27 Ekim 2010

harika sanatsal tırnaklar


İşte, bir önceki konuda bahsettiğim gibi küçük şeylerle uğraşıp mutlu olmaya çalışmak için eğlenceli bir örnek.

Bunu, erkek olduğum için ben uygulayamam tabii ki :) ama kızıma gösterip hatta uygulaması için yardımcı olup en azından bir yarım saati birlikte güzel bir şeyler yaparak geçirebiliriz.

Karelidefter’i takip eden bayan okuyucuların da beğeneceğini düşündüğüm bu uygulamayı şimdi adım adım açıklamaya başlıyorum.

Önce tırnaklara olabildiği kadar açık renkli bir oje sürülüyor, sonra gazete ya da dergilerden beğenilen uygun yerler (bu, resimde görüldüğü gibi sadece yazı yerine, beğendiğiniz resimlerin ayrıntıları veya hayran olduğunuz bir sanatçının minik resimleri de olabilir) kesiliyor.

Tırnaklardaki ojeler kuruyunca üzerine bir damla alkol damlatılıyor. (ya da benzeri votka, viski, vs. gibi alkol içeren içecekler de olabilir.)

Kenarda hazır beklettiğimiz (daha önceden hesaplanarak küçük kesilmiş) gazete parçasını alkol damlattığınız tırnağa yapıştırıyorsunuz.

Kağıt, üzerindeki boyayı daha da iyi bıraksın ve kolayca iz bırakmadan çıksın diye (alkol damlatılmış tırnağa yapıştırdıktan sonra) kağıdı tersinden de bir iki damla alkolle ıslatıp bir süre bekledikten sonra çıkartıyoruz.

İşte, dikkat çekici, renkli ve yaratıcı tırnaklar… (ama kimseye işin sırrını söylemiyorsunuz ki karelidefter okuyanların bir ayrıcalığı olsun :))

dolu mu, boş mu?

Evet, büyüyüp de hayatın içine girdikçe ve hayat tecrübemiz daha da arttıkça ne yazık ki dünyaya bakış açımız da eskisi kadar olumlu olmayabiliyor.

İşin eğlence kısmı gidip de hayat zorunluluklardan ibaretmiş gibi görünmeye başlayınca şu meşhur örnekteki gibi bardağın hep boş tarafına kafayı takıyoruz.

Çocukluk çağlarında bardağın dolu kısmı bize yeterken, gençliğimizde boş tarafına hayıflanıp dururuz.

Büyüyüp de zamanla bilinçlenip bardağın boş kısmını “kimlerin boşalttığı” üzerine kafa yormaya başladığımızda artık sonuçla değil sorunların kaynağına inmeyi de öğrenmiş bulunuyoruz ama ne yazık ki bu, hayata daha da olumsuz yaklaşmamıza neden oluyor.

Oysaki yukarıdaki çizimde olduğu gibi aslında bardağın (suyla olmasa da) hep dolu olduğunu düşünmeye başlamak, bazı şeylerin eksilmesine rağmen yerlerinin başka şeylerle doldurulabileceğini gösteren güzel bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayabilir.

Bardak, teknik olarak aslında her zaman doludur, önemli olan şey; içindekilerin değişmiş olmasını ve o değişenlerle neler yapılabileceğini düşünmeye çalışmak, durumumuz ne olursa olsun umudumuzu yitirmemek ve fırsat verilmişken en kötüsü olduğunu düşünsek bile yaşama olabildiğince dört elle sarılıp küçük şeylerle hayatımızı güzelleştirmek için uğraşmaktır.

[Benim kadar kötümser birinin böyle bir yazı yazdığına inanamıyorum :) ama klasik “hayata bakış açısına göre insanların iyimser mi kötümser mi olduğunu gösteren” bardak örneğine bilimsel düşünce tarzıyla farklı bir boyuttan yaklaşan bu fikri (konunun girişindeki resim) görünce dayanamadım, kusuruma bakmayın artık, oldu bir kere :)]

not: bu kadarını herkes biliyordur ama yine de İngilizce bilmeyenlerin de olabileceğini düşünerek açıklamak zorundayım.
Resimde bardağın sağındaki kırmızı yazılar: 1/2 air, 1/2 water (yarı hava, yarı su)
Alttaki siyah yazı: technically the glass is always full (teknik olarak bardak her zaman doludur.)

zayıflamak için ışıkları söndürün

İşte, yine bilimsel bir araştırma için yapılan değişik bir deney.

Amerika Ohio Üniversitesi Biomedikal Fakültesi Psiko-Nöroloji Bölümü’nden Laura Fonken yönetiminde yapılan bu deneyin sonuçlarına göre;

Gece uyurken yattıkları yerde hafif bir ışık bulunmasını tercih edenler, tamamen karanlık bir ortamı tercih edenlere göre daha fazla kilo alıyormuş.

Işık çok hafif bile olsa uyuyan kişinin metabolizmasının çalışma düzenini bozarak gün içindeki beslenme alışkanlıklarına (geç saatlerde yemelerine neden olarak) etki ediyormuş.

Laboratuvar ortamında farelerle yapılan deneyde fareler önce iki gruba ayrılmış.

Birinci grup;
Gün boyu normal olarak ışıklı bir ortamda sıradan hayatına devam ettikten sonra geceleri sekiz saat boyunca da yine normal olarak karanlık bir ortamda bırakılmış.

İkinci grup;
Yine birinci grup gibi gün içinde ışıklı bir ortamda sıradan hayatlarına devam ederken gece olunca sekiz saat süren karanlık ortam yerine uyudukları yer hafif bir ışıkla aydınlatılmış.

Işığın etkisiyle metabolizma düzenleri bozulan ikinci gruptaki farelere de diğer gruptakilerle aynı miktarda yemek veriliyormuş ama birinci gruptakiler sabah uyanınca ve gün içinde belirli saatlerde düzenli aralıklarla yemek yerken, ikinci gruptakilerin yemek yeme düzenleri değişmiş ve daha geç saatlerde yemeye başlamışlar.

Bu da dolaylı yoldan “gece yiyip yatma” (gece yeme sendromu) alışkanlığında gözlemlenen fazla kilolara neden olmuş…

Sanırım çocuklar uyuyunca odalarının ışıklarını söndürmek kadar :) akşam öğününün geç saatlerde olmamasına da dikkat etmek gerekiyor.

[Tabii “daha fazla karanlıkta kalıp yeme isteği azaltılabilir mi?” konusunun araştırılması gibi bir şey de aklıma gelmiyor değil ama herhalde öyle bir durumun sürekli olarak uygulanması da metabolizmayı ağırlaştıracağı için uğraşılması gereken daha zor sorunlara neden olabilir diye bu işi bilimadamlarına bırakmanın daha doğru olacağına karar verdim :) ]

Persepolis [film]

Uzun zamandır seyretmek istediğim (İstanbul film festivali’nde de oynayan) bu filmi sonunda bir fırsatını bulup seyrettim.

Filmde, İran’da yönetimi ele geçirdikten sonra dini alet ederek hükümeti yönetenlere karşı yapılan eleştirileri küçük bir kızın (Marjane) bakış açısıyla vermeye çalışmışlar.

Küçük kız, doğal olarak ailesinin ve yakınlarının tepkilerinden (aile geçmişinin anlatılmasının da etkisiyle) yaşanılanları (yaşının gereği olarak) masal gibi algılıyor.

Çevresindeki insanların yaşamlarındaki baskıyı anlayacak yaşlara geldiğinde de (her geri kalmış ülkede olduğu gibi) kişisel ve toplumsal hayatının her aşamasında başkaları tarafından bir şeylere karışıldığı ya da yasaklar koyulduğu için özgür olamadığının farkına varıyor.

Küçük kız, büyüyüp genç bir kız olmaya başladığı dönemde (kendince asi bir tavır takınarak) normal yaşamını sürdürmeye çalışsa da bu yasaklarla dolu yaşama ayak uyduramamaya başlıyor.

Bu durumdan endişelenen anne babası da (zamanla kızlarının başı derde girer diye düşünüp) çocuklarını Avrupa’ya göndermek zorunda kalıyor.

Genç bir kızın ergenlik dönemini ailesinden uzakta, yabancı bir ülkede geçirmesi kendi başına zaten çok zor bir durumken, bir de bunun üzerine Avrupa insanının vurdumduymaz bencilliği eklenince filmimizin kahramanı hiçbir yerde mutlu olamayan iki arada bir derede kalmış mutsuz bir insan oluveriyor.

(Böyle olunca da filmin yarısı; Avrupa’daki insanların kendilerinden olmayanları dışlamasını ve doğu insanına uzaklığını anlatmaya, onların yaşam tarzına yönelik eleştirilere ayrılmış oluyor.)

Neyse, küçük kız büyür, Avrupa’ya gönderilir, orada mutsuz bir dönem geçirince yapamayacağını anlayıp her şeye rağmen ülkesine, ailesinin yanına dönmeye karar verir.

Filmin bundan sonraki bölümünde “Dini rejim baskısı altında” yasaklarla dolu sosyal hayatın çekilmezliği, bir genç kızın o dönemdeki hayatından örneklerle (bir ölçüye kadar) eleştirel olarak verilmeye çalışılmış.

Tabii ki bir filmde eksiksiz olarak tarih kitabı gibi her şey anlatılacak diye bir zorunluluk yok. Bu da var, şu da oldu diyerek her şeyin tek bir filme sığdırılması da zaten mümkün değil. Ama biraz daha etkili hale getirilip biraz daha detaylarla uğraşılabilirdi diye düşünmeden edemiyorum.

Mesela;

İran’daki devrim öncesi dönemde yabancı ülkelerin iç siyasete etkisi üzerinde çok az durulmuş.

Ülkedeki dini geleneklere bağlı baskı unsurlarının yüzyıllardır bütün yönetimler tarafından kullanıldığı tam olarak vurgulanmadan sanki mollalar birden bire ortaya çıkmış gibi gösterilmiş…

Ve tabii ki genç bir kızın kendine ait özel yaşamını gözler önüne sererken; o bilinçsiz ergenlik döneminin Avrupa’da yanlış yollara sapınca ne kadar acı verici olabileceği de gereksiz olarak uzatılıp çok ayrıntılı olarak anlatılmış.

Güzel buğulu çini işi boyama efektleriyle elde yapıldığı izlenimi verilen (kimi yerde sanatsal bir çizgiyle de buluşan) Fransız tarzı animasyon film yine de oldukça başarılı… (Ama gençken seyrettiğim Pink Floyd’un “The Wall” filminin hissettirdiği “Yasakçı zihniyete” nefret duygusunu yaratmaktan da çok uzak.)

İran’daki dini rejimin ülkeyi istediği gibi yönetmek için zorla yerleştirdiği yasakçı anlayışın, genç bir kızın yaşadığı dönemler içinde neler hissettirdiğiyle birlikte verilmesi güzel bir deneme olmuş ama dediğim gibi keşke ana konuya daha fazla odaklanılsaydı daha iyi olabilirdi gibime geliyor.

Bir de bütün hikâyeyi anlatan kızın “eski kraliyet ailesine mensup aile köklerinin bulunması” durumunun, olayları kişiselleştirmiş havası yaratacağı düşünülmeden filmin başında konu olarak geçirilmesi bence konuyu taraflı birinin ağzından dinliyormuş etkisi yaratmış.

Oradaki olayların, insanların durumunun ve hayatın dayanılmaz olduğu, yapılanların hiçbir haklı gerekçesi bulunmadığı zaten bütün dünya tarafından bilinen ve kabul edilen bir şeyken, olayın kişisel köklerinin de ortaya dökülmesi gereksiz olmuş.

(Ama bir yandan da filmin hakkını yememek adına; bu filmin Marjane Satrapi'nin çizgi roman olarak tasarlanmış gerçek hayat hikâyesinden uyarlandığını ve filmdeki bu “özel hayata ait” bölümleri filmin doğal bir parçasıymış gibi kabul etme zorunluluğumuz bulunduğunu da belirtmek gerekiyor. Marjane Satrapi, hem bu filmin baş karakteri, hem senaristi, hem de aynı isimle yayınlanan çizgi romanın Fransa'da adından başarıyla söz edilen çizeri olarak gerçekten başarılı bir sanatçı.)

Sonuç olarak;
Cannes film festivali'nde jüri büyük ödülünü alan, kaliteli, kopmadan seyredilen düzgün anlatımlı, başarılı bir film olan Persepolis’i seyredilecekler listesine ekleyebilirsiniz.

Ülkemizin kültürel yapısı gereği bize fazla uzak gelmeyecek benzerlikler konuyu tanıdık kılıyor olsa da; yine de yakınımızda olup biten acı olayları tekrar bir gözden geçirip düşünmek adına seyredilmeyi hak ediyor.

26 Ekim 2010

"burn in"

İki albüm tanıtımının ardından uygun düşeceğini düşündüğüm bir notu da buraya aktardıktan sonra içim huzur dolu bir şekilde yeni araştırmalar için biraz ara verebilirim :)

Müzik olmasaydı dünya benim için kesinlikle katlanılmaz bir yer olurdu. Müzikle ilgili şeyleri okumayı, ayrıntıları hakkında bilgi edinmeyi bu yüzden çok severim.

Evde genelde çocuklardan bana fırsat kalmadığı (bana kalsa müzik setinin sesini bütün apartmanı yerinden oynatacak kadar açacağım :) ) için ancak gece vakti kulaklıkla müzik dinleyebiliyorum.

Kulaklıkların verdiği müziğin berraklığı, bas seslerin kalitesi, pırıl pırıl bir vokal benim için önemli ve başka uyduruk kulaklıklarla boğuk çıkan sesler müzik dinleme zevkini öldürdüğü için de kaliteli kulaklık benim gibi müziği yolda ve evde kulaklıkla dinlemek zorunda olanlar için vazgeçilmez bir ayrıntı.

Bir iki gün önce kulaklıklarla ilgili bir iki araştırma yaparken dikkatimi çeken ilginç bir şeyle karşılaştım. Bu işten anlayanların “Burn in” dediği bir işlem var. (ki bu kadar ilgili olduğum halde bugüne kadar ne kimseden duydum ne de bir yerde okumuşluğum vardı.)

“Burn in” terimiyle açıklanan olay ise gerçekten çok ilginç ve denenmeye değer.

Eğer müziğe meraklıysanız, kimi zaman da evde ya da yolda müziği kulaklıkla dinliyor ve kulaklık kalitesini önemsiyorsanız; kulaklık aldığınız zaman yapmanız gereken bir şey var.

O da kulaklığı kullanmaya başlamadan önce bir müzik setine bağlayıp sesi sonuna kadar açarak, kulaklığı “sesinin daha kaliteli çıkması için” 24-48 saat o şekilde çalışır vaziyette bırakmak.

Bu aynı eski dönem arabaları sıfır olarak alınca motorunu açma işlemine benziyor ama okuduklarım “Burn in” yönteminin mutlaka uygulanması yönünde.

(Eğer kulaklık o şekilde 24 saat çalışır vaziyette bırakılınca sesten rahatsız olursanız üzerine bir yastık ya da yorgan bırakabilirsiniz.)

Bu yöntemin hiçbir işe yaramadığını söyleyenler de var ama bir yandan da bu konuya destek olabilecek fikir olarak kullandıkça kulaklığın sesinin değişip zamanla tonların yerine oturduğunu, hem eskimiş hem de aynı kulaklıktan yeni bir tane alıp karşılaştırmış olanların söyledikleri de var...

Kahverengi ton sesleri daha sıcak bulduğum için yeni alınan hoparlör ve kulaklık tipi elektronikte "burn in" işleminin (sonuçta hiçbir kaybımız olmayacağına göre) yapılabileceğini düşünüyorum...

Notlar:

1, Kimisi o kadar süre devamlı açık kalan kulaklık fazla ısınıp bozulur diyor ama bence kulaklığı alınca da iki gün boyunca hiç çıkarmadan dinleyebilirim ve o zaman da bozulabilir. Eh, öyle iki günde bozulacak kalitesiz bir kulaklık için de zaten uğraşmaya değmez diye düşünüyorum.

2, Bu arada kahverengi ses de ne, sesin rengi mi olur diye merak ettiyseniz beyaz, pembe ve kahverengi ses frekansları hakkında ingilizce bilgi için http://en.wikipedia.org/wiki/Pink_noise linkinden çıkan sayfaya bir gözatabilir, sayfanın sağ alt tarafında bu frekansların örneklerini dinleyebilirsiniz. Yalnız dikkat edin bu gürültülü frekans örneklerini dinlemeden önce sesi mümkün olduğu kadar kısın ki kulaklarınız zarar görmesin.

3, Minnesota Üniversitesinin resmi sitesinde burn in üzerine yazılmış yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.stat.umn.edu/~charlie/mcmc/burn.html

4, Wikipedia burn in konu linki
http://en.wikipedia.org/wiki/Burn-in


5, Numark marka kulaklıkları herkese öneririm, evde 5 yıldan fazla bir süredir çoluk çocuk herkesin elinde ama ne kalitesinden ne sağlamlığından hiçbir şey kaybetmedi. ayrıca pahalı olan yüzlerce benzeri kulaklıktan çok daha hassas frekanslarda çok daha kaliteli ses verdiğine şahsen kefilim. Fiyatı da benzerlerine göre inanılmaz derecede ucuzdur (20-30 Tl. arasında) Türkiye'de de internetten alabilirsiniz. Lüks markalarda olduğu gibi taklidi yoktur alınca pişman olmazsınız.

Sola Rosa - Get it together (The remixes)

Müthiş ritmler, derin baslar, harika vokal ve diğer enstrümanlarıyla Sola Rosa’nın “Get it together” albümü “mutlaka dinlemeniz gereken”ler arasında yerini almalı.

Caz ritmi bir parçada caz ve blues vokallerin birleştirildiği (bunun üzerine solo kısmında çok şık duran rap vokallerle çeşitlemelere gidilebilen) çok acayip bir “pop-caz-club-latin-rap” karışımı diyebileceğim albüm gerçekten müzikal kalite olarak sınırları zorluyor.

Her parçası ayrı güzel olan ve kaliteli bir alette yüksek sesle dinlenilebilirse büyük keyif verebilen bu albümü mutlaka dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Hem günümüz müziğindeki teknik altyapıyı sonuna kadar kullanmışlar, hem de çok farklı ve kendilerine özgü kaliteli parçalar yaratmışlar.

Birçok ünlü grup ve sanatçının parçalarda vokal ve müziğe eşlik etmeleri albümü son derece bulunmaz kalitede özel bir yapıt seviyesine taşımış.

Four D.’nin vokallerde katıldığı “Del ray” parçasını yüzlerce kez dinlememe rağmen henüz bıkmış değilim, sizin de bu albümden ilk dikkatinizi çekecek parça olacağını düşündüğüm “Del ray”in ardından;

Dördüncü ve biterken son yarım dakikasındaki ara ritm sololarıyla çok güzel bir parça olan “All you need"
(Ft. Aima the Dreamer j-boogie remix)

“Love Alone”
(Ft.Spikey Tee Mr. Boinkin’s Mank remix)


These words, these sounds, these powers

(Ft.Spikey Tee j. Star- Concrete Break out Mix)

ve
Kinski’s Bossa Remix versiyonuyla, TM Juke Remix versiyonu için çok farklı yorumlarla bambaşka ama her ikisi de ayrı güzellikte olan
“Turn around”
(Ft. Iva Lamkum)

Bence bu albümü almaya değer kılan en güzel altı parça... Dinleyecek kaliteli bir şeyler çıkmıyor diyorsanız haklısınız ama arada böyle güzel şeyler olunca kaçırmamanız gerektiğini de bilmelisiniz...

[Aman dikkat, orijinal "Get it together" da güzel ama özellikle daha eğlenceli olan "The remixes" versiyonuna bakın.]

Sola Rosa resmi sitesi linki:
http://www.solarosa.com/

Myspace sayfası linki:
http://www.myspace.com/solarosamusic

Audio Bullys - Higher than the Eiffel

Her türde kaliteli müziğe açık bir müzikseverseniz, 80’li yılların müzik yapısını 2000’lerin elektronik tarzıyla harmanlayan bu grubu seveceğinizi düşündüm.

Her ay internetten yaklaşık 200 albüm indirip dinleyen biri olarak elektronik müziğin geldiği noktayı önemsemeden sadece düşündüklerini yansıtmak için teknolojiden yararlanan grubu “değişik şeyler” arayanlara mutlaka tavsiye ediyorum.

Benzerleri ya da aynı dönemde müzik yapan birbirinin taklidi gruplardan bıkmışken ilk dinleyişte dikkat çeken yer yer Alphaville havasına girip yer yer umursamaz vokalleriyle kendine özgü tınılara ulaşıp sakin bir çizgiyi duygusallıkla birleştiren bu grubu hiç değilse bir kez dinlenizi istiyorum.

Yavaş başlayan ama sonradan piyano, yaylı çalgılar ve klavyeye eşlik eden elektronik efektlerle çoksesli denilebilecek kadar derinleşen müziğiyle Audio Bullys son günlerde en çok dinlediğim grup oldu.

Yavaş girişleri açarak genişleyip belli bölümlerde hızlanan ve bazı parçalarında en iddialı “club” müziklerinin en hızlı bölümleriyle yarışabilecek kadar güzel ritmlerle coşturan parçaların arasındaki yer yer melankolik vokal gerçekten dikkat çekici.

Pop ya da elektronik müziği sevmiyor olsanız da müziğin günümüzdeki underground ortamlardaki özgün uç noktalarını keşfetmek adına farklı bir şeyler dinlemek için iyi bir fırsat olabilir.

Benim bu albümdeki favorim olan “Dragging Me Down”dan sonra en çok beğendiğim parçalar
“Drums”
“Only man”
“Feel alright”
“Twist me up”
ve
“Goodbye” ama diğer parçalar da en azından birkaç kez dinlenmeyi hakedecek kadar güzel...

(Ülkemizde youtube video paylaşım sitesinin yayın yasağı bulunduğu için bu sefer ne yazık ki tanıtacağım müzik albümünün beğendiğim parçalarına büyük video klip linklerini veremeyeceğim. Ama bir yandan da böyle değişik türde müzik yapan Audio Bullys’in Higher than the Eiffel albümünü tanıtmamak da olmaz diye düşündüm. Diğer alternatif linklerden grubun parçalarına şöyle bir üstten de olsa bakabilirsiniz. Yalnız parçaların giriş ve gelişmelerine bakarak hemen karar vermeyin çünkü hemen hemen bütün parçalar belli bir süre sonra başka bir şekle giriyor :) )


Drums
Only man
Feel alright
Twist me up
Goodbye
Dragging Me Down

grubun myspace sayfasına http://www.myspace.com/audiobullys linkinden ulaşabilirsiniz.

burçlar için resmi bildiri

Doğaüstü güçlerin, sihir, fal ve büyünün gerçekte hayatımıza hiçbir zaman iyi ya da kötü bir şekilde etki edemeyeceğini herkes bilir.

Ama “bunu bilemeyecek kadar cahil olanların kandırılmalarını engellemek için kim ne yapıyor?” diye soracak olursanız buyurun size astrolojik fal ve burçlara göre hayatını düzenleyenler için resmi bir bildiri;

“..........................
Astronomlar, astrofizikçiler ve diğer alanlardaki bilimadamları olarak aşağıda imzaları bulunan biz, özel ya da halka açık olarak astrologlar tarafından verilen öğütlerin ve öngörülerin sorgulanmadan kabul edilmesine karşı halkı uyarmayı diliyoruz.

Astrolojiye inanmak isteyenler, ilkelerinin hiçbir bilimsel temeli olmadığını anlamalıdır...

Doğum anında yıldızların ve gezegenlerin uyguladığı güçlerin herhangi bir yolla geleceğimizi biçimlendirebileceğine inanmak düpedüz bir yanlıştır.

Uzak göksel çisimlerin konumlarının belirli günleri ya da dönemleri bazı eylemler için daha elverişli yaptığı ya da doğduğu burcun kişinin diğer insanlarla uyumundan ya da uyumsuzluğundan sorumlu olduğu da doğru değildir.

............................”

Bu resmi bildiri;
1975 yılında (aralarında çoğu Nobel Ödülü kazanmış bilimadamı olanların da bulunduğu) Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi üyesi 186 kişi tarafından imzalanarak saygın gazete dergi ve diğer yayınlarla halka duyurulmuş...

Not: bu bildiriyi Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins ortak çalışması olan “Yanlış yönde kuantum sıçramalar” isimli kitapta okudum. Daha önce burçlarla ilgili yazdığım bir konuya - http://karelidefter.blogspot.com/2010/04/burclar-ve-cks-noktasndaki-ihtiyac.html - linkinden ulaşabilirsiniz.

Sigaradan sodaya

Sigara, kokusuyla etrafı rahatsız ettiği gibi ağzımızda bıraktığı acımsı tatla bizi de zaman zaman rahatsız eder. Buna karşı naneli sakız çiğniyor olsam da bir süre sonra bu “her sigaradan sonra bir sakız çiğneme işi” eziyet gibi geliyor. (Hatta sigara kokusu kısmen gitse de o zehir gibi ağız tadını çözmeye yetmediği zamanlar da oluyor.)

Bu durumda ya portakal suyu ya da kola vs. gibi bir şey içmek iyi geliyor ama benim tercihim soda. Hatta şu son birkaç yıldır moda olan meyve aromalı sodalar (özellikle limonlu olanı) insanın içini açıyor, bir yenileniyor, bir ferahlıyorsunuz ki başka hiçbir şey buna benzemiyor...

Bunları düşünürken aklıma bütün bunları birleştiren bir şey geldi; naneli soda. Evet bu meyve aromalı sodaların içinde neden insanı şöyle bir iyice açıp nefesini ferah ferah alıp vereceği (sigara kokusu yerine) mis gibi tertemiz nane aromalı olanı yok.

Diyelim sigara içmiyorsunuz o zaman da ara sıra yenilen sucuklu tost, sarımsaklı mantı işkembe çorbası gibi yiyeceklerin başkasını rahatsız etmesini engellemek için de naneli soda içilebilir.

Ve yine diyelim ki aromalı olması sadece kokusunun kimyasal olarak taklit edilmesi anlamına geldiği için aromalısı olmasın da gerçekten nane özü koyulanı olsun ama nasıl olursa olsun bir naneli sodamız olsun.

Benim aklıma geldi ve böyle bir şeyin olması iyi olurdu diye düşünmekten çok acaba niye yok, niye yapılmadı diye düşündüm...

Her zaman olduğu gibi düşünmesi benden yapması girişimci okurlardan :)

25 Ekim 2010

acil aramalar için alternatif yöntem önerisi

Allah kimsenin başına vermesin ama acil bir durumla karşılaşınca “İtfaiye hangisi, ambulansın telefonu kaç, trafik polisi için kaçı arayacaktık?” diye o şartlarda insanın aklına hiçbir şey gelmediği bilinen bir şey.

Biz yine yürürlükteki acil çağrı telefonlarının “tek bir telefon numarasıyla aranacak” tek bir merkezde (911 gibi) toplanmasını bekleye duralım ama bir yandan da ek olarak başka şeyler yapmaya da devam edelim.

Böyle bir konuda yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir şey geldi aklıma.

Niye aradığımız servisin telefon numarasını çevirmenin dışında bir de bu servislerin isimlerini telefon tuşları üzerindeki harflerle yazarak arayamıyoruz?

Sadece bu servisler için özel numaralar devreye sokularak ev ve cep telefonlarına bağlı tüm telefon operatörlerinden böyle bir sistemle aramak mümkün olsaydı daha kolay olmaz mı?

Tamam, eski sistem yine devrede kalsın, tek numaradan merkezi sisteme ulaşıp oradan yönlendirme de olsun ama bu şekilde ek bir sistem de koyulsun...

Yardıma ulaşmak için en küçük bir ayrıntı bile yeri geldiği zaman hayati bir önem taşıdığına göre böyle bir şey de uygulanabilir olmalı...

Buna göre mesela ambulans lazım olunca numarayı bilmeden telefonun tuşları üzerinde sadece bu harflerin bulunduğu tuşlara basarak (26285267) ambulans çağırabilir, yine aynı şekilde polis ve itfaiye için aynı yöntemi kullanabiliriz...

Hafele–Keating deneyi: hız ve zamana etkisi...

Bunu çok düşündüm ama bir türlü mantığım almıyor. Belki aynı işlemi kendim deneyip yapınca etkisini birebir gördüğüm zaman inanırım :)

Bu konu üzerine daha önceden bir sürü kitap okudum, belgesel seyrettim, tartıştım, düşündüm ama diyorum ya bir türlü mantığım kabul etmiyor...

Biliyorum, bilimsel olarak açıklanmış, anlatılıp tartışılıp sonucu kabul edilmiş ama...

...neyse sözü fazla uzatmadan (zaten kendisi karmaşık olan konuyu) en iyisi taa en baştan anlatmaya başlayayım.

(Konuyu okuduğum kitapla ilgili bu kısım biraz karışık gelebilir ama siz devam edin.)
Fal, büyü, burç, sihir, ufo, psişik güçler vs. gibi gizemli konuları bildiğini iddia ederek diğer insanları yönlendirmeye ve bunlardan kişisel çıkar elde etmeye çalışanların “bu konular hakkında fazla bilgisi olmayanları etkilemek için” neler söylediğini (ya da yaptığını) ama bunların aslında büyük bir yalan olduğunu, bilimsel açıklamalar yaparak anlatılanları tek tek çözümleyen bir kitap* okuyordum.

Kitapta; doğaüstü ya da açıklanamayan şeylerin bilimsel olarak (deneysel yoldan) araştırılıp çürütülmesiyle birlikte zaman zaman bu konuların gerçekten devletler ya da askeri kurumlar tarafından resmen araştırıldığı da belirtiliyor...

Bu araştırmalardan bazıları öylesine ilginç ki kimisini ben de merak edip kişisel olarak araştırıp daha fazla bilgi edinmeye çalıştım.

İşte kitaptaki konulardan birinde küçük bir ayrıntı olarak sözü edilen merak ettiğim konu:

Araştırmacılar Einstein’ın görecelik kuramını incelemek için farklı deneyler yapıyor. Amaç hızlı hareket eden bir nesne ile yavaş hareket eden bir nesneye zamanın farklı etki edip etmediğini anlamak.

(Bu kuramın parçalarından birine göre; uzayda çok hızlı hareket eden bir uçağın içindeyseniz ve bir yıl ışık hızına yakın bir hızda seyahat edip geri gelirseniz dünyada bir yıldan daha fazla süre geçmiş oluyor.)

Bunu en basit şekilde denemek için yapılan deneyi (Hafele–Keating) internette araştırdım.

Bu deneye göre bir jet uçağına ve bir de yer gözlem istasyonuna birbirinin aynı özellikte iki atom saati koyuluyor.

Her iki saate etki eden ısı, basınç vs. gibi dış kuvvetler özenle gözlemlenip iki saat için de koşullar çok teknik ve ayrıntılı çalışmalarla eşitleniyor.

Bundan sonra jet uçağı kalkıp dünyanın etrafında dönmek üzere uçuşuna başlıyor ve her iki saatin de çok hassas bir şekilde aynı anda çalışması sağlanıyor.

Jet uçağı uçuşunu tamamlayıp da yere indiği zaman her iki saat de kontrol ediliyor ve uçağın içinde jet hızıyla giden saatin daha yavaş işlemiş olduğu gözlemleniyor.

Uzay boşluğuna çıkıp daha ayrıntılı (hızlı ve uzun süren) bir deney yapma imkânı olmadığı için bu koşullar altında gerçekleştiren deneyin sonucuna göre;

Zaman, hızlı hareket eden cisimler için yavaş hareket eden cisimlerden daha yavaş geçiyor.
(hız arttıkça zaman yavaşlıyor)


* okuduğum kitap TÜBİTAK Yayınlarından çıkan, Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins ortak çalışması olan “Yanlış yönde kuantum sıçramalar” isimli eserdi.

Not; Anlattığım konu, bilimin hangi konuları nasıl deneysel yöntemlerle çözümlediği ve bilimsel doğrulama yöntemlerinin nasıl işlediğiyle ilgili giriş bölümünde yüzeysel olarak yer alıyordu. Konuyu merak edenler sadece bu konu için kitabı almayı düşünüyorlarsa kitapta bu deneyle ilgili fazla bir şey olmadığını belirtmem gerekiyor.

“Ölümden dönme deneyimi”


Evrendeki en karmaşık şey beynimiz ve tam olarak bilemediğimiz ona ait çalışma sistemi...

Bu konuyla ilgili şeyler gerçekten çok ilginç oluyor. Yüzbinlerce deney, fikir yürütme, açıklama, çalışma ve araştırma bu konuyu daha da merak edilir kılıyor.

Geçenlerde bitirdiğim bir kitapta* böyle bir konu vardı. Ama konuya geçmeden önce sizlerle küçük bir deney yapacağız...

Yapacağımız deney için herhangi bir malzeme gerekmiyor, ben size düşünmeniz gereken bir şey söyleyeceğim siz de onu düşüneceksiniz ama ne düşündüğünüzü ve özellikle kendinizi “NASIL?” düşündüğünüzü unutmamanız gerekiyor. Çünkü deneyden sonra anlatacağım konu bununla ilgili...

(sizden düşünmenizi istediğim şeyi önce gözlerinizi kapatıp düşünün ve düşündükten sonra “tamam” dediğinizde de kaldığınız yerden okumaya devam edin)

Evet şimdi başlıyoruz:

Plajda yattığınız son anı düşünün.
.................................
.................................

En son nerede denize ya da havuza girdiyseniz kendinizi orada yani plajda ya da havuz kenarında büyük bir ihtimalle de bir şezlongda veya havlunun üzerinde yatarken hayal etmiş olmalısınız...

Şimdi (sonradan bu deneye dönmek üzere) konumuza geri dönelim...

Ameliyat sırasında bir süreliğine “ölümden dönme deneyimi” yaşadığını söyleyen hastaların anlattıklarıyla ilgili çeşitli araştırmalar yapılmış.

Hastaların yaşadığı bu deneyimlere çeşitli açıklamalar getirmeye çalışan bilimadamları, ilk olarak anlatılanlar içindeki ortak noktaları tespit etmeye çalışmış;

“Her yerin yavaş yavaş aydınlanıp göğe doğru çekilme hissi” yaşanması, “ucunda ışık beliren bir tünele doğru uçma hissi” vs. gibi şeyleri “Hastaların, genel anestezi altında vücutlarını tam olarak dengeli bir şekilde algılayamama”larına bağlayan bilim adamları; “Genel anestezide hastaya verilen kimyasal maddelerin beynin nörokimyasal yapısında değişiklikler yaratıp algıyı değiştirebileceği” üzerinde duruyorlar...

Beynin, var olan duyu ve algı yöntemleriyle “hissetmeye alışık olduğu durumları” gerçekte yaşamadan da algılıyormuş gibi hissedebileceğini hatta bu yanılsamadan faydalanarak çeşitli tedavi yöntemlerinin geliştirildiğini biliyoruz.

Öyleyse “ölümden dönme deneyimi” yaşayan hastaların ameliyat öncesi verilen anestezik ilaçların etkisiyle beynin nörokimyasal yapısında meydana gelen değişikler yüzünden böyle bir yanılsama yaşaması da söz konusu olabilir.

Buraya kadar tamam,
ama bundan sonrasında çok daha ilginç bir şey var:

Hastalar bu durumda söz birliği etmiş gibi hep “kendilerini dışardan (başka birine bakar gibi) gözlemlediklerini” belirtiyorlar.

Bilimadamları, bir kimsenin hayal kurarken yaratıcılığının sınırlarını zorlayarak birçok şeyi yaşamış gibi hissedebileceğini ama kendilerini bir ameliyat masasında yatarken (dışardan başka birine bakıyormuş gibi farklı bir açıyla) görmelerinin nasıl mümkün olabileceğini de araştırmışlar.

Beyin, vücudun bir parçası olarak vücudun etki altında kaldığı tüm koşullardan dolaylı yoldan etkileniyor. Söz konusu olan etkiler “genel anestezik ilaçlar”a ait olunca beynin de bundan etkilenmemesi mümkün değil.

Nabız ve kalp atışı düşüyor, beyne giden kan (ve buna bağlı olarak oksijen) miktarı azalıyor hatta kimyasallara bağlı olarak beynin çalışma düzenini etkileyecek şekilde beyindeki elektriksel iletişimi sağlayan nöronların yapısı değişiyor vs.

Tüm bu etkiler beynin “farkındalık” durumunu etkiliyor. (Bu koşullarda bilinçaltındaki bilgilerin devreye girip o anda hissedilenleri de normal dışı olaylarla birlikte yorumlaması çok normal.)

Beyin, genel olarak verileri alır işler ve olmayan yeni veriler oluşturur. Çünkü beynin en büyük özelliği olan düşünme ve zekâ bunu gerektirir.

(bir duvarın kenarından başını çıkararak bize seslenen birinin vücudunun duvar arkasında kalan kısmını görmediğimiz halde beynimiz hiç düşünmeden o kişinin vücudunun duvar arkasında devam ettiğini, dolayısıyla yarım vücutlu biri olmadığını bilir, yani beyin “eksik bölümleri” tamamlar.)

İşte, konunun girişinde yaptığımız deneye şimdi geri dönebiliriz.

İnsan beyninin kendi deneyimi olmadığı halde “zor hatırlayabileceği ya da hiç hatırlamadığı” (hatta mümkün olmayan) bir bakış açısıyla kendisini dışardan izliyormuş gibi görebileceğini...

... ve bunun beynin işleyiş sistemi içinde normal bir hayal kurma şekli (canlandırma yöntemi) olduğu, yapılan bu “plajda yattığınız son anı düşünün.” cümlesinin kurdurduğu hayalde de kendimizi sanki dışardan görüyormuş gibi hayal etmemizle açıklanabiliyor.

Kitaptaki açıklamaya göre; “Çoğu insan kendisini bir plaj havlusunda ya da şezlongta (dışardan başka birine bakar gibi) yan yatarken görür”müş.

Bu kendini “dışardan başka birinin bakış ve görüş açısıyla görmenin” beynin düşünce sistemi içinde kurgu olarak var olduğunun en büyük kanıtı olmakla birlikte;

Bedenini terk eden ruhunun ameliyat masasında yatan “fiziksel bedenine yukarıdan baktığını” anlatan hastaların hissettiklerine de bir açıklama olabilir.

* okuduğum kitap Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins ortak çalışması “Yanlış yönde kuantum sıçramalar” (TÜBİTAK Yayınları)

pilotlar ve çıplak gözle görüş arttırımı


Bulduğum her fırsatta buraya yazıyorum ama bunun bir düzeni yok, Karelidefter’e kimi zaman on günde bir kimi zaman da bir günde on yazı gönderiyorum :) ama mutlaka bir şekilde okuduklarımdan, dinlediklerimden, seyrettiğim filmlerden belgesellerden ya da kendi aklıma gelip de bulduklarımdan, araştırmalarım sırasında tuttuğum notları buraya aktarıyorum.

Bu haftasonu bir iki saatlik bir fırsat bulunca biriken notlarımı hemen yazıya döküp Karelidefter’e göndermeye başladım.

Son okuduğum kitapta konular arasında rastladığım ilginç bir bilgiyle devam ediyorum.

Pilotların özel eğitimleri her zaman ilgi çekici olmuştur;

Hareket halideyken ya da yerçekimi kuvvetine karşı yapılan dayanıklılık çalışmaları çeşitli fizik-kondüsyon geliştirme alıştırmaları, yön tayini, ani olaylar karşısında sakin olup yapılması gerekenler için hızlı karar alma vs. gibi birçok eğitimi hepimiz duymuşuzdur ama bu kitapta okuyuncaya kadar pilotlarla ilgili gece görüşü konusundaki eğitimler hakkında fazla bir şey bilmiyordum.

Sanırım epey bir başka bilgi de vardır ama bu üç tanesi bile konunun ne kadar ilginç ve araştırmaya değer olduğu hakkında bir fikir verecektir.

Gelelim şimdi esas konuya.

1- Karanlıkta görme yeteneğini arttırma...

Pilotlar gece uçuşlarına çıkmadan önce gözlerinin karanlıkta daha iyi görmesi, ışığa karşı olan duyarlılığını ve hassasiyetini kaybetmemesi için uçuştan yarım saat önce aydınlık yerlerden uzak durup loş (imkân olursa belki de karanlık) bir ortamda gözlerini ışıktan korumaya çalışırlarmış.


2- Gece uçuşlarında çok uzaktaki bir ışık noktasını tanımlama...

Yerden o kadar yüksekte seyir halindeyken, ışık kaynağının çok uzakta (belki de ufuk noktasında) ara sıra parlayan bir yıldız mı yoksa yerde bir işaret ya da karşıdan gelen başka bir uçağın ışığı mı olduğunu anlamak da bazen sorun olabilir.

Pilotlar böyle durumlarda; bir ışık kaynağının hareket edip etmediğini ve tam olarak yerini tespit etmek için “ışığın olduğu varsayılan noktaya” direkt olarak bakmak yerine, ara sıra ama sık sık hızlı bir şekilde noktanın beş on derece yanlarına bakarlarmış.

Bunun nedeni; gözkürenin arka kısmında renkleri algılayan (konik algılayıcıların bulunduğu) bölüm yerine, gözkürenin ön iç kısmında bulunan karanlıkta ışığı daha iyi algılayarak gece görmemizi sağlayan (çubuksu algılayıcıların bulunduğu) bölgeyi kullanmaya çalışmakmış.

3- Ani ışık karşısında gözü koruma...

İster sürücü ister yolcu olun gece arabayla yapılan yolculuklarda hepimizin başına gelmiştir. Karanlıkta gözlerimiz kendi aracımızın aydınlattığı orta karar ışıkla çevreyi görmeye çalışırken karşıdan birden bir araç çıkar ve bir anda o aracın farlarının etkisiyle gözlerimiz hassasiyetini kaybeder.

Böyle bir durumda ortamdaki ışığı karşılıklı olarak arttırıp denge sağlamak için bizim aracımız da farlarının gücünü arttırır (uzunları yakarız) ve görüşümüz o an için hemen hemen eski seviyesine gelir...

Ama... bunun bir de bir adım sonrası vardır;
karşıdan gelen araç yanınızdan geçip gittiğinde gözümüzü alan o ışığın etkisi görüş alanından çıkınca, bu sefer aşırı ışıklı ortamda görmeye alışan gözümüz yeniden girdiği karanlık ortamda bir anlığına geçici bir hassasiyet kaybı yaşar.

İşte, pilotlar da gerek havaalanı içinde yer ya da çevre aydınlatma ışıklarından gerekse diğer uçakların ışıklarından kaynaklanan böyle bir hassasiyet kaybı yaşamamak için (parlak bir ışıkla karşılaştıklarında) bu etki sonrasında gece görüşlerini devam ettirebilmek için tek gözlerini kapatırlarmış. (ki hiç değilse bir göz aşırı gelen ışık kaynağından etkilenmesin)

Anlatımı ve konuları basit, çevirisi biraz kötü gibi olan sıradan bir kitapta bile bazen böyle ilginç bilgilere rastlayabiliyoruz. O yüzden bazen kitapları beğenmesek de okumaya devam edip ilgimizi çekebilecek bir şeyler çıkabileceğini unutmamak gerekiyor.

21 Ekim 2010

yağmurda ıslanmak :)

Şimdi anlatacağım şey çok basit ve uyduruk sayılabilir ama yine de anlatayım istedim.

Böyle basit bir şey için bu kadar yazı yazılır mı diye de düşündüm, ama sonradan aslında bazı basit şeylere ihtiyaç duyulunca piyasada öyle bir şeyin olmadığını görüp bunu üretip satmak isteyenlere bir fikir verebileceğini de düşündüm...

Bu sadece burada anlattığım koşullar ve benim düşündüğüm bu ürün için değil, başka alanlarda başka şeyler için de geçerli.

Eğer biz düşündüğümüz ürüne ihtiyaç duyuyorsak, buna başkasının da ihtiyacı olabilir. O zaman “Amaaaan boşver ya...” diyerek geçiştirdiğimiz ama sonradan başkalarının yaptığı neler çıktı piyasaya değil mi?

O yüzden böyle küçük ayrıntıları gözardı etmeyip (eğer küçük de bir girişimci ruhumuz varsa) bunu gerçek hayata geçirebiliriz. Sırf bu anafikir için bile olsa böyle bir şeyi anlatmak doğru olabilir diye düşünüp yazayım istedim.

Konu zaten yeterince uzadı, şimdi başlıyoruz...

Hava orta ayar “her an yağdı yağabilir” durumunda ve işe giderken mutlaka yarı yolda beni şöyle güzelce bir ıslatır :)

Ayakkabılar su geçirmiyor, yağmurluk tamam; ama yine de “yağmur yağsa da bir şey olmaz” diyemiyorum... Çünkü üstüm başım ve ayaklarım ıslanmasa da yürürken pantolon ıslanıyor...

Ve iş yerine geldiğimde pantolonun diz kısımları başta olmak üzere ön tarafının ıslak olması oturup çalışmayı engelleyecek kadar rahatsız ediyor.

Bu problemi bazen yanımda taşıdığım sırt çantasını önüme tutup pantolonun ıslanmasını engelleyerek hallediyorum ama her zaman da pantolon ıslanmasın diye sırt çantasıyla gezecek halimiz yok ya...

Buna güzel bir çözüm bulmak lazım diye düşünmeye başladım:

Şemsiye;
Tamam iyi güzel ama devamlı da şemsiyeyi yanında taşıyıp koca kış boyunca bastonlu İngiliz lordu gibi gezilmez...

Sprey;
“Anti-rain” ya da “waterproof” ismiyle satılan bazı su geçirmez kimyasal bileşikler içeren özel spreyler var, kumaşa, spor ayakkabıya vs. uygulanıyor, yani bunu sıktığınız yüzey ince bir naylon tabakasıyla kaplanıyor ve su tutmuyor...

“Ama ne kadar dayanıklı, gerçekten su geçirmiyor mu, bunu pantolana sıkacağımız zaman havaya karışan kimyasal maddeler sağlığa zararlı mı, yıkanınca çıkıyorsa ve yeniden uygulamak gerekirse bir de bununla mı uğraşacağız?” diyerek (pantolona sprey sıkmanın pek de pratik bir şey olmadığı düşünüp) bu yöntemi de pek kullanışlı bulmadığım için uygulamaktan vazgeçtim. (evet kot pantolonuma sprey sıkmayı düşündüğümü itiraf ediyorum :) )

Çanta;
Devamlı yanımızda taşımakla Şemsiyeyle aynı derecede zahmetli...

Su geçirmez malzemeden yapılmış pantolon:
Kalitelileri çok ama çok pahalı fiyatlardan satılıyor, alsanız bile sırf yağmur geçirmiyor ıslanmıyor diye hep aynı pantolonu mu giyeceksiniz ve bir de tabii ki işyerinde o kadar kalın ya da kaba (ya da hava geçirmeyen naylon benzeri) bir pantolonla kaloriferli bir ortamda akşama kadar nasıl oturup rahat rahat iş yapabiliriz?

Yağmurluk;
taaa yerlere kadar uzun, balıkçıların giydiği tarzda bir yağmurluğu da her gün yanında taşımak normal mont tipi yağmurluğa göre daha zor...

Yedek pantolon;
İşyerinde giyip çıkaracak yer sorunu ve dönüşte ıslak pantolonu yanında taşıma eziyeti...

Bunlar olmuyorsa ne olabilir diye düşünmeye başladım ve şöyle bir şey geldi aklıma;

Yanımda şemsiye, çanta vs. gibi benzeri şeyleri fazladan taşımamam gerekiyorsa, giysilerin üzerine fazladan para verip ne olacağını bilemediğim ve belli aralıklarla uygulamam gereken ekstra yöntemler kullanışsız olacaksa... en güzeli elimdeki malzemeyi bu iş için kullanışlı hale getirmek (ama nasıl?)...

Yağmurluğun belden aşağısı pantolonu koruyacak şekilde uzun olsa devamlı kullanımda pek pratik değil, o yüzden bu uzun kısmı ceket boyundan içeri kıvırıp fermuarla (ya da cırtlı kumaş yapışkanlarla) bele tutturursak bu iş olur gibime geliyor...

Hani şu çocukların giydiği dizden fermuarlı pantolonları gibi; yazın paçaları ayırıp kısa şort gibi kullanıyorsun aynen öyle... ama bunda fazla kısmı çıkarıp kaldıracağına içeri katlayıp fermuarı kapatınca yağmurluğun etek kısmı içeride görünmeyecek şekilde duruyor hepsi bu...

(belki bu parça güzelce katlanır, cepte incecik yer kaplamadan taşınır, yağmurluğun en alt kısmında da bir fermuar olur, cepte taşınan kısım çok yağmur yağınca çıkarılıp bu fermuara takılır ve yağmurluğun boyu uzatılır)

Böyle bir yağmurluk var mı bilmiyorum, çok basit bir şey ama bütün bunları yaşayıp düşünüp de böyle bir şeye ihtiyaç duyunca İstanbul’da neredeyse bütün AVM ve diğer dükkânlara bakınca bulamadım...

Umarım biri yapar... Her zaman olduğu gibi fikir benden yapması okuyanlardan :)
(resimdeki yağmurluğu da internetten bulup fikir vermesi için üzerinde biraz çalışıp değiştirdim)

15 Ekim 2010

rakamlar içine gizlenmiş açılar

Bugün kitap kapağı çalışması için arkadaşıma içinden resim alsın diye getirilen bir kitapta (1001 icat, Dünyamızda İslam mirası) ilginç bir şey dikkatimi çekti, kareli deftere de yazayım dedim.

Sayı, hesap ya da matematikle ilgili çok ilginç ayrıntılar vardır ve bunların bazılarını çoğumuz görüp duymuşuzdur.

----------------

Mesela böyle bir şey için aklıma ilk gelen örnek “Kalker”;

Bu, “Kireç taşı”nın adıdır ve kalsiyum karbonat tuzunun sertleşip kaya (taş) haline gelmesiyle oluşur.

[ki onun da isim olarak temelinde kimyasal element “Calcium” (kalsiyum) vardır.]

işte bu kalsiyum, kireç taşı, kalker sıralamasının sonunda işin en başındaki Latince (calculus) kalkülüs kelimesine geri dönüp bir şey hatırlatmak gerekiyor.

Calculus kelimesi “Çakıl” olarak bildiğimiz çakıl taşıyla yapılan ilkel (sayarak) hesaplama işlemi için kullanılmıştır.

Ve oradan oraya oradan oraya derken bildiğimiz modern hesap makinelerine (Calculator) isim verecek kadar da bu alıntı sıralaması devam etmiştir...

Yani bildiğimiz hesap makinesine (Calculator) ismini veren şey;

İlkel zamanlarda çakıl taşlarıyla yapılan hesaplama işleminin Latince (calculus) adıdır, onun da temelinde çakıl taşlarına ismini veren calcula, calcium benzeri o taşın ana malzemesi yatar...

[Bu açıklama birazcık “Etimoloji”ye (kelime kökeni araştırma bilimine) giriyor ama matematikle ilgili bir ayrıntıya dikkat çekmesi açısından yine de örnek gösterebilir diye düşündüm.]

----------------

buna benzer, rakamlarla ilgili yazdığım başka bir bilgiye
http://karelidefter.blogspot.com/2008/11/roma-avrupa-ve-arap-rakamlar.html
linkinden ulaşabilirsiniz.


----------------

Neyse, ben geleyim benim ilginç bulduğum konuya:

Rakamların yazılışı için kullanılan şekillerin binlerce yıllık evriminde güzel bir noktaya değinilen bölümde bir çizim gözüme çarptı...

Bu çizimde rakamların şekilleri içinde oluşan “kesişim noktalarının yaptığı açılar” o sayının kendisiyle aynı...

Benim için bir sanat eseri sayılabilecek :) bu güzel fotoğrafı da o yüzden buraya koydum. Bana çok ilginç ve güzel geldi, umarım siz de beğenmişsinizdir.

14 Ekim 2010

Zozo [film]

Her ne kadar filme ismini veren küçük kahramanımızın ismi Zozo olsa da en baştan “Zuzu” olarak okunduğunu belirteyim.

Filmin gösterime girdiği yılda (2005) takip edilmesi önerilen genç yönetmenler listesinde adı geçen Josef Fares’in ilk senaryo denemesi olan filmde tam olarak beklediğimi bulamadım.

Lübnan’da iç savaşın sürdüğü yıllarda çocukluğunu korku içinde geçirmiş olan küçük Zozo savaş tüm hızıyla devam ederken dünyadaki bütün çocuklar gibi oyun ve okulla gününü doldurmaktadır.

Zozo, kısıtlı imkânlara rağmen ailesinle mutludur ama bir şekilde savaş gelir kendi ailesini de bulur.

Tek başına yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan Zozo İsveç’e (dedesinin yanına) gidebilmek için ülkeden çıkmaya çalışır.

.......

Film, anlatacaklarını tam olarak anlatamayan kurgusu ve akışı parçalanmış kopuk kopuk senaryosuyla hem savaşın kötü etkisini hem de zor durumda kalmış insanların Avrupa’daki uyum sorunlarını göstermeye kalkınca ortaya sinema açısından pek de sanatsal güzel bir şey koyulamamış...

Gereksiz ayrıntılar yine hastalık derecesinde filmi aksatıp duruyor, kimi yerde hiç lazım olmayan yakın detay çekimleri sanatsal görüntü estetiğinin işlenmeye çalışıldığı havasını verse de filmin konusu ve olay kurgusu bizi bir türlü tek bir çizgi üzerinde tutamıyor, film boyunca dağılıp duruyorsunuz.

Zozo’nun Lübnan’daki macerası ve sonrasında İsveç’e uyum çabaları neredeyse ayrı iki film gibi olmuş. Seyirci olarak “Keşke bu film daha akıcı ve iki konu da birbirine daha bir bağlı olsaydı da sonrasında yine Lübnan’da bitseydi...” diye düşünmemek elde değil...

Neyse, yine de yönetmenin kendi yaşadığı dönemden ve benzer bir hikâyeden yola çıkarak yapılan filmde çocukların dünyayı algılayışı ve psikolojilerinin nasıl çalıştığı hakkında bulunabilecek küçük ipuçları dolayısıyla orta ayara yakın bir kalitesi olduğunu söyleyebilirim.

Sonuç olarak:
Kimi yerinde gereksiz ayrıntılarla filmin akışını saptırmış olsalar da kurgusu ve senaryosu ile bazı mantık hataları yüzünden sinema tarihinde kendine bir yer edinemeyecek bu filmi her şeye rağmen barındırdığı insani ruh ve çocuksu bakış açısı dolayısıyla rastlanırsa seyredilebilir diye tanımlamak daha doğru olur...

13 Ekim 2010

Fireflies in The Garden (Bahçemdeki ateş böcekleri) [film]

Televizyondaki en uyduruk sabah programlarını sonuna kadar sabırla seyreden ev kadınlarına hitap eden, sıkıcı ve bir o kadar da basit bir aile dramı...

Aile içi ilşkilerinde sorun yaratan yeteneksiz profesör babanın gereksiz ve aşırı otoritesi altında ezilen aile bireylerini en küçük bir özellik ve gizem katmadan aktaran filme dayanmak mümkün değil.

Bulunduğunuz bölgenin belediyesine bağlı "Kültür işleri müdürlüğü tiyatro kolu"nun bile bundan daha güzel bir şeye imza atacağına eminim.

Adam baskı yapıp aileyi mutsuz ediyor, bir ara başka bir kadınla ilişkisi ortaya çıkıyor, kadın bu hayattan bıkıp kendine gizli bir aşık ediniyor, aralarında kavga çıkınca oğulları olan michael babasının üzerine yürüyor... Meğer ailedeki gerilim ve sevgisizlik bundanmış falan filan...

Bir de arada "Bahçemdeki ateş böcekleri" gibi romantizmi çağrıştıran (ama aslında insanın ailesini ve çevresini tanımlayan) ilgi çekici bir isme gönderme yapmak için ailenin oğlu büyüyünce bu isimle (yayınlamayacağı) bir kitap da yazınca tam olmuş.

Bir film bu kadar mı sıradan, bu kadar mı basit ve sıkıcı olur...

Oyuncuların isimlerine kanıp da seyretmeyi düşünüyorsanız aldanmayın, kesinlikle zaman kaybı...

Filme hiç gitmeyen bir sevişme (elbiseli çiftleşme) sahnesinin gereksizliğini zihinsel özürlülerin bile anlayıp sıkılacağı bu filmi izlememenizi tavsiye ediyorum.

11 Ekim 2010

ses... ve (çok) ince ayarlar...

Müzik dinlerken ortaya çıkan teknik sorunlardan biriyle karşı karşıyayım. Bunun çözümü var mı bilmiyorum ama bir şekilde bu tür sistemleri üretenlerin sorunu anlayıp bunun için bir şeyler geliştirmesini bekliyorum.

Walkman’inize, araba teybinize ya da evdeki müzik setinize bir şekilde bir şarkı koyup dinlemeye başladığınızı düşünelim.

Sesini açtık (ya da kıstık), ön ayarlarda yüklü olan derin bas efektini aktif ettik (ya da kapadık), ekolayzer ayarlarını yaptık ve diyelim ki sesi beğenebileceğimiz kaliteye yaklaştırdık, artık işimiz tamam...

Ama...

Sesi kısarsak ya da açarsak o yaptığımız ayarların bazılarını tekrar ayarlamak gerekiyor. Mesela sesi kısınca vokalde kaybolan orta sesler, sesi açınca boğulan baslar ya da rahatsız etmeye başlayan “çıs çıs çıs” tiz sesler...

Haydi üşenmeyip yine bir ekolayzer ayarı yaptık diyelim ama bir süre sonra yine sesle oynayınca yine bir sürü ince ayar yapmak zorunda kalacağız...

Biz ses ayarlarını yapınca müzikçalar aletin çıkışlarındaki değerleri ölçüp sesi kısıp açtığımızda buna orantılı olarak diğer ayarları kendiliğinden yapacak bir sistemin geliştirilmesi gerekiyor.

Ses düğmesinin (ya da dijital olarak değerinin) 1’de bulunduğu zaman; bası, tizi, orta sesi ve diğer frekansları nasıl ayarlamışım, bunları sesi 10 yaptığımda hangi ayar düzeyine çekip düzeltmişim hepsini anlayacak olan bu sistem, ona göre sesi 5 yapınca diğer frekansların ortalamalarını alıp ne yükseltilmiş, ne düşürülmüş ona göre yeni bir değerler tablosu çıkaracak ve sesin (diyelim 6 seviyesine göre) yeni ölçüsüne göre bu değerleri otomatik olarak atayacak...

İşte, her geçen gün daha da gelişen müzikçalar aletlerin teknolojisinden beklediğim yenilik bu.

Yıllar evvel bu işe yarayan “ayarladığınız ekolayzer düzeylerini hafızasına alan” müzik setleri yapılmıştı ama onlar da genelde dinlenilen müzik türlerine göre yapılmış ayarlar için tekrar uğraşmayın diye konulmuş bir sistemdi...

Evinize kurunca odanın şeklini şemalini gönderdiği sinyallerle algılayıp evdeki eşyanın durumuna göre kendi ses düzenini ayarlaayan müzik setleri gibi karışık sistemler, çeşitli pre-ekolayzer cihazları gibi farklı yardımcı cihazlar yapılırken böyle bir dahili yardımcı sistem neden koyulmuyor anlamış değilim.

İlk fırsatta bir firmanın bunu yapmasını bekliyorum.

Not 1:
Şimdi bunun ne kadar gereksiz bir şey olduğunu düşünecek olanlara da bir çift sözüm var;

Zamanında, ekolayzer’a da gerek olmadığı, zaten sesi açıp kısınca amfi (ampli) üzerinden bas tiz seslerini ayarladığınızda çıkan sesin berraklığını istediğiniz gibi düzenleyebileceğinizi söylerlerdi.

Ama gün geldi, bilgisayarlarda mp3 çalan programlardan, cep telefonundaki müzikçalarlara kadar hepsinin içinde ayrı bir ekolayzer ayar birimi bulunmaya başladı.

İleride de bu söylediğim ek sistem bu kadar yaygın kullanım alanı bulabilir diye düşünüyorum.

Not 2:
Kareli defter’i takip edenler bilirler, bir fikir verince onu yapan kim olursa olsun amacım para kazanmak ya da ortalıkta yer işgal edip ukalacabir şeyler söylemek değil. Maksat fikirlerimizi paylaşalım, konuşup anlatalım, başkaları bunları okuyup belki bir adım daha ileri götürür. Her konuda her alanda herkesin katıldığı memleketimize de faydası dokunacak bir iki şey ortaya çıkarmaya yardımcı oluruz, tek amacım bu...

Gereksiz yere korna çalma sorununa çözüm...

Şişli’de son zamanlarda moda olan şekliyle kaldırımlara masa koyan bir büfede öğle yemeği için bir şeyler atıştırmaya başladık ama caddedeki araçların hem giderken hem dururken neredeyse hiç aralıksız birbirlerine korna çalmalarından yediğimiz yemekten hiçbir şey anlamadık...

Her yerde gürültü patırtı zaten hiç bitmiyor da bir de üstüne üstlük bu korna sesi genel ses kirliliğine eklenince günlük hayatın çekilir yanı kalmıyor...

Bir de haklı ve gerekli yere korna çalsalar anlarım.

Trafik ışıklarında duran araçlar yeşilin yanmasıyla birlikte en öndeki araçların yeşil yandığı anda saniyenin binde birinde hareket etmelerini istediği için hemen “Yeşil yandı haydi!” anlamında basıyorlar kornaya.

Bu türde çevre kirliliği yaratacak şekilde korna sesiyle etrafı rahatsız edenlere siz de rastlamışsınızdır.

Adam gece misafirlikten dönerken ailesiyle arabaya binip giderken kendilerini camdan el sallayarak geçiren aileye “selam babında” (gece saatin kaç olduğuna hiç aldırış etmeden) bir iki kez kornayla karşılık vermezse ölür.

İş yerinin kapısında gelen giden araçlara bakıp onları kontrol ederek içeri alan güvenlik görevlisinin önüne gelince şöyle bir, hani “ben geldim, kapıyı aç” manasında kornaya “dı dıt!” diye bir el atılır. Kapı açılır araç geçer “sağolasın” manasında tekrar bir kornaya basılır... Bu otopark kapısı da olsa, oraya günde 500 araç da girip çıksa, ne arabasıyla girip çıkan ne de kapıda duran etrafı rahatsız ettiğini aklının ucundan bile geçirmez...

Mahalleye girerken ya da çıkarken de aynı şeyler bu sefer araç kullananla esnaf arasında yaşanır;

Bakkala bir selam, kahvenin önünde duran arkadaşlara bir selam, vaaaay ......... abi senin ne işin var buralarda vs. diye düşünüp kornaya basa basa bütün mahalle kat edilir ama bu neredeyse geçen bütün arabaların yaptığı bir şey olduğu için her yer sağır edici korna sesleriyle dolduğundan kimse bu gürültü nedir böyle diye dikkat bile etmez...

Eveeet... Örnekleri çoğaltıp aklımıza gelen bir sürü şey ekleyebiliriz ama bu sorunu nasıl çözeriz? Korna sesleri eşliğinde kaldırımdaki masalarda tostlarımızı yerken aklıma şöyle bir şey geldi:

Araçların motorlarıyla bağlantılandırılacak bir bilgisayar çipi, araç durduğu ve 5 KM’nin altında seyrettiği zaman araçların kornasına giden elektrik hattını devre dışı bırakırsa sorun çözülür. Bu teknik olarak çok basit ve ucuz bir yöntem.

Bunu fikir olarak İl trafik komisyonuna ya da neresi yetkiliyse oraya söyleyip onların yapmasını mı isterler, kanun çıkarıp araçların fabrikada öyle üretilmesini mecbur mu kılarlar, araç muayenesi sırasında bu şekilde yetkili serviste düzenlenmiş bir sistemi aracına uygulatıp onay almasını sağlayarak mı yaparlar orasını bilemem.

Kim yapacaksa yapar ama bir şekilde de trafikte gerekli olanın dışında (duran araç niye korna çalsın ki?) kornaya basılması engellenir, yaşadığımız yerler de hiç değilse çevre gürültüsü bakımından biraz daha katlanılır hale gelir.

Bir deliler evinin YALAN YANLIŞ anlatılan kısa tarihi

"Bi' sus be kadın!"
......................
......................
:)
:)

.........dedirten (ama sonradan bağımlılık yaratan) anlatımıyla, karşınızda hiç durmadan konuşan biri varmış gibi hissettirerek;

"samimi ve akıcı diliyle" (yapmacık edebiyat özentisi yazar müsvettelerine) günlük konuşma dilinin canlı bir şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında çok güzel bir ders veren Sayın Ayfer Tunç’u böyle bir kitabı bizlere kazandırdığı için ne kadar kutlasak ve kendisine de ne kadar teşekkür etsek azdır.

“Ortada anlatılacak bir şey yokken ağdalı ve saçma bir dil kullanarak edebiyat yaptığını sanan tıkanıkların zorlama dilini” ya da “belli bir kesimin jargonu haline gelmiş kalıpları” kullanmak yerine;

otobüste tanıdığınız birinin sıradan ama mantıklı düzgün ve sıcak anlatımını tercih eden yazar, bu şekilde davranarak kitabındaki karakterlerinin daha gerçekçi olmasını da sağlamış.

Kitabın kurgusu;
açıldıkça dağılan ve dağıldıkça karışıyormuş gibi görünmesine rağmen büyük bir başarıyla dönüm noktalarında “anlatılanlarla” “anlatılacak olanları” birleştirip karakterlerin hayatlarını “çeşitli olaylarla birbirinin üzerine ören yapısıyla” gerçekten baş döndürüyor.

Fazla sayıda karakter içeren eserlerin, ana konuyu kaybedip ara konular içinde ara karakterler arasında kaybolması çok bilinen ve fazlaca rastlanan bir zayıflıktır ama yazar çok şık manevralarla bu tip hatalara düşmeden eserini yine ustalıkla tamamlamasını da bilmiş.

Yazarın bu eserinde;
Zamanın, mekânın, kişi ve olayların sayısını hesabetmek mümkün değilmiş gibi görünse de her şey öylesine güzel bir şekilde birbirine bağlanmış ki “kitap ellerimizde ve kendi gözümüzün önünde başarılı bir şekilde bitmiş olmasına rağmen” bunun başarılabilmesine inanamıyoruz. Kitap bu açıdan da çok ilginç bir özellik gösteriyor.

Kim kimle yatmış, kim kimi seviyor, kim kime karşı düşmanlık besliyor, kimin oğlu hangi okulu bitirip hangi mesleği tercih etmiş gibi sıradan dedikodu sayılabilecek mevzular belli ve özel dönemlerde yaşadığı düşünülen isimlerin hayatı olunca olaylar ve kişiler özel hayatlarıyla birlikte psikolojik çözümlemeler eşliğinde bir ülke ve yaşanılan coğrafyanın kalıplaşmış yaşam tarzı olarak örnek kişilere dönüşüyor.

Kitaptaki insanların (çeşitli tesadüfler ya da kişisel tercihler yüzünden) kendine özgü kaderlerinin çizdiği yolda yaşadıkları olaylar;

(adeta "kelebek etkisi teorisi"ndekine benzer şekilde) başka bir yerde, başka bir olayın ve dolayısıyla başka bir insanın yaşadıklarını da etkiliyor.

Sıradan insanların sıradan hayatlarında bile (hiç değilse kendisi için) belli bir olay ya da anın hiç de sıradan sayılamayacak büyüklükte dönüşümler yarattığını bu kitap sayesinde çok daha rahat görebiliyoruz.

Hani şu kimi insanın "Anlatsam hayatım roman olur" dediği türde hayatlar vardır...

Yazar, yaşanılan her hayatın bir roman olduğunu göstermek istercesine insanların hayatlarına dikkat çekip yaşadıklarının öncesine sonrasına ve etkilerine öyle bağlantılar yapıyor ki;
“Kitaptaki her karakter ayrı bir kitap olur.” diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Bir kitaba başlamanın sıkıntısı içinde kullanılan ciddi ve (kitabın geneline göre) durağan olan ilk 20-30 sayfa geçince durmadan okuma isteğini körükleyen sürükleyicilik alıp başını gidiyor ve bir çırpıda kitabın yarısına geliveriyorsunuz...

Eğer kitapta anlatıldığı gibi bir akıl hastanesi varsa sanırım güzel bir odayı da böyle bir kitabı yazarken delirmiş olacağı için yazara seve seve tahsis edeceklerdir :)

Çünkü;

“Al gözüm seyreyle, memleketimden insan manzaraları” diyeceğiniz anda kitabın havası değişip yüzlerce karakterin hayatı birbiriyle kesişmeye başlayınca elinizde tuttuğunuz kitabın resmen “çılgınca bir cesaret işi” olduğunu da anlamış bulunuyorsunuz.

Karadeniz kıyılarında sırtını denize dönmüş bir akıl hastanesinde verilecek olan panelin konukları, izleyicileri, düzenleyicileri, doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, hademeler ve o hastanede yatan hastalar...

Hastanenin bulunduğu kentin sosyal dokusu, maruz kaldığı savaş ya da tehcir sonrası bunalımlı donuk yıllarda yaşanan içler acısı ayrılık hikâyelerinin kahramanları...

Hastanenin kurucuları, onların aileleri, çevresi ve onların aileleri vs. vs. vs....

Hepsi ama hepsi bir şekilde başka yerlerde başlayan “iki üç kuşak önceki nesillerin yaşadıkları hayatlar sonucu” bambaşka yerlerden bambaşka olaylara girip çıkarak bir şekilde buraya gelmişler...

Ama “Kim kimdir, kim niye öyle davranıyor ve bu davranışın altındaki psikolojik etkenleri tetikleyen “sosyo psikolojik” etkilerin temelindeki toplumsal yapıyı ne nasıl oluşturmuş?” gibi konulara bir giriyorsunuz bir daha da kitap bitene kadar içinden çıkamıyorsunuz...

Kitaptaki bir iki dizgi hatasını, Abhaz yemeklerinin bilgisine de sahip olunduğunun gösterilmesi için (bana göre, gereksiz olarak fazladan) yemek adlarının liste gibi aynı paragrafta arka arkaya verilmesi dışında neredeyse kusursuz bir eserdi.

Kitabın yayıncısı “Can yayınevi”nin cilt baskı işlerini bu kadar uyduruk yaptırması (özenli biri olmama rağmen kitap resmen elimde sayfa sayfa dağıldı), kitapta bir formanın (16 sayfa) eksik olması, 25 TL gibi çok abartılı bir fiyata satılması canımı sıksa da yine de kitabı “okumayı seven herkese” kesinlikle tavsiye ediyorum...

Okumayı sevmeyenlere tavsiye etmiyor muyum?

Olur mu hiç öyle şey, tabii ki onlara da tavsiye ediyorum.

Çünkü: “Bak işte kitaplar böyle olsa her ay bir kitap alır okuruz.” dedirtebilecek kadar akıcı, eğlenceli ama bir o kadar da belli bir seviyede tespitleri olan böyle bir kitaba her zaman rastlayamazlar...

Teşekkürler Ayfer Hanım, sayenizde güzel bir roman okudum...

05 Ekim 2010

100 Bilimsel deney

Georgina Andrews ve Kate Knighton tarafından beş yıl önce yayınlandığında “2005 Aventis bilim kitapları ödülü”nü alan “100 Science Experiments” isimli kitap nihayet TÜBİTAK sayesinde Türkçe’de...

Çocuklar için harika deneyler içeren “100 Bilimsel deney” kitabında mıknatısların birbirini çekmesinden yerçekimine, ışık ve gölgeden donma ve erimeye, elektrikli böceklerden hayvanların tuhaflıkları ve görünmeyen hayvanlara kadar bir sürü konu var...

Çocuklardaki merak duygusunu harekete geçirmek için; birlikte hazırlayacağınız eğlenceli deneylerle çocuğunuzun daha iyi gözlem gücüne, dünyanın "bilimsel olarak işleyişini" daha iyi anlamasına yardımcı olabilirsiniz.

Birbirinden ilginç bu deneyleri yapmanız için; kavanoz, atık ambalaj malzemesi, paket lastiği, kürdan, pipet, kalem gibi çoğunluğunu evde (bir iki tanesini de kırtasiye benzeri yerlerden) kolaylıkla bulabileceğiniz malzemeler yeterli olacak.

Kışın eve kapanmak zorunda kaldığınız günleri küçük afacanlarla daha eğlenceli hale getirmek için bulunmaz bir fırsat bence...

Çocuklar bu deneyleri yaparken bir işi gerçekleştirmek için nasıl hazırlık yapıldığını, bir şeyi yapmadan önce gerekenleri bir araya getirmeyi ve malzemeleri kontrol etmeyi, bir nesnenin başka bir amaçla kullanılabileceği pratik bilgisini öğrenecekleri gibi ayrıca;
Güneş’in gücünü, seslerin titreşimini, düşme ve dengeyi, birşeylerin birbirene karışıp ayrışabileceğini, rüzgâr su toprak ve hava’nın doğadaki yerini, bunların nelere yarayıp doğayı nasıl biçimlendirdiğini de öğrenecekler...

Okullardaki yetersiz eğitimi eleştirip bir yandan da kendimiz çocukları yalnız bırakmayalım, bu şekilde hem onların geleceği için daha akıllı ve bilgili olmalarını hem de birlikte paylaşacağımız bu aktivitelerle duygusal bağımızı güçlendirmeyi sağlayabiliriz...

Konuyla alakası yok gibi görünen ama aslında konuyla ilgili bir şey anlatmak istiyorum: Bir keresinde dergileri karıştırırken ebeveynlerin çocuklarına karşı ilgisizliğini konu eden eleştirel bir karikatür görmüştüm: Salonda anne baba oturmuş televizyon seyrediyor, çocuk da odanın başka bir kenarında halının üzerindeki bir adada tek başına oyuncağıyla oynuyordu...

Hepimiz gün içinde yoruluyoruz, binlerce şeyler uğraşıyor eve gelince de dinlenmek istiyoruz ama lütfen çocuklarımızı tekbaşlarına evin içindeki o yalnızlık adalarına terk etmeyelim. Bu tür eğlenceli ve eğitici kitaplarla onlara her zamankinden daha fazla yaklaşıp onlarla daha fazla şey paylaşabiliriz.

Bu tür paylaşımlar çocuğun bilgisini, görgüsünü, iş yapma becerisini arttıracağı gibi kendilerine olan güveni de arttırır. Çocukları sadece okula gönderip sonra da mucize beklemeyelim, onların gelişimine bizlerin de katkıda bulunması gerektiğini lütfen unutmayalım...

(orijinal kitabın birkaç sayfasına http://www.amazon.co.uk/100-Science-Experiments-Usborne-Activities/dp/1409508366#reader_1409508366 linkinde çıkan kitabın yanındaki oklara basarak bakabilirsiniz.)

(Tübitak’ın kendi sitesindeki tanıtım sayfası için de http://www.tubitak.gov.tr/sid/528/pid/541/cid/19802/index.htm linkine bakabilirsiniz.)

Reader [film]

Nazi Almanyası döneminden sonra, Almanya’nın savaş psikolojisini atmaya çalıştığı yıllarda; 15 yaşındaki bir çocuğun orta yaşlarını süren bir kadınla olan aşk ilşkisini (sevişme sahnelerini gereğinden fazla uzatarak) anlatan "hem senaryo hem kurgu hatalarıyla dolu" basit bir film.

Sanırım yeni yetişen kuşakların pek ilgisini çekmeyen Yahudi soykırımı üzerine yapılan bu tür filmlerin giriş ve gelişme bölümleri bundan sonra bu örnekte olduğu gibi epeyce açık sahnelerle desteklenecek.

Neyse gelelim biz filme...

15 yaşındaki delikanlının yolu tramvaylarda bilet kotrolörlüğü yapan sade ama alımlı kadınla kesişince ateşli bir aşk yaşamaya başlar...

ve bir süre sonra ilişkileri kadının delikanlıyı terk etmesiyle de sona erer.

Hukuk okuyan genç; bir gün, kaybettiği eski aşkına yeniden rastlar ama bu sefer kendisini terk eden sevgilisi mahkemede ve sanık sandalyesindedir. Kadının suçlanma nedeni ise savaş sırasında Nazilerle işbirliği yapmasıdır.

Genç aşık, mahkemede söylenildiği gibi sevgilisinin toplama kamplarında gardiyanlık yapmış olabileceğine inanamamıştır ve kadının geçmişe ait karşılaştığı suçlamalar çok ağırdır.

Delikanlının hayatı zaten yaşadığı bu “uygunsuz” aşk yüzünden darmadağınık olmuştur ve şimdi de karşılaştığı bu durum yüzünden de iyice sarsılmıştır.

Genç adam davayı bir hukuk öğrencisi olarak öğretmen ve arkadaşlarıyla takip etmektedir.

Geçmişte kalmış olan hatıralarını düşünürken hem kadınla yaşadığı hem de kadının suçlandığı dönemi tekrar gözden geçirirmeye başlar ve daha önceden farkedemeyip şimdi çözdüğü bir ayrıntıyı fark edince kadının büyük bir ceza almasını engelleyebileceği bir fırsat yakalar.

Bundan sonrasını seyir zevkinizi bozmamak için anlatamıyorum.

Keşke daha gerçekçi ve detaylara önem verilen ve de bitmesi gereken yerde biten bir film olsaymış. O zaman sizlere de seyretmenizi tavsiye ederdim ama bu şekilde ancak “Amerikan tarzı şişirilmiş bestseller” uyarlamalarından beyazperdeye aktarılan sıradan bir film olmuş.

Sonuç olarak; gereksiz yere orta ayar basit çıplaklıkla seyircinin ilgisini çekmeye çalışmasıyla kendi konusunun ciddiyetinden uzaklaşan orta ayar bir film. Ancak rast gelirseniz seyredersiniz... Başka türlü merak edilip aranıp sorulacak bir film değil.

Dogtooth [film]

Dış dünyadan ailesi tarafından özellikle tecrit edilmiş olan üç kardeşin hayata ve dünyaya kapalı yaşamları üzerinden sistem eleştirisi yapmaya çalışan yönetmen, deneysel bir çalışma ortaya koymuş.

İzlemesi pek zevk vermeyen filmi resmen tahammül sınırlarını zorlayarak bitirdim.

Tamam, film; aile içinde verilen bilgiyi görgüyü, devlet, ülke ve gelenekler tarafından biçimlendirilen bireyin gerçek hayatın neresinde olduğunu sorgulamak için sembolik olarak anne baba ve çocuklardan oluşan bir aileyi kullanmış ama anlatım o kadar gereksiz pornografiye varan estetik dışı cinsellik ve şiddet öğeleriyle dolu ki izlemek ve ana konuyu kavramak hem zor hem de keyifsiz bir sinema seyrine neden oluyor.

Zevksiz, basit ve çok klasik sıradan bir konuyu "Aile devlet olsun çocuklar da “halk”, sonra bu aile bunları kötü ve yanlış bir şekilde yetiştirsin. İşte, sınırlar çizip insanları baskı altına almak böyle bir şey." diyerek üstü kapalı anlatım tarzıyla eleştirel film yapmanın modası 80'lerde bitti diye biliyordum. Bu film bu yüzden de biraz eski moda anlatıma sahip. (ama onlardaki kalite yok tabii ki)

Sonuç olarak:

Ortaya yeni bir şey koyamayan, estetik bir izlence sunamayan, yer yer kendi anlattığı sembolik mantık içinde bile saçmalıklardan kurtulamayan, yavaş anlatımlı ve aynı şeyi bir sürü örnekle tekrarlayıp duran bu sıkıcı filmden uzak durun.

İlle de seyredeceğim, benim hem zamanım hem param bol diyorsanız filmi kendi başınıza seyredin çünkü kesinlikle aile içinde (özellikle çocuklarla) seyredilecek bir film değil... Bence siz de seyretmeyin, bazı sahneleri ilginç gibi gelse de genel olarak düşünürsek; zaman kaybı.

9 [film]

Çok güzel çizimlere sahip olan bu animasyon film, kurgusu ve akıcılığıyla başarılı sayılabilir ama senaryo olarak çok bilindik ve sıradan bir konuya sahip.

İnsanoğlu; teknoloji olarak çok ilerlemiş, yapay zekâya sahip robotlar kullanıp savaşlar yaparak kendi sonunu getirmiştir.

Bunların sorumlularından biri olan bir bilim adamı da “çok basit görünüşlü ama insan ruhu aktarılmış küçük kuklamsı robotlar yapıp” insanlığın hiç değilse bu küçük kuklalarda devam etmesini sağlamaya çalışmış ve 9 adet kukla yapmayı başarmıştır...

(Tabii ki profesörün bu kuklaları yapmasının esas amacı meydanın savaşçı robotlara kalmasını engellemektir...)

İşte maceramız bu kuklamsı robotlar ve dünyanın sonunu getiren savaşçı robotlar arasındaki mücadeleyi anlatıyor...

Animasyon ve bilimkurguya bayılan biri olduğum halde filmin yarısından itibaren sıkılmaya başladım... Yirmi yaşın altında ve okuma alışkanlığı olmayan gençler için ilgi çekici olabilir ama bilimkurgu yüklü çizgifilmlerle büyüyenlere değişik bir şey verebileceğini sanmıyorum.

Fakat bir yandan da filmin sadece kaliteli çizimleri için seyredilebileceğini de hatırlatmakta fayda var.

Sonuç olarak; heyecanı ve konusuyla orta ayar, çizimleriyle kaliteli bir animasyon olarak değerlendirilebilir. Bulursanız seyretmeye değer ama ille de seyredilmesi gereken bir yapım da değil.

(http://www.imdb.com/video/imdb/vi2476081689/ linkinden bu filme ait kısa bir tanıtım videosu izleyebilirsiniz.)

02 Ekim 2010

ayakkabı vurursa...

Her zaman önemli(!) buluşlarımı yazacak değilim ya :) bu sefer de bulduğum basit ama pratik bir şeyi yazayım.
Bir hevesle aldığım ayakkabı, ayağımın küçük parmağını vurunca sorun olan yere yarabantı yapıştırayım dedim ama evde yarabantı olmayınca başka bir çözüm düşünmeye başladım.
Tamam o kadar büyütülecek bir şey değil ama sonuçta sıkıntı veren bir durum.
Neyse, ben bunu nasıl çözerim diye düşünürken benzer malzemeleri tek tek aklımdan geçirmeye başladım... Ve buldum: Kadın pedi!
Hemen bir tanesini paketten çıkarıp önce üzerinde yapışkan olmayan bölümün dışındaki her yerini kesip attım.
Sonra elimde kalan düz dikdörtgen bölümü makasla yarabantı büyüklüğüne yakın enine parçalara böldüm.
İşte, aradığım özellikte yumuşak ama ayakkabının vurmasını engelleyecek "özel" bantlarım hazır... Hem de kendinden yapışkanlı:)