31 Aralık 2010

işte, size benden yeni yıl hediyesi :)



Çok güzel düşünülmüş bu harika videoyu beğeneceğinizi umuyorum :) tüm kareli defter okuyucularına mutlu yıllar dilerim...

30 Aralık 2010

cepteki gps'le fotoğraftan konum belirleme [?] geliştirme projem


Cep telefonlarında bulunan gps özelliği ile ilgili düşündüğüm bir geliştirmeyi anlatmayı deneyeceğim... biraz uzun, o yüzden bu konularla ilgili değilseniz bu yazıyı okumasanız da olur diyerek devam ediyorum... bakalım artık :)

Telefonlar; görüşme ihtiyacımızın dışında da birçok ihtiyacımızı karşıladığı için artık neredeyse hayatımızın her anında yanımızdalar...

Kimi cep telefonundan müzik dinliyor, kimi televizyon seyrediyor, kimi internete giriyor vs.

Yeni nesil cep telefonlarında donanım özelliği olarak gelen “gps navigasyon” sistemi de son yıllarda sıkça kullanılan yararlı bir özellik.

Buna göre; cep telefonunuzdan uydulara gönderilen bir sinyal ile o anda bulunduğunuz yerin koordinatları tespit ediliyor ve daha önceden koordinatları çıkarılmış olan bir harita üzerinde bu koordinatlar eşleştiriliyor...

Sistem sizin bulunduğunuz noktayı haritanın üzerindeki noktalarla eşitleyince haritanın üzerinde nerede olduğunuzu yani o anda bulunduğunuz sokağı, caddeyi vs. görebiliyorsunuz...

Bu özelliği kullanarak, harita üzerinde kayıtlı bir yer ismi yazdığınız zaman program size orasını da bulup gösteriyor...

Bunu da bilmediğiniz bir yere gitmek için kullanıyorsunuz.

Bir adres yazıyorsunuz bu sistem o adresin koordinatlarını çıkarıyor, sizin bulunduğunuz yerin koordinatlarını tespit ediyor ve sizi bulunduğunuz noktadan yazdığınız adrese gidebilmeniz için harita üzerinde yönlendiriyor...

Şimdi, buraya kadar iyi güzel... Çok faydalı ve kullanışlı bir sistem...

Örnek olarak: Bu sistemi kullanarak, gps özelliği bulunan cep telefonuyla fotoğraf çektiğiniz zaman program (fotoğrafın üzerine tarih atar gibi) fotoğrafın bilgi hanesine fotoğrafın çekildiği koordinatları işliyor... Siz de üç beş yıl sonra o resme bakınca acaba nerede çektirmiştik biz bunu diye düşünürseniz bilgilerine girip bakıyorsunuz ve “Hımmm... Alanya değil, Manavgat’mış” diyorsunuz...

Sanırım buraya kadar bu sistemi ve nasıl işlediği, neye yaradığını şöyle bir üstten önbilgiyle anlattım, şimdi sıra geldi bu sistemle ilgili benim düşündüğüm şeye;

İşyerinde terasa çıktım, Şişli’nin göbeği... 11. kattan Levent, Sarıyer tarafına doğru bakıyorum... İstanbul, büyük ve çirkin bir beton yığını, şu ileri taraflarda bir çizgi gibi kalmış yeşil bir alan ve içinde de bir iki beyaz bina göze çarpıyor...(yazı girişindeki resimde yuvarlak içine aldığım bölgede)

Oraya gitmek istesem; buradan gördüm tamam aşağı yukarı yönünü yerini kestirebilirim ama elimle koymuş gibi de tak diye bulamam. Buradan öyle rahat görünüyor ama aşağıya trafiğe girip de yollara düşünce oradan gir, buradan sap, ileri git geri dön falan kim bilir orayı bulmak ne kadar zor olur...

Peki... Cep telefonunda gps var, o bulabilir mi?

Sanmıyorum. Çünkü o da ancak böyle uzaktan görünen bir yeri sadece adresiyle bulabilir...

O zaman ne yapılabilir diye düşünmeye başladım...

Şimdi elimizdekileri kontrol edelim: gps sistemi koordinatları belirliyor, uydulardan aldığı bilgiyi navigasyon sistemiyle birlikte çalıştırıp yön ve yer bulabilen bir program var... ve cep telefonuyla fotoğraf çekebiliyoruz...

Hımmm... o zaman...

Şimdi... uyduya bağlanınca benim bulunduğum noktayı tespit ediyor...

Ne tarafa dönersem o tarafın hangi yön olduğunu da biliyor...

Peki ben şu gitmek istediğim yerin fotoğrafını çeksem...

Çekilen fotoğrafta o yeri işaretlesem... program da işaretlediğim yerin, resmin çekildiği noktadan ne kadar uzakta bulunduğunu bulup bir de buna “benim bulunduğum noktaya göre” hangi yönde olduğu bilgisini eklese...

İşte o zaman; fotoğrafını çektiğim yerin koordinatları hesaplanabilir ve çekilen fotoğraflardaki bina veya yerlerin harita üzerindeki koordinatları da tam olarak bulunabilir... böylece uzakta bir yerin fotoğrafını çekip beni oraya götür dediğim zaman programın bana hiç zaman kaybetmeden bir yol haritası çıkarması da mümkün olur...

Düşündüğüm bu geliştirmenin teknik olarak gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunu ve en çok da turistik seyahatlerde yararlı olacağını düşünüyorum.

Daha önce de cep telefonu teknolojileri ile ilgili bir kaç geliştirme fikri bulmuştum, o zaman insanlara garip ve acayip gelmişti... Telefonu ters çevirince içindeki alıcılar sayesinde zil sesini “Sessiz”e alan bir sistem düşünmüştüm mesela onu da Nokia 5800’da uyguladı... cep telefonundan sms’le iş emlak ilanı takibi konusunu yazmıştım bunu yazdıktan bir yıl sonra Hürriyet gazetesi böyle bir sistemi yürürlüğe soktu vs... Hatta şu yukarıda resimlerin çekildiği noktanın koordinatlarını bulma olayını bile hiç habersizken düşünüp yine üç dört yıl önce yazmıştım ve sonra bir baktım ki aklın yolu birmiş herkes yapmış :))) Keşke Nokia'nın AR-GE'sinde çalışıyor olsaydım da bunları ben yapsaydım ama öyle her istediğimiz şey de her zaman olmuyor işte...

Bakalım bunu kim ne zaman yapacak? :)

29 Aralık 2010

İstanbul'un fethinden de eski Fethiye müzesi

Elimde cep telefonu ve içinde gps programı, daha önce gittiğim yerleri nasıl gösteriyor diye aklıma gelen yeri yazıyorum: Hatay Antakya, İzmir fuarı, Sivas Kangal, Muğla Fethiye vs...

Orası burası derken Fethiye Müzesi'ni aratıyorum.

Fakat alet sapıtıyor ve Fethiye Müzesi'ni Balat'ta gösteriyor :) [diye düşünüyorum] ki gösterilen noktanın üzerine dokununca ayrıntılar açığa çıkıyor ve gerçekten de İstanbul Balat'ta bir "Fethiye Müzesi" olduğunu !!! öğreniyorum.

Bu nedir, burası nerededir diye bakınca işin aslı anlaşılıyor...

Bu Fethiye Müzesi'nin tabii ki Muğla Fethiye Müzesi ile bir alakası yok:)

Burası Fatih Balat semtinde Fethiye mahallesinde bulunan ve 1200'lerin sonunda yapılmış Pammakaristos Manastırı'ymış.

İstanbul'un fethinden sonra da yine manastır olarak kullanılıyormuş ama daha sonradan 1601 yılında Gürcistan ve Azerbaycan fethedilince bunun anısına manastırı camiye dönüştürmüşler ve ismi de Fethiye Camii olarak değiştirilmiş...

Cumhuriyetin ilk yıllarında içindeki değerli fresk ve diğer sanatsal mimari öğeler nedeniyle müzeye çevrilmiş fakat daha sonra tekrar cami olarak kullanılmaya başlanmış... Mozaikleriyle ünlü bu yapının bir bölümü halen müze olarak gezilebiliyormuş...

İstanbul'un fazla bilinmeyen yerleri içinde ilginç bir yapı olarak dikkat çekecek kadar eski ve büyük bu binayı bu güne kadar hiç duymamış ve görmemiş olmak beni utandırmadı desem yalan olur.

Benden başka bilmeyenler de olabileceğini düşünerek kareli defter'e yazmayı uygun buldum.

Daha fazla bilgi için:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Fethiye_Camii linkine bakabilirsiniz.

çocuklar için tavuk...


Biliyorum anlatacağım şey biraz garip kaçacak ve bulamayan insanlar da var diye biraz çekinerek yazacağım ama sonuçta insanlar 7 liraya sigara alabiliyorsa, 3-5 liraya çocuğuna tavuk da alabilir diye düşünüp yazmaya karar verdim.

Yazacağım şey pek de öyle önemli değil ama çocukların yemek yeme sorunu bulunup da değişik şeyleri daha çok sevdiklerini bildiğimden belki bir iki kişiye yardımı olur dedim.

Eve çocuklar için bazen pizza ısmarlıyoruz. [ Off... tamam tamam ben de yiyorum :) ]
pizza bitince de masayı toplarken kutularla birlikte hiçbir zaman kullanmadığımız (siparişle birlikte gelen) pizza baharatlarını da kaldırıp çöpe atıyoruz... (daha doğrusu atıyorduk)

Fakat sonradan bizim hanım bunları biriktirip tavuk parçalarını kızartmadan önce bu baharata bulamaya başlamış...

Yemesi daha bana kısmet olmadı :) ama ana besin maddesi tavuk olan :) Volkan'ın beğendiğini biliyorum... Siz de deneyip bir bakın bakalım, belki de hiç tavuk yemeyen çocuğunuz bu sayede tavuk yemeye başlar.

Not: "Pizza almıyoruz ki baharatı olsun." derseniz internette pizza baharatı karışımı hakkında çeşitli tariflere bakabilirsiniz. ki bu karışımı çok kolay bir şekilde evinizde kendiniz de hazırlayabilirsiniz, benim bildiğim o karışım içinde sarımsak tozunun mutlaka bulunması gerektiği :)

plaktan mp3 yapma (hem de pikapsız!)

Sigara molasında bir arkadaşla plaklardan pikaplardan vs. bahsederken aklıma geldi ve "Biliyor musun, plakların çok kaliteli makro çekimlerini yapıp ya da kaliteli bir tarayıcıdan jpeg fotoğraflarını elde edip sonradan bilgisayarda bu fotoğrafları işleyerek plakları pikap olmadan mp3'e çeviriyorlarmış." diyiverdim...

:) tamam bir zamanlar bir yerlerde böyle bir haber okumuştum ama nerede neydi hiçbir şekilde hatırlayamadım. Ama internette biraz arayınca kaynak olarak gösterebileceğim bir sayfa buldum...

Buradaki sayfa 2002 yılına ait ve deneme amaçlı yapılmış işlemleri anlatıyor ama benim okuduğum yerde (çok daha yakın tarihte) çok kaliteli kayıtlar elde edilebildiğini yazmışlardı...

Konu gerçekten çok ilginç ve kullanım amacına göre teknolojiyle neler yapılabileceğini göstermesi açısından da çok güzel bir şey diye düşünüp kareli defter'e yazayım dedim...

Pikaptan müzik dinlemenin keyfi bambaşkadır ama bakarsınız bir gün evdeki plakları mp3'e çevirmek istersiniz :)

internetten hediye kazanın!

Yılbaşı, yeni yıl, hediye, şirketler, internet vs. derken aklıma geldi herkese söyleyeyim dedim.

Bir sürü büyük firma ve bunların düzenlediği yarışmalar, hediye çekilişleri var. Ve "kimkazandı" isimli bir site de; yapılan bu yarışma ve çekiliş sonuçlarını duyuruyor.

Hiç ilginiz ya da herhangi bir şekilde müşteri olarak bir ilişkiniz olmasa bile bir şekilde çekiliş, yarışma gibi hediye kazandıracak kampanyaları takip edip, t-shirt'ten ipod'a, sinema biletinden son model bir arabaya kadar her türlü hediyeyi kazanma şansı yakalayabilmek için neler yapmanız gerektiğini öğrendikten sonra bu çekilişlere siz de katılabilirsiniz.

Sitenin sağ orta tarafındaki "uyandırma servisi" bölümüne mail adresinizi girerseniz size yapılacak olan yeni hediye çekilişlerini de bildiriyorlar... Kim bilir, bakarsınız yeni yılda buradan bir kaç kampanyaya adınızı yazdırıp bir hediye de siz kazanırsınız :)

sanal yeniyıl hediye paketi


Telsim’e hiçbir zaman sıcak bakmadığım halde, bu operatörü iletişimde dünya devi Vodafone aldıktan çok sonra [ en uygun sınırsız cep internet paketi sayesinde :) ] denemeyi düşündüm...

İlk birbuçuk ayı geride bırakırken söyleyeceğim şey sadece: “Daha önceden geçmediğim için pişmanım” olacak...

Şimdi cep telefonumdan konuşurken rahat rahat korkmadan konuşabiliyorum ve 8 liraya sınırsız cep internet paketim var :) ve çok memnunum. [gerçekten de reklam gibi oldu :) ama ne yapayım adamlar övgüyü hak ediyorlar...]

Hem internet sayfalarındaki müşteri bilgilerine ve yapabileceklerinize ulaşmanın kolaylığı hem de kampanyaları hakkında verdiği “açık” bilgiler sayesinde daha kullanışlı bir abonelik sunduğunu düşündüğüm Vodafone’la müşterisi olmaktan başka hiçbir ticari ilişkim olmadığını da söyleyeyim. Siz de hattınızı taşımayı düşünüyorsanız ve aklınızda bir sürü soru işareti varsa hepsini silip hiç düşünmeden geçin derim. Neyse...

Gelelim esas konuya...

Bu konuyu yazmamdaki amaç; Vodafone’un yeni yıl kutlamalarıyla ilgili vermiş olduğu bir hizmeti duyurmak...

Vodafone’un sitesinde reklamları dönen bu hizmet için hazırlanmış özel bir site var.

www.buhediyesenin.com sitesinden sevdiklerinize [özel olarak “sanal” paketlenmiş] bir hediye göndermeniz için sizi yönlendiren ücretsiz servis sayesinde sevdiğiniz bir şarkı, fotoğraf, youtube’dan bir video, güzel bir yazı ya da bilgisayarınızdan yükleyeceğiniz herhangi bir dosyayı yeni yıl hediyesi olarak gönderebiliyorsunuz...

Maille haber verilen bu sanal hediyeniz alıcısına ulaşınca çok cafcaflı ama güzel bir sunumla sizin adınıza ulaştırılan kişiye takdim ediliyor...

Denemenizi tavsiye ederim... Yeni yıl tebriği atmaktansa böyle bir şeyle sevdiklerinizi hatırladığınızı göstererek yeni yıl dileklerinizi iletebilirsiniz...

(Not: Bu hizmeti kullanmak için sizin ya da hediye gönderdiğiniz kişinin Vodafone’lu olması gerekmemektedir ve gönderi adedinde bir sınır bulunmamaktadır.)

internette müziği yakın takibe alın :)


Müzik, "olmazsa olmaz"ların içinde en güzeli...

İnternet dev bir kaynak olarak elimizin altında.

İlk başlarda internetten hiç durmadan mp3 indiriyorduk ama zamanla bu iş de sıkmaya başladı. Canlı radyo ve tv yayınları devreye girdi, beğendiğimiz müzikleri yazıp benzerlerini dinlediğimiz kanallar açıldı vs. vs....

Şimdi sınırsız internet bağlantısına sahip olanların kota sınırını düşünmeden girebileciği ve kolayca ulaşabileceği üç adres vermek istiyorum.

Birincisi, artık epeyce bir tanınmaya başlayan fizy
şu anda kısa süreli bir bakım aşamasında olduğu için ruh halinize göre çeşitli müzikler çalma özelliği devre dışı da olsa açar açmaz çıkan müzik kliplerini beğeniyle izleyip dinleyeceğinizi umuyorum...

Burası tam anlamıyla tekrar devreye girince siz de göreceksiniz ki arada yabancı pop müzik klipleri çıksa da genelde en son çıkan yerli klipler dönüyor... (ki bu yüzden ben pek buraya bakmıyorum, ama yine de ilginizi çekebileceğini düşünüyorum, bir deneyin derim. Belki de yenilendikleri zaman içerik tercihlerini de yenilerler. Şu sıralar telif hakları yüzünden şikâyette bulunan MÜYAP'ın aldırdığı durdurma kararı yüzünden yayınına devam edemiyor...)

İkincisi, thesixtyone. Burası hem çok geniş bir arşive sahip hem de en çok dinlenenler, yeniler, ruh halinize göre müzik gibi seçenekleriyle çok daha güzel bir yer...

Çalan parçanın klibini (ya da resimler eşliğinde yapılan düzenlemeyle çalışını vs.) beğendiyseniz listenize ekleyip daha sonra dinlemek için işaretleyebildiğiniz gibi beğenmediğiniz parçaları da ekranın sağında çıkan yeşil ok'a tıklayarak atlayabiliyorsunuz... biraz kurcalayınca güzel bir şey olduğunu siz de göreceksiniz :)

Üçüncü olarak da aupeo'yu öneriyorum... Burası diğer iki adresteki gibi video klip ve özel bir arayüzle çalışmıyor ama özellik olarak "type an artist name here" yazan yere beğendiğiniz bir sanatçının ismini yazarsanız onun şarkılarını dinleyebileceğiniz gibi benzerlerini bulup aynı türde güzel müzikler ve şarkıcılar/gruplar keşfedebilirsiniz... Ayrıca buranın da mood (ruh hali) özelliği olduğu gibi bir sürü tür içinden seçim yapıp onları da dinleyebiliyoruz.

Benim tercihim ise tabii ki her zaman olduğu gibi yine youtube :) ama orada da bir şeyler ararken kaybolmamak için en güzeli beğendiğiniz sanatçıların plak şirketlerinin yayın kanallarını bulup bunlara abone olmak...

Not: Benim evde internetim yok, en uygun en ucuz ve kaliteli sınırsız internet için ne tavsiye edersin diyenlere bulunduğu bölgede kablo tv altyapısı varsa "Uydunet"in kampanyalarını öneririm. Hem kurulum ve aktivasyon ücreti yok hem kablosuz modem ücretsiz hem de 1 Mbps hız bana yeter derseniz sınırsız paket aylık ücreti 29 TL... Bu kampanya yılbaşına kadar olduğu için acele edin ama büyük bir ihtimalle yılbaşından sonra gelen taleplerle tekrar devam eder gibime geliyor... tabii ki bu arada ttnet'in yılbaşında açıklayacağı yeni hız ve yeni abonelik tarifelerine bir göz atmayı da unutmayın ama ttnet aynı paraya sadece hızı arttıracak gibi görünüyor... Çünkü Uydunet'in 1 Mbps sınırsız paketini ttnet şu anda 45 liraya veriyor!

"Hacı yapan" İngilizler


Osmanlı, Ortadoğu’nun bir hayli hatırı sayılır kısmında hüküm sürerken devir değişip de (sanayi için en gerekli şey petrol olmaya yeni yeni başlarken) İngilizler bu bölgeye göz dikip çevrede ne kadar ülke varsa tek tek hepsini kışkırtıp ayaklandırıyordu...

Ortadoğu’daki bu toprak paylaşımı yüzünden çıkan savaşlarda İngilizlerin askerlerini ise büyük bir çoğunlukla kendi sömürgelerinden topladıkları farklı milliyetli insanlar oluşturuyordu.

Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerle birlikte aynı siperlerde görev yapan Hint birlikleri de bu farklı milliyetteki bu askerler arasındaydı...

Çanakkale’den sonra geri çekilip Mısır’da üs kuran bu Hintli birlikler, İngilizler tarafından Osmanlı’ya karşı Irak ve Filistin cephelerinde savaştırıldılar...

Buraya kadarını hemen hemen hepimiz biliyoruzdur ama işte buradan sonrasında “Çanakkale 1915” dergisinde okuduğum bir yazı İngilizlerin “Siyaset, strateji ve savaş” konularına nasıl profesyonelce yaklaştığını daha da iyi anlamamı sağladı...

İngilizlerin yanında yer alarak buradaki savaşları kazanan Hintli birlikler savaş sonrasında (başka savaşlarda kullanılmak üzere) ülkelerine geri götürülecekmiş...

Ama hem bölgenin hem de Hindistan’ın Müslüman nüfusunda farklı bir etki bırakıp uzun vadede olumlu stratejik siyasi sonuçlar elde etmek için çok ince bir hesapla burada savaşan Hintli birliklerdeki Müslüman askerleri hediye olarak “Hac”a götürmeye karar vermişler...

İngilizler’in bu hareketiyle olumlu olarak elde edecekleri birçok sonuç var ama en önemlisi de “o zaman için Müslüman nüfus adına çok önemli bir etken olan halifeliğin” kendi kontrolündeki Hicaz Krallığında bulunduğunun gösterilmesidir...

Sonuçta İngilizler; Osmanlı’ya karşı savaşıp başarılı olan Hint birliklerindeki Müslüman askerlerin Hac’a götürülüp Hicaz Kralı ve Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali’nin gösterişli törenleriyle karşılandıktan sonra “Hacı” olmasını sağlamışlar...

Sn. Uğural Vanthoft’un hazırladığı bu ilginç konuyu okuduktan sonra İngilizlerin siyasi ve stratejik planlarına daha derinden bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Konuyla ilgili daha fazla ayrıntıyı "Çanakkale 1915" dergisi’nin Aralık 2010 sayısında bulabilirsiniz. Dergiyi temin etmek için http://gallipoli-1915.org/adres.htm sayfasından bilgi edinebilirsiniz.

Anthony Zimmer [film]

Fransız polisi ve Rus mafyası, "kara para" aklayıp bin tane iş çeviren Anthony Zimmer’ın peşindedir.

Anthony’yi daha önceden tanıyan ve ona aşık olan bir kadın vardır ve polis Anthony’nin mutlaka geri gelip bu kadınla buluşacağını tahmin ediyordur...

Fakat Anthony çok akıllı ve saklanmasını iyi bilen bir suçludur, son numarası da komple estetik ameliyat olup sesini bile değiştirmiş olmasıdır... Evet, kadının yanına gelen birileri olacaktır ama acaba bunlardan hangisi Anthony Zimmer’dır?

Neyse işte... Polis ve Rus mafyası, bu kadını (Sophie Marceau) yakın takibe alır ve trende tanıştığı sıradan bir adamla bir iki günlük macera yaşamak üzere Güney Fransa’ya giderken peşine takılır...

Adam sıradan biridir ve kendisine yakın (hatta davetkâr) davranan bu kadının aslında peşindeki polisi ve mafyayı atlatmak için normalden daha sıcak davrandığını anlayamaz ama kaldıkları otelde baskına uğrayınca işleri ufak ufak kavramaya başlar...

“İş içinde iş” diye tabir edilebilecek senaryonun şaşırtmacalı gizli yanları filmin sonuna doğru ortaya çıkacaktır ama sonuçta (Amerikan polisiye dizilerinden pek de farkı olmayan) filmin sıradan bir şey olduğunu anlayınca “Hepsi bu muymuş?” dedirtmekten öteye de gidemeyecektir...

Sonuç olarak;

Güney Fransa’daki otelin teras katına bayıldım :) Sophie Marceau ben çocukken seyrettiğim La Boum (Patlarsam yanarsın) filminden beri epey bir değişmiş ama güzelliğinden fazla da bir şey kaybetmemiş...

“Seyredelim mi seyretmeyelim mi?” diye soracak olursanız, para vermeye değmez sıradan bir film ama televizyonda rastlarsanız ve az reklamla gösterirlerse eh işte öylesine bakabilirsiniz. Belki sarar sonuna kadar bakarsınız ama gidip de dvd’sini almaya kalkmayın.

28 Aralık 2010

elektrik düğmesi "geliştirme"m :)

Hah! Artık aklıma ne geldiyse yazıyorum ya :) bu sefer de elektrik kesintilerinde işimize yarayacak pratik bir şeyi yazmak istedim...

Koskoca memleket bulamamış da elektrik kesintisinin çözümünü ben mi bulacağım diyerek konunun sık sık karşılaştığımız elektrik kesintisine çözüm bulmak olmadığını en baştan belirteyim... [ki onu da yazarım da artık beni neremden vururlar bilemem :) ]

Neyse efendim... Elektrikler kesilince hepimizin başına gelir; kesinti uzun sürünce mecburen “bunun geleceği yok, uyuyalım artık” demek zorunda kalırız ama bir bakarız ki gece biz uyurken elektrikler gelmiş ve salonun ya da başka bir yerin ışığını kapattığımızı düşünürken bütün evin ışıkları yanıyor...

Çok eskiden evdeki bütün elektrik düğmelerinin üzerine, düğmeye hangi taraftan basınca elektrik geçirip de lambayı yakıyorsa düğmenin o tarafına çıkmayan bir kalemle küçük bir artı işareti yapardım.

Biraz çirkin görünür, belli bir süre geçince işaret zamanla silinir falan filan ama yine de işe yarar bir yöntemdir... Geçenlerde yine elektrik kesildi yine aynı şey başıma geldi, salonun lambası yanıyor ve kim kalktı acaba diye zorla kalkıp gidip baktım ki kimse yok... O zaman anladım ki ışığı açık bırakmışız :)

Şimdi bu elektrik kesintileri daha çoook devam edeceğine göre ve oraya buraya kalemle işaret koymak pek de güzel görünmeyeceğine göre ne yapalım derken aklıma şöyle bir şey geldi...

Bu elektrik düğmelerinin üzerinde minik bir sürgü olsa ve bu sürgünün üzerinde hareket eden küçük bir artı işareti olsa ve biz de bu düğmede nereye basınca ışık yanıyorsa bu işareti sürgü üzerinde o tarafa getirip sabitlesek...

Böylece elektrikler kesildiğinde düğmelerin üzerindeki işarete bakarak o odanın ışığı açık mı kalmış yoksa kapalı mı anlaması çok kolay olurdu...

Aslında bütün düğmelerin (kollu, merkezi sigorta şalterleri gibi) aşağıya basınca elektiriği açıp lambayı yakması, üste basınca da kapatması gerekir ama buna ne inşaat sırasında yapılan montajda ne de sonraki yıllar içinde yenilenen düğmeleri takarken hiç kimse dikkat etmiyor...

Böyle küçük ve pratik bir şeyin bu konuya çözüm olabileceğini düşündüm ve yazdım. Artık yapması elektrik düğmesi üreten firmalardan kullanması da bizden diyerek konuyu burada bitiriyorum...

(Not: Resimdeki düzenleme düğmenin üzerinde soldaki olukta yukarı aşağı hareket eden artı işaretinin düğmenin neresine basılınca lambayı yakacağını gösteriyor, biz bir kez ayarlıyoruz ve ondan sonra elektrikler yokken düğme açık mı kalmış kapalı mı anlaması kolay oluyor...)

11’e 10 kala [film]

Yaşlı, sessiz sakin bir adamın apartman dairesine sıkışmış hayatını anlatan bu yerli filmi, akışı yavaş olsa da beğendim...

Kimi yerde benzer şeyleri tekrar etmelerine rağmen bunları karakterlerin kişilik özelliklerini yansıtabilmek için yaptıklarını düşünüyorum. Bu yüzden ufak tefek şeyleri hoşgörüyle karşılayıp filmin tamamını değerlendirmeyi daha uygun buluyorum.

Yaşlı amca, her zaman karşılaştığımız şu “dediğim dedik” aksi tiplerden biri gibi görünse de kendine ait yaşamında önem verdiği hiçbir şey kalmamış, hayatın albenisine kapılmaktan uzak, tek başına yaşayan sıradan bir insandır.

Yalnız... bu amcayı diğer yaşlı aksi amcalardan ayıran bir özelliği vardır o da çöp eve dönmek üzere olan karışıklığın içindeki geniş koleksiyonudur.

Evde adım atacak yer kalmamış, etraf tozdan geçilmiyor (hatta bu toz yoğunluğu amcanın astım olmasına bile neden oluyor) ama amcamız gazetelerin her birinden ikişer adet alıp bir kenara atmaya, eski kitapları toplayıp koleksiyonunu genişletmeye devam ediyor...

Tabii ki apartman sakinleri bu durumdan şikâyetçi olup amcayı zorluyorlar ama amca “nuh deyip peygamber demeyen” tiplerden olduğu için asla koleksiyonundan vazgeçmiyor...

Bir de bu koleksiyonun sadece basılı malzemeden oluşmadığını eski içkiler, torununun oyuncakları gibi farklı parçaları içerdiğini de söylemek lazım...

Yaşlı amca ile komşuları çekişirken yaşlı amcanın düştüğü yalnızlık ve çaresizliği az da olsa anlayabilen kapıcısı ise biraz daha anlayışlıdır.

Bir gece ışıklar sönünce kapıcı dairesine inen amca ile vişne hoşafı :) votka içip radyo dinlemeleri de bu anlayışın sonucu olan bir şey midir yoksa başka şeyler mi var onları da siz filmi görünce karar verirsiniz...

Hayatının her anını dondurup bir şekilde onlara ulaşmaya çalışmak için bazı nesneleri biriktirme hastalığı ile kitapları biriktirip kişisel arşiv oluşturmaya çalışan koleksiyoncu arasında bir yerlerde dolaşan yaşlı amcanın hikâyesi biraz uç noktalardaymış gibi görünse de yine de içimizden birinin (hatta diğerlerini de göz önünde bulundurursak “birilerinin”) böyle gerçekçi bir şekilde aktarılmasını başarılı buldum...

Sonuç olarak;
Rastlarsanız seyredilebilecek kalitede, düşünülen senaryoyu sinemaya başarıyla aktarabilmiş güzel bir yerli film, böyle filmler sayesinde yerli sinemaya olan ümidimizi kaybetmediğimizi söylemek lazım. (Kaliteli ve başarılı bir film ama ölüm ölüm aranıp peşine düşülecek evrensel bir başyapıt olmadığını da belirtmem gerekiyor...)

Kaliteli, insancıl, uluslararası film festivallerine gidebilecek seviyede ( ki bu festivallerden aldığı ödülleri okumak bu yazıdan uzun sürebilir :) ] roman gibi yavaş yavaş olayı veren ve bitince seyredenin içinde hayatın akışına dair bir şeyler bırakan bu filmi görmenizi tavsiye ederim...

İngilizlerin “tahta” savaş gemileri


İngiliz ve Alman donanmalarının savaş sırasında denizleri birbirine “dar ettiğini” ve çeşitli numaralarla birbirlerini kandırıp baskınlar düzenleyerek kayıplar verdirdiğini hepimiz biliyoruzdur... ama İngiliz donanması hakkında “Çanakkale 1915” dergisinde okuduğum bir konu var ki daha önceden hiç duymamıştım.

İngilizler, donanmanın elindeki gemi sayısını fazla göstererek düşmanı caydırmak, izini belli etmeden gemilerin yerini değiştirip şaşırtmak için zırhlı savaş gemilerinin tahtadan birebir sahtelerini yapmışlar...

Transatlantik yolcu gemileri ve savaş zırhlılarının bire-bir taklidi böyle 14 gemi yapılmış. Ve bunların iki tanesi de Çanakkale Savaşı’nda Alman denizaltılarını şaşırtmak için kullanılmış.

Bu iki “tahta zırhlı”dan birini Alman denizaltısı diğerini ise bilerek İngilizler batırmış...

Daha ayrıntılı bilgilerle hazırlanmış konuyu Çanakkale 1915 dergisi’nin Aralık 2010 sayısında bulabilirsiniz. Dergiyi temin etmek için http://gallipoli-1915.org/adres.htm sayfasından detayları öğrenebilirsiniz.

genetiğiyle oynanan sivriler!!!

Bu tip genetik mutasyon işlemlerine pek sıcak bakmasak da yine de bazen bu şekilde kullanılma zorunluluğu doğabiliyor.

0xitec isimli bir İngiliz araştırma şirketi, üzerinde “üremelerini engelleyecek” genetik uyarlama yaptığı erkek sivrisinekleri Cayman adalarındaki sivrisinek popülasyonuna bırakmış...

Genetik yoldan kısırlaştırılmış olan bu erkek sivrisineklerle çiftleşen dişi sivrisineklerin yavrulama özelliği olmadığı için de yapılan ilk kontrolde sivrisinek sayısında düşüş olduğu görülmüş...

Oxitec şirketi (birçok çevrede bilimsel ahlak yönünden onaylanmayan) projenin bölgede sivrisineklerle yayılan hastalıklara çözüm bulununcaya kadar -geçici bir süre için- uygulayacağını; sivrisinek popülasyonunu bu şekilde sayısal olarak azaltınca bölgede yaşayanlarda görülen hastalık oranının da buna bağlı olarak şimdiden düştüğünü açıklamış...

Farklı amaçlar için yaratılmış "genetik mutasyona uğratılmış hilkat garibelerinin" olmadığı bir dünya arzulasak da bu tip yararlı deneylerden elde edilen bilgilerin gelecekte "daha ileri aşamalar içeren kötü niyetli genetik uygulamalar" için kullanılıp kullanılmayacağından emin olamıyoruz.

Hidrojen bombası üretebilen "teknoloji" neden bunu da yapmasın ki? Umarım düşündüğümüz gibi olmaz ve bu tip genetik araştırmalar sadece iyi amaçlar için kullanılır.

Bu haberi okuduğum Popüler science dergisinin (http://www.popsci.com/science/)internet sitesinin linkinden daha fazla ayrıntıya ulaşabilirsiniz...

(Not: Haberi ilk olarak Kuantum Bilim Topluluğu tarafından çıkarılan NetBilim Dergisinde okudum. Derginin içinde meraklıları için ileri seviyede bilimsel haber ve konunun bulunduğunu belirterek isteyenlerin maille dağıtılan bu e-dergiye ücretsiz abone olabileceklerini de söyleyeyim. Gerekli açıklamalara www.netbilim.kuark.org adresinden ulaşabilirsiniz.)

Fotoğrafın üzerinde okunmayan :( yazı: 
Fotoğraf, Kareli defter'deki eğitim amaçlı bu haber için Popüler science dergisinin ilgili konusundan alınmıştır, fotoğrafçı German Meyer...

27 Aralık 2010

Kıldan ince kılıçtan keskince :)


Laf, eş-dosttan açılmışken; geçenlerde yaptığımız bir sohbette tanıdığım biri öyle bir mantık yürüttü ki... bana söyleyecek bir şey kalmadı.

Yakınımız olan birinin alacağı mirasla yapacağı hayır işlerinden bahsediliyordu.

Camiye klima taktırmayı düşünen yakınımız için biz de karşılıklı fikir yürütürken;

“Yahu camide on dakika duruyorsun, klimaya ne gerek var? Sanki her yer klimalı da bunlar da alışmışlar... Onun yerine çevrelerinde parasızlıktan okuyamayan bir kız çocuğunu okutsalar, muhtarlıktan öğrenip fakir ailelere yardım etseler, insanlar kirasını veremiyor doktora gidemiyor, evinde çocuğu var ağıza atılacak tek bir lokmaları yok işsiz güçsüz olan yardıma muhtaç o kadar çok insan var ki... bunlara yardım etmekten büyük sevap mı olur?” gibilerinden bir laf ettim...

Karşımdaki tanıdık da cevap olarak bana öyle bir şey söyledi ki artık ona bir şey söylemeye gerek olmadığını düşündüm :(

Buna göre, böyle benim saydığım türde sevap yaparlarsa;

Sadece bir iki kişiden hayır duası alırlarmış ama camiye klima taktırırlarsa oraya giden insanların sayısı daha fazla olduğu için alacakları hayır duası da “sayı olarak” daha fazla olurmuş...

Hatta ve hatta yardım ettikleri insanlar ölebilir ve hayır duası edemeyebilirlermiş ama camide klimalar durdukça kendileri ölseler bile arkalarından hayır duası kesilmeden devam edermiş...

Arkadaş ben bu kadar ince hesaplarla sevap işlenip öteki tarafa hazırlanıldığını ne duydum ne gördüm.

Sadece iyilik olsun diye yaptığım şeyleri muhasebeci gibi bu kadar hassas bir mantıkla hesaplayamadığım için de sanırım öteki tarafta ateşimiz bol olacak :)

Bakalım o klimanın serinliği resimdeki ateşi soğutmaya yetecek mi? :)

Assassination of Jesse James [film]

Bu film, efsaneleştirilmiş bir haydut olan Jesse James’in çevresindeki insanları ve onların içinde kendisine bir dönem yakın olmuş biraz da aptal olarak bilinen adamlarından birinin (Robert Ford) Jesse James’e suikast düzenlemesiyle ilgili...

Durduk yere efsaneleştirilmiş uyduruk bir suçlu tip olan Amerikalı haydut Jesse James’in çizgiromanlara geçen maceralarını siz de biliyorsunuzdur...

Adamlar para kazanmak için her yıl başka bir kahraman yaratıp duruyorlar ve Jesse James de onların en eskilerinden biri...

İşte, tren soyguncusu ve sıradan bir katil olan bu adamın hayatında dönem dönem yaşandığı varsayılan bir sürü hikâye ile olay abartılıp adamın ismi bir efsaneye dönüştürülmüş sonrasında da çoluk çocuk bunun çizgiromanlarını okuyup sahte maceralar dünyasını takip etmeye başlamış...

Alan razı satan razı... “Niye böyle kötü kişilikli insanları örnek teşkil edecek kahramanlar gibi pazarlıyorsunuz?” diye hesap soracak birileri de yok...

(“Bir ülkede ne kadar çok kahraman varsa o ülke o kadar kötü durumdadır çünkü o kadar kötü şeyler yaşanmıştır ki o kadar da kahramana ihtiyaç duyulmuştur...” sözünü hatırlatmadan edemeyeceğim...)

Neyse işte... Film (biraz fazla son zamanları gibi olsa da) Jesse James’le ilgili bir film ama bugüne kadar onunla ilgili yapılan hiçbir şeye benzemiyor ve çok sinir bozucu diyaloglarıyla daha film başlar başlamaz insana itici geliyor...

Tipler desen öyle, konu akış hızı desen öyle...

Güya bu kahramanın başına gelen bir olayı anlatırken arka planda bütün ekibi ve o dönemdeki ortamı, insanların görüşlerini ve yaşam tarzlarını da gerçekçi bir şekilde verelim, Jesse James’in hayatını da sıradan bir insan gibi göstermeye çalışalım ki anlattıklarımızın içindeki saçma şeyler daha gerçekçi görünsün ve bu efsane de daha bir yer etsin diye düşünmüşler...

Ama olmamış, becerememişler...

Tipler, konuşmalar, senaryo, kurgu gibi bir filmi film yapan ne varsa hepsi çok kötüydü (tersini söyleyecek olanlar da çıkacaktır ama inanın onların hepsi yeter ki ben tersini söyleyeyim de her şeyi çok biliyormuş gibi görüneyim diyen kompleksliler)...

Bu kadar ağır akışlı bu kadar saçma ve gereksiz ayrıntılarla dolu uyduruk bir filmin yeri ancak çöplük olabilir. Ben harddiskten aynen çöp kutusuna gönderiyorum...

Kendinize “altkültür” bilgimi arttıracağım diye eziyet etmek istiyorsanız bunun daha hafif binlerce yolu var. Jesse James işkencesini çekmek zorunda kalmayın...

Sonuç olarak;
Kesinlikle seyredilecek bir film değil, asla önermiyorum, çok kötü bir yapım...

Sakın sakın yanılıp da imdb notuna, ya da yerli film yorumu içeren sitelerdeki bilmişlere kanmayın, vaktinize yazık...

Bu filme harcanan emek ve masraf ile sinema okulu öğrencilerinin harika projelerinden en az on tanesi hayata geçirilebilirdi.

Belki tutar diye yapmışlar ve Jesse James ismine güvenmişler ama bu kadar kötü gerçekleştirilmiş bir projeyi değil Jesse James, “Superman” bile kurtaramazdı :) gördüğünüz yerde kaçın evde varsa mutlaka çöpe atın...

Sürprizli jöle :)


Evde çocuklar için çok çabuk, çok basit ve sizin için de çok ekonomik bir şey yapmak istiyorsanız benim denediğim şeyi deneyebilirsiniz. [evet ara sıra böyle şeyler de yapıyorum, ne yapalım baba olmak kolay değil :) ]

Marketten bir paket toz jöle alıyoruz,
tencereye koyduğumuz toz jöle üzerine
1,5 su bardağı suyu döküp karıştırıyoruz.

Ocağın altını yakıp karıştırıyoruz, kaynayınca
Kahve fincanlarına (6-7 fincan çıkıyor) boşaltıp soğumaya bırakıyoruz.

Eee? Bunun sürprizi nerede derseniz, o da şöyle oluyor;
Küçük bir paket jelibon (bildiğimiz ayıcıklı, harfli jelibon) alıyoruz ve jöleyi fincanlara dökmeden önce her fincana iki adet jelibon koyuyoruz.

Jelibonlar bu jölenin içinde eriyor ve yerken çok acayip bir şey oluyor.
(yalnız bir-iki taneden fazla koymayın, kocaman bir şey olup yemesi çocuklar için zor oluyor. En iyisi bir tane fincan boşken, bir tane de jöleler donunca üzerine süs olarak koymak.)

Eh... çocuklar da zaten böyle hem acayip hem tatlı şeyleri çok severler :)

Jöle 1 lira, jelibon 50 kuruş... Bu kadar ucuza bu kadar hoşa gidecek bir şey yapabildiğimize göre çocukların gönüllerini fethetmek için beklemeden harekete geçelim :)

Bahanelerinize karşı notlar:
“Dana kemiği iliği içerikli jöle deli dana hastalığı riski yüzünden zararlı olabilir mi?” diye paranoyaya kapılırsanız, dr. Oetker’in bitkisel jölesi var... (muzlusunu almayın çok şekerli)

Paramız yabancı firmalara gitmesin diyorsanız Haribo yerine Kent’in, Ülker’in ya da başka bir yerli markanın jelibonunu alabilirsiniz.

Böyle şeyler sağlıklı değil diyorsanız memlekette “yumurtadan peynire sosisten ekmeğe” sağlıklı olmayan ve çocukların yediği o kadar çok şey var ki, kırk yılda bir bu kadar küçük bir şey çocuğa zarar vermez... ama yedikten sonra dişleri fırçalatmayı unutmayalım :)

Tencere, fincan, kaşık bulaşığını yıkamak zor diyorsanız inanın çocukların bunları yerken yüzündeki ifadeye bakınca o kadar da önemli olmadığını görüyorsunuz... (bahane bulmayalım ve çocuklara ara sıra böyle güzel şeyler yapalım.)

Iron man 2 [film]

Iron man’i pek de beğenmemiş biri olarak ikincisini niye seyrettiğimi ben de kendime sordum ama bazı arkadaşlarım efektlerini öyle abarttı ki bu kadar ne var acaba diye merak ettim :)

Konu birinci filmin devamı niteliğinde;

Iron man’in kullandığı teknolojiyi tasarlayan ilk ekibin içindeki adamın (Rus) oğlu, Iron man’in katılacağı bir araba yarışına gelip kendi yarım yamalak yaptığı elektrik akımı kırbaçlarıyla piste fırlayıp arabaları ikiye bölüyor :)

Neyse işte, tehlike atlatılıp olayın geçmişle bağlantısı anlaşılınca bu Iron man robot giysisinin tüm haklarının ve sırlarının devlete verilmesi gerektiği düşünülüyor.

Çünkü görüldüğü gibi isteyen herkes buna benzer silahlar yapıp kafasına göre takılarak tehdit unsuru olabilmektedir ama Iron man’in yaratıcısı olan kahramanımız buna kesinlikle karşı çıkmaktadır...

Düşman güçlenir, tehdit oluşturur... Iron man’in silah şirketinin en büyük rakibi düşmanla işbirliği yapar ama adama fazla güvenince düşman taraf bir sürü robot yapıp ortalığa salar :)

Bu robotları haklayıp en iyisinin Iron man olduğunu ispat etmenin vakti gelmiştir.

Arada bir sürü efektle her yerde uçan uçana :) bir mücadele yaşanırken Iron man kendi enerji sorunlarıyla uğraşır (bu konunun saçmalığıyla ilgili birinci filmde bir açıklama yapmıştım)...

Neyse işte, en yakın dostları bile Iron man’e sırtını çevirir ama o yılmaz ve herkesi her şeyi dümdüz ederek en sonunda en güçlü olduğunu gösterip hem herkesin sevgisini kazanarak “güç kimdeyse herkes onu sever” lafını doğru çıkarır hem de sekreteri olan becerikli güzel kızın gönlünü çalmayı başarır...

Saçmalık saçmalık üzerine, efekt efekt ardına... Bir sürü kabul edilemez mantıksız ve kendi içinde tutarsız şeyle birlikte uzadıkça uzayan, üç boyutlu bilgisayar hologramlarının kullanılmaya başlanacağı zaman kullanıcı arayüzü hakkında ütopik bir sunum gibi duran filmden sıkıldım.

Sonuç olarak;

Birincisini macera mantığındaki klasik öğeler sayesinde “eh işte...” diyerek seyrettik ama ikincisinde Rus adamın robotlarının saldırısıyla Iron man’in laboratuvarındaki bilgisayar ekranı görüntüleri dışında görülecek bir şey yoktu...

Yap efekti, bir de kahraman koy ortaya nasıl olsa millet ne bulsa seyrediyor anlayışıyla yapılmış sıradan bir filmdi... Seyretmeseniz de olur ama birincisini seyreden küçük yaşlarda bir oğlunuz varsa robotlu savaş sahnelerini görmek onu mutlu edebilir :) ve küçük çocuklar sıkıcı sahnelerle uzatılmış filmlerden büyükler kadar sıkılmayabiliyorlar... [Yalnız dikkat! Film 13 yaş altındaki küçüklere önerilmiyor. Yoksa soba borularını koluna geçirip sehpanın üzerinden atlayan oğlunuz başınıza dert açabilir :) ]

Savaşlı dövüşlü, vurdulu kırdılı olduğu için tavsiye etmesek de çocuklar için böyle fantastik şeylerin hayal kurmaya yardımcı olabilecek yanları da yok değil :)

Nasıl olsa büyükler beğenmeyecek, küçükler anlamayacak... Öyle ortada sıradan bir film. Seyretmeseniz de olur...

Iron man [film]

Benim gibi çocukluğu çizgiroman okuyarak geçmiş biri için fantastik roman kahramanlarının yaşadığı maceralar sinemada da olsa her şeye rağmen güzeldir ve keyifli vakit geçirmemi sağlar.

“Superman” filmini çocukken seyredince çizgiromanın sinemaya uyarlanmış olması hoşuma gitmişti. Iron man de öyle fantastik bir kahraman, bunun filmi de güzel olur diye düşündüm :)

Fakat hiç tahmin ettiğim gibi bir film çıkmadı ve saçmalıklar üzerine kurulu bu filmi öylesine seyrettim...

Silah tüccarı bir babanın yetiştirdiği zeki bir çocuk büyüyünce işlerin başına geçiyor ve Amerika’nın bir numaralı silah üreticisi olarak ordunun da en büyük silah sağlayıcısı oluyor.

Afganistan’da görevli birliklere yeni bir silahın tanıtımını yapmak için bölgeye giden dahi kahramanımız burada bir saldırıya uğrayıp esir düşüyor ama buradaki Afgan örgüt bu elemanı anında tanıyıp kendileri için silah yapmaya zorluyorlar.

Bir mağaraya kapatılmış adamımız çeşitli malzemeler isteyip bunlarla istedikleri silahı yapacağını söylüyor ama aslında kendini bu saldırganlardan kurtarmak için robot görünümlü bir şovalye zırhı yapıp oradan kurtuluyor...

Sonra ülkesine dönüp bu zırhın çok daha gelişmiş modellerini tasarlayarak dünyadaki en güçlü silahın üreticisi oluyor... ve tabii ki bu sayede de Amerika “karşı koyulmaz” bir güç olup dünya barışını koruyor...

Fikir güzel, filmdeki bazı robotik hareketli efektler ve bilgisayar arayüzü efektleri (artık eski moda kalmış olsa bile) güzel ama yüz yıllık teneke adamın robotlaşıp süpermen gibi bir şeyin mekanik hale dönüşmüş olması pek de o kadar yaratıcı gelmedi bana...

Hele ki kendisine düzenlenen saldırı sonrası kalbine yakın yerde şarapnel parçaları var diye bunların kalbe ulaşmasını engellemek için takılan elektro-mıknatısı her şey bitince de çıkarmayıp üzerine giydiği robot giysisi için enerji kaynağı olarak kullanmaya devam etmesini ise hiç anlayamadım...

Sen tehlike oluşturan şarapnel parçalarını çıkar, sonra aynı enerji kaynağını yine robot kıyafetine monte et, her türlü imkânın var, niye böyle yapmayıp da saçma sapan bir şeye devam ediyorsun bilemiyorum.

Sonuç olarak;
10 – 15 yaş arası erkek çocuklarının bir kereliğine eğlencesine seyredebileceği ama her ne kadar günümüz genel anlayışına uygun da olsa yanlış bir yönlendirmeyle “Güçlü olan istediğini yapar, Amerika en güçlü ülke, o yüzden Amerika da istediğini yapar” mantığını barındıran orta ayar sıradan bir film... Pek de merak edilecek ahım şahım bir çizgiroman uyarlaması değil. Seyretmeseniz de olur...

Bak şu vosvosçuların zekâsına :)


İlginç şeylere meraklı olduğumu bilen komşumuz Ali Bey misafirliğe geldiğinde oradan oraya konu döndü dolaştı (nasıl olduysa) şu bildiğimiz kaplumbağa vosvoslarla ilgili bir konuya geldi :)

Ali Bey’in anlattığı doğru mu yanlış mı, böyle bir şey gerçekten var mı bilmiyorum (internette aradım biraz, bir iki arkadaşıma bahsettim hatta, ne bir bilgi var ne de bugüne kadar duyan olmuş) ama varsa da yoksa da fikir olarak çok ilginçmiş... (yoksa bile böyle bir şeyin düşünülmüş olması hoşuma gitti.) Kareli defter’e yazayım dedim :)

Şimdi, herkesin bildiği gibi bu kaplumbağa vosvosların en büyük özelliği motorunun önde değil de arkada olmasıdır.

Böyle olunca da ön tarafta motorun olması gereken yer bagaj olarak kullanılır ve yedek lastik de oradadır.

Şimdi gelelim biz ince mevzuya :)

Efendim, bu arabanın da her araba gibi bir ön camı ve cam silecekleri var. Ve yine her arabada olduğu gibi bu cam kirlenince sürücü cama su püskürtüp silecekleri çalıştırıyor...

Buraya kadar her şey tamam ama bu cam sileceklerine su püskürtmek için her arabada olduğu gibi bir “cam silecek suyu pompa motoru” yokmuş!

E! O zaman nasıl oluyor da sileceklere su fışkırtılıyor diye soracak olursanız; işte o başta bahsettiğim ön taraftaki bagaj kapağının altında bulunan yedek lastik var ya... onun sibobuna bir hortum bağlıymış ve su, lastiğin içindeki havanın basıncıyla püskürtülüyormuş!!!

Yani bu bir “teknik efsane” midir, gerçekten doğru bir şey midir bilemiyorum ama gerçekten bunu düşünen beyni tebrik etmemek elde değil :)

Sağ olasın Ali Bey...

Children of Huang Shi (İpek yolu çocukları) [film]

Oxford mezunu bir İngiliz, serbest gazeteci olarak (Çin iç savaşı sırasında, 1930’lu yıllarda) iç savaşı fırsat bilip Çin’e saldıran Japonların etkili olduğu bölgelerde ölüm kalım mücadelesi vererek görevini yapmaya çalışmaktadır.

Başlarda, Japonların Çinlilerden daha iyi olduğunu düşünen gazeteci kahramanımız, Japonların yaptığı toplu katliamları görünce gerçeği anlar... ama bu arada bir şekilde de Japonların eline düşüp çektiği fotoğraflar yüzünden tutuklanınca, idam edilmek üzere götürülürken son anda Çinliler tarafından kurtarılır.

Sıcak bölgeden o an için çıkması imkânsız olan adamımız, kendisini kurtaranlarla birlikte yola düşer. Gazeteciyi o an için güvenli sayılan bir yer olan çocuk yurduna yerleştirip giderler.

Adamımız “tekrar göreve dönme” ile “sefalet içindeki bu çocuklara yardım etme” arasında sıkışıp kalır ama çocukların yanında kalmaya karar verince iki saatlik filmimiz gerçek başlangıcını yapar.

Filmi seyredecek olanlar için konunun devamını anlatmam doğru olmayacağı için filmle ilgili ayrıntıları burada kesiyorum.

Ama; her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor ki etkileyici bir film ve gerçek bir hayat hikâyesinden alınmış konusuyla insanın canını yakıyor...

Filmin sonunda yazılar çıkınca sakın filmi kapatmayın. Çünkü; bahsedilen çocuk yurdunda yaşamış olan gerçek insanların, gazeteci kahraman “George Aylwin Hogg” hakkında söylediklerini kaçırmamanız gerekiyor.

Ben filmi beğendim.

Tarih içinde bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış (ama bazen “Anlı şanlı ülkelerin zaferlerle dolu tarihinden” daha da önemli olan) “Miniklerin uzun yürüyüşü” gibi gerçek öykülerin gün yüzüne çıkarılmasına katkıda bulunduğu için bu tip filmleri takdir etmemek mümkün değil...

Sonuç olarak;
Hayatınızı etkileyecek çok ama çok önemli bir sinema yapıtı değil fakat bir yandan da seyredince pişman olmayacağınız kadar güzel bir film...

Seyretmenizi tavsiye ediyorum... Bulursanız gözünüz kapalı alın.

Children of the Silk Road ismiyle de bilinen filmin imdb sayfaları: http://www.imdb.com/title/tt0889588/

Filmde hayatı anlatılan George Aylwin Hogg'un İngilizce biyografi sayfası: http://en.wikipedia.org/wiki/George_Hogg_%28adventurer%29

24 Aralık 2010

cepte güçlü flaş ışığı için...


Biliyorum herkesi ilgilendiren çok önemli bir şey değil ama artık çoğu insan cep telefonuyla resim çekmeyi tercih ediyor ve hemen hemen herkes gece çekimlerinde gündüz olduğu kadar başarılı olamıyor.

Bunun en önemli sebeplerinden biri de cep telefonunun boyutlarıyla sınırlı olan flaş ışığının yetersiz gelmesidir...

(Cep telefonunuzla resim çekiyorsanız ve cep telefonunuzun kamerasında flaş varsa bazı durumlarda bu flaşın az ışıklı ortamlarda yetersiz kaldığını siz de görmüşsünüzdür.)

İşte, eğer böyle bir durumda cep telefonunuzun flaşını biraz da olsa güçlendirmek istiyorsanız telefonunuzun kamera ayarlarında “kırmızı göz giderme” seçeneğini açık hale getirin.

Cep telefonunuzun kamera seçeneğinde bu özellik varsa ve aktif ederseniz flaşınızın bu şekilde (%30 kadar) daha güçlü çalışmasını sağlayabiliyormuşsunuz...

Not: Türkiye’nin en büyük ve en yararlı forumu olarak kabul ettiğim forum.donanimhaber sitesinde çok faydalı konularda yazılar yazan “Gece bekçisi” isimli arkadaşımız, cep telefonları teknolojileri ve bu alanla ilgili bir sürü bilgi içeren www.mobilbekcisi.com adresiyle bir site açmış.

Teknik detaylara meraklı biri olduğum için mobil bekçisi’ni de fırsat buldukça izlemeye çalışıyorum. Bu güzel ve yararlı ayrıntıya da Mobil bekçisi sitesinde rastladım. Arkadaşımızın başarılarının devamını dilerken cep telefonu teknolojilerine meraklı olanlara da bu siteyi tavsiye ediyorum.

16 Aralık 2010

Maskeli beşler Irak [film]

Filmi keşke hiç izlemeseydim de sevdiğim oyuncuların böyle bir işe giriştiklerine şahit olmasaydım...

Bu nedir? Komedi mi, aşağılama mı, boşverme mi, özensizlik mi söyleyecek bir şey bulamıyorum...

Bu kadar yanlış bir mantık üzerine kurulmuş senaryoyla ya da bu kadar yanlışlık ve hatayla dolu, düzeysiz bir filmle karşılaşacağımı hiç düşünmüyordum.

Saçma konuları olan filmlerin bile kendi içinde belli bir mantığı vardır, bu filmde o da yok...

Resmen ünlü oyuncuları alıp filmde kullanarak para kazanmaya çalışmışlar, daha ötesi yok.

Beş arkadaş Irak’a gidip orada dağıtım bölgesini ele geçirmiş olan Amerikan birliğini basarak “ikide bir kesilen petrol boru hattı”nı açıp memlekete petrol akmasını sağlamaya çalışıyor...

Tesisi basmaları ayrı bir olay (sıfır direnmeyle karşılaşıyorlar), askerleri rehin almaları ayrı (kimse de elini bile kıpırdatmıyor)... O kadar insan o kadar süre hiçbir şey yapmadan ve hiçbir tehdit altında bulunmadan her şeye paşa paşa razı oluyor.

Esir alınan askerler film boyunca öyle oturup bekliyor. Ne dışarıdan tesisin etrafı çevriliyor, ne içerden bir hareket oluyor, bizimkiler istedikleri gibi (plansız programsız olmalarına rağmen) at koşturuyor...

Gereksiz ve insanı aşağılayan bir aşk ilişkisi filmin içine zorla sokulmuş, film boyunca saçma sapan ve çok uyduruk şekilde her türlü duygunun en kötü versiyonda sömürüsü yapılmaya çalışılmış...

Ne diyaloglar, ne hareketler, ne sahne, ne oyunculuk... hiçbirinden bu kadar kötü bir film beklemezdim...

Zaman zaman, ünlü olan belli oyuncuları bir araya toplayıp sadece gişe hasılatı düşünülen filmler dünyanın her yanında yapılıyor ama onların da belli bir seviyesi var.

Milliyetçilik duygularına hitap etmek bu kadar basit değil, en sinir olduğum yanı da bu oldu... Başka daha ne yok ki; istemeyen birine (hele hele o kişi senin esaretin altındaysa) bu şekilde (kendi kendine gelin güvey olup) aşık olarak kur yapmak ne derece mantıklı? Irak’taki gayri resmi petrol harsızlarının silahlarla saldırılarına karşılık ateş edip hiç eğilmeden bombalara kurşunlara karşı ayakta durmak ne kadar mantıklı?

Ya, bir şey yapın güzel olsun ben de ayağa kalkıp alkışlayayım. Sonuç bu ve hiç de güzel değil, lütfen bana bu yüzden kırılmayın... Para kazanmak için böyle konuların seviyesini düşürüp çoluk çocuğa komik duruma düşmeyin. Bu film, içinde bahsi geçirilmeye çalışılan konuların insanlar tarafından daha iyi anlaşılması yerine daha da boşverilmesini sağlamış. Unutmayalım ki “KOMİKLİK CİDDİYET İSTER!”

Siz de seyretmeyin, çocuklarınıza da seyrettirmeyin, hem vaktinize hem sinirlerinize hem de paranıza yazık.

15 Aralık 2010

The Good, the Bad, the Weird (iyi, kötü, tuhaf) [film]

Çin nüfusunun yarısı bu filmde oynamış gibi kalabalık bir kadrosu var ama oynayanlardan hiç birinin bu film sayesinde ünlü olması mümkün değil. Çünkü her oynayan en fazla 10 saniye görününce başkası tarafından vuruluyor. (iki saatten uzun olduğunu da düşünürsek ve hiç durmadan birbirlerini vurduklarını da düşünürsek inanın hesaplayınca o kadar çok adam gerekiyor.)

Filmin en başındaki sahnede hemen konuya giriyorlar; Bir adam var ve tuttuğu birine “Al bu haritayı bilmem kime ver” diyor, başka bir adam da “böyle bir olay var, bu adam haritayı bilmem kime verecek sen de o haritayı ondan çalıp bana getireceksin” diyor... Sonra film, haritayı götüren adamların trenine yapılan saldırıyla açılıyor.

1930-40’lı yıllarda Kuzey Çin’de Korelilerin bulunduğu bir bölge. Ruslar, Çinliler, Koreliler ve Japonlar... Herkes bu haritayı almak için önüne geleni vura vura ilerliyor. Öldürülen adamın, patlayan silahların haddi hesabı yok...

Biz küçükken mahalle aralarında depolardan bozma uyduruk sinemalar olurdu, günde 5 film birden oynatırlardı. Ucuz, kavgalı dövüşlü, karateli kungfulu bu uyduruk filmlerin genel olarak seyirci profili de 10-15 yaş arası erkek çocuklar olurdu.

Bu film de işte o zamanki ucuz uzakdoğu filmleri gibi, herkes birbirine ateş edip duruyor, kavga gürültü gırla... ne bir kurgu, ne bir estetik, ne bir ince fikir... Kimin neyi ne için yaptığı belli değil ve ardı arkası kesilmeyen saçmalıklar bitip tükenmiyor. Bazen böyle filmlerde de güzel bir şey yakalanabiliyor ama bu film öyle filmlerden de değil. Sahte dövüş sahneleriyle dolu Çinli kovboyların birbirine girmesinin hiç de eğlendirici bir yanı yok...

Sonuç olarak söyleyeceğim şudur;
Uzak durun, evdeki cam çerçevenin daha fazla dayanması ve okuldan şikâyet alınmaması için çocuklarınızı da bu filmden uzak tutun...

13 Aralık 2010

Shutter island [film]

Ünlü yönetmen Martin Scorsesse, klasik tarzdaki anlayışa uygun güzel bir film ortaya çıkarmış. Beğendim...

Filmde bazı küçük mantık hataları(!) olsa da bir kez kendinizi kaptırdınız mı en başından sonuna kadar sürükleyip götürüyor.

(ki şimdi söylemeyi uygun bulmadığım bu küçük mantık hatalarının nedenini filmin sonunda anlıyoruz, o yüzden seyrederken saçma gelen şeylerin de bir mantığa oturacağını söyleyebilirim, en baştan bazı şeyleri mantıksız bulup filmi izlemekten vazgeçmeyin)

Shutter island, akıl hastalarının tedavi edildiği özel güvenlikli, dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir hastane... Burada kalan hastalardan biri, kapısı kilitliyken ve camlarında tel örgüler varken hiç kimseye görünmeden kaçmayı başarmıştır.

Bu olay üzerine dışarıdan resmi olarak yardım istenir ve polis de buraya olayı araştırmak için bir dedektif yollar.

Dedektif, zamanında Amerikan askeri olarak II. Dünya Savaşı’na katılmış ve Nazilerin yaptığı katliamlara toplama kamplarında (öldürülen binlerce insanı görerek) tanık olmuş biridir.

Adadaki hastanenin kasveti, doktorların yakınında bulunan resmi kıyafetli güvenlik görevlileri ve düşkün vaziyetteki akıl hastaları dedektifin anılarını canlandırarak burayı Nazi kamplarına benzetmesine neden olur.

Bir de dedektif yakın geçmişte eşini kaybetmiştir. Eşi, kaldığı apartmanın kapıcısı tarafından yakılan evde dumandan boğularak ölmüştür. Kapıcıyı da akıl hastanesine kapatmışlardır ama nasıl olduysa adam birkaç yıl içinde oradan çıkıp yeniden başkalarını öldürmeye başlamıştır.

(Tabii ki dedektif, karısının ölümüne neden olan bu adamı takip etmeyi bırakmamıştır...)

Dedektif, bu akıl hastanesinden kaçmayı başaran başka birini daha bulup onunla konuşmayı da başarmıştır. Adamın anlattığına göre burada acayip şeyler dönüyordur ve buranın bütün maddi kaynakları Amerikan devletine karşı olan bir grup Nazi yanlısı tarafından karşılanıyordur...

Bütün bunları takip edip araştıran dedektif, bir şekilde burada böyle bir olay olup da çağırılınca içeride olup bitene kayıtsız kalamaz ve akıl hastanesinin gizli bölümlerini dolaşmayı kafasına koyar...

Bundan daha fazlasını anlatmam filmi izleme zevkinizi kaçırabilir. Zaten ben de size film biraz ilginizi çeksin diye bu girişi yazdım. Yoksa; sadece “Film, gerilimli bir şekilde devam ederken sürpriz bir sona doğru ilerleyerek seyircinin ilgisini kesintisiz şekilde ayakta tutmayı başarıyor.” diyerek fikrimi belirtmekle yetinirdim.

Gerçekten de benzer senaryoları işleyen aynı türdeki filmler içinde rastlanan mantıksızlıklar yerine daha sağlam ve inanılır bir temeli olan film bu işin altından başarıyla kalkmış...

Psikoloji, gerilim, polisiye ve duygusal konulu filmleri beğeniyorsanız bu film hepsini bir arada barındırdığı için bunu da beğenirsiniz diye düşünüyorum.

Filmin çekildiği yer gerçekten tüyler ürpertici bir yer, hiç kimsenin orada olmayı isteyeceğini sanmıyorum. Mekân çekimleri bu duyguyu verebildiği için çok başarılıydı, Leonardo DiCaprio’nun da rolünün hakkını verebildiğini ekleyerek konuyu kapatıyorum.

Sonuç olarak;
Gizemini uzun süre koruyan, izleyicideki macera isteğiyle merak duygusunu birleştirip olayları takip ettiren, seyirciyi sıkmayan, sürükleyici ve ilginç bir filmdi...

Tam olarak “sinemanın en büyük yapıtlarından” sayılamaz ama orta kalitenin bir hayli üstünde bir yapım olduğunu ve eğer para verip alırsanız verdiğiniz paraya değecek bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

contrackt [film]

İşte yine saçmalıklarla dolu uyduruk bir polisiye macera filmi daha...

Gizli bir örgütün, her biri ayrı bir alanda başarılı adamları, gelen emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirmektedir ve her zaman olduğu gibi FBI bir şekilde bunları takibe başlar ama orada da bunların adamları vardır falan filan...

Morgan Freeman da bu suç örgütünün efsanevi kötü adamlarından biridir ve yeni bir görevde tetikçidir ama kaza yapıp da arabası devrilince hastanede gözlerini açar.

O yaralı bir şekilde hastanede yatarken de hiçbir şeyden haberi olmayan bölge polisi yaptığı araştırma sonucu adamdan şüphelenip tutuklar...

Tabii ki hem örgüt hem FBI adama ulaşmak için harekete geçer.

Polis, adamı sorgulanması için götürürken yolda örgütün adamları bunu kaçırmaya çalışır. Ama bir kaza sonucu araç küçük bir uçurumdan yuvarlanır ve nehire düşüp sürüklenir. Tecrübeli tetikçi bir şekilde buradan da kurtulur ama o sırada bu dağlık ve ormanlık bölgede kamp yapmaya gelen baba oğul polise teslim etmek için adamı tutarlar...

Adam “Beni bırakın arkadaşlarım gelip beni alacak sizi de vurmasınlar.” der ama eskiden polis olan spor öğretmeni yanında oğlu olmasına rağmen direnir ve riskli bir maceraya atılır. Arkalarında arkadaşlarını kurtarmak için çevreyi tarayıp iz süren katil bir çetenin adamları, onları takip eden yerel polis ve FBI vardır.

Böyle anlatınca mantıklı gibi geliyor ama hiçbir donanıma sahip olmadan asla inilmeyecek uçurumlardan inip geçilemeyecek engelleri aşmaları, polis helikopterlerinin ve diğerlerinin beceriksizlikleri, sıradan eski bir polisin çok kuvvetli özel bir katil çetenin tüm elemanlarına karşı hep başarılı olması gibi gereksiz kahramanlık sahneleriyle filmi sıradanlaşmaktan kurtulamıyor...

Sadece bunlar da değil, filmde bir sürü mantık hatası ve özensizlik de almış başını gidiyor, en basiti; Babasıyla kamp yapan çocuk polisi aramak için telefon etmeye çalışıyor ama ormanda telefon çekmiyor... Fakat gel gör ki nasıl oluyorsa bunları takip eden adamlardan biri aynı yerde laptopunu açıp online olarak başkasıyla satranç oynayabiliyor...

Buna benzer saçmalıklarla dolu film, izleyene hiçbir şey veremiyor... Anca canınız sıkılmışsa ve televizyonda denk gelirseniz bakarsınız yoksa seyretmeye değmez, binlerce benzeri olan çok basit bir film.

Sonuç olarak; uyduruk bir televizyon polisiyesi, seyretmeseniz de olur...

bal [film]

Bal filminin görüntü estetiği çok güzel, sinematografik kadrajı çok iyi, çekim sırasında ve montajındaki teknik yaklaşım başarılı, renk doygunluğu, ışık ve doku kullanımı bağımsız Avrupa filmlerinin çoğundan daha iyi, daha güzel... ama...

Ortada filmi film yapan o özel duyguyu verebilecek güzel bir film yok.

Acımasızca ve haksız yere eleştirmek istemiyorum, ki ben bir sinema eleştirmeni değilim... ama düşündüklerimi de söylemezsem olmaz.

Bir film olarak, gerek oyuncuları gerek yönetmeni için zaten önemli bir iki ödül alıp elde edebileceği başarıyı elde etmiş. Benim söyleyeceklerimle ne bir şey kazanır ne de kaybeder.

Karelidefter okuyucuları burada yayınlanan film eleştirilerinin ne kadar objektif olduğunu ve hiçbir şeyden etkilenmeden, hiçbir maddi çıkar gözetilmeden yazıldığını bilirler. (Yani sinemacılardan dvd, reklam falan alıp da sonra çekinerek yazanlardan değilim)

Herkes çok beğenmiş olabilir, ben beğenmiyorsam yine “beğenmiyorum” derim. Kendime ait bir görüşüm var, başkaları ne der diye düşünüp de çekinerek herkesin söylediğini söyleyemem.

Bir şey iyiyse niye iyi niye kötü onu da söylerim, ki seyreden de neyi görüp nasıl değerlendirmişim anlasın. Çünkü amacım sivrilmek için bir iki ters laf edip de ortalığı karıştırmak değil, nesnel olarak durumu ortaya koymak... Yoksa ben filmlerin ne oyuncularını tanırım ne yönetmenini ne de yapımcısını, hiç kimseyle de bir alıp veremediğim yok. Amaç; daha iyi şeylerin yapılabilmesi için fikir, görüş ve bilgi paylaşımı, hepsi bu...

Eveeet... Gelelim filme.

Karadeniz'de minik çok şirin bir köy. Henüz çat pat okumayı söken minik bir çocuk var ve bunun babası da ormanda ağaçlara tırmanıp karakovan balı toplayan bir adam...

Adam bir gün yine bal toplamaya gidiyor ama başına bir kaza geliyor...

Anne ve çocuk babalarını merak edip beklemeye başlıyorlar...

Filmi seyretmeyi düşünenler için konuyu fazla açıklamak doğru olmaz ama film de zaten bu konunun güzel Karadeniz manzaraları eşliğinde verilmeye çalışılmasından başka bir şey değil.

Verilmeye çalışılması diyorum çünkü yazının en başında saydığım teknik özellikler dışında her şey yanlış ve sinir bozucu...

Filme ödül veren jüri üyeleri için eminim Karadeniz'in doğal güzelliği ve bir iki yerde verilen yerel yaşam tarzına ait görüntüler etkileyici olmuştur.

Fakat yine eminim ki o ödülü veren jüri üyeleri Karadeniz'e giderlerse; filmde yapay olarak yaratılmış bu yanlış dünyanın barındırdığı insanlar yerine gerçek insanlarla karşılaştıklarında epey bir şaşkınlık yaşayacaklardır. Çünkü böyle bir Karadeniz insanı, böyle bir anne ve böyle bir baba ya da çocuk yok...

Bırakın Karadeniz'i, Türkiye'nin neresinde böyle insanlar var, hangi anne baba birlikte yaşadığı çocuğuna bu kadar uzak ve sessiz olur, Türkiye'de hangi ev hangi okul bu kadar sessiz olur?

Ormanda öten kuşlar arasında tropikal kuş sesleri gibi gelen yapay sesler bir yana, film boyunca zaten az olan diyaloglar fısıltıyla yapılıyor tamam ama bari görüntüsüne bu kadar özendiğiniz filmin ses kaydına da özenseydiniz ya... Eminim ki bu filmi seyredenlerin tamamı filmde duyalamayan ya da anlaşılamayan konuşmalar olduğunu söyleyecektir...

Film, daha önceden aynı yönetmen tarafından çekilen ve geriye doğru kronolojik bir yapısı olan üçlemenin (diğerleri yumurta ve süt) son ayağı ama bunu bilmiyorsak bu filmin ne başı ne de sonu böyle bir şeye işaret ediyor...

Filmde senaryo yukarıda anlattığım konu üzerine odaklanmış ve bu konuyu da çok yavaş bir şekilde veriyor öyle ki aslında filmin tamamı bir dakikaya sığdırılabilecek kadar basit.

“Ağır film, herkesin anlaması zor.” diye yazanlara da bakmayın siz. Ağır film demek konusunun anlaşılması zor demektir, içerik olarak yoğun, yüklü ve çok detaylı, ağır demektir... Ağır ağır hareket eden insanları çekmekle film “ağır film” olmaz... Olsa olsa yavaş film olur. Bunu karıştırmayalım...

Filmdeki yanlışlar hatalar o kadar fazla ki hangi birini söyleyeyim neyi anlatayım bilmiyorum...

İnsanlar arasındaki ilişkiler davranış biçimi olarak gerçeklikle uyuşmuyor, mekânlar normal dışı karanlığa gömülmüş ve bunun gibi birçok şey filmi benim için kötü bir film yapıyor.

Filmin dörtde biri köydeki okulda geçiyor ve çocuğun sınıftaki durumu verilmeye çalışılıyor. Hepimiz okula gittik çocuklarımızın sınıflarına girdik bunların hepsi ilkokul bir çocukları ve altı - yedi yaşında... Allahaşkına dünyada böyle sessiz bir sınıf var mı?

Çocuk, tenefüste sınıfın camından (ikinci kattan) okulun bahçesinde oynayan arkadaşlarına bakıyor, zil çalınca yerine geçip hemen hemen beş- altı adım atarak sırasına oturuyor... ama nasıl oluyorsa iki kat aşağıda oyun oynayan çocukların tamamı bu iki saniye içinde ışınlanıp bahçeden sınıfa giriyorlar...

Çocuklar daha yeni okula başlamışlar, okuma yazma bilmiyorlar. Yan çizgi, düz çizgi, yılan (S) falan çiziyorlar ama öğretmen 75. sayfayı açın diyor. Ne zaman ne okudular da kitabın 75. sayfasına geldiler okuma yazma bilmeyen çocuklar 75’i görüp tanıyorlar mı?

Çocuk çay bahçesinde toplayıcılık yapan annesinin yanından uzun bir yol olduğunu düşündüğümüz bir mesafeyi koşarak eve geliyor. Bir sonraki sahnede kamera içeride çocuğun koşup kapıdan girmesini gösteriyor, çocuk koşup giriyor ama ne bir hızlı nefes alma ne bir göğsünün inip kalkması hiçbir koşma belirtisi yok. Bu sahneyi çekmişsiniz çocuk bilmez ama siz niye yönlendirmiyorsunuz şöyle yap falan diye...

Annesi çocuğun anneannesini (ya da babaannesi) çağırıyor kadın çocuğunu bu yaşlı kadınla gönderiyor ve güya bu yaşlı kadın uzakta oturuyor (çünkü çocuğu görünce “Oooo sen ne kadar da büyümüşsün.” diyor yani uzun süre görüşmemişler çünkü uzakta oturuyor aynı köyün içinde değil yoksa niye torununu bu kadar uzun süre görmesin? Araları bozuk olduğu için desek annesi niye kalması için çocuğunu gönderecek kadar yakın bulsun?) Neyse işte... Anlıyoruz ki bu kadın çocuğu her gün göremeyecek kadar uzakta oturuyor ve çocuğu yanına alıp götürüyor.

Fakat bir bakıyoruz ki sonraki sahnede annesi çocuğu gönderdiği kadının yanına gelmiş ve çocukla birlikte yayladaki şenlikte bir aradalar... Ya madem öyle kendin de gideceksin ne diye çocuğu kadınla tek başına gönderiyorsun?

iyi kötü normal her şeye karşı bir acayip davranış şekli, bir normal dışı davranış bir sessizliktir ki sormayın gitsin bunlar çok yapay ve gerçek dışı görünüyor...

Hele hele çevredeki insanlarda hafif şekilde de olsa belli olan Karadeniz şivesi aileye hiç uğramamış :) bütün aile TRT spikeri gibi konuşuyor....
Daha neler neler...
Neler neler...
Say say bitmez...
Köyde toplanan kadınların yine mükemmel bir türkçeyle dini metinler dinlemesini mi söyleyeyim, sara krizi geçiren adama kaç metre öteden küçücük çocuk elleriyle su getirip yüzüne sürünce adamın iyileşmesini mi, çocuğun yere düşüp kriz geçiren babasını görünce hiç ama hiç telaşlanmamasını mı söyleyeyim bilemiyorum.... Bunlar gibi bir sürü mantık dışı şey ince ayrıntılara dikkat etmeden yapılan sahneler vs. vs.

Uzun lafın kısası ben çok hata gördüm ve filmin hiç de abartıldığı gibi güzel bir film olduğunu düşünmüyorum. Seyrederken sıkıntıdan patladım hiç kimseye de tavsiye etmem mümkün değil...

Duygusal olması gereken bir konu, bu kadar güzel bir yerde olmasına rağmen niye böyle zombiler köyü gibi bir havayla, ruhları çıkarılmış insanlar arasında geçen korku filmi gibi çekilmiş anlamak mümkün değil...

Zamanınıza yazık... Ama sevmediğiniz biri varsa ve sizden nefret etmesini istiyorsanız o zaman bu filmi bulup ona hediye edin... İnanın bir daha sizi ne arar ne sorar...

10 Aralık 2010

Breaking and entering [film]

Uzun, sakin ama kaptırınca da çok fazla sıkmayan, sosyo-psikolojik yönü geri planda fazlaca işlemeye çalışan değişik bir yapımdı.

Karakterler arasında geçen bazı güzel ve anlamlı konuşmalar resmen kitaptan okuyormuş hissi veriyor. (Ama tabii ki filmin tamamı böyle değil.)

Filmde, şehrin mimari dokusunu değiştirerek insanların yaşam alanları üzerinde yapılacak değişikliklerin insanların davranışlarını da etkileyebileceğini düşünen bir mimarın sorunlu evliliğine yakından bakıyoruz.

Fakat filmdeki karakterler ve karakterlerin içinde bulunduğu durumlar o kadar farklı ki hangi biri bu filmin ana karakteri diye karar vermekte zorlanıp bölünüyorsunuz... (Ki bu bir film için pek de iyi bir şey değildir, çünkü olayları kimin gözüyle izleyeceğinize karar vermeniz büyük bir ölçüde film hakkında düşündüklerinizi de etkiler.)

Neyse, ben hafiften konuya gireyim, aklıma gelen detayları aralara eklerim;

Mimarın yeni bürosu soyulur ve soyguncular arasında babasını Bosna’daki savaşta kaybetmiş 15 yaşında bir genç de vardır. (Ki bu genç aslında iyi niyetlidir ve Sırp asıllı amcası tarafından biraz yanlış yönlendirilip bu işlere bulaştırılmıştır.)

Bu çocuğun annesi, çocuğunu alıp Londra’ya kaçmış, terzilik yaparak kendi hayat mücadelesini veren bir kadındır. Çocuğunun yaptığı hırsızlıklardan da haberi yoktur ama mimarlık bürosundaki hırsızlık tekrarlanınca çocuğu evine kadar takip eden mimar, kadının evine kadar ulaşır...

Mimar, hafif düzeyde otistik davranışlar sergileyen üvey kızı ve eşi arasındaki olağan anne kız ilişkisinde kendine yer bulamamaktan şikâyetçidir ve eşiyle arasındaki gel-gitlerden çok bunalmış biridir.

Vicdanı ve aşkı arasında sıkışıp kalan Mimar, evliliğinde tam olarak mutluluğu bulamadığı için dışarıda başka türlü ilişkilerle aşkı bulabileceğini düşünecek kadar kafası karışık bir durumdadır.

Kendi iş yerinden hırsızlık yapan çocuğu takip ederek (evine kadar gelip) annesiyle karşılaşınca bu karışıklık içinde kadına karşı (bana göre çok anlamsız ve yanlış bir psikolojik çıkarımla senaryoya eklenmiş) özel bir şeyler hissetmeye başlar.

Durum böyle olunca çocuğu yakalayıp polise teslim etmek yerine annesiyle yakınlaşıp onları daha yakından tanımaya başlar... ve tabii ki her zaman olduğu gibi :) olaylar gelişir...

Film biraz fazla dallanıp budaklanıyor ama yine de konuyu toparlayıp başarıyla bitiriyor. Bazen saçma olabilecek şeyler olsa da yine de kendi içinde tutarlı bir senaryosu olduğunu söylemek lazım ama tamamını düşünürsek ortalama kalitenin üzerine çıkamayan bir film...

Filmin ilginç yanı ise arka planda Londra’daki göçmen tiplerin konuya çok sık girip çıkması... Kimi zaman bu mimarın iş ortağının kendini kaptırdığı siyahi bir göçmen temizlikçi kadın oluyor, kimi zaman küçük kızının spor hocası oluyor, kimi zaman da köşebaşında toplanan bir grup genç...

Toplumsal değişimin getirdiği zorluklar ve zorunluluklara biraz daha içten bakıp herkesin yaptığı şeyi yapmasında haklı bir sebebi bulunduğunu ve bunların hoşa gitmeyenlerini zorla şiddetle bastırmak yerine olayların kökenine inip önyargısız bir şekilde sorunları çözmek için neler yapılabileceğini düşünmeye ihtiyacımız olduğunu göstermesi açısından olumlu bir film diyebiliriz. (ki benzerleri daha önce de yapıldığı için bu konuda pek de özgün bir yapım sayılmaz.)

Ama hakkını da yemeyelim, film biraz sıkıcı gibi dursa da ilginç diyalogları ve ayrıntılarıyla modern bir roman okumuşsunuz havası da yaratmıyor değil...

Filmden aklımda kalan bir sahnede; mimar, yeniden hırsızlık olayı olacağını düşünüp hırsızı yakalamak için arabada beklemektedir ve yanında da o bölgede çalışan (daha önce beklerken tanıştıkları) bir hayat kadını var.

Hayat kadını, adama “bir 50’lik verirsen, benimle ne istersen yapabilirsin.” diyor, adam da kadına “konuşalım” diye istediği şeyi söylüyor ama kadından “konuşmak hariç her şey olur, konuşmak yok. Hayvanlar konuşuyor mu? Hayır! Çünkü onlar yalan söylemez...” diye hiç beklenilmeyen bir cevap geliyor...

Sonuç olarak;
Ağır tempolu filmleri sevmeyenler, ille de kaçmaca kovalamaca olsun arabalar yuvarlanıp silahlar patlasın diyenler, psikolojik değerlendirmelere ilgi duymayanlar seyretmesin.

Yavaş aksın, bol konuşma olsun, biraz düşündürsün, içinde karmaşık ilişkiler ve günümüz dünyasının kozmopolit yaşamının aşk ve evliliği nasıl biçimlendirmeye başladığını göstermesi ilginç olabilir diye düşünenler, festival filmlerindeki farklı kurgu yapılarından değişik senaryolardan hoşlananlar izlesin...

Aranıp bulunacak ya da peşine düşülecek bir film değil ama asla seyretmeyin denilecek bir film de değil, rastlanırsa ve sakin bir anınızdaysanız kitap okumayla radyo tiyatrosu dinleme arasında bir duygu bırakan film seyredilebilir.

Yalnız bazı açık sahneleri yüzünden küçük çocukların seyretmesi pek uygun değil (ama o kadar da açık değil).

08 Aralık 2010

Naylon defter'im


Artık yeni konu göndermediğim ve internetin akıl almaz yavaşlıkta olduğu zamanlar onbine yakın resim yüklediğim, araştırmasına, konu ve resim seçmesine çok büyük emek verdiğim eski bloğum "Naylon defter"e yeniden bir düzenleme yaptım. Daha rahat, daha sade ve daha hızlı oldu...

Her konuda sanatsal yaratıcılığın ya da mutlaka ilginç bir yanın bulunduğu konulara ait resimlerin olduğu naylondefter'e şöyle bir göz atarsanız sizi bir süreliğine can sıkıntısından kurtarabilir :)

ilginiz için şimdiden teşekkürler...

5x2 [film]

Biten bir evlilikte sondan başa doğru gösterilen 5 ayrı dönemi yaşayan 2 kişi...

Mahkeme kararının avukatlar önünde okunmasıyla açılan film; aslında daha en baştan evlilik ve boşanmaya yasaların nasıl “mal bölüşür” ya da “ortak açılıp iflas eden bir iş yerinin hesapları” kapatılır gibi baktığını gösteriyor.

Boşanma evresi filmin birinci (evliliğin son) bölümüydü. Bundan bir önceki evrede filmde örnek alınan evliliğin nasıl uyuşmazlıklar içerdiğine tanık olurken çiftin ruhsal olarak birbirinden uzaklaşmış olduğuna da şahit oluyoruz.

Geriye doğru daha öncesine giden film bundan sonra çiftin çocuklarının doğduğu günü, düğünlerini ve evliliklerinden önceki dönemi göstererek bitiyor.

Her aşkın bir umutla ve sevgiyle başladığını ama aşırı serbestlikle ve yanlış kararlarla aşkların bitmeye mahkûm olduğunu göstermeye çalışan film ne yazık ki duygusal açıdan seyirciyi yakalayamıyor.

Pornografik dereceye yakın sevişme sahneleriyle de istediğini elde edemeyen film benim gözümde sıkıcı olmaktan kurtulamıyor.

Yüzlerce kez işlenen konunun filmdeki ele alınış şeklinin hiçbir özgünlüğü olmadığı gibi sonu belli olan bir konunun geriye dönük anlatımı da yine hiçbir özellik taşımıyordu...

Aile içinde seyredilemeyecek kadar açık sahneleri bu filmi tek başına seyredecek olan yetişkinlere de pek bir şey vaad etmiyor.

Tamamen şişirme ve uyduruk, sahte bir filmdi, seyredip uykusuz kaldığıma pişman oldum.

Ancak, kendisi burada izinsiz bakkala bile gidemeyen dünyadan bi-haber genç kızların seyredip; Avrupa'daki evlilik kurumunun bireysel özgürlükler yüzünden yıkılıp yıkılmadığı konusu üzerine gereksiz tartışmalarla ahkâm kesebileceği bir film...

Kesinlikle tavsiye etmiyorum.

07 Aralık 2010

Aideista parhain (Mother of Mine) [film]

Offff... Bu nedir arkadaş... Bu nedir... Bu film öldürdü beni... Buna can mı dayanır...

Ağlamamak için kendimi zor tuttum ama daha beter oldu, geldi yumruk gibi bir şey boğazıma takıldı kaldı...

Neyse siz bana bakmayın, konuya geçeyim hemen...

İkinci Dünya Savaşı sırasında Finlandiya çok zor durumdayken;

İsveç, Finlandiya'ya yardım edebilmek için savaş mağduru ailelerin çocuklarını savaş bitene kadar geçici olarak misafir etmek için gönüllü ailelerin yanına yerleştiriyor. Bu 70 bin çocuktan birinin yaşadıkları da filmimizin konusunu oluşturuyor.

Tarihin pek fazla bilinmeyen bu dramını gün yüzüne çıkararak işleyen film bunu öylesine mükemmel bir şekilde yapıyor ki filme emeği geçen herkesin önünde şapka çıkarmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor...

Oyuncular bu kadar mı kaliteli ve gerçekçi oynar, bu kadar mı anlatılmak istenen psikolojiyi birebir canlandırır, bir filmin senaryosu, çekimleri, sahneleri, görüntü yönetmenliği bu kadar mı hatasız olur... Söyleyecek bir şey bulamıyorum...

Hani bazen diyorum çok güzel bir film rastlarsanız seyredin diye işte bu filmi seyretmek için rast gelmesini beklemeyin arayıp bulun ve mutlaka seyredin diyorum... Her filme de böyle bir şey yazmadığımı film kategorisinde yazdığım filmleri okuyanlar bilirler o yüzden bulunca verdiğiniz paraya kesinlikle acımayın ve bu filmi arşiviniz için gözü kapalı alın...

Not: Heikki Hietamies’in kendi hayatını anlattığı kitaptan sinemaya aktarılan bu film Uluslararası Amerikan Palm Springs Film Festivali’nde “Seyirci özel ödülü”nü aldığı gibi Kahire Film Festivali’nde de “Altın piramit”i kazanmış.
Filmin kazandığı ödüller sayfasına http://www.imdb.com/title/tt0343221/awards adresinden ulaşabilirsiniz...
Ben pek öyle ödüllerle ilgilenmiyorum ama yine de ilginizi çekebilir diye düşündüm.

Eyvah eyvah... [film]

Sımsıcak, duygusal ve tam ayarında mizahıyla çok güzel bir yerli yapım...

Espri yapmak için sahneleri zorlamadan, kendi halinde insani konusuyla sıkmadan, kurgusuyla bölük börçük olup kopmadan akan başarılı bir film.

Demek ki bizden bir konuyu alıp bütün konuşmaları küfürle doldurmadan da macera-mizah filmi çekilebiliyormuş.

Ata Demirer'in sinema kariyeri için çok sağlam ve önemli bir adım olmuş.

İnsani duygusu ağır basan, karakterleri yerli yerinde hayatın içinden gerçek ayrıntılarla süslü bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

(not: keşke böyle bir film için daha güzel bir afiş yapılsaydı ve Demet Akbağ’ın ismi en öne yazılmasaydı... Bu filmde özne Ata Demirer’dir, film onu anlatıyor ve o kahramanı da Ata Demirer oynuyor, o yüzden en başa Ata Demirer’in yazılması gerekiyordu. Ki bunu fazlasıyla hak ediyor...)

06 Aralık 2010

"beğen" tshirt'ü tasarımım

Biliyorum, çok sıradan ve basit bir şey ama yine de şu ana kadar hiç kimsenin bunu yapmamış olmasına şaşırmadım desem yalan olur.

Facebook'a üye olmak bu kadar modayken aklıma gelmişken yapayım bari dedim.

Evet, ne tasarımı çok fazla bir yaratıcılık istiyor ne de şu son zamanda vitrinlerde rastladığımız üzerinde "dikkat çocuk yapabilir" yazılı erkek slipleri kadar komik. Ama ne bileyim işte, kimse yapmamış, kimsede de görmedim, aklıma geldi bari ben yapayım dedim.

Bu kadar lafa rağmen... olsaydı giyer misin derseniz giyerdim. Zaten burada amaç facebook reklamı yapmaktan çok orada kullanılan klişe bir işlem üzerinden kendimize pay çıkartma esprisini tshirt'e taşıma uyanıklığı :)

sevimli diş fırçası tutacakları

Volkan’ın doğum gününde anneannesi hediye olarak fazladan bir de diş fırçalık getirmiş. Gelen oyuncakların ve onca gürültü patırtının arasında bu minik şeyi banyoya takıp da bakamamıştık ama sonra lavaboya yakın güzel bir yere yapıştırınca bu diş fırçalığına hayran olduk. Meğer ne kadar sevimli, ne kadar kullanışlı bir şeymiş bu...

Ve hemen evdeki herkes için birer tane sipariş verdik :)

Öncelikle;
diş fırçası kalabalığında birbirine değme, hava, buhar ve suya temas ederek hijyen kaybına uğrama ortadan kalkıyor.

Banyoda ayna önündeki kalabalığa bir de bardak, diş fırçalık vs. eklenmesini engelliyor, diş fırçasını korumak için fazladan bir de fırça kapağı takılması işini ortadan kaldırıyor, çocukların yüksekteki bir raftan fırça alma zorluğuna da çözüm oluyor.

Ayrıca hem sevimli görünümleriyle diş fırçalama işini çocuklar için biraz daha eğlenceli hale getiriyor hem de üzerinde kalan suyun buharlaşmasını geciktirmeden diş fırçasının kurumasını sağlıyor.

Çekiyorsunuz fırçanızı kapak kendiliğinden açılıyor, dişlerinizi fırçalıyorsunuz ve yerine koymak için biraz bastırınca yine kendiliğinden kapanıp fırçayı orada asılı tutuyor.

Bazı semtlerdeki “1 milyonlukçu”larda 1TL’ye bulabileceğiniz bu sevimli diş fırçalıklarından birini alıp siz de çocuğunuza ya da tanıdığınız birinin çocuğuna hediye edebilirsiniz.

(yalnız arkasını vantuslu kendi sabitleyicisiyle fayansa tutturmak yerine çift taraflı yapışkan bantla daha sağlam bir şekilde yapıştırırsanız daha iyi olur, aklınızda bulunsun.)

elektrikli arabaların piyasaya daha hızlı girmesi için


Şimdi efendim malumunuz teknoloji değişiyor ve eskiyen her sistemin yerine de yenisi geliyor.

Bunlardan biri de motorlu araçlar ve yakıt sistemleri...

Bugüne kadar fosil yakıt diye tabir edilen akaryakıt tipi petrol türevleriyle çalışan araçların yerini önümüzdeki yıllarda yavaş yavaş elektrikli araçlar alacak.

Fakat bu sistemin tam olarak eski sistemle yer değiştirmesi de biraz uzun sürecek. (hatta “sürdü” de diyebiliriz, çünkü geçtiğimiz on sene içinde de bu sisteme geçmiş olabilirdik.)

Elektrikle çalışan araçların performanslarındaki yetersizlik şu ana kadar hep bahane olarak gösterildi ama işin aslı petrol ürünleri satan uluslararası şirketlerin kazançlarındaki değişim endişesinden başka bir şey değil.

Yeni sistem gelince tabii ki her şeyden önce çevre kirliliği büyük bir oranda azalacak ama büyük petrol şirketleri dünyayı avuçlarının içine almışken bu durumun değiştirilmesini istemiyorlar.

En büyük korkuları da insanların araçlarını kendi evlerinde şarj edip bir daha da benzin istasyonlarına uğramayacak olmaları.

Tamam, belki bazıları böyle de yapacak ama sonuçta hem elektrik o kadar ucuz bir şey değil hem de şarj etmek için gerçekten de benzin almaktan daha fazla bir zamana gereksinim duyulacak.

Ben de diyorum ki;

otomotiv sektörünün elektrikli arabalar yapmasının önündeki en büyük engel olan petrol şirketleri tüm araçların elektrik donanımında ve akülerinde araç üreticilerini standartlaşmaya zorlasın ve bütün binek araçlarının aküleri aynı olsun.

Bizler de evimizde geceden sabaha kadar şarj yapmakla uğraşacağımıza gidip benzin istasyonlarında kendimizinkini bırakıp hazır şarj edilmiş aküleri alalım...

O zaman hem sürüm olur onlar kazanır hem de neredeyse aynı paraya beklemeden şarj edilmiş hazır akülerimizi alınca bizler kazanmış oluruz.

Böyle bir sistemin kurulması için önce elektrikli arabaların şarj edilen akülerinde standartlaşmaya gidilmesi gerektiği gibi, istasyonlarda şarj edilen akülerin “bizim evde yapacağımız şarj maliyetinde” doldurulup verilebilmesi de gerekiyor.

Devletin ve özel şirketlerin de hiç değilse çevreci tutumu destekleme adına şarj istasyonlarına elektrik fiyatlarında ona göre toptan fiyatlarla elektrik verilmesini sağlaması bu konuya büyük katkı sağlayacaktır.

Marketlere dedektör


Bazen bir markete giriyorsunuz ama orası en büyük marketlerden biri olsa bile et reyonunda öyle bir koku oluyor ki hemen orayı terk etmek zorunda kalıyorsunuz.

Bu sadece tek bir yere ait bir şey de değil, bugüne kadar o kadar çok markette rastladım ki neredeyse hemen hemen hepsinde olabiliyor...

İşin ilginç yanı; oradaki et, balık, tavuk, sakatat ya da şarküteri reyonunda çalışanlar bütün gün alıştıkları için kokunun rahatsızlık verici boyuta ulaşmasını da fark edemiyorlar...

Eh, dükkândan çıkan müşteri de bir daha zor gelir...

Bunun için ben de diyorum ki biri çıkıp da bir koku dedektörü yapsın ve bu bozuk gıdalardan çıkan kokuları tespit etsinler.

Doğalgaz, sigara dumanı, tüp kokuları gibi şeylere duyarlı olan dedektörler var. (ki farklı işler için benzeri mikrobiyolojik dedektörler var, bu niye olmasın...) Böyle bozuk gıdalardan çıkan kokulara karşı duyarlı olanları da geliştirip; marketlere, gıda depolarına, bu ürünlerin taşımacılığını yapanlara satabilirler.

Böylece gıda ürünleri her aşamada kontrole tabi tutulur ve maddi kayıplar engellenebilir. Alan da satan da taşıyan da bu durumdan memnun kalır... Müşteri memnuniyeti de yanlarına kâr kalır.

A world without thieves (Tian xia wu zee) [film]

Profesyonel dolandırıcı ve yankesici olan çiftin yaptığı son hırsızlıkla açılan film bu çiftin film boyunca izleyeceğimiz yeni macerasıyla devam ediyor.

Kadın hırsız, artık bu işleri bırakmak ve sıradan bir hayat yaşamak isterken sevgilisi pek de bu fikirden yana değildir.

Çift kavga eder ve yollarını ayırır, kadın ıssız dağ başında kalır. Kendisine dini yerlerin onarım işlerinde çalışan saf, genç bir köylü yardım eder.

Kadın bu çocuğun saflığını çok beğenir ve yoluna devam etmek üzere tren istasyonuna gider.

Veeee işte asıl filmimiz bundan sonra başlar.

İstasyonda çantasındaki yüklüce başlık parasıyla saf köylü genç ve ayrıldığı iş ortağı da vardır ama bir de toplu olarak kalabalık bir ekiple çalışan büyük bir hırsızlık çetesi de bulunmaktadır.

Herkes trene biner ve büyük bir mücadele başlar.

Kadın bu saf köylü çocuğunu çantasındaki parayla gideceği yere ulaştırmak için elinden geleni yaparak hırsızlara karşı korumaya çalışır.

Eski ortağı da trendeki çeteye karşı savgilisinin yanında yer alır ve gerçekten görülmeye değer bir film ortaya çıkarken ancak bu tür filmlerde görebileceğimiz numaralarıyla "Hırsızsız bir dünya" izleyiciler için harika bir macera olur.

Görüntü yönetmeni estetik kamera açılarında kimi zaman zorlansa da, Çinli yönetmen “Amerikan filmlerindeki klasik akıştan” etkilenmiş olsa da senaryo, kurgu ve yer yer ince Çin felsefesinden esintiler taşıyan diyaloglar filmin bütününü çok özel bir eser yapmış.

Güney Korenin sanatsal ve duygusal filmlerinin yanında Çin'in macera ve ahlak dersi veren felsefi filmlerinin de bir hayli iddialı olarak önümüzdeki yıllarda sinemada yer alacağının bir işareti olan filmi sinema severlere tavsiye ediyorum. Rastlarsanız paranıza kıyıp alın, pişman olacağınızı sanmıyorum...

Superman ieotdeon sanai (Keşke süpermen olabilseydim) [film]

İşte, herkese seyretmesini tavsiye edebileceğim bir film...

Yalnız, böyle söylüyorum diye mükemmel ötesi sanatsal bir başyapıt olduğunu düşünmeyin. Sadece seyrettiğinize pişman olmayacağınız eğlenceli, düşündürücü ve yer yer de duygusallaşan güzel bir film...

Hollywood filmlerinin renklerinden, şiddet yüklü senaryolarından, sıkıcı benzer konularından bıktıysanız ve kaliteli modern bir "Koreli Kemal Sunal" filmi seyretmek isterseniz bu dram-komedi tam size göre...

Sinemaya uyarlanırken belli bir ilginçliği ve akıcılığı olsun diye bazı yerleri film kahramanının hayali dünyasından bakışla aktarılan film, yer yer mizahi öğeler taşırken yer yer de dram içeriyor...

Gelelim konusuna;

Kendisini süpermen sanan bir adam kentin göbeğinde ana caddelerde dolaşıp yardıma ihtiyacı olanlara kendince yardım etmeye çalışmaktadır.

Kimi zaman trafiği durdurup yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçirirken kimi zaman da başka birinin elindekileri taşımaya yardım etmekte hatta bazen kapkaççıların peşine düşüp çalınan çantaları geri almaktadır...

Bu adam nereden geldi, kim ve niye böyle yapıyor hiç kimse bilmemektedir ve acaba anlattığına göre gerçekten de kafasına yerleştirilen kriptonit yüzünden uçamayan bir süpermen olabilir mi?

Televizyon için röportajlar yapan bir kadın bu adamı kendi programına çıkarmak için araştırmaya başlar ve tanıştıktan sonra yavaş yavaş arkadaş olurlar.

Program yapımcısı genç kadın bu adamı yakından tanımaya başladıkça adamın söylediklerini ciddiye alıp en sonunda süpermeni kafasındaki kriptoniti görmek için röntgen çektirmeye götürür... Veee gerçekten de röntgende süpermenin tam söylediği yerde bir nesne görünmektedir...

Bundan sonra televizyon ekibi süpermenimizin yaptığı kahramanlıkları çekip halka duyurmak için bütün gün peşinde dolaşmaya hazırdır.

ve tabii ki ekibin başındaki yapımcı kadın, süpermenimizi tanıdıkça zamanla onunla ilgili gerçeklere de ulaşacaktır...

Sonuç olarak;

Toplumsal eleştiri ve insanlığın tümünü ilgilendiren çok güzel mesajlar içeren bu filmi ailece seyredebilirsiniz. Farklı konuları olan, hayalgücü ve gerçekliğin birbirine girdiği böyle değişik filmler hoşuma gidiyor, sizlerin de beğeneceğinizi düşünüyorum. Bulursanız kaçırmayın...

01 Aralık 2010

Thick as thieves [film]

Kaçma kovalamaca dolu ince planlarla süslü büyük hırsızlık çetelerinin macera dolu filmleri sinema seyircisi için her zaman ilgi çekici olmuştur.

Yapımcılar da bunun farkında olduğu için uygun bir senaryo bulunca uygun bir ekip kurup hemen işe girişirler...

Bu film de bu düşünceyi paraya çevirmek amacıyla yapılmış bir sürü filmden biri fakaaat;

ünlü iki aktörün yanına sarışın bir kadın ekleyip uyduruk bir senaryo ile yola çıkınca bu sefer bu formül tutmamış...

Mantıksız, hatalarla dolu, heyecanı eksik, tatsız tuzsuz bir film...

Güya çok ünlü çok akıllı ve tecrübeli bir hırsız var da o da başka hırsızla anlaşıp ortaklaşa büyük bir yeri soyacaklar da falan filan...

İki kişinin altından kalkamayacağı büyük bir soygun işine girişip bütün sistemleri çözüp geçiyorlar, her adımda bir aksilik çıkıyor ama nasıl oluyorsa hep de bir tesadüf oluyor işler yolunda gidiyor falan ama her şey başka filmlerden alınma ve çok sıradan...

Gereksiz açık sahneleriyle sıkan bu uyduruk filmi ben beğenmedim sizlere de tavsiye etmiyorum... Tamamen can sıkıntısı dolu sıradan sahneleriyle bu filmi seyredeceğinize internetten arayıp tarih boyunca gerçekleştirilmiş en büyük soygunlara ait yazıları okusanız daha ilginç olur...

Hangover [film]

Düğününden iki gün önce bekârlığa veda partisi için Las Vegas'a giden damat adayı ve üç arkadaşının başına gelenleri komedi terzında aktaran eğlenceli bir film...

Çok fazla bir şey beklemeden gülüp eğlenmek için seyredilebilir ama bazı sahneleri çocuklara uygun değil.

Gelelim filme;

dört arkadaş felekten bir gece çalmak için Las Vegas'a gelirler ve ilk işleri içip sarhoş olmaktır ama içkinin içine koyulan yüksek dozdaki uyuşturucudan haberleri yoktur.

Sabah olunca otel odasında kendilerine geldiklerinde yanlarında bir bebek ve iri bir kaplan bulurlar ayrıca damat adayı da ortada yoktur...

Yavaş yavaş kendine gelen üçlü, hem yaşadıkları geceyi anlamak hem de kayıp olan arkadaşlarını bulmak için başlarından neler geçtiğini araştırmaya başlarlar.

Her biri ayrı karakterde olan arkadaşlar, bilmedikleri bir maceraya atılırken hatırlayamadıkları gecenin olaylarını tek tek çözmeye başlarlar.

Sinema olarak sanatsal bir değeri olmadığı gibi para verip arşive koyulacak bir film de değil ama yine de rastlanırsa seyredilebilir. Eğlenceli bir senaryosu olan filmin mizahi diyalogları ilginizi çekebilir...

Old school [film]

Böyle uyduruk ve kötü filmler seyredince sinirim bozuluyor...

Kaybettiğim zamana mı üzüleyim, zamanımı bu kadar boş şeylere harcadığıma mı bilemiyorum.

Bu kadar saçma ve uyduruk şeyleri film yaptık diye millete nasıl yutturuyorlar anlayabilmiş değilim...

İki üç seviyesiz espriyi alıp dandik bir filmin içine koyunca eğlenceli bir şeyler yaptıklarını sanıyorlar ama bu filmi seyredip de beğenecek bir insan var mıdır bilemiyorum...

Hatalarla dolu ve kopuk kopuk giden, atlamalarla anlatmaya çalıştığı ana konuyu veremeyen filmi ben tahammül sınırlarını zorlayıp seyretmeye çalıştım sakın siz denemeyin.

Yetenek sizsiniz programındaki en yeteneksiz insanlar bile bu filmdekinden daha kaliteli şeyler yapar...

Kesinlikle bu filmden uzak durun ve hatta evde varsa mutlaka çöpe atın gitsin...

(acaba gerçekten böyle mi diye kontrol etmeye kalkarsanız hem yazdıklarımın doğru olduğunu görürsünüz hem de üzerine bir de birbuçuk saatinizi kaybedersiniz, demedi demeyin...)