26 Kasım 2010

traitor (hain) [film]

Amerika'ya karşı düzenlenen terör eylemleri üzerine FBI canla başla çalışıp bilgi toplamaktadır...
Müslüman örgütleri sıkı takip altına alan FBI, küçük çaplı bir operasyonla patlayıcıları terör örgütüne sağlayan adamı bulup hapise atar ama hapishaneye yapılan bir saldırıyla elemanı başka bir grup kaçırır...
Kaçmasına yardım edenlere katılan adamımız bu sefer terör örgütünün bombacısı olur ve çeşitli ülkelerde FBI ile köşe kapmaca oynamaya başlar...

Film, çok abartısı bulunmayan, macera dozu orta karar, "yarı siyasi yarı komplo teorisi" üzerine oturtulmuş orta kaliteye yakın bir yapım..

Bu filmin senaryosunda ilginç olan ve seyretmemizi sağlayan şeylere gelirsek;
Önce tarafları üçe ayıralım
1-Teröristler,
2-teröristlerin adamı olan bombacı ve 3. olarak da
FBI var.
Bu üç taraf da karşısındakilerin durumunu bilmiyor.
Seyircinin, filmdeki mantık kurgusunla olayı çözmesi kolaymış gibi görünse de filmin sonlarına yaklaştıkça hem bu üç taraf hem de seyirci tahmininden farklı olaylarla karşılaşıyor... bu açıdan biraz karışık gibi olsa da uyduruk ve basit bir senaryo değil.
Birbirini kandırmaya ve karşı tarafı faka bastırmaya çalışan insan mantığına uyan psikolojiyi abartmamalarına rağmen filmdeki küçük hatalar bu duygu durumu biraz yanlış yönlendiriyor gibi...
Neyse işte orta karar casuslu vurdulu kırdılı, komplolu, bombalı, patlamalı bir Hollywood filmi baştan seyreder de sıkılmazsanız sonundaki olaylar dizisi fena değil ama müthiş bir film sanıp da arayıp bulmalara kalkmayın, rastlarsanız seyredersiniz.

23 Kasım 2010

Munich (Münih) [film]

Film olarak fena sayılmaz ama sinema sanatı için benzerlerinden pek de farkı olmayan Münih'i seyretmesek de olurmuş...

Film; İsrail devletinin Filistinlilerle giriştiği terör yarışında kendilerini ezilen ve haksızlığa uğrayan taraf olarak göstermeye çalıştığı örneklerden biriydi.

1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporcuların rehin alınmasıyla açılan film, olayların yakın tarih içinde bilinmeyen siyasi arka planını temel almış gibi görünse de sonradan “Soğuk savaş” yıllarında Avrupa’da “Kana kan, intikam!” felsefesiyle sürdürülen insan avının abartılı macerasını anlatmaktan öteye geçemiyor...

Yakın tarih içindeki siyasi olayların “anlatanın bakış açısına göre” değişiklikler göstermesi çok doğal bir durum sayılabilir. Ama Spielberg gibi sinemada dahi sayılan birinin bu şekilde yanlı bir filmi eğip büküp kafasına göre anlatması hiç de güzel bir etki bırakmıyor.

Ne olayın gerçek yüzü ne de insani mesajlarla süslenmiş mantıksız ayrıntılar filmi kurtarmaya yetmiş.

Filmin senaryo olarak tamamen bir kitaptan alınmış olması bile bu filmin eksilerini ve yanlışlarını Spielberg’ün sorumluluğunun dışına çıkaramaz... Dolayısıyla seyrettiğim en kötü Spielberg filmiydi diyebilirim.

Ortadoğu’nun kanayan yarası “İsrail - Filistin sorunu”nu hayali bir olaymış gibi düşünsek bile; gerçeklerin çarpıtıldığı hatta bazı yerlerde İsrail’in bunları “Kendi diplomatlarını teröristlerin saldırılarından korumak için (tehlikeli insanları ortadan kaldırmaya yardım eden) Amerika’nın yönlendirmeleriyle yapmış olabileceği” savlarını da kabul etmemiz mümkün değil... (zaten bunu da benim ne mantığım ne de vicdanım kabul edebilir...)

Evet, böyle üzücü bir terör olayı yaşanmıştır...

O yıllar Amerika ve Sovyetler Birliği’nin bütün dünyayı kendi çıkarları için karıştırdığı yıllardı...

Avrupa’da soğuk savaş yıllarında kimin hangi amaçla kimi öldürdüğü belli değildi...

Dünyanın her yerinde terörü geçim kaynağı olarak kabul edip bu işlere bulaşan insanlar vardı.

Ama... Filmde olaylar hiç de bu şekilde ele alınmamış...

Spielberg, bu filmle bütün bu şartları ve olayları alıp birbirine karıştırarak;

“Dünyanın her yerine elini sokup istediğine ulaşabilen güçlü İsrail devleti” imajı yaratmaya yardım etmek için resmen ısmarlama bir film yapmış.

Filmin kendi iç yapısında belli formüller (iyi makyaj, iyi kostüm, özenli arkaplan ayrıntıları vs.) başarıyla kullanılmış ama içerik tamamen taraflı ve yanlış yönlendirmelerle dolu.

Bu yüzden bu filmi pek tavsiye etmiyorum...

Filmin sonlarındaki sevişme sahnesinde karısıyla yatan “gizli, milli terör kahramanı”nın vurulan insanları zihninde canlandırıp boşalması sinemada gördüğüm en çirkin ve gereksiz sevişme sahnesiydi.... Sadece bu çirkin sahneyi görmemek için bile filmden uzak durmanızı söylesem yeridir.

İsrailli teröristlerin de özel hayatları olduğunun altının defalarca çizilmesi, çoluğuna çocuğuna vatanına milletine insanca özlem duyması vs. o kadar sıklıkla gösterilip abartılmış ki o şekilde gözünü kırpmadan insan öldürebilenlerin neredeyse bunları mecburen yaptıklarına inandıracaklar milleti...

Sonuçta;
Filmi, aşırı masraflı büyük yapımların formülleriyle gerçekleştirmiş olmaları kurtaramamış,

Siyasi söylemdeki taraflı yaklaşım filmin samimiyetine ve inandırıcılığına gölge düşürüyor.

Spielberg gibi bir sinema sanatçısından beklemeyeceğim kadar sıradan bir filmdi.

Seyredilmesini tavsiye etmiyorum, anca bir yerlerde rastlarsanız bakarsınız ama çocukları uzak tutun çünkü filmde hem gereksiz açık saçık sahneler hem de aşırı şiddet öğeleri var. Gençler için yalan yanlış bilgilerle beyin yıkama da cabası.

22 Kasım 2010

Mısır'daki Özgürlük Anıtı?

... olabilir, olabilir… Televizyondaki çok sıkıcı yarışmalardan birine gözüm ilişti, adam soruyor; Amerika’daki Özgürlük Anıtı mı daha önce yapılmıştır yoksa Fransa’daki Eyfel Kulesi mi?

Çok biliyoruz ya :) cevabı yapıştırıyorum hemen “Tabii ki Eyfel!”

Fakat gel gör ki hiç de öyle değilmiş :) ...olabilir…

Allallaaa, nasıl olur ki??? diye şaşırdım. Sonra açtım baktım gerçekten de Özgürlük Anıtı 1886’da, Eyfel Kulesi ise 1889’da açılmış

Ben bu güne kadar “Fransızlar Eyfel Kulesi’ni yaptılar, ardından da (Fransa devleti olarak) Amerika’ya da bu Özgürlük Anıtını hediye ettiler.” diye biliyordum. öyle değilmiş :) Olabilir... olabilir...

Tamam... buraya kadar eyvallah…
Ama ya bundan sonrası?

Araştırmaya başlayınca okuduklarım daha da ilginç geldi, hatta o kadar ilginç ki bu anıtların kendisi bile artık bu ayrıntı kadar dikkatimi çekmiyor :)

Olay şu;

Meğer, Özgürlük Anıtı ilk olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde Suveyş Kanalı'ndaki Port Said Limanı'nın girişi için tasarlanmış. (Mısır o zamanlar yani 1860’larda Osmanlı’nın yönetimindeydi.)

Yazılanlara bakacak olursak, Sultan Abdülaziz (Asya'nın ışığının Mısır'dan geldiğini gösterecek olan) bu eserin peşinatını bile ödemiş...

Fakat,
Bu heykel dikilirse huzursuzluk çıkabilir diye endişe eden (O dönem Osmanlı adına Mısır’ın idarecisi) İsmail Paşa, heykel hakkındaki sakıncalarını padişaha iletip bu eserin dikilmesine mani olmuş...

(Heykelin o sırada Fransa’da yapımı da bitmiş bulunmaktaymış ama Osmanlı’nın vaz geçmesi üzerine Paris’te bir depoya kaldırılmış...)

Bu olaydan 20 yıl sonra:
Fransa hükümeti Amerika ile olan ilişkilerinin bir nişanesi olarak anıtsal bir heykel siparişi vermek üzere heykelin yapımcılarına başvurmuş...

Heykeltraş Frederic Auguste Bartholdi ve Gustave Eiffel depodaki hazır heykelin üzerinde bir iki değişiklik yapıp siparişi kısa sürede teslim etmişler.

Yani olur da bu kadar olur...

Bizimkiler Mısır’da “o büyük piramitleri görüp de” mi (biz de böyle bir şey yapalım buraya diye) heves etmişler, yoksa efsanevi İskenderiye Feneri’ni yaşatmak amacıyla benzer bir şey yapmayı mı düşünmüşler o kadarını bilemiyorum... ama gerçek olan bir şey var ki zamanında sorun çıkacağı düşünülmeseymiş şimdi Özgürlük Anıtı Osmanlı’nın bıraktığı bir eser olarak Mısır’da duruyor olacakmış...

apple mac klavyesi ve sayı tuş takımı için geliştirme

İşyerimdeki bilgisayarım son model başka bir apple mac’le değiştirildi. Tamam, eskisinden daha hızlı, sistem yazılımı daha kararlı ve hatasız çalışıyormuş gibi görünüyor ama klavyesi bir facia...

Ergonomiden nasibini almamış olan ince tuşlu kullanışsız klavyesiyle her karşılaşan büyük bir rahatsızlık duyuyor.

Her şeyin “imaj”la ölçüldüğü günümüz dünyasında bile bazı şeylerin değiştirilmeden korunması gerekiyor. (Ki apple bunu klavyesinde göz ardı etmiş görünüyor...)

Çünkü; araç gereç ve eşyaların işlevselliğinin devam ettirilebilmesi çalışma anında büyük önem taşır. Bunun için kullanım kolaylığı göz önünde bulundurularak değiştirilmemesi gereken bazı standart ölçülerinin olması da zorunludur.

Bu klavyenin tasarımı ve kullanışsızlığı hakkında uzunca teknik bir rapor da yazabilirim :) ama ne yeri burası ne de ilgilisi siz okurlarsınız. O yüzden hemen bu klavye üzerinde en büyük sıkıntıyı yaratan “sayı tuş takımı”nın kaldırılmasına karşı aklıma gelen fikri açıklamak istiyorum.

Başlayalım:

Bilgisayarın yanında verilen mause’un üzeri tamaman dokunmatik bir yüzeye sahip.

Mause’la yapılan sol ve sağ tıklama düğmeleri, kaydırma çubuklarını hareket ettirmek için kullanılan tekerlek, mause üzerinde fiziksel olarak bulunmuyor.

Bunların işlevini yerine getirmek için elinizi mausun üzerinde bulundurmanız ve aynı şekilde bunlar varmış gibi davranmanız yetiyor.

(Kısacası dokunmatik ekranlı cep telefonlarının ekranı nasıl ki belli yerlerde belli hareketler yapınca bunları komut olarak algılıyorsa, mause’un yüzeyi de o şekilde bu dokunma hareketlerine karşı duyarlı.)

Şimdi bunları göz önünde bulundurunca ben de diyorum ki;

Şu mausun üzerine sadece ışıkla belirtilen ya da baskıyla yazılan sayı tuşları koysalar. Elimin mause’un yanlarına temas etmediği anda bu “sayı tuşu takımı” otomatik olarak devreye girse, biz de eski klavyemizde alışık olduğumuz gibi sayıları buradan girsek çok güzel ve kullanışlı olmaz mı?

Her gün yüzlerce sayfa numarası, internet şifresi, grafik tasarım çalışmaları esnasında girilen sayı değerleriyle uğraşıyorsanız inanın ilaç gibi gelecektir. Çünkü bu şekilde kullandığımız klavyenin üzerindeki sayı dizilimini laptop klavyesi kullanıyormuş gibi kullanmak hem eziyet hem zaman kaybı...

Firmanın i-phone’a gösterdiği özenin bir kısmını eskisi gibi bilgisayarlarına da göstermesini beklemek 20 yıldan fazla apple kullanan biri olarak en doğal hakkım diye düşünüyorum.

youtube-radio

Bilgisayarınız, sınırsız internetiniz var, her şeye baktınız bıktınız ve sadece öylesine youtube içinde dolaşıp müzik dinlemek istiyorsunuz ama bir süre sonra ondan da sıkıldınız diyelim ve sadece istediğiniz müzikler çalsın sevdiğiniz şeyleri dinleyin istiyorsunuz...

Ama bunu yaparken youtube’la da hiç uğraşmak istemiyorsunuz...

O zaman işte tam size göre bir site: www.youtube-radio.com

Siteye girin sol üstteki arama bölümüne istediğinizi yazın ve çıkan listeden birini tıklayıp seçince radyonuz yayına başlasın :) ister durdur, ister bir sonrakine ya da öncekine geç dinle seyret...

Bence faydalı ve çok güzel bir site olmuş yapanlara teşekkür ediyorum.
(ve bir de ipucu vereyim; arama çubuğunun sağındaki recommended tuşuna basıp listeyi açın ve listeden birini seçip çalmaya başlayın, yeni şeyler keşfetmek için çok güzel bir kaynak olarak kullanabilirsiniz.)

Clearing [film]

Robert Redford ve Willem Dafoe’nun oyunculukları olmasa hiçbir özelliği olmayacak sıradan bir film...

Benzerlerini televizyonda bile binlerce kez seyrettiğimiz basit konulu bu yapım için vakit harcamaya değmez.

Zengin ve başarılı bir iş adamını (Robert Redford) hayatta hep başarısız olmuş sıradan başka bir adam (Willem Dafoe) kaçırıp fidye ister.

İş adamının ailesi parayı istenilen şekilde verir ama adamın öldürülmesine mani olamaz.

Sonradan da iş adamını kaçırıp öldüren suçlu pişman olur ve göz göre göre tedbirsiz davranıp bilerek yakalanarak her şeyi itiraf eder. (ne kadar farklı ve yaratıcı bir senaryo değil mi?) (!)

Filmin tek özelliği “Aman işte görüyorsunuz, huzur olmayınca suç işleyerek elde edilen paranın da bir anlamı yok. Yine her şey aynı kalıyor. Boşu boşuna bir de cinayet işlemelere kalkmayın. Sonrasında pişman olursunuz.” mesajını oyuncuların gerçekçi oyunculuk ayrıntılarıyla destekleyip iyi bir şekilde vermesi ama sırf bunun için de bu kadar ağır tempolu bir filmi seyretmeye değmez...

“Dedektif maceraları gibi farklı ve gizli, beklenmedik bir şeyler olabilir.” ya da “Dur bakalım ne çıkacak acaba?” diye filmin sonuna kadar bekleyip de hiçbir şey olmadığını görünce hüsrana uğramamanız için tavsiye etmiyorum.

21 Kasım 2010

Simonov’un seyahatleri - Jacques Werup

Balkanlar’ın ve Avrupa’nın en çalkantılı olduğu, ulus devletlerin tek tek ölüm kalım mücadelesi verdiği 19. yüzyılın sonlarında Bulgaristan’daki yahudi bir ailenin oğlu olan Elias Simonov’un hayatı...

Fakir bir sobacının oğlu olan Elias’ın Varna’da başlayıp İstanbul, Kayseri, Sivas, Trabzon, Mersin’deki maceraları İngiltere, Fransa ve İsveç’te de devam ederken romanın arka planında Osmanlı’da 1800’lerin sonları, Balkan Savaşları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında Avrupa’daki en kötü yıllar okuyucuya eşlik ediyor..

İsveçli yeni kuşak edebiyatçılar arasında başarılı bir isim olarak gösterilen yazarın “Dedesinin hayatını anlattığı bu romanı”nı her ne kadar gerçek hayat hikayesi gibi okusak da yine de yazarın kendi bakış açısıyla yazdığı yorumları kitabı farklı bir şekilde değerlendirmeme de neden oldu.

Yol filmleri gibi bir yerde başlayıp bir yerde macerayla karşılaşıp orada olayı bitirince başka bir yere devam eden çizgiyi yazar gerçekten güzel yakalamış. (Arada da hem Avrupa’da hem Osmanlı’da yaşayan herkese verip veriştirmiş :) ama yine de macera romanı gibi okurken bunlar fazla göze batmıyor.)

Kitapta çok fazla ayrıntıyla boğan yerler olduğu kadar çok sade bir şekilde anlatılmış bölümler de var.

Yazar, dedesinin hayatını romanlaştırırken gerçekten çok zorlu bir işi başarmış;

İnsan psikolojisinin gençlikten yaşlılığa nasıl değişimler geçirdiğini izleyip anlatmak zorunda kalmış...

Dini inanç fikrinin bireyin içine işleyen etkisini ve çevresiyle bu konu üzerine etkileşimini düzgünce vermeye çalışmış...

Bir yere ait olma, hayat ve dünya görüşü gibi zorlu konuları bir kişide birleştirerek verebilmiş.

Ki bunları yaparken çağdaş bir yazar olmak zorunda, yahudileri kırmamaya çalışmak zorunda, dinin baskıcı yönünün insanları ne kadar zorladığını anlatmak zorunda, siyasi yakın geçmişi değerlendirmek ve bütün bunların gerçekleştiği coğrafya üzerinde adı geçen her ülkeyi ve milleti anlatıp eleştirirken onları da kırmamak zorunda. Zor iş... ama yazar bazı minik bir iki hoşa gitmeyecek şey dışında kitabı toparlayıp bitirmiş ve ortaya etkileyici bir hayat hikâyesi çıkmış. (Tüm kalbimle, dedesinin görmesini dilerdim)

Arada edebi güzel ayrıntılar da var düşündürücü felsefi şeyler de... Hem tarihi roman gibi hem macera romanı gibi hem hayal hem gerçek gibi okunacak güzel bir kitaptı.

İlk başlarda biraz sıkılıyormuş gibi olsak da Elias’ın hareket etmesiyle birlikte macera başlıyor ve kitap sürükleyici bir dille devam ediyor.

Başka insanların başka dünyalarda başka hayatlar yaşarken dünyayı nasıl gördüğünü anlayabilmek hele hele şöyle bir geçen yüzyılı tekrar üstten hatırlamak adına okunması gereken güzel bir kitap olarak tavsiye ediyorum.

vidocq [film]

Estetik anlayışı güçlü bir görüntü yönetmenliğinin sıradan bir konuyu nasıl sanat haline getirebileceğini görmek istiyorsanız rahatlıkla “bu filmi seyredin” diyebilirim... (ama senaryosu için aynı şeyi söylememi lütfen beklemeyin.)

Konusu 1830’larda geçtiği için bütün mekân, dekor, kostüm ve makyajın o devire göre biçimlendirildiği film güzel bir dedektiflik öyküsü olarak başlıyor.

Bir süre sonra tansiyon yükseliyor; geçmiş, gelecek, gizemler, suçlar, cinayetler, entrikalar, seks, tuzaklar vs. vs. filmde gerilim seyirciyi tam olarak avucuna alıyor ki birden işler değişiyor...

Film, belli bir gidişat içinde (yukarıda anlattığımız etkileriyle hızla) akarken filmin sonunda mantık birden yön değiştirerek fantastik bir havaya bürünüyor...

Böyle olunca insan çok doğal olarak “Madem böyle bir şey vardı, o zaman niye filmin birçok yerinde bunu bağlantılı olarak konuya yedirmediler?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Kurduğunuz o mantık başka bir mantıksızlık altında yıkılıverince filmin konusu ciddiyetten uzaklaşarak gümbürtüye gidiveriyor.

Çünkü normal bir şeyler düşünürken fantastik gizemli güçler işin içine girince “Yahu öyle olacağına kaf dağının ardından peri padişahının kızı gelseymiş o da olurmuş, bu ne şimdi?” demeden edemiyorsunuz.

Neyse işte filmin böyle bir kırılma noktası var ve “Amaaaan ya, bu kadar da güzel gidiyorken...” dedirterek beklentileri yıkıyor...

Bunun dışında; Gerard Depardieu’yü hiçbir filmde bu kadar abartılı bir şekilde oynarken görmemiştim, bu filmde biraz tiyatro oyuncusu gibi davranmış ama yine de fazla göze batmıyor...

Evet gelelim filme;

Adli tıptan ayrılma eski bir polis dedektifi, peşine düştüğü bir katilin kurbanı olunca, gizemli bir perdenin ardına saklanan suçlunun yakalanması acemi bir gazeteciye kalır.

Acemi gazeteci genç, öldürülen dedektifin tanıdığı ve görüştüğü insanları bularak katilin izini sürmekte o kadar başarılı olur ki katil bu sefer de onun peşine düşer.

Ve kozların paylaşılacağı anda her şey bambaşka bir mantıkta cereyan etmeye başlayarak sürpriz bir sona ulaşır...

Bazı sahneleri bir Escher tablosu gibi ayarlanıp kurgulanan bu filmi tüm kandırmacasına ve fantastik sapmasına rağmen seyretmenizi tavsiye ediyorum.

(Çocuklara uygun olmadığını belirtmekte fayda var.)

Çok film hareketler bunlar [film]

Uzun zamandır duruyordu ve seyretmeyi düşünüyordum ama açıkçası filmden pek de ümitli değildim.

Yerli yapım komedilere her ne kadar sıcak baksam da bu ekibin kaliteli bir iş çıkaracağını tahmin etmiyordum, yanılmışım.

Epeydir bu kadar gülmemiştim.

Film yine televizyondaki “Çok güzel hareketler bunlar” yapımındaki gibi skeçlerden oluşuyor ama televizyondakileri hemen hemen hiç seyretmediğim için pek bir fikrim yoktu o yüzden de baştan bir ön yargıyla isteksizlik duydum.

Oysa ki ne kadar yanılmışım. Bu çocuklar süper bir iş çıkarmışlar... Filmi gülmek isteyen herkese tavsiye ediyorum.

Tamam, sinema sanatı içinde evrensel bir yer edinip gişe rekorlarını zorlaması söz konusu değil ama her şey o kadar iyi düşünülüp o kadar mantıklı ve güzel işlenmiş ki bu filme kötü bir şey söylemek çok da doğru olmaz...

Hem geleneksel pişekâr ve kavuklu tarzını modernize etmişler, hem sinema dilini çok güzel anlayıp uygulamışlar hem de senaryosunu çok güzel işleyip ortaya harika bir iş çıkarmışlar.

Aldık koyduk seyrettik ve resmen gözümüzden yaşlar gelecek kadar da güldük ellerine sağlık çok güzel olmuş tamam amaaa...

Filmin iki şeyini beğenmedim

Birincisi;

Bir film ille de baştan bir konuyla başlayıp sonuna kadar aynı konu üzerinde akacak diye bir kural yok, bazen filmler bu şekilde birbirinden bağımsız ayrı konulara bölünmüş ayrı ayrı skeçlerden de oluşabilir buna eyvallah...

Ama yaptıkları şeyi artık sinemaya taşıdıklarının bilincinde olup tiyatro sahnesinin açıklayıcı anlatımını terketmeleri de gerekiyor.

Ki en çok rahatsız eden şeylerin başında her bölümün girişinde sunucunun araya girip konuyu açıklayıp seyirciye sunması çok yersiz ve gereksiz olmuş keşke hiç yapılmasaymış.

Seyirci zaten sizin yaptığınız şeyleri anlayacak zekâ seviyesine sahip, o zaman seyredecekleri şeyleri bölüm açılışlarında bir sunucunun açıklamasına ne gerek var?

İkincisi ise;
artık bu filmin içinde yer yer gördüğümüz uçuk sanatsal edebi yaratının sinemaya uyarlanmasını serbest bırakmalısınız ille de biz sanatçıyız topluma bir mesaj da verelim devirleri 18. yüzyılda terkedildi.

Herkes neyin ne olduğunu biliyor, bilmeyenlerin ya da anlayamayanların da bu şekilde eğitelebileceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Onlarda bütün bunları anlayabilecek kapasite olsa zaten söylediklerinizi kendileri de bilip uyguluyor olurlardı. Ne gerek var sosyal mesajlara? Ben toplumu eğitmek için önüne arkasına süslü metinler koyduğunuz eğlenceli şeyler görmek istemiyorum, yaptıklarınızdaki en uç noktalar seyircinin düşüncelerini tetiklesin, insanlar güzel vakit geçirsin gülsün eğlensin yeter...

Bu konu çok derin ve çok uzun o yüzden fazla uzatıp da gereksiz laf kalabalığı yapmak istemiyorum.

Umarım ikinci ve daha sonra çekilecek seri filmlerde bunları göz önünde bulundurup sunucusuz ve toplumsal mesaj kaygısız sadece bu sanatla ilgili yaratıcılığın ön plana çıktığı güzel eserler verirler.

Sonuç olarak;

Yılmaz Erdoğan’ın ekibi kendini geliştirmiş, piyasadaki birçok eski ve yeni benzerini gerek yaratıcılıkta gerek teknikte geçmiş, televizyon skeçlerine sığmayacak bir yere gelerek ortaya da çok güzel bir film koymuşlar.

Her şey yerli yerinde, her şey tam ayarında ve hatta bazı bölümlerde en ünlü oyuncuları kıskandıracak kadar güzel oyunculuk örnekleriyle birlikte.

Sinemaya gidip para verip seyretseydim çıkınca şöyle dolu dolu bir “Helal olsun çocuklara” derdim. Eğer seyretmediyseniz mutlaka öneriyorum. Vereceğiniz parayı sonuna kadar hak ediyorlar...

yaz gitsin, biri bulur elbette :)

Sağolsun, yorum bırakmayan okurlarım olduğu kadar özel mail atarak hâl hatır sorup fikir alışverişinde bulunan okurlarım da var :)

İşte, böyle okurlardan biri bana “Her şey iyi güzel de buraya yazdığınız buluşlar ne olacak bunları biri alır da yapar, sizin fikrinizi çalarsa?” diye yazmış...

:)

“Bloglar yokken blog yazmaya başlayan” biri olarak;

İlk önce “yazma alışkanlığımı kaybetmemek için” yazdığımı düşünüyordum.

Ki bu alışkanlık, zamanı gelince (yeniden hikâye yazmayı düşününce ya da bir roman yazmaya kalkarsam) benim için gerçekten gerekli diye düşünüyorum...

Fakat buraya yazmamın tek sebebi bu da değil “Eğer ben bildiklerimi düşündüklerimi yazıp paylaşmazsam onlar kafamda kalıyor ve bir sonraki adımda yer alan düşüncelere geçemiyorum” esas olan başkalarınla bildiklerimi paylaşarak kafamı boşaltmak...

Bu şekilde aklımdakileri paylaşmazsam tüm düşünce fikir buluş ve eleştirel yazılarım sadece bana ait olarak kalırsa bunlar birikince ben de sadece bunları anlatıp bunlarla yaşayan "ama sadece bunlara sahip olan" biri olurum.

Halbuki şimdi bir şey mi düşünüyorum; hemen yazıyorum ve ondan kurtuluyorum :) çünkü benim için artık o düşünülüp paylaşılıp geride bırakılmış oluyor...

Bu yüzden de kendimce yaptığım buluşların başkaları tarafından da öğrenilmesi, birinin onları okuyup hayata geçirmesi hiç önemli değil. Ben bunları yazdıkça, paylaştıkça bütün hepsi geride kalıyor ve kendimi bunların bir adım daha ilerisi için neler yapabilirim diye düşünürken, bir şeyleri araştırırken buluyorum.

Düşünsel olarak gelişmenin ilk kuralı belli bir düşünceyi kalıp olarak alıp onunla yetinmemek daha ilerisini düşünüp daha gelişmiş daha ileri seviyede başka alanlara geçmek için bildiklerine sarılıp olduğun yerde kalmamak diye düşünüyorum.

O yüzden başkası benim yazdıklarımı almış yapmış etmiş hiç önemli değil, onlardan bazıları belki hiç gerçekleşmeyecek ya da bazıları gerçekleşti yine önemli değil... ama böyle olması hiç yazmamaktan hiç düşünmemekten bunları hiç paylaşmamaktan daha iyidir.

Çünkü öyle olsaydı hâlâ 10 sene önce düşünüp bulduğum şeyle yaşıyor olurdum ve bugünkü şeyleri bu şekilde düşünemezdim...

Düşüncelerimizi geliştirmek için düşündüklerimizi başkalarıyla paylaşmaktan başka yapabilecek bir şeyimiz yok, yoksa daha gelişmiş şeyleri düşünmemiz mümkün olmaz diye düşünüyorum.

Manzaradan parçalar _ Orhan Pamuk

Kapakta alt başlık olarak seçilen “Hayat, sokaklar, edebiyat” kitabın içeriğini neredeyse tamamen özetliyor ama ben yine de kendimce biraz daha ayrıntıya girmek istiyorum :)

Orhan Pamuk kitaplarından Beyaz kale, Benim adım kırmızı, Kara kitap, Kar, Yeni hayat ve Masumiyet müzesi’ni beğenerek okumuştum. Bunun yüzden de okumak için sıraya soktuğum yüzlerce kitap varken “Manzaradan parçalar”ı görünce dayanamayıp aldım :)

Kitabın kapağında “Hayat, sokaklar, edebiyat” alt başlığı var ama kitabı açtığımızda içindekiler bölümüne bakınca;
-Hayat,
-İstanbul,
-Kitaplar ve edebiyat,
-Benim kitaplarım,
-Sanat,
-Siyaset ve diğer vatandaşlık dertleri,
-Paris Review röportajı
ana başlıkları altında toplanmış bir sürü konuyla karşılaşıyoruz.

İletişim Yayınları’ndan çıkan 563 sayfalık kitabı çok kısa bir süre içinde merakla okudum.

Dostoyevski’nin kitapları üzerine yapılmış kuramsal açıklama ve yorumlara gelinceye kadar çok hızlı akan kitap burada biraz ağırlaşıp yavaşladı fakat Ahmet Hamdi Tanpınar ve Türk Modernizmi üzerine yazılmış o müthiş konudan sonra yine aynı akıcılığına kavuştu...

Yazar, bu kitabında;
görüşleri, fikirleri, hayatına dair küçük sırları, yazarlık macerasının küçük detayları, bazı kitaplarının yayın öncesi gözden geçirilip çıkarılmış bölümleri, çizimleri, çalışma notları ve eskizleri gibi “yazarın kendisini tanımamızı da sağlayan” konuları büyük bir samimiyet içinde okurlarıyla paylaşmış.

“Manzaradan parçalar” bir roman değil ama tam olarak toplama yazılardan oluşmuş bir derleme de denemez bence. Bazı yazarlar gazete ve dergilerde yayınladıkları köşe yazılarını bir araya getirip kitap olarak yayınlarlar. Bu çeşit kitapları da denemeler seçkisi gibi görüp zevkle okurum ama yazarın bu kitabı bu türden biraz daha farklı.

Çünkü;
Yazarın kendi dünyası ve kişiliği anlattıklarıyla o kadar içi içe girmiş ki yazılanlardan hangisinin edebiyat hangisinin hayatından yansıyan anılar olduğuna dikkat etmeden okumanız da mümkün.

Tabii ki yazarla okuru arasında oluşan bu sohbet havasını yaratan şeylerin en başında;

Yazarın kitaplarındaki bazı bölümlerin “kendi hayatının hangi aşamasında hangi olaylardan etkilenerek kaleme alındığını” büyük bir içtenlikle anlatması yatıyor.

Kitap; yazar olmayı düşünenlerin, edebiyatla ilgilenenlerin ve yazar olarak Orhan Pamuk kimdir, kitaplarını nasıl ve nelerden etkilenip yazar diye merak edenlerin ilgisini çekeceği kadar satır aralarındaki küçük bilgilerle de özellikle okunmayı hak eden bir eser...

İşte kitaptan böyle dikkatimi çeken birkaç küçük ayrıntı:

- Ali Sami Yen Stadı 1966 yılında Türkiye – Bulgaristan milli maçıyla açıldığında küçük bir sosisli tezgâhındaki ocak alev alınca büyük bir panik yaşanmış. Seyircilerin bir kısmı ne yazık ki bu panikle stadın ikinci katından aşağıya düşerek ya da birbirini ezerek ölmüşler...

- Pastane tipinde satış yapan fırınları bilirsiniz. İçeri girince insanda iştah açıp her şeyi yeme isteği uyandıran o mis gibi koku aslında “bu fırınlardan bazılarında” yapay olarak üretilip dükkânın havalandırma sistemiyle içeri pompalanıyormuş...

- 6 – 7 Eylül olaylarında İstanbul’daki azınlıklara karşı yapılan saldırı ve yağmaların arkasında o dönemin siyasi çevresine etki eden güçlerin olduğunu, aynı dönemde Kıbrıs konusunun görüşüldüğünü ve olayların arka planında böyle hassas bir siyasi olayın olduğunu da biliyordum. Ama bu olaylarda gizli servisler kadar “stratejik konumu yüzünden Kıbrıs’ı tamamen Yunanistan’a bırakmak istemeyen” İngilizlerin de bulunduğunu bu kitapta okudum.

- “İstanbul’un fethi sırasında Osmanlı ordusunda Hıristiyanlar’ın da bulunduğu” da yine kitaptaki ilginç bilgilerden biri.

- Fatih Sultan Mehmet’in (okullarımızdaki bütün tarih kitaplarını süsleyen) ünlü resmini bilirsiniz, Gentile Bellini’nin yaptığı bu portreyi Fatih Sultan Mehmet’ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezit İstanbul’da çarşıda sattırmış... (nedenlerini ve yorumlarını konunun içinde bulabilirsiniz.)

İşte böyle... daha yüzlerce küçük ilginç bilgi, edebiyatla yazarlıkla ilgili bir sürü ipucu ve ayrıntı bulabileceğiniz kitapta; yazarın doğrudan okura seslendiği mahkeme günlerinden tutun da yazarın kitaplarındaki ruh halinin arka planındaki özel hayatına kadar birçok konu var...

(bu arada söylemeden edemeyeceğim, kitapta edebi olarak en çok beğendiğim bölüm ise “MANA”ydı. Umarım ileride yazarın sadece bu tarzda çalışmalarının yer alacağı bir kitabını da okuruz - Orhan Bey, siparişi verdim valla artık gerisi size kalmış :) )

Edebiyata özel ilgi duymuyorsanız, Orhan Pamuk kitaplarından hiçbirini henüz okumadıysanız, edebi eleştiri kuramlarına meraklı değilseniz o zaman yazarın beğendiği “Dünya edebiyatının dev isimleri” hakkındaki kendi görüşlerini yazdığı bölümleri, yurt dışında çıkan kitaplarının önsözlerini ve bazı kitaplarının yayınlanmamış bölümlerinin verildiği yerleri okumayı sıkıcı bulabilirsiniz...

Fakat diğer yandan da bu yazara ait bir iki kitabı okuduysanız o kitaplara ait küçük edebi sırlarla birlikte kitabın alt başlığında da açıklandığı gibi “Hayat, sokaklar ve edebiyat” üzerine uzun soluklu bir sohbetle dünyaca ünlü yazarımızı daha da yakından tanıyabilirsiniz.

Ben kendisini tanıdığıma memnun oldum :) Manzaradan parçalar kitabını sizlere de tavsiye ediyorum.

10 Kasım 2010

Müşteri - Josiane Balasko

Yıllar var konusu böyle hafif bir kitap okumadım :)

Evet konu ve anlattığı olaylar dizisiyle içeriği çok basit ama yine de kendini hızlı okutan, eğlenceli ve akıcı anlatımıyla insanı yormayan tam bir tatil kitabı.

Kuaför salonu işleten 24 yaşında genç bir kadın (Fanny) ve onun sevgilisi Marko...

Yoksa Patrick mi demeliyim?

(Çünkü Marko, sevgilisi Fanny'i gerçekten çok sevmesine rağmen bir yandan da yaşlı hanımlara internet sayfasında açıkladığı özel(!) hizmetler sunarken Patrick takma adını kullanıyor.)

Marko kazandığı bu paralarla sevgilisinin ve kuaför salonunun masraflarını karşılamaktadır ama son takıldığı (kendinden 20-25 yaş büyük) yaşlı kadın (Judith) ile aralarındaki ilişkinin boyutu değiştikçe sevgilisi Fanny de bir şeyler hissetmeye başlıyor.

Üst üste gelen yanlış telefonların sahibini araştıran Fanny, Marko'nun gizli dünyasını keşfetmek üzere olaya dahil olur ama kendisini hem romanın kahramanları hem de okur için tahmin edilmeyecek gelişmeler beklemektedir.

Başta da dediğim gibi kitabın konusu basit ama yine de yazarın (bir çeviri olmasına rağmen) kendine özgü anlatımı, kitabın akışını hiç kesmeden olayları sırayla karakterlerin kendi ağzından kendi duygu durumlarına göre anlattırması, her karakterin kendine göre farklı gözlem ve dikkat yoğunluğu olması kitabı diğer ayrıntılarıyla birlikte ilginç kılmış.

Fazla edebi değeri bulunmamasına karşın yine de okuma zevki verebilen bir kitaptı.

Yer yer ahlaki olarak uygun olmayan içerikle birlikte kimi zaman da küfürlü konuşmaları yüzünden lise seviyesinin altındakilere uygun olmadığını da belirtmekte fayda var.

Bir de kitapta “kuaför” kelimesini ısrarla yüzlerce kez “kuvaför” olarak yazan editörün kafasına TDK’nın çıkardığı en kalın sözlükle vurmayı o kadar istedim ki anlatamam :)

Neyse, elinizin altına denk gelirse aklınızda bulunsun işte, eğlenceli ve akıcı bir romandı, gerçek hayata dair güzel ayrıntıları olan bu kitabı kaldırıp da çöpe atmayın…

09 Kasım 2010

Cold mountain [film]

Filmin ana konusunu “Amerikan iç savaşının ayırdığı iki sevgilinin (ayrıntılarla dolu çekimlerle süslenmiş) romantik hikâyesi” olarak özetleyebiliriz ama aslında filmde bundan çok daha fazlası var.

Ben filmi sinema tekniği ve estetik olarak yeterli, senaryo olarak da başarılı buldum.

Film, başından insanı saran rahat anlatımıyla, mantıklı olaylar kurgusu içindeki tarihi gerçeklikleri işleyişindeki objektiflikliğiyle roman okuyormuş gibi geçen ikibuçuk saati hissettirmiyor.

Olay dağılımı ve “kahramanların bir araya geldiğinde ortak yönde birleşen kader anları” filmin senaryosundaki en büyük özellik olarak gösterilebilir.

Film gerçekten izlenilmeyi hak ediyor ama hoşuma gitmeyen bazı yanları da yok değildi, mesela;

Bu kadar masum ve içli bir aşkın verdiği güçle (tüm yaşadıkları olumsuzluklara rağmen) ayakta durmayı başaran iki aşığın sevişme sahnesinin ve filmdeki olaylar gereği bir iki yerde daha pornografik düzeyde gereksiz açık sahnelerin bulunması bu sahnelerin sırf reklam amacıyla yapıldığı izlenimi doğuruyor…

Milis kuvvetlerinin (savaştan uzak kalan yerlerdeki sivillerin korunması için görevlendirilmiş olmalarına rağmen) sivil halk üzerinde kurduğu iğrenç ve mantıksız tahakküm “filmi götüren ana motorlardan biriyken” filme fantastik öğeler eklenmesini de hiç doğru bulmadım…

Bunların dışında yine de arşive koyulabilecek kadar kaliteli bir film olduğunu belirtip (çocuklara uygun olmadığını hatırlatarak) izlemenizi tavsiye ediyorum.

04 Kasım 2010

acil durumlar ve kazalar için önlem almada yeni bir yöntem

Yoğun trafikte sıkışıp kalan ambulans kendine yol açabilmek için çaresizce sirenini çalıp duruyordu.

Ambulansın yakınında bulunan araçlar yolu boşaltmak için zar zor sağ tarafa yanaşmaya çalışırken yol verme sırası bir öndeki araçlara geliyordu.

Çok ileride, sıkışık trafiğin hemen hemen en ön sıralarında kırmızı yanan trafik lambalarının yeşile dönmesini bekleyen bir araç dikkatimi çekti.

Bu araç ne yazık ki çok arkalardaki bu can pazarının farkında değildi. Çünkü aracın içindekiler müziği sonuna kadar açmışlar ve dışarıdaki hiçbir sesi duymuyor, yakınındaki (bir iki sıra arkalarında) korna çalarak kırmızıda gitmesini isteyen diğer araçları da ciddiye almıyorlardı.

Böyle durumları çözmede yardımcı olabilmesi için aklıma şöyle bir fikir geldi;

Ambulanslarda özel bir kapsama alanı olan (bluetooth benzeri) kablosuz yayın olsa, tüm araçların gösterge panellerinde de (özel bir elektronik devre sayesinde bu kablosuz yayını alarak) yanıp sönen bir lamba olsa, uzakta olan araçlar daha sesini duymadan ışıklarını görmeden oraya bir ambulans yaklaştığını anlasa, yol çok daha ileriden sağa çekmeye başlayan araçlar sayesinde daha çabuk açılabilir...

Ayrıca bu sistem sadece ambulanslar için değil aynı zamanda itfaiye ve polisin de kullanabileceği faydalı bir uygulama olurdu.

Yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasını sağlayan en büyük etkenlerden biri de “Bir sisteme ait çalışma prensibinin” başka alanlara uygulanmasıdır.

Bunu başka alanlara uygulayabilir miyim diye düşündüm ve bu sefer de başka bir şey buldum.

Konu olarak benzer bir şey ama bu sefer araçlar farklı.
Bu buluşuma göre de sistem şöyle işliyor;

Bebek arabalarına, bisikletlere bir bluetooth sinyal verici yerleştiriliyor.

Bundan sonra üretilecek tüm arabalar da bu sinyalleri alabilecek şekilde üretiliyor.

Araçlarda özel bir bluetooth alıcısı oluyor ve sisteme giren bir bluetooth sinyali olunca gösterge panelinde yanıp sönen lamba sürücüyü uyarıyor.

Ama bu araçlar sadece; bluetooth özelliği olup da isim verilebilen cep telefonlarının her birinin kendine ait ismi olduğu gibi “bebek” ve “bisiklet” ismiyle yayın yapan bluetooth araçlarını algılıyor olacak.

Çocuklar sokak arasında ya da site içinde bisiklete binerken (bisikletin yaydığı sinyal sayesinde) sürücüler bisiklete binen çocuğu görmese bile uyarısını alıp farkedecekler ve daha dikkatli olacaklar, bu sayede kazalar daha da azalacak.

Küçük abiler, ablalar veya büyükler bebek arabalarını iterken, belki de bir alışveriş merkezinin park yerinde ıvır zıvırı arabanın bagajına yerleştirirken kenarda bir yerde bekleyen bir çocuk arabası olursa;

O anda yakında bir yerde park etmeye çalışan ya da parktan çıkan herhangi bir araç sürücüsü bu sinyalleri yayan bebek arabasını aynı şekilde farkedip daha dikkatli davranacak...

Bu sistemi taşıyan araçlara bu elektronik devreleri yerleştirmek çocuk oyuncağı ve neredeyse hiçbir maliyeti yok gibi bir şey, bu sinyalleri yayacak olan bebek arabalarında ve bisikletlerde de bu sistemler bebek arabası ve bisikletin içine entegre edilmiş vaziyette satılırsa güvenlik olarak bunu yapan markalar tercih sebebiyle ticari başarı da kazanmış olurlar.

Bir kalem pille bile çok uzun süre çalıştırılabilecek olan bu sistemler gerçekten büyük yarar sağlayabilir diye düşünüyorum.

(Bu buluşlarımı da bir gün olur elbet hayata geçirilir ümidiyle her zaman olduğu gibi karelidefter okurlarıyla paylaşıyorum.)

02 Kasım 2010

Masumiyet müzesi - Orhan Pamuk

İyi ya da kötü eleştiri ve yorumlara, özgün ya da bazı “alıntı” iddialarına rağmen Orhan Pamuk kitaplarını severek okuyorum.

Kitaplarının bazılarında (kendi gençliğini geçirdiği zamanların İstanbul’unu tarif ederken) çocukluğumu yaşadığım dönem ve yerlerin yakaladığım ayrıntılarla kesişmesi bile bana yetiyor.

Son okuduğum kitabı “Masumiyet Müzesi”ni ise uzatılmış (ki bazı yerlerde gerekli) tekrarlarını saymazsak beğendiğimi söylemem gerekiyor.

Kitap önce güzel bir açılış yapıyor, bu açılış uzuyor, uzuyor, uzuyor :)

Bir yere gelince bir sürü yöne ayrılan ama sonra çeşitli açıları çok ustaca ve özenle düşünülmüş zikzaklar yaparak hareket eden anlatım, tek bir konunun çizgisi üzerinde bir araya getiriliyor.

Kitabın konusu üzerine bir şeyler söylemek hem çok kolay hem çok zor, çünkü konu “Aşk.”

Aşk üzerine binlerce şey okuyup seyretmişizdir ve orada anlatılanlardan bazılarını da kendimizle hatta yaşadığımız aşkla bağdaştırmaya çalışmışızdır ama bazen gerçek aşkın filmlerde ya da romanlarda olduğu gibi olmadığını da farketmişizdir.

Masumiyet Müzesi’nde anlatılan aşk; bir yandan olaylar örgüsüyle gerçeklikten uzak gibi görünürken bir yandan da ayrıntılarına girince sanki bugüne kadar hiçbir romanda ya da filmde olmadığı kadar kendi yaşadığımız aşk kadar gerçek görünen (ve benzerlikleriyle bir o kadar da bizi derinden yakalayan) bir aşk...

Kitabın baş kahramanı (zengin bir ailenin çocuğu) olan Kemal nişanlıdır ve 70’lerin İstanbul’unun her türlü güzelliğini yaşamaktadır ama bir gün geçmişten hatırladığı uzak akrabasının bir kızıyla (Füsun) karşılaşınca bütün hayatı değişir.

Füsun ve Kemal gizli gizli büyük bir aşk yaşar fakat Kemal bir yandan da nişanlanmak üzeredir.

Durum biraz karışık gibi görünürken iki arada bir derede kalan Kemal "her şey olacağına varır" diye düşünerek endişelenmemeye çalışır ama iyiden iyiye aşık olduğu Füsun’un ortadan kaybolmasıyla birlikte hayatı bambaşka bir yöne kayar.

Konu olarak bundan sonrasını, kitabı okuyacak olanların okuma zevkini kaçırmamak için anlatamıyorum ama kitap hakkında söylemek istediğim çok şey var.

Yazarın gözlem gücününün sadece “dikkatli bir gözün yakalayabileceği ayrıntıları bulup okuyucuya aktarma” olmadığını bu ayrıntılarla tarif ettiği insanların davranış psikolojilerini ve bu davranışlarının altında yatan nedenleri de başarıyla analiz ederek gösterebilmesi gerçekten dikkat çekici.

Karmaşık ve hızlı akan bir konuyu birçok yöne sokup roman kahramanını oradan oraya sürüklemek yerine çok uzun bir çizgiyi yavaşça sabırla takip ederken yaşadığı anı değerlendirmek için geçmişe ve çevresindeki olaylara bakmayı tercih eden bir roman kahramanı yaratıp okuyucuyu merak duygusuyla onun peşine takmayı becerebilmek gerçekten büyük bir marifet.

... ama kitaptaki kahramanımız Kemal’in, nişanını anlatırken gelen konukların üzerindekilerden konuştuklarına kadar her şeyi inceleyen ve her şeyi tek tek en küçük ayrıntısıyla dikkatle aklının bir kenarına yazan bir kahraman olması, benim gibi sıkılacağı için evlenirken kendisine düğün yapmayı bile düşünmeyen okuyuculara bazen baygınlık geçirtecek kadar konunun ayrıntılarında boğulmaya neden olabiliyor :)

tabii ki bu işin şakası, çünkü kitabın ilerleyen bölümlerinde o kadar ayrıntının neden anlatıldığı öylesine bir yerli yerine oturuyor ki hepsinin tam olması gereken yerinde olmasına (ve bunların gerçeklikle bağdaşması için önceden bize o şekilde anlatılmak zorunda kalınmasına) şaşırmamak elde değil.

Bu ayrıntılar kimi zaman bir sigara izmariti, kimi zaman bir küpe, kimi zaman da bir kuş oluyor ama bunların hepsini (kitabın sonundaki "sürpriz sonun" da ardından ortaya çıkan yazarın açıklamalarından sonra) siz de gerekli buluyorsunuz.

“Çukurcuma’daki evde geçen sekiz yılda anlatılan” bazı gereksiz özel ayrıntıları çok samimi (ya da gerçekçi) bulmasam da genel olarak anlatım (kitabın tamamında birkaç kelime ve harf hatası dışında) yerli yerindeydi.

Bir yere kadar ilgiyle takip edilen kitap bir bölümde biraz sıkıcı gibi gelmeye başlasa da sonradan açıldıkça açılıyor ve son 200 sayfaya yakın bölümü bir çırpıda hızla bitirme isteği uyandırıyor.

Unutulmaya yüz tutan “80 öncesi dönemin” normal insanların hayatına günlük yaşamda nasıl etki ettiğinin hatırlatılması, 70’lerin sonundaki Türk Sineması’nın girdiği darboğaz ve çok iyi yakalanarak anlatılan o çevrenin yaşam tarzı gerçeği, 70’lerde ve 80’lerde “orta sınıf ailelerin ev hayatı” da yine kitabın fonunda yer alan güzel ayrıntılardı.

Kitap, konusuyla, anlatımıyla, kendine özgü özel olay akış sıralaması ve kurgusuyla, yer yer kahramanların ağzından hayatı değerlendirme açısından yapılan genel felsefi saptamalarıyla "insanların yaşamak zorunda kaldığı hayatı en ince ayrıntılarıyla bir şekilde hep farkettiğini" hissettiren ağır bunalımlı havasıyla ve tabii ki bütün insanların dönem dönem farklı konularda edindiği takıntılara özellikle dikkat çekmesiyle etkileyici bir yapıt olarak hafızamda yer edindi.

Yalnız, en büyük yazarların bile “gerçek hayattan ayrıntılar içeren bazı bilgileri kimi yerde arka arkaya bir iki örnekten fazla vermesiyle” okur üzerinde “yazar da bu konuyu ne kadar da araştırmış ya da biliyormuş” etkisi yaratmaya çalıştığı bölümler bazen sıkıcı olabiliyor.

Haydi diyelim örnek olarak beş - on müzenin nasıl olduğunu anlattınız ve o müzelerde neler olduğunu anladık.

Ama aynı etki için bir o kadar bilgi daha ekleyip sonra konu içinde tekrar tekrar farklı örnekleri araya serpiştirerek okuyucunun zihnini yine aynı noktaya “geri” çekmeyi pek doğru bulmuyorum.

İşte, bu da benim bu kitapta dikkatimi çeken ve beğenmediğim bir iki noktadan biri olmuştu.

Neyse, sonuç olarak;

Kendimi vererek ve hissederek okudum, kendimden çok şey buldum ve kitap bitince “insanı ruhen sarsan konusu” yüzünden sanki bütün bu anlatılanları kendim yaşamışım gibi üzerime büyük bir yorgunluk ve hüzün çöktü...

Ben kitabı beğendim ve edebi yönüyle de kalıcı bir eser olduğunu düşünüyorum, onun için sizlere de okumanızı tavsiye ediyorum.

Yanlış yönde kuantum sıçramalar - Charles M. Wynn – Arthur W. Wiggins

..........
“UFO gerçekten de var mıdır?
Büyük bir kesinlikle vardır...(!)

Çünkü;

UFO “kimliği belirlenemeyen uçan nesneler” teriminin kısaltılmış halidir ve gökyüzünde parlayıp sönen bir yıldızın ışıması bile (eğer o anda parlayanın ne olduğunu bilemiyorsak) tanımlanamayan (kimliği belirlenemeyen) cisim olarak değerlendirilmelidir. Oysa ki neredeyse herkes UFO terimini yabancı uzay gemisi ile aynı anlamda değerlendirmektedir. (Böyle bir mantıkla bakarsak o zaman UFO’lar tabii ki var ama uzaylıların dünyamızı ziyaret edip etmediği bilimsel olarak kesinlik kazanmamıştır...
................

Kendimce özetlediğim bu bölümü daha önceden de bir iki kez bahsettiğim “Yanlış yönde kuantum sıçramalar” isimli kitapta okumuştum.

TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkan bu kitabı özellikle gençlerin okumasını tavsiye ediyorum.

Çünkü; günümüzde medyayı doğru olarak yorumlayacak tecrübeleri henüz tam olarak edinmemiş genç okurun fal, burç, büyü, ufo, duyu dışı algılamalar, sihir gibi baştan aşağı uydurma olan bazı konuları doğru şekilde değerlendirmesi gittikçe daha da zorlaşıyor.

Bu tipteki haberleri ya da bilinçli olarak ilgi çekip ön plana çıkmak isteyenlerin çıkar sağlamak için yaptığı özel yayınları bilimsel araştırmalar ve deneyler yapılıp da ispatlanmış bilimsel olgularmış gibi göstermeye çalışmaları bilinen bir konudur.

“UFO’lar bizi kaçırdı, tıbbi deneyler yapıp geri getirdi.” diyen insanların haberleri cahil halk tarafından ilgi çekici bulunduğu için bu tip haberler her zaman satış kaygısı olan uyduruk gazetelerde yer alacaktır.

Ama konuyu ciddi gazeteler, televizyonlar da işlerse gençlerin bu haberleri ve konuları nasıl değerlendirmesi gerektiğini işte bu kitaptaki bilimsel açıklamalar sayesinde kavramak daha kolay olacak.

Kitap, bilimsel olmayan uydurma konuların neden gerçek olmadığını açıklamak için;
önce “bilimin kendi mantığının nasıl işlediğini” anlatıyor.

Sonrasında uydurma konunun içeriğini araştırmak için fikir yürütürken hangi yöntemlerin kullanılması gerektiğini sıralıyor.

Gerçek olduğu iddia edilen (gözleriyle çatalları kaşıkları eğip büküyor gibi) “uydurma haberlerin” ya da (bir kâhine göre seneye dünyanın sonu geliyormuş gibi) “gerçek dışı konuların” bilimsel olarak “gerçek olup olamayacağının” nasıl değerlendirilebileceği detaylarıyla açıklanıyor.

Kitap başta karışık ve birebir çevirisi yüzünden biraz zor anlaşılır gibi görünse de 20 – 30 sayfasını okuduktan sonra anlatım günlük dile yaklaşıp yerli yerine oturuyor.

Daha önceden bu kitapta okuyup Karelidefter’e yazdığım bazı konular bana da ilginç gelmişti ama kitapta ilginç bulabileceğiniz
Amerikan Ordusu’nun araştırdığı uzaylı cesetleri,
Mısır Piramitleri,
Ruh çağırma,
Hayaletler,
Reinkarnasyon,
El falı,
Sayı falı,
Elyazısından karakter falı,
Tarot falı,
Telepati
Nostradamus,
Uzaktan etki,
Göl canavarı Nessie ve Kocaayak,
İnsanın kendi kendine tutuşması,
Ateş üzerinde yürüme,
ve benzeri başka konular da incelenerek, bunların bilimsel olarak ne derecede gerçekten ciddiye alınabileceği üzerinde durulmuş.

(212 sayfalık kitap 6TL.'den satılıyor.)

Modern araştırmacı - J. Barzun, H. F. Graff

Tübitak tarafından yayınlanan “Modern araştırmacı" isimli kitapta;

Araştırma ilke ve yöntemlerine bağlı olarak "rapor, tez, özet" (ya da araştırması yapılan konuyla ilgili daha geniş bilgiler içeren bir eser) hazırlanması için “temel olarak nelere dikkat edilip nelerin bilinmesi” anlatılmaya çalışılmış ama...

...bütün kitap boyunca neredeyse "100 yıl önceki örneklerle" anlatılan konuların (kütüphane kartlarının nasıl okunacağının, disketli bilgisayarlardaki yazılımların ve programcılığın anlatılması gibi) günümüze uymaması bir yana...

yazma teknikleri,
alıntı ve çeviri,
kütüphane kullanımı,
not tutma,
kitaplardaki dipnotların hazırlanması,
kaynakların araştırılma yöntemleri,
fikirlerin işlenmesi,
yazıların düzenlenmesi gibi kitabın can alıcı konularının bile (ülkemize, dilimize, kültür ve akademik çalışma düzenimize uymayan çok ama çok eskide kalmış) kimsenin ilgilenmeyeceği (örnek olma özelliğini yitirmiş) ayrıntılarla açıklanması kitabı içinden çıkılmaz, anlaşılmaz ve yararsız kılmış.

Keşke kitabın yazılma amacı iyice anlaşılıp günümüze uyarlanacak şekilde elden geçirilip orada verilen örneklerle neler anlatılmaya çalışıldığı iyice kavrandıktan sonra bunlar konuya göre yeniden düzenlenseydi.

Araştırma yapan yazar, öğrenci, bilimadamı gibi konuyla ilgili insanların yukarıda belirtilen alanlardaki ihtiyaçları günümüzde nasıl çözülür, temelde nelere dikkat etmeli, neler yapmalılar, hangi yöntemleri izlemeliler ve bütün bunları yaparken karşılaşılan sorunlar, sıkça yapılan hatalar nelerdir gibi konuların iyice araştırılıp ondan sonra bu kitabın çevirisine girişilmeliydi diye düşünüyorum.

Konuyla ilgiliyseniz; zaman aşımı ve özensiz motomot çeviri yüzünden değerini yitirmiş bu kitabı kesinlikle almamanızı tavsiye ediyorum. Sıradan bir “Nasıl yazmalı?” başlıklı kitabı alsanız bile içinde yüzlerce faydalı bilgi bulabilirsiniz.

Gereksiz ve modası geçmiş ayrıntılarıyla okuyanın aklını daha da karıştırıp anlatılanı uzata uzata dolandırıp duran bu kitabı tavsiye etmediğim gibi;

böyle bir kitabı ancak “1800 doğumlu insanların anlayacağını ama onlar için bile bir işe yaramayacağını” farkederek yayından kaldırması gerekirken 16. baskısını yaparak yayınlamaya devam eden Tübitak’ın da artık duruma el koymasını rica ediyorum.

(Yanılıyorsam lütfen bilgilendirin; 1996’daki ilk baskısından bu yana, 80 milyonluk ülkede çevirmeni, dizgicisi, editörü ve benden başka baştan sona kadar bu kitabı okumaya katlanabilen bir tek allahın kulu varsa ve “evet ben şu konuyu okudum faydalandım” diyecek olursa bu yazıyı kaldırmaya hazırım.)

USB anahtar

Sigara molasında arkadaşımla (Ray Tibbo) bilgisayar sistemlerindeki dosya şifreleme ve güvenlik üzerine yaptığımız konuşma sonrasında aklıma USB belleği anahtar olarak bildiğimiz normal ev kapılarında kullanma fikri geldi.

Buna göre kapıyı anahtar yerine bir USB bellekle de açabiliriz, düşündüğüm sistem şöyle çalışıyor;

USB belleğin içine bir dosya koyuyoruz, bu dosyadaki bilgiyi de başkasının açamayacağı şekilde kodlayıp şifreliyoruz (sistem bunu kendi yapıyor olacak) ama dosyayı ve içindeki şifreyi çözecek programı kapının kilit mekanizmasını çalıştıracak olan elektrikli bir sistemin okumasını sağlıyoruz.

(tabii ki bunları oluşturan sistemi USB belleği anahtar gibi kullanıp kapıyı açan kullanıcının bilmesine gerek yok, ben tasarım ve çalışma aşamasındaki uygulamanın nasıl olacağı hakkında bir fikir vermesi için bunları da aktarıyorum. Yoksa aynen bir anahtar gibi USB belleği kapıya takınca kilit açılıyor, kullandığınızda teknik olarak fazla bir şey bilmenize gerek kalmıyor.)

Bu sistemi güvenlik açısından biraz çekinceli bulabilirsiniz ama “Tam güvenlik” adına kullanılabilecek "ek bir sistem" olarak da yararlanılabilir.

(Hem standart kilitler kullanılmaya devam eder hem de evde hırsız alarmı devreye sokulur. Kapı sadece anahtarla açılırsa alarm devreye girer ve cep telefonunuza mesaj atarak sizi uyarır ama USB bellek de aynı kapıya anahtarla birlikte takılı olunca evdeki alarm devre dışı kalır.)

Kullanışlılık açısından da çok uygun diye düşünüyorum;

Mesela, uzaktan bir akrabanız size ait yazlığınıza gidecek. Siz ona eski sistemdeki anahtarı gönderseniz çalınma ve kaybolma ihtimali ile tehlikeli olabilir ama USB bellek içindeki dosyayı internetten maille şifreli olarak yollasanız ve o da bu dosyayı kendi USB belleğine kopyalayıp yanına alsa büyük kolaylık olurdu.

Ya da siz işteyken çocuğunuzun “Anahtarı kaybettim” diye telefon ettiğini düşünün. Anında yenisini dosya olarak internetten maille (ya da cep telefonuna mesajla) yolladığınızda herhangi bir USB belleğe yükler yüklemez eve girebilir.

Ya da USB anahtar kaybolunca internette şifreli bir hesapta bu dosyanın alınabileceği bir yerde saklandığını düşünün, anahtarı istediğiniz kadar kaybedin hem ucuz hem kolay yoldan anında yenisini kendiniz oluşturabilirsiniz.

Bilmiyorum artık nasıl hangi yöntemlerle ne gibi aksayan ve gözden kaçan ayrıntıları olur ama bir şekilde hepsi halledilebilir diye düşünüyorum. Böyle bir şey olsaydı çok kullanışlı ve (bence tahmin edilenin tersine) daha da güvenli olurdu.