroskoptan kendine bakan insanı algılayamaz. Bir mantar, bulunduğu ortama göre korunma stratejisi geliştirir ama zirai ilaç serpen bir uçağın sesini duyması mümkün değildir... (örnekleri sayısız olarak çoğaltabiliriz)

İnsanın da algılamadığı ses frekansları (bazı hayvanların duyabildiği sesler), renk skalasının uç noktaları (kızıl ya da mor ötesi renkler), gözle görülemeyecek kadar küçük olan biyolojik yapılar olduğunu biliyoruz ama insanoğlu bunları çözüp algılayabilecek teknolojiler geliştirmiş... öyle ki bırakın bu dünyayı, (yaşamsal olarak belki de şu anda hiçbir insanın hayatını etkilemeyecek bir özellikte olan) uzay bile insanın “yapay” algı alanına girmiş bulunmakta...

Yani doğada yaşam savaşı veren bir canlı gibi düşünüldüğünde; insanın uzaydaki galaksilerden haberinin olması ne işe yarar, insan bunları niye algılıyor?

Mesela; Bir böceğin, diğer canlıların göremediği bir rengi görebilmesi (yansıma frekansı olarak düşünülecek olursa) o frekansta ışıma yapan bir bitkiyi bulmasını kolaylaştırmak içindir. Bu bitki bizim için tek besin kaynağı olmadığından bu frekansta görme yeteneği sağlayacak bir göz yapısı geliştirmemize gerek olmamıştır ve bu yüzden de o frekansı görmeyiz. (ama bu, o böcek için hayati bir öneme sahiptir o yüzden de bu özel algıya sahiptir.)

İnsanların algılayamadığı “işitme eşiği altında ya da üstündeki frekansta olan sesleri” duyan bir hayvanın; algı yönünden bu şekilde gelişmiş olması, düşmanını çok uzaktayken farkedip kaçmasına yarar ve yaşaması için bir zorunluluktur... (bu şekildeki örnekleri arttırabiliriz.)

Sonuçta...
Bu tür algı yeteneklerinin hepsi; hayatta kalabilmek için “edinilmiş olması zorunlu özellikler”dir ama bu özellikleri sergileme açısından bir istisna olan insan beyni niye “doğrudan zorunlu olmadığı algıları öğrenebilecek şekilde” evrilmiştir?

Doğa, niye insana bu şekilde bir yetenek vermiştir?

“Algılayamadığımız (mikro ya da makro olsun farketmez) diğer dünyaları yapay yollarla algılamak” insanlar için ileride hayati bir önem taşıyacak ki; doğa, insanı böyle bir özellikle donatmış diye düşünüyorum... Doğada hiçbir şey boşuna ve gereksiz değildir...
-------------
Şimdi de gelelim bu kadar her telden yazının sonuna...

Bir ara kafayı elektron mikroskobu bulup biraz inceleme yapmaya takmıştım. Şimdi de çeşitli çalışmalar yapmak için uzun süre uzayda kalan astronotların dönüşünde uygulanan fizik tedavi yöntemlerine taktım... durun hemen allallaaa demeyin çünkü bir nedeni var...

Önce şunu söylemem gerekiyor; uzaya giden astronotlar da bizim gibi insan ve onlar da aslında sadece bu dünya için tasarımlanmışlar :) yani bu dünyanın koşullarına uygun olan biyolojik bir yapıya sahipler...

Durum böyle olunca uzaya gittiklerinde yaşamaları mümkün değil. Eee ne var bunda, bunu bilmeyen mi var diyeceksiniz ama o kadar basit değil işte...

Astronotlar uzaya gittiği zaman bir sürü fiziki etki gibi ortamdaki yerçekimi kuvveti de farklı... yiyecek, içecek, tuvalete gitme, nefes alma gibi sorunlar çözülüyor ve ama bu yerçekimi sorunu (her ne kadar hareket etmelerini sağlayacak kadar yapay ters etkilerle bir şekilde bu sorun en aza indirgenmeye çalışılsa da) kolay kolay çözülmüyor ve astronotlarda kalıcı fiziki hasarlara neden oluyor...

Bu fiziki etkilerden en önemlisi de yerçekimsiz ortamda vücudun yere basan kısmı devamlı sabit olmadığı, vücut yere dünyadaki gibi ayaklarla basıp da bacaklar ve ayaklar üzerinde normal bir ağırlık oluşturamadığı için uzayda uzun süre kalan astronotların kemikleri uzuyormuş!

Şimdi gelelim bu konuyu bağlayacağım soruna:

İşyerinde devamlı oturarak çalıştığınızı düşünün (ki ben de bir grafiker olarak mecburen bu şekilde çalışmak zorundayım)...

Vücudunuzun bütün ağırlığı oturduğunuz yere doğru yani sandalyeye dik olarak bir baskı oluşturuyor... normalde bir insanın doğal olarak ortalama ayakta durduğu saatleri siz dizlerinizden aşağısına bir ağırlık uygulamadan geçiriyorsunuz...

Ama bu bir saat, bir gün, bir hafta, üç beş ay ya da beş on yıl değil, böyle 20 sene geçirdiğinizi düşünün...

Dizlerinizden aşağısına çok uzun yıllar boyunca normalde olması gereken basınç (ağırlık) uygulanmadığında aynen uzaydaki astronotlar gibi dizden aşağıda kalan kemikler normalde üzerine binmesi gereken ağırlıkla sınırlanmadığı için uzamaya devam ediyor...

Ama bu tabii ki çok ama çok küçük “bir iki milimetrelik” (hatta belki de bundan da daha az) bir uzama.

Vücut ağırlığı uyluk kemiğinden aşağıya diz kapağının altına kaval kemiğine baskı yapmadığı için kaval kemiği bir milimetre uzuyor diyelim... (normalde çok sık kalkıp dolaşsanız, uzun yürüyüşler yapsanız, buna uygun spor hareketleri ile işi dengeleseniz belki de böyle bir şey yaşamayacaksınız ama bunu ne söyleyen var ne yazılmış ne çizilmiş işte akla gelmeyecek bir şey)

(Bu oluşumu ve nedenini anlatmaya çalıştım, şimdi gelelim işin dramatik yanına...)

Ayakla diz kapağı arasındaki kaval kemiği günün büyük bir bölümü (uzun yıllar boyunca) üzerine (normalde olması gerektiği gibi) yük binmediği için diyelim bir milimetre bile uzamış olsa bu sefer şöyle bir etki oluşuyor;

Ayağa kalktığınızda bu bir milimetrelik uzunluk diz kapağınızın içini sürtünmeyle aşındırmaya başlıyor ve uzun yürüyüşlerde (ileriki yaşlarda daha kısa yürüyüşlerde bile) dizlerinizden dolayı bacaklarda yorgunluk hissediyorsunuz... (hani saatlerce yürürdünüz bir şey olmazdı ya; artık geçmiş olsun eskidendi o)

Tabii ki bunun bir sonraki aşaması da var; o aşamaya gelindiğinde gerçekten durduk yerde acı verip yürümeyi tamamen zora sokuyor... ya da orta ara aşamada yattığınız zaman dizlerde sızlama sancı vs. oluşmaya başlıyor.

(yüzükoyun yatıp ayakları yastıkla destekleyip dizle kemiğin temasını biraz engelleyecek şekilde hani otururken alınan pozisyona benzeyecek şekilde bir durumda yatarsanız sancı kesiliyordu)...

Eğer işin en başında bunu farkedip bu yönde ters etki yaratacak şekilde spor yapmaya başlamazsanız, ileride her gece dizlerinizdeki sancı yüzünden sabaha kadar uykusuz kalmanız işten bile değil...

Yaşımız daha genç, fiziğimiz spora elverişli, işin en başından bu durumu analiz edip olayı kendi mantığımızla çözdük ve gereken önlemleri aldık, bir yıl kadar çok hafif spor bile durumu kurtarmamızı sağladı şimdi hiç şikâyetim yok...

Şimdi, içinde dana jeli bulunan ekstrelerle [hayır canım, jelibon’daki dana jeli yeterli gelmiyor :) dana boyun kemiği iliği en iyisiymiş] kıkırdak yapıyı güçlendirip (bağ dokudaki ağ yapıyı) arttırarak sporla fiziksel desteğin yanında kimyasal desteği de düşünüyorum...

İşte, niye astronotlara uzaydan dünyaya dönüşlerinde hangi fizik tedavi yöntemleri uygulanıyor diye merak etmemin sebebi bu.

Ve bence bütün bunları düşünebilmem; biraz yukarıda yazdığım “insanın niye mikro ya da makro dünyaları yapay yollarla algılayabilecek şekilde geliştiği konusu”na da bir cevap oluşturuyor...

Uzun bir yazı oldu, buraya kadar gelebilenleri tebrik ediyorum. Umarım bu kadar inatçı olmanıza değmiştir.

(bu tür uzun ve daldan dala atlayan acayip yazıları seviyorsanız yandaki “eski mektuplar” linkinden ulaşacağınız yazılarım da hoşunuza gidecektir.)