30 Aralık 2011

Çanakkale 1915

Daha önceden birçok konusunu okuyup etkilenerek buraya yazdığım "Çanakkale 1915" Dergisi'nin yeni sayısı çıktı.

Dergide yine birbirinden ilginç konular "tarihle ilgili hassas konulara gösterilmesi gereken özenle" işlenmiş, meraklılarına duyurulur.

Bu sayıdaki konular arasında;

I. Dünya Savaşı'nda kartpostallara yansıyan Çanakkale Savaşı

1600'lü yılların ortalarında Çanakkale'de gerçekleşen diğer savaşların ve tarihçesinin konu edildiği "Bir seyyahın gözünden Çanakkale"

Çanakkale Savaşı sırasında kullanılan yer altı tünelleri

Savaşta Osmanlı Ordusu'ndaki Araplar

Osmanlı Ordusu'nun kullandığı silahlar (tüfek ve makineli tüfek çeşitleri) gibi çok ilginç ve her yerde bulunamayacak konular yer alıyor.

Dergiye abone olmak ve içerikle ilgili daha detaylı bilgi almak için; http://gallipoli-1915.org/adres.htm adresine bakabilirsiniz.

Çanakkale 1915 Dergisi'nde okuyup ilginç bularak burada ayrıca konu haline getirdiğim
başlıklı yazıları da ilgiyle okuyacağınıza eminim

A woman in Berlin [film]

II. Dünya Savaşı'nın son günlerinde Berlin'deyiz ve Ruslar şehri tamamen ele geçirmişken bir iki binaya ya da sığınağa saklanabilecek kadar şanslı olan Almanlar da kendi canlarının derdine düşmüş.

Filmin ana karakteri olan kadın kahraman olayları bir deftere kaydetmektedir, amacı savaş sonrası dönmesini ümit ettiği kocasına kendi yaşadıklarını bir şekilde anlatabilmektir.

Ruslar, filmde verildiği şekliyle tüm kabalıklarıyla yaşlı genç demeden bütün kadınlara tecavüz etmektedir ve bizim ana karakterimiz olan kadın da (her ne kadar bildiği Rusçasıyla bir süreliğine durumu kurtarsa da) sonunda bu tecavüzlerin sıradan bir kurbanı olur.

Durum iyiden iyiye kötüleşmeye başlayınca kahramanımız zekice düşünüp işgalci Rusların komutanıyla yakınlaşarak kendisini koruma altına almaya (dolayısıyla devamlı tecavüze uğramaktan kurtulmaya) çalışır.

Rus komutanla zorunluluk yüzünden doğan yakınlaşma gittikçe farklı bir duruma dönüşürken, filmin sonuna doğru bir iki olayla iyice mimlenen komutanın tayini çıkarılıp görev bölgesinden uzaklaştırılır.

Derken, kadının kocası çıka gelir ama hiçbir şey eskisi gibi değildir ve haliyle insanlar da değişmiştir.

Pek heyecanı olmayan, takip ettikçe çözülmesini bekleyeceğiniz bir çizgisi bulunmayan, sonu belli vasat bir filmdi.

[Yaşanan dramları yüzeysel işleyen, ayrıntılara girmek yerine sahneleri uzatarak derinlik kazandırılmaya çalışıldığı için uzadıkça uzayan film, konu gereği savaş sonrası yaşanan kötü günleri yansıtabilse de seyirciyi olması gerektiği gibi ele geçirmeyi bir türlü başaramıyor.]

Konu etrafına serpiştirilmiş diğer insanların başına gelen olaylarla adeta klasik roman anlatımı ağırlığında ilerleyen film böyle bir konu için bence yeterince etkili olamamış.

Filmin başında bir iki patlama ve yıkılma efekti ile yaratılmak istenilen gerçekliği ne yazık ki diğer sahnelerin tasarımında gösterilen yüzeysellikle iyice kaybettikleri için filmi sadece "ortalama kalitede" diyerek belli bir yere yerleştirdikten sonra "rastlarsa seyredecek" seyircinin değerlendirmesine bırakıyorum.

Şiddet ve açık sahneler barındırdığı için çocukların seyretmesine uygun olmayan filmi izleseniz de olur izlemeseniz de... Bol vaktiniz varsa karar sizin.

Demon and the devotee - The love me nots

Klasik rock sevenlerin beğeneceğini umduğum bir grup olan "Demon and the devotee" nin garaj-rock tonalitesinde yaptığı "The love me nots" albümünden üç parçayı rock ve türevlerinden çok ama çok sıkılmış olduğum halde beğendim...

Kimi yerde genişleyen stereo vokal bantı, kimi yerde Deep Purple'ın klavye soundu (trouble introsunda), kimi yerde yine klasik rock dünyasından tanıdığınız birçok grubun kendine özgü özelliklerinin işlendiği minik numaralarla dolu parçaları sizin de beğeneceğinizi tahmin ediyorum.

Alışık değilseniz başta biraz gürültülü gelebilir ama melodilere kendinizi bir kez kaptırınca form olarak grubun aslında rock sound'uyla günümüz pop müziğin sınırlarında dolaştığını sizler de farkedeceksiniz.

işte, Demon and the devotee ve "The love me nots" albümünden seçtiğim parçaları
Demons
Make up your mind
ve Trouble

29 Aralık 2011

Jamaican drummer boy - Shaggy

Muhteşem sesi ve yorumlarıyla her zaman herkesin sevdiği Shaggy'den yılbaşı için yepyeni ve özel bir şarkı Jamaican drummer boy

26 Aralık 2011

İki müzik sitesi


Müzikle ilgili şeyleri takip etmeyi sevdiğim için bu işle uğraşanları da merakla izliyorum. Bunlardan ikisini bu gönderide sizlere de tanıtmayı düşündüm.

Birincisi Galaxy Müzikevi...

Farklı kişiliği ve çeşitli yazılarıyla hatırlayacağınız Mansur Forutan, sitesinde barındırdığı içeriği ve yayın çizgisini;

Müziği kutlamak, üretmek ve paylaşmak olan bunu yaparken de, grafik, video art, moda, tasarım, teknoloji, edebiyat, fotograf ve sahne sanatları gibi popüler kültürün diğer yaratıcı katmanlarını ortamın içerisinde tutmaya özen gösteren... diye tanımlıyor. (ki bu tanımlamanın yer aldığı o güzel yazıyı da okursanız süper olur)

Galaxy Müzikevi'ni özellikle 80'li yılları birebir müzikle yaşamış olanlara, müzik zevkini bu dönemde oluşturup sonradan her şeyi dinlerken kaliteyi arayanlara ve müzik kültürüne karşı ilgisi olanlara tavsiye ediyorum.

İkincisi Popüler Müziğin Renkleri...

Çok yakın bir zamanda müzikle ilgili yayınlarda önemli bir yere geleceğini tahmin ettiğim arkadaşımız Erhan Dalfidan'ın sitesinin özelliği ise son çıkan çalışmaları daha kimse duymadan bilmeden çok çok önce bizlere duyurması.

Eğer günümüz popüler müziğini yakından takip ediyor ve en son gelişmeleri, albüm, single, klip çalışmalarını dakika dakika kovalıyorsanız şu anda en son haberleri en iyi bu siteden takip edeceğinizi ve sanatçılara ait son çalışmaları herkesten aylar önce öğreneceğinizi garanti ediyorum. [Erhan bu işi nasıl yapıyor bilmiyorum ama gerçekten de bütün dünya müzik piyasasını elinde tutuyormuş havasını :) siteyi takip ettikçe sizler de göreceksiniz]

Tabii ki Popüler Müziğin Renkleri'nin bununla kalmayıp "yeni keşfedeceğiniz (ve ileride ünlü olarak her yerde göreceğiniz) farklı şarkıcı ve grupları da ilk kez duyacağınız bir kaynak" olacağını da eklemeliyim.

Hem Galaxy Müzikevi hem de Popüler Müziğin Renkleri sitelerini hazırlayıp bizlere sunan arkadaşlara (örneklerinin çoğalmasını da ümit ederek) başarılarının devamını diliyorum.

Don‘t rush - Tegan and Sara

İkinci albümlerinde akustik gitarlara yönelmeleri yüzünden bende hayal kırıklığı yaratan ikilinin ilk albümünden sıkça dinlediğim bu güzel parçayı sizlerle paylaşarak işlerimin başına dönüyorum.

Tegan and Sara ve parçaları "Don‘t rush"

Orhan Pamuk - Saf ve düşünceli romancı

Şu ana kadar Orhan Pamuk'un bir iki kitabı hariç hepsini okudum ve hemen hemen hepsini de beğendim.

Orhan Pamuk, gerçekten işini teknik anlamda da iyi bilen, hem altyapısı hem de hayalgücü kuvvetli bir yazar.

Bizimki gibi çeşitli yaşam tarzlarının birbirine girdiği Doğu ve Batı kültürlerini aynı derecede algılama özelliği bulunan bir toplumun üyesi olmanın getirdiği avantaja da sahip olan Pamuk, işin içine kendi yeteneğini de ekleyince hepinizin bildiği gibi edebiyat dünyasının en büyük ödülü olan Nobeli de almıştı.

Durum böyle olunca; Pamuk, roman okuyucuları kadar yazar adaylarının da ilgi odağı oluyor... ve bu ilgiyi boşa çıkarmamak, ayrıca böyle bir durumda en doğal hakkı olarak her yazarın yapacağı gibi kariyer yapmak için gelen öğretim görevlisi olma tekliflerini de değerlendirip Harvard Üniversitesi'nde "Yaratıcı yazarlık" dersleri vermeye başlıyor.

İşte, "Saf ve düşünceli romancı" isimli eser de bu derslerden çıkarılan notların bir bölümünün yer almasıyla oluşturulmuş böyle özel bir kitap.

Bu kitap, benim gibi okumaya yazmaya meraklı ama kaynak bulmada kısır bir ortamda bulunanlar için yetersiz de olsa yine de yol gösterici ve öğretici ipuçlarıyla dolu...

Kitabı bitirdiğimde (ve okurken) tek düşündüğüm şey bu kitabın neden daha geniş kapsamlı olmadığı, neden bu kadar dar anlamda sadece belli bir iki noktayı kapsadığıydı. Umarım ileride hem Orhan Pamuk hem de diğer yazarlar bu tür eğitici öğretici eserleri daha fazla ele alıp daha geniş kapsamlı olarak yayınlarlar.

Şimdi gelelim kitaba:
Kitaba ismini veren saf ve düşünceli kelimeleri bizim ilk anda aklımıza gelen anlamlarıyla değil; romanların akışına kendini kaptırıp duygularıyla takip edenlerle (saflar) bilinçli olarak roman okuduğunun farkında olup romanın merkezini ve kurgusunu araştırıp düşünerek olayları adım adım takip eden bilinçli (düşünceli) okurlar (ve yazarlar) arasında bir ayrım yapmak için kullanılmış.

Bu ayrımı daha iyi tanımlamak için yaptığı açıklamada yazar;
Roman okuma ve yazmanın yapay (hayali) bir yanı olmasını umursamadan gerçekmiş gibi kendini anlatılanlara kaptıranlara saf, yine okur ve yazarken metnin yapaylığını (hayal edilip kurgulanmış) gerçekliğe olan mesafesini, yazarın "yazım şekli için uyguladığı yöntemleri" dikkatle izleyenlere de düşünceli tanımını getiriyor.

Büyük yazarların klasik eserlerinden örneklerle verdiği dersleriyle Harvard öğrencilerine olduğu kadar biz "Kenar ülke" okur yazarlarına da katkıda bulunan Orhan Pamuk; Roman yazmayı kelimelerle resim yapmaya, roman okumayı da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaya benzeterek işin özetini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Ve tabii ki kitapta verilen ipuçları her zaman bu kadar basit ve yüzeysel değil. Bir örnek vermem gerekirse; Pamuk, bu "kafada resmetme" tanımlaması için kitabın bir yerinde (Lessing'den yapılan bir alıntıyla) edebiyatın "zaman esaslı" resim ve heykelin ise "hacim ile temellenen" sanat dalları olduğunu... bunun da Kant'ın iki zihinsel kategorisine "zaman ve mekân" ayrımına indirgendiğini açıklıyor...

"Peki, kitap böyle ağır bir dille birçok konuyu derin örneklerle mi ele alıyor?" diye merak edenler için de yazarın hiçbir şeyi kapalı şekliyle bırakmadığını, mesela yukarıda anlatılan alıntıları kendisinin "Romanlar da tıpkı resimler gibi dondurulmuş 'an'lar gösterir, bizim yaptığımız bu 'an'lardan binlercesini oluşturan kelimeleri zihnimizde hayal edip resimleyerek anlatılan şeye hacim kazandırmaktır." açıklamasıyla okurlara anlatıp tarif ettiğini belirteyim.

Orhan Pamuk'un kendi roman okuma ve yazma deneyimleri üzerine kurulmuş olan bu eğitsel ipuçlarıyla dolu öğretici kitabı özellikle yazma konusuna meraklı olan okuyucu için yararlı olacaktır.

Tam anlamıyla (kitabın basın bültenlerinde söylendiği gibi) yazarın 35 yıllık mesleki sırlarını paylaştığını söyleyemesem de [ ki bunu beklemek de ayrı bir saflık olacaktır :) ] yine de Meraklısı için bu eseri tavsiye ediyorum.

Sayın Pamuk'u bizim ülkemizde de benzer eğitsel çalışmalarda görmeyi ya da hiç değilse bu tür "Yaratıcı yazarlık eğitimi" konularında yazacağı kitapların sayısını arttırmasını ümit ediyorum.

İletişim Yayınları'ndan çıkan 153 sayfalık kitabın 13 liralık fiyat etiketi bulunuyor.

[ Yazmaya meraklı biriyseniz daha önceden yazmış olduğum şu konu ilginizi çekebilir hatta tahmin ettiğinizden çok daha fazla yardımcı olabilir; http://karelidefter.blogspot.com/2010/02/nasl-yazmal.html ]

Flammen & Citronen [fim]

"Ateş" ve "Limon" lakaplı iki yurtsever direnişçi, Almanların Danimarka'yı işgali sırasında çeşitli eylemler yapıp hain ve işbirlikçileri aldıkları talimatlar doğrultusunda öldürmektedirler.

Emir aldıkları bir üst konumdaki kişi de kendisine talimatları İngiltere'nin verdiğini söylemektedir ama "öldürülen kişilerin bazıları için masum oldukları düşüncesine kapılan eylemci ikili" sonradan olaylara dahil olan kadın casusun anlattıklarıyla durumu kavrayıp "kullanılarak kendilerinin birer tetikçiye dönüştürülmüş olduğunu" anlarlar...

Özellikle; kızıl saçları yüzünden "Alev" lakabıyla tanınan Danimarkalı direnişçinin yaşadığı aşkın etkisiyle aldığı kararların ne derece doğru ya da yanlış olduğunu, kimin kimi nasıl oyuna getirdiğini, savaşta karşılıklı casusluk olaylarının ne derece büyük bir rol yeteneği gerektirdiğini filmi izledikçe anlamaya başlıyorsunuz.

Bu karışık ilişkiler ağının insanları sürüklediği sonu film içinde çözmeye başladığınız anda zaten olaylar değişik bir boyuta taşınıyor ve herkes kendi mücadelesini vermeye başlıyor. Silahları kendi yaşam mücadeleleri için ateşlemeye başladıkları zaman ise sonun başlangıcına gelindiğini anlıyorsunuz.

Film bazı orijinal görüntülerin montajlanarak araya sokulmasıyla kaliteli ve gerçekçi bir yapım havası yaratsa da anlatılan konunun (Her ne kadar filmin sonunda ısrarla "olaylarda adı geçen kişilerin" gerçek hayattaki durumlarının hatırlatılması, hangi yıllarda nerede ne kadar yaşadıkları bilgisi verilmiş olsa da...) ne kadarının gerçekten "gerçekler dahilinde" olduğunu tahmin etmek zor.

"Gereksiz bir sevişme sahnesi ayrıntısı yüzünden böyle bir savaş-macera filmini yakınlarınızla seyrederken yüzünüz kızarabilir!" uyarısını da yaptıktan sonra filmin kendi türü içinde kaliteli olduğunu ve (çok iyi bir savaş filmi olmasa da) eski stüdyo yapımı "TRT savaş dizileri"ni özleyenleri tatmin edebileceğini söyleyebilirim.

Mutlaka aranıp bulunup illa ki seyredilmesi gereken bir film değil ama akıcı anlatımıyla bu türü sevenler sıkılmadan seyredebilir. Takibi kolay, olayları net, düz bir çizgide ilerlemesine rağmen sürprizleri bulunan güzel sayılabilecek, standart kalitede bir film.

Tu es la - in grid

Sıradan ama yine de dinleyince iyi gelen bir parça "in-grid"den
Tu es la

Drive [film]


Sessiz sakin, mümkün olduğunca az konuşmalı fakat yavaş yavaş tırmanan gerilimiyle seyirciyi kendi akışına çeken değişik bir filmdi.

Barındırdığı yüksek derecedeki şiddet yüzünden bazı sahnelerinde gözlerimizi kaçırmak zorunda kalsak da filmin konusu gereği şiddeti estetize edip örtüp saklamadan aktarması konuya gerçekçi bir bakış açısı kazandırmış.

Gelelim filmin tanıdık gelen ama bu şekilde işlenmesiyle farklı hissedilen konusuna;
Çocuk sayılabilecek yaşta evlendiği için kocasının kaderiyle birlikte hayatın zorlukları içine yuvarlanan genç kadın kocası hapiste olduğu için çocuğunu da tek başına büyütmektedir.

Bu genç ve güzel kadınla tanışıp bir şekilde hayatına giren filmin ana karakteri olan "Sürücü" ise araba sürmekten çok iyi anlayan genç ve gözüpek bir dublördür. Film setindeki tehlikeli sahneleri hayatına taşıyan sürücünün yaptığı planlar, ilgi duyduğu kadının kocası hapisten çıkınca değişik bir çizgiye oturur.

Hapisten çıkan adamı mafya bozuntusu tipler dışarıda da rahat bırakmayarak kirli işler yapmaya zorlayınca bizim sürücü de ilgi duyduğu kadını (ve anlaşıp sevdiği küçük çocuğu) kurtarma adına kendini "bu işlere bulaşmak" zorunda hisseder.

Tabii ki bundan sonra mafya, kirli hesaplaşmalar ve kaçıp kovalamaca da başlar ama bakalım o arka planda herkesin hissettiği imkânsız yasak aşk nereye kadar gidebilecektir... işte onu da filmi seyredince bu karışık ve heyecanlı konunun sonunda görmeniz için sizlere bırakıyorum.

Sonuç olarak; verilen paraya değecek son dönem iyi filmlerden biriydi, aşk öyküsü ve çete hesaplaşmasına bulaşan kahramanların gerilimli macerası kendisini seyrettirmeyi becerebilecek kadar değişik bir anlatımla üzerine düşeni başarıyla yerine getiriyor.

Mutlaka seyredilmesi gereken olağanüstü bir başyapıt olmasa da anlatım tarzıyla sinemada farklı yaklaşımların yolunu açabilecek kadar da kaliteli bir filmdi.

Not: Şiddet sahneleri yüzünden kesinlikle çocukların seyretmemesi gerektiğini belirtmekde fayda görüyorum.

23 Aralık 2011

1x3

Bu aralar çok sık müzik grubu ve parça paylaştığımın farkındayım :)

Okumaya vakit buldukça okuyup notlar alıyorum, yazmaya vakit bulunca bu notları yazıyorum. Vakit bulamadığım zaman da işte böyle ancak bakıp dinlediklerimi paylaşabiliyorum...

Bu gönderide de üç farklı şarkıcıdan üç değişik stilde sevimli ama bir o kadar da güzel parçayı paylaşmak istiyorum. Maksat, bir iki dakika da olsa burada yeni bir şeyler var mı diye baktığınızda güzel bir şeyler bulun, yeni bir şeyler keşfedin ve gününüz güzel geçsin.

1- Getter Jaani - Spin

2- Florrie - She always gets what she wants

3- Miranda Cosgrove - Sayanora

雨のdubism - Ego Wrappin

Evrensel müzik öğelerinin etnik etkiler içermesi ve farklı bir kültürün evrensel müzik değerlerini bu kadar güzel işlemesine sanırım siz de seyirci kalmayacaksınızdır.

İşte, Ego Wrappin ve "The Gossip of Jaxx" albümünden harika bir pop-caz parçası "雨のdubism"

fanatik konser seyircileri :)

İtalyan fotoğrafçı James Mollison hiçbir müzik türünü ayırt etmeden üç yıl boyunca konser çıkışlarında fanatik seyircileri fotoğraflamış :)

En güzelleri(!) Rod Steward'la Dolly Parton seyircisi diye düşünmenin yanı sıra bir de aklımda şöyle bir soru belirdi; acaba insanlar kendilerine benzeyen şarkıcıları mı dinliyorlar yoksa kendilerini dinledikleri şarkıcılara mı benzetiyorlar?

Fotoğraflar http://www.buzzfeed.com/sly/fan-boys-and-girls linkinde

22 Aralık 2011

Ermeni meselesi...

Biliyorum, yine çoğu insan bu yazıların tamamını okumayacak ya da okuyamayacak ama ben dayanamayıp yine de buraya alıyorum ki "günün anlam ve ehemniyetine" uyan bir yazıyla bu önemli konuya bizim de bir yerinden kalemimiz deyiversin.

işte; 2007 yılında yazdığım bir konuda geçen Ermeni meselesi
II. Abdülhamid'in hatıralarında Ermeni meselesi

ve bu yıl içinde yazdığım başka bir konu içinde olayın sorumluluğuna dikkat çeken "İlber Ortaylı – İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu" başlıklı konu

Nicola Roberts - Cinderella's eyes

Nicola Roberts'in "Cinderella's eyes" albümünden en çok hoşuma giden iki parçasını buraya alarak sizlerle de paylaşmış oluyorum, gereken ilgi ve sevgiyi göstermeniz dileğiyle :)

Take a bite (parça, vokaller girip de 45. saniyede nakarat kısmı başlayınca tam olarak oturuyor) henüz youtube'a düşmediği için başka bir link vermek zorunda kalıyorum, orada ne kadar ulaşılır kalır bilemiyorum.

Beat of my drum

Breaking down - Florence and the Machine

"Ceremonials" albümü ile büyük çıkış yapan "Florence and the Machine"in geniş ekolu geri vokalleri başladığı zaman ayaklarınızı yerden kesen parçası "Breaking down"ın melodisi ile depresyona girme tehlikesi geçirebilirsiniz.

Jessica 6 - See the light

Fun girl parçasını defalarca dinlediğim için sizin de beğeneceğinizi umduğum Jessica 6'in "See the light" albümüne bir bakın derim. Olağanüstü güzellikte bir albüm değil ama yine de sıkılmadan dinlenebiliyor. Ben ince eleyip sık dokuduğum için sadece iki parçayı mp3 player'ıma aldım ama siz "white horse" ve "prisoner of love" gibi en az üç dört parça daha seçebilirsiniz :)

Alümden benim en çok beğendiğim iki parça;

U-motion ve

Fun girl

21 Aralık 2011

Fast and Furious 5 - Rio Heist (soundtrack)

"Hızlı ve Öfkeli" film serisinin tutması üzerine çekilen serinin beşinci filmi "Fast and Furious 5 - Rio Heist"ın film müziklerinin yer aldığı "soundtrack" albümü yayınlanınca dikkatimi çeken parçalar olabileceğini hiç tahmin etmezdim ama çeşitli sanatçıların yer aldığı şu üç parçayı beğenip hemen mp3 player'ıma kopyalayıverdim :)


Ludacris - F5 Furiously Dangerous
Marcello D2 & Claudia - Desabafo / Deixa Eu Dizer
Speed, Black Alien & Tejo- Follow Me Follow Me 

Bisküviyi çaya yatay bandırın - Rik Kuiper ve Tonie Mudde

Geçtiğimiz ay düzenlenen Tüyap Kitap Fuarı'na gittiğimizde kızımla dolaşırken beğendiği kitabı alıp kendisine hediye ettim... Sonra da ben alıp bir iki saatte okuyup bitirdim, çünkü benim için çok güzel bir kitaptı :)

Bizim gibi eğitimi belirli sınırlar içinde kalan ülkelerde "bir de zamanında ulaşılabilen metaryelleri temin etmede sıkıntı çeken 80'li yılların çocuğuysanız" okuma ve öğrenme adına önünüze gelen her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışır, bunları öğrendikçe açlığınızı giderdiğiniz yanılsamasına kapılırsınız.

Küçük ama ilginç bilgi içeren gazete, dergi gibi yayınları alıp takip ettikçe bir şeyler öğrendiğinizi ve eksik kalan bilgilerinize destek olduğunuzu sanmanız da cabası :)

Zamanla bu tür küçük ama ilginç bilgilerin çeşitli yayınlarda yer almasının "Avrupa'da çocukların ilgisini eğitim ve öğretimde belli alanlara kaydırabilmek için özellikle kullanıldığını" anlarsınız ama iş işten geçmiştir ve kısa, küçük, ilginç ne kadar bilgi notu toparlamış kitap bulursanız bile bile (fakat yine de zevkle) okuyup öğrenmeye(!) devam edersiniz.

(Çok büyük bir katkısı olmasa da yine de bu tür yayınların insanlara bir şeyler verdiğini kabul etmemek mümkün değil tabii ki...)

işte, bu kitap da öyle çeşitli araştırmalardan elde edilmiş ilginç konuları bir araya toplayarak küçük bilgiler içeren, eğlendirirken öğreten güzel bir kitap.

Kitapta; ciddi ciddi yapılmış laboratuvar araştırmalarından elde edilen sonuçlardan tutun da sadece bir konuyu merak edip kendisine bu konuyu araştırmayı tez olarak ele alanların üzerinde çalıştığı konulara kadar bir çok kaynaktan alınmış bilgiler bulunuyor.

-------------------

İşte, kendim için not aldığım ilginç konulardan özetleyerek aktarmak istediğim içerikten sizler için özetlemek istediğim birkaç seçme konu;

Herkesin başına bela olan şu maillerden haberiniz vardır, genellikle spam olarak bilinirler. Fakat spam maillerle karıştırılmaması gereken "bir şeyler soran" ya da "yardım talebinde bulunan" birçok kişiye aynı anda gönderilmiş olan spam benzeri normal maillerle de bir şekilde karşılaşmışsınızdır.


G. Barron ve E Yechiam'ın yaptığı bir araştırmaya göre bu tür genel alıcı kitlesine (herkese uyabilecek, ortadan bir dille) yazılmış çoklu alıcı barındıran maillerin, kişiye özel olarak gönderilmesi halinde daha fazla ilgi çekip daha çok geriye dönüş yapıldığı saptanmış.

------------------

Yine aynı şekilde basılı bir anket metnini genel olarak herkese hitap eden bir dille yazmışsanız ve bu anketin hemen cevaplanıp geri dönüşünün yapılmasını istiyorsanız anket formunun ilk sayfasına yapıştıracağınız küçük bir notla gönderdiğiniz dökümanları "kişiye özel" bir şekle soktuğunuzda çok daha hızlı bir geri dönüş elde edebileceğinizi biliyor muydunuz?


Randy Garnier "Journal of consumer psychology" için yaptığı "post-it note persuasion: a sticky influence" isimli araştırmasında yapılan deneyde Sam Houston Üniversitesi'nden 150 öğretmene çeşitli sorular içeren beş sayfalık bir anket gönderilmiş;


50 kişiye anket dökümanları üzerinde hiçbir not olmadan,
50 kişiye "bu anket için beş dakikanızı ayırabilir misiniz?" cümlesi ön sayfaya el yazısıyla yazılarak,
50 kişiye de yine aynı "bu anket için beş dakikanızı ayırabilir misiniz?" cümlesi dosyanın üzerine iliştirilen bir notla birlikte gönderilmiş...


veee; geri dönüş oranı %76'yla üzerine not iliştirilenler tarafından gerçekleştirilmiş...

--------------

Kitapta bunlar gibi yapılmış bir sürü araştırma, deney ve ilginç bilgiler yer alıyor;

Sandalyede dimdik oturmanın aslında çok da sağlıklı olmadığından; sakız çiğnemenin hafızayı arttırmasına nasıl etki ettiğine...

uçakta uçus sırasında müzik dinlemenin kulaklara zararlı olduğundan; sabunla yıkanan Kenyalı hayat kadınlarının sabun kullanmayanlardan daha fazla enfeksiyon kaptığına...

patates kızartması yapmadan önce mikrodalga fırında bir ön pişirme yapmanın kanser riskini azalttığından; ameliyat olacakların operasyon için sabah saatlerini seçmelerinin kendileri için daha iyi olacağına... kadar bir sürü küçük ilginç fakat ciddi ciddi araştırılması yapılmış mantıklı açıklamaları olan konular sanırım herkese bu kitabı okuması için cazip gelecektir.

Gündelik hayata dair 104 garip bilimsel gerçek üstbaşlığı ile yayınlanan "Bisküviyi çaya yatay bandırın" kitabı NTV Yayınları'ndan çıkmış, 216 sayfa ve 13 TL. (internetten indirimli olarak 9.75 TL'ye alabilirsiniz.)

Haydi bakalım bilgiye aç olanlar, çocuklarına değişik fikirlerle değişik alanlarda farklı bakış açıları kazandırmak isteyenler ya da benim gibi ne bulursa okuyan ve öğrendiğim kârdır diye düşünenler, her yaşa hitap eden bu kitap sizi bekliyor :)

The Sounds - Something to die for

İşte, benim harika bulduğum ve dinlemekten asla bıkmayacağım nadir gruplardan biri; "The Sounds" ve mükemmel albümü "Something to die for"

Arama motorlarında Sounds kelimesiyle karışacak milyonlarca benzeri sayfa ve link içinden bulunması çok zor olduğu için gruba keşke başka bir isim verseydiler diye düşünmeden geçemiyorum ama İsveçli vokalist Maja Ivarsson'un yorumlarıyla harika bir iş çıkaran grubun neredeyse üç boyutlu ses düzenini içeren geniş hifi stereo stüdyo kayıtları bu ayrıntıları düşünmemi engelliyor :)

Ben de yeni keşfettim ve sizleri bu güzel gruptan mahrum etmemek için Karelidefter'de paylaşayım dedim. Bu süper albümü kaçırmayın diyorum...

The Sounds'un "Something to die for" albümünden en çok beğendiğim ve en çok dinlediğim üç parçası;

Better off death
The no no song
Something to die for

Lisa Miskovsky - Violent sky

Violent sky albümündeki iki parçasıyla gönlümü fetheden Lisa Miskovsky'i sizlere tanıtmaktan mutluluk duyuyorum.

Farklı yorumu, güzel sesi ve kaliteli teknik altyapısıyla dikkat çeken şarkıcıyı dinleyince sizin de beğeneceğinizi umuyorum.

Lisa Miskovsky - Lover
Lisa Miskovsky - Got a friend

Girls Generation - The Boys

Kore'deki çıkışıyla ülke içinde fenomen haline gelerek bütün ödülleri toplayan kalabalık kızlar grubu "Girls Generation"ın yapımcılığını Michael Jackson'ın eski prodüktörü Teddy Riley üstlenince grup Amerika ve Avrupa'da da tanınmaya ve listeleri zorlamaya başladı.

The Boys albümünden severek playlist'ime aldığım iki parçasını da grubu size tanıtma adına burada paylaşıyorum;

Girls Generation - Lazy girl
Girls Generation - Oscar

Onlarlaydım ama onlardan değildim - Cüneyt Özdemir

Cüneyt Özdemir'in "muhabir gazeteci" kimliğiyle kaleme aldığı kitabı, Irak Savaşı sırasında bütün dünyanın tartıştığı konulardan biri olan "İliştirilmiş (embedded) gazeteciler"i enine boyuna inceleyip tüm yönleriyle gözler önüne seriyor.

Amerikan medya ve kamuouyunda çok tartışılan bu konuyu bizden biri olarak savaş alanında "iliştirilmiş" gazeteci kimliğiyle bizzat yaşayıp gözlemleyen Özdemir konunun ince detaylarını aktarırken kimi yerde edebiyatçı kimliğiyle duygularını da işin içine katmaktan çekinmemiş.

Kimi yerde bu işin iyi kötü yanlarını, kimi yerde görev sırasında yaşadığı benzer durumları hatırlatan eski olayları, kimi yerde de hiç umulmayacak kadar sert siyasi eleştiriler yaparak kitabı okuyanların ilgisini canlı tutan yazar bizleri de olayların içine çekebilmeyi başarmış.

Kitabında yazdıklarıyla herhangi bir kurumu, ülkeyi ya da mesleği kötüleme niyetinde olmadığını, istediğinin sadece bir muhabir olarak tanık olduğu şeyleri aktarmaktan ibaret olduğunu belirten Özdemir bizlere kameraların kaydetmediği, haberlere yansımayan ABD ordusunun yemekhanesinden tuvaletlerine kadar ayrıntılar sunarken Amerika'nın varoşlarından gelen askerlerin Ortadoğu'da katıldıkları bu savaşta neler hissettiklerini de yazmayı ihmal etmemiş.

Amerikan ordusunun bir ülkeyi işgale giderken yanında götürdüğü gazetecilere "uyguladığı ambargolar dahilinde haber yapmasına izin vermesinin" savaş muhabirliğini nasıl kısıtladığını okurlara aktaran Özdemir savaştan çok savaşanları tanımlamaya onların ruh halini yansıtmaya çalışmış.

Savaş filmlerini andıran sahnelerin benzerlerini birebir savaş alanında yaşayan Özdemir "bu durumun kanıksanmasının ve her şeyin normal gibi algılanmasının ardında yatan gerçeği" Amerikan kültürünün II. Dünya Savaşı sonrası bütün dünyayı işgal etmesine bağlayarak içimize işleyen bu kötü olguyu da Hollywood sendromu olarak doğru yorumluyor.

Bir sürü sıkıntılı aktarma, uzun süren bekleme, imkânsızlıklar içinde kendi mesleğinin cilveleriyle uğraşma ve içinde bulunduğu durumu çevrenin tüm etkileriyle birlikte değerlendirme kolay bir iş değil, hele hele bir de bunu bir "Doğulu gözüyle" Batı'nın en güçlü ordusu içinde görevliyken yapmak gerçekten zor olsa gerek.

Fakat buna rağmen Özdemir hem işini gerektiği gibi gerçekleştiriyor hem de fazladan eskiye dönük olay ve hikâyelerle, görüş ve açıklamalarla kitabını süslüyor.

Kitapta geçen hikâyelerden birini aklımda kaldığı kadarıyla özetlemek istiyorum;
Yine bölgede görevliyken (bu sefer de Irak'ın Kuveyt'i işgal ettiği yıllarda) Kuveyt'ten kaçırılan sanat eserleri arasında Picasso tabloları yer alıyormuş. (2000'li yılların başlarında gazetelere konu olan İstanbul'da yakalanan sahte Picasso tabloları konularını sizler de hatırlayacaksınızdır)

İşte yine öyle bir Iraklı asker Kuveyt'te bir müzeden ya da saraydan nasıl ele geçirdiyse bir Picasso tablosunun çerçevesini kesip tablonun kendisini oluşturan bez kısmı katlayıp saklıyor ve Irak'taki evine gidip tabloyu odasına gizliyor.

Sonra Kuveyt'teki birliğinin yanına dönen bu asker, savaş bitip de geri döndüğünde evde garip bir şeyle karşılaşıyor; Annesi saklanan bu tabloyu bulunca bir anlam verememiş ama oğlu bunu yüksek bir yere gizlediğine göre kutsal bir şey olmalı diye düşünüp seccade olarak kullanmaya başlamış... Tabii ki bunu da Özdemir bu konuyla ilgili haberlerin yapıldığı zaman kendisine anlatanlardan duymuş, ne kadar doğru ne kadar abartı bilimeyiz.

Neyse işte, ben kitabı sıkılmadan okudum, ayrıntılarını gözümde canlandırmaya o sıkıntı verici ortamı anlamaya çalıştım. Kitap bir roman ya da edebi bir başyapıt değil haliyle ama mesleki tecrübeleri ve yakınımızda cereyan etmiş, bizi de derinden etkileyen dünya çapındaki bir olayı içeriden yazan birinin söylediklerine de kayıtsız kalmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Son Amerikan birliklerinin Irak'tan çekildiği şu günlerde savaşın başlangıcını ve olup biteni biraz daha derinden kavramak için okunabilecek olan " Onlarlaydım ama onlardan değildim"i konuya ilgisi olanların merakla okuyacağını tahmin ediyorum. Hele hele muhabirliğe ve savaşlara karşı bir ilginiz varsa mutlaka okumalısınız diyerek bu kitap hakkında yazdıklarımı burada bitiriyorum.

Doğan Kitap'tan çıkan eserin baskısı tükenmiş ama internetten sipariş verebileceğiniz sitelerden bulmanız mümkün, 275 sayfalık kitabın fiyatı 15 TL.

15 Aralık 2011

Demi Lovato - Unbroken

Rihanna'nın iphone'da heves edilip çekilmiş instagram efektli albüm fotoğraflarına özenilerek renklendirilmiş albüm kapağını beğenmemiş olsam da... Demi'nin Unbroken albümünden üç parçayı beğendim, sağlam altyapısı, kaliteli stüdyo çalışması ve parçalarda ruhu etkileyen o minik duygusuyla dikkat çekiyor.

Benim beğenip playlist'ime aldığım parçalar;

All Night Long
Give Your Heart A Break
My Love Is Like A Star

dita - lorie

Lorie'nin "Regarde moi" albümünden Dita'yı beğendim.

işte; Bir an için de olsa 80'lere götürebilen ruhuyla Lorie ve parçası Dita
http://youtu.be/o5wdEYQMqD4

I wish I were that girl - Wendy Rene

Geçtiğimiz haftaya kadar bu şarkıdan haberim olmamıştı. Wendy Rene güzel bir ses ve I wish I were that girl de dönemin iyi parçalarından biri

Wendy Rene - I wish I were that girl

Flashbacks of a fool [film]

İşte yine gereksiz açık saçık sahnelerle durumu kurtarmaya çalışan sıradan, sıkıcı bir film...

Kırklı yaşlara gelmiş, fazla tanınmayan ikinci sınıf bir Hollywood yıldızı (erkek oyuncu) içki uyuşturucu ve seks alemlerinde kendini tüketmektedir.
Yeni bir iş anlaşması için menajeriyle görüşmeye gittiğinde işler pek iyi gitmez ve bizim adam psikolojik olarak dibe vurunca anında bunalıma girer.
Fakat aksilikler hep üst üste geldiği için evine gittiğinde de bir telefon alır; çocukluk arkadaşı ölmüştür...
Lüks arabasını deniz kenarına çeker ve gidip denize atlayınca çocukluk yıllarını hatırlamaya başlar. Çocukluk arkadaşlarını, annesini, seviştiği komşu kadını ve bu kadının kaza sonucu ölen küçük kızını bir bir hatırlayıp o zamanlar neler olduğunu bize de gösterir. Filmin Türkçe karşılığı olan "Bir aptalın anıları" ismi de buradan geliyor.

Gereksiz ve konuyla ilgisiz ayrıtıları yüzünden dağınık görünümlü film bir türlü çıkış yapamayınca seyirci olarak bize de ayrıntılarla uğraşmak kalıyor ama bir iki "Roxy music" parçası eşliğinde kız arkadaşıyla çalan plağa vokal yaptıkları sahneden başka kayda değer bir şey çıkmıyor.


Biraz 70'lerde çocuk olmaya ait nostalji duygusu, biraz gizli kapaklı masum bir çocukluk aşkı, bir iki küçük sahne ve bir iki küçük ayrıntı için birbuçuk saat kaybetmeye değecek bir film değil, anca denk gelip de canınız çok sıkılırsa eh işte, o kadar da çok çok kötü değil...

Seyretmeseydim de olurmuş denilecek cinsten bu filmi aile içinde, çocuklarla seyretmeniz mümkün değil ben şimdiden uyarımı da yapmış olayım...

13 Aralık 2011

Buongiorno, notte ( good morning, night - günaydın, gece) [film]

İtalyan terör örgütü Kızıl Tugaylar, 70'li yıllarda gittikçe artan terör olaylarını tırmandırdıktan sonra 78 yılında İtalya Başbakanı Aldo Moro'yu kaçırıp infaz etmişlerdi. Bu filmde de kaçırılma olayından infaz gününe kadar terör örgütünün hücre evinde geçen 55 gün anlatılıyor.

Tabii ki bu çok ama çok yüzeysel ve suya sabuna dokunmadan gerçekleştirilen hayali bir anlatımın ötesine geçemiyor.

Film olarak yavaş ilerleyen ve hele hele İtalya'yla ilgili olup da bu kadar söylenecek şey varken bu kadar az konuşulan bir film daha yoktur herhalde.

Filmin anlattıklarına bir iki televizyondan alınma o günlere ait haber görüntüsü koyarak biraz gerçeklik katmak istemişler ama (eskiyle yeniyi bu şekilde kullanılan bir teknikle birleştirirken) aynı şeyi filmdeki terörist kızın düşlerine de uygulayınca "gerçeklik duygusu" tamamen kaybolmuş.

Güya terörist kız bu infazdan rahatsızlık duyuyor da Aldo Moro'yu serbest bırakıp kaçmasını sağlıyor da falan filan ama sonra meğer bu serbest bırakma olayı da kızın vicdanı rahatsız olduğu için gördüğü bir rüyaymış da... mış da mış...

Ne bir örgüt üyesinin tek bir gerçek lafı, ne İtalya'daki Amerikan elçisinin Aldo Moro için yazdığı aleyhte raporlar, ne Kızıl Tugaylar'ın Mossad ile olan bağlantıları... Hiçbiri ama hiçbir filmde yer almadığı gibi saçma sapan bir sürü gereksiz hayali sahneyle doldurulmuş, işine gelmeyen şeyleri ayıklayarak gerçekleri çarpıtmaya çalışan uyduruk ve sahte bir filmdi.


(aşık olduğun insan için hayali şeyler tasarlayıp bunları yazıya ya da filme çevirebilirsin ama tarihi geçmişi gerçek olan bir olayın arka planını açıklarken bu şekilde hayaller alemine dalarsanız işte sonuç da böyle hayali ve uyduruk, yarım yamalak bir şey olur.)

Pazar akşamımı böyle bir film seyrederek harcadım ama siz buna mecbur değilsiniz.

Terör eylemi gerçekleştiren grupların birbiriyle savaşırken bunları istediği gibi yöneten ve aynı amaç için kullanan uluslararası güçler hakkında biraz araştırma yapıp bir iki şey öğrenmeye çalışmak filmi seyretmekten daha yararlı olabilir.

Filmi tavsiye etmiyorum. Böylece hayatınızdan birbuçuk saatlik bir kaybı önleyebilirsem ne mutlu bana.

Caro Emerald

Dinlerken "Acaba ben bunu Kareli defter'de vermiş miydim?" diye aklıma takıldı.

Ne kadar geç olsa da hiç yazmamaktan iyidir diyerek Caro'nun beğendiğim iki parçasını paylaşıp beğeninize sunuyorum.

Caro Emerald - A Night Like This

Caro Emerald - Back it up

cettar

Heryerden kolayca temin edilebilecek bildiğimiz plastik cetvellerden üç tane alıyoruz. Önce birini masanın üzerine koyup cetvelin yarısını masadan dışarı taşıracak şekilde sabitliyoruz (elinizle üzerine bastırabilirsiniz).

Cetvelin dışarıda kalan ucunu parmağımızla aşağı doğru çekip bırakıyoruz ve o muhteşem sesi duyuyoruz; dıbızıbauuvznnn :)

Diğer iki cetveli de farklı yerlerinden bu cetvelin yanına koyup üçünden de farklı ses elde edecek şekilde ayarlıyoruz.

İşteee... ilkel ama çocuklar için eğlenceli müzik aletimiz hazır. [ Tamam tamam çocuklarla beraber siz de biraz çalabilirsiniz :)

11 Aralık 2011

good natured - heart of stone

İsmi hemen hemen hiç duyulmamış olan "The goog natured" myspace sayfalarında tarzlarını "pop noir" diye adlandırmış.

Warriors albümündeki "Irony forever" isimli parçaları için bir video yok ama "Heart of stone" youtube'a düşmüş. Albümün tamamı bana göre değil ama bu iki parçayı beğendim ve farklı buldum.

Albümü ve grubu internetten araştırıp bulabilirsiniz, değişik bir tarzı olduğunu kabul etmek lazım, beğeneceğinizi umuyorum. (Albümleri ya da sanatçıları çok bilinen, çok ünlü ya da yeni olup olmamasına bakmadan sadece kalitesiyle değerlendirdiğim ve iyi olduğunu düşündüğüm parçaları paylaştığım için bazen böyle bulması zor olabiliyor.)

Saturdays - on your radar

Her ne kadar "Spice girls" ya da "Pussycat dolls" gibi piyasa işi olsa da "Saturdays"in "On your radar" albümündeki bu parçaları es geçemedim.

Temalar sağlam, kayıt güzel, vokaller iyi, armoni kaliteli... daha ne olsun :)

Albümden en çok beğendiğim üç parçayı playlist'ime aldım ve bu gruptan sizlerin de haberi olsun diye burada paylaşıyorum. Eminim, pop müzik sevenler bu parçaları da beğenerek dinleyecekler.

10 Aralık 2011

Selah Sue - Selah Sue

İşte nadir rastlanan o güzel albümlerden biri...

Selah Sue'nun kendi adını taşıyan bu ilk albümünü kesinlikle tavsiye ediyorum.

Hiç durmadan aynı parçayı tekrar tekrar çaldığım ender albümlerden birini bulup paylaştığım için keyfime diyecek yok ;) sakın kaçırmayın... (Orijinal albüm kayıtları youtube'takilerden çok çok daha kaliteli)

işte albümden bıkmadan yüzlerce kez dinlediğim parçalar;


(ve eğer siz de benim gibi Raggamuffin ile Crazy sufferin syle'ı üst üste defalarca dinleyecek kadar beğendiyseniz Nneka'ya da bir bakın derim...)

08 Aralık 2011

Mama's broken heart - Miranda Lambert

Miranda Lambert iyi bir country-rock şarkıcısı; bu tarz, kulaklara alışılmış gelse de ara sıra pop parçaları arasında çıkan güzel bir şarkı heyecan yaratmıyor değil.

Bu türü sevenler için Miranda Lambert'in "Four the record" albümünde ağır tempolu sakin ve güzel parçalar da var ama benim tercihim "Mama's broken heart" oldu.

Amy Winehouse - Lioness: Hidden Treasures

Amy'nin hazin sonu herkesi üzdü ama o yaptığı müzikle her zaman yaşayacak.
Daha önceden yayınlanmamış parçaların kayıtlarından oluşturulan "Saklı hazine" albümündeki tüm parçalar mükemmel ama ben en çok "Our day will come" ve "Like smoke"a takıldım.

Albümü kesinlikle tavsiye ederim. Bu kızın ölümüne gerçekten üzülmüştüm, klipleri seyretmeye dayanamadım ama parçaları dinleyebilmeniz için başka bir şansım yok, işte klip linkleri;


Adaline - Modern Romantics

Adaline'ın Modern romantics albümünden üç parçayı beğendim, değişik bir ses, kaliteli bir stüdyo çalışması ve güzel parçalar dikkat çekiyor.

Albümden playlist'ime aldığım parçalar;


(youtube'tan buraya aldığım linklerdeki kayıtların kalitesi pek iyi değil, albüm kaydı ise mükemmel, bilginize...)

07 Aralık 2011

Tutunamayanlar – Oğuz Atay

(of of of, çok uzun bir yazı oldu)

Sevgili kareli defter okuru, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazıp yazmama konusunda çok düşündüm.

Burada söz konusu olan kitap, edebiyatseverler tarafından beğenilen ve çok tartışılan, üzerine araştırmalar yapılan, okumayı seven herkese bir şekilde önerilen bir eser. 

Kitap, bu kadar el üstünde tutulan bir kitap olunca tabii ki böyle bir yazı yazıp yazmamak insanı düşündürüyor. 

Fakat bugüne kadar kime, neye, ne için olursa olsun hiçbir zaman düşündüğümü söylemekten kaçınmadım. Madem ki okuduğum bütün kitaplar hakkında düşündüklerimi yazdım bu kitap için de yazmalıyım diye karar verip işe koyuldum :)

Aslında bu kitabı yıllar yılı defalarca okumaya niyet edip her seferinde erteleyip durdum. Aradan ne yazarlar ne kitaplar geçti ama “Tutunamayanlar”ı okumak bir türlü kısmet olmadı fakat  geçtiğimiz ay nihayet bu kitap da okuduğum kitaplar arasına girmiş oldu...

(Popüler olup övgüyle bahsedilen şeylerden uzak dururum ama sonunda dayanamayıp okudum ve bu kitap hakkında kendime göre bir şeyler yazmak istiyorum. Yazdıklarım da kitap da konusu da sıkıcı gelebilir o yüzden bu kitaba karşı bir ilginiz yoksa ve edebiyatla pek ilgilenmiyorsanız bu uzun  yazıyı okumasanız da olur...)

Bu yazıda “Tutunamayanlar”ı eleştirmekten çok kitap hakkında düşündüklerimi yazmaya çalışacağım, yani niyetim “Şurası şöyle olmuş ama böyle olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Bu eseri şu bağlamda ele alıp incelersek görürüz kiii...” gibi ukalalıklar yapmak değil :)

Aslında şöyle bir durup düşünürseniz bu kadar övgüyle bahsedilen yeri çok sağlam bir eser için yorum yapmak bile oldukça riskli bir şey. Fakat ben bu riski göze alarak düşündüklerimi bir okur olarak belirtmek istiyorum.

Her şeyden önce böyle bir eserin tüm karmaşıklığını çözüp katmanlarına ayırıp doğru bir şekilde anlamak ve başka birine anlatmak çok zor! Öncelikle bunu belirtmekte fayda var...

Kitabı adeta analiz ediyormuş gibi her yazılanı büyük bir dikkatle okumak gerekiyor ama “Söylenmek istenileni anlamaya çalışırken de bir anda dağılıp gidebileceğiniz için” okur olarak büyük bir çaba sarfetmeniz gerekiyor.

Oğuz Atay, bu kitapta gerçekten büyük bir edebi olay gerçekleştirerek farklı bir eser yaratmış bunu görmemezlikten gelmek mümkün değil. Ve en önemlisi bu eserin altına atılan tarih 1970!

İnanın, beni en çok da bu etkiledi. Eğer fırsat bulup da okursanız 80’li 90’lı yıllarda konuşulan hatta birçoğu şu anda bile farkedilmeyen o kadar çok şeyi taaa o zaman düşünüp hissedip yazmış olması Oğuz Atay’ı farklı bir yere koymam için yetti. Ve keşke kitabı okumaya niyetlendiğim 90’lı yıllarda okusaymışım o zaman bu kitapta yazılan bazı şeyleri bu şekilde görmediğim için etkisi de çok farklı olurdu diye düşünmeden edemedim.

Neredeyse uzay çağını yaşadığımız günümüzdeki imkânlarla o günleri karşılaştırınca yazarın yeteneğine, düşünce yapısına, gözlem gücüne şapka çıkarmamak mümkün değil, burada sanırım kitabı ve yazarı sevenlerle aynı fikirleri paylaşıyoruz

Kitap alışılmış kalıpların dışındaki kurgusuyla bile gerçekten donanımı yüksek okurlara hitap ediyor ve kitaptaki katmanları, kronolojiyi, kurguyu anlamak oldukça zor.

Bugüne kadar okuduğum binlerce kitap içinde okurken en çok zorlandığım kitaplardan biri olduğunu açıkça itiraf etmek zorundayım. Okuması, anlaması ve esas anlatmak istediklerini çözmesi zor bir eser. Bu yüzden kitabı okurken alışık olduğumuz akıcılığı yakalamak da epey zor oluyor.

Bana göre bu kitabın en önemli özelliği; barındırdığı kasvetli, bitkin, yorgun ve hayata karşı isteksiz olan kahramanlarıyla yarattığı havadır. Kitabı bitirince yazarın üzerinize yüklediği en büyük şey bence bu.

Yazarın kahramanları aracılığıyla dünyaya bakışı ve yorumlayışı da tabii ki bu yönde, çünkü; Bir yazar olarak “aydın çevrenin, içinde bulunduğu ortama olan yabancılığını ve hayattan kopuşunu” kendi gözlemlerinden yola çıkarak (yine hayatın içinden hepimizin bildiği örneklerle veren eserde) aklınıza gelebilecek her şey yazar tarafından eleştirilmekten kurtulamıyor.

O dönemin modası da “Aydın insan eleştirir.” mantığı üzerine yapılandığı için her şeyi eleştiren yazar da (aslında ne kadar da her şeyin dışında kalıp bir gözlemci gibi davranmış olsa da) kendisini saran dönemin anlayışından kurtulamamış.

70’li yıllara girerken siyasi kutuplaşmayı oluşturan sol ve sağ grupların siyasal taban oluşturmayı “toplu halde hareket etme ve grup içi liderlik savaşı”na dönüştürmüş olmalarını alaycı bir dille eleştiren Atay, kitap boyunca özenti aydın kişilerin ikilemlerini (her grubun kendi söylemlerindeki altdilleri başarıyla kullanarak) gözler önüne seriyor.

Ama bu eleştirel yaklaşım ve anlatım  biçimi kitap boyunca öyle yerlere varıyor ki her çevre ve grubun kendine has söylemleri (altdilleri) mutlaka ait olduğu fikirlerle eşleştirilip tam yerinde kullanılarak bütün eser boyunca bir söylemler galerisi oluşturuluyor.

Bu bölümü yani kitapta kullanılan bu tekniği biraz açmak ve bunu yapabilmenin ne kadar zor olduğunun altını biraz daha belirgin çizmek istiyorum;

Diyelim bir tiyatro oyunu için senaryo yazacaksınız. Öncelikle konu ne olursa olsun anlatacağınız hikâyenin kahramanlarını bu oyunda seyircinin karşısına kanlı canlı gerçek birer insan gibi çıkarabilmeniz gerekiyor. Fakat bunu başarabilmk için oyunda yer alan bütün kahramanları davranış biçimleriyle (içinde bulundukları ortamdaki psikoloji ve biçimsel yaşam tarzlarıyla) çok iyi gözlemlemiş olmanız gerekiyor.

Bir terzi nasıl davranır, nasıl konuşur, mesleğinin incelikleri nelerdir, kullandığı malzemelerin isimleri nedir, bu terzi yaşlı olursa nasıl konuşur gençse nasıl ya da zengin ve ünlülerin terziliğini yapan biriyse laflar nasıl değişiyor, abartılı kibar davranışlar nereye kadar uzanıyor? Hepsini en küçük ayrıntısına kadar bilmek gerekir.

Bunlarla başa çıkamayacak biri, bu tecrübelere ve bu gözlem gücüne sahip değilse zaten en baştan bu işe kalkışmamalıdır. Kaldı ki bu iş tek bir kişi ile de bitmiyor...

Bunun amiri var, memuru var, postacısı var... ev kadını, öğretmeni, şoförü, aşçısı, sahafı, biletçisi, genç kızı, yaşlı dedesi var... yine bütün bunların zengini fakiri, eğitimlisi cahili, hastalık sahibi olanı, sağlıklısı delisi, iyisi kötüsü var...

Sonuçta var oğlu var diye bitmez tükenmez çoook uzun bir karakterler ve onları oluşturan ortamla birlikte çevreden bahsediyoruz. Bunları doğuştan gelen bir yetenekle gözlemleyip hayat tecrübesi ve eğitimle değerlendirip ondan sonra da hakkını vererek başarıyla canlandırabilmenin ne kadar zor olacağını eminim sizler de bir kez daha düşünmüşsünüzdür.

Bu uzun örnekler listesi içeren açıklamayı aklınızın bir kenarında tutuverin ve bu şablonu büyük bir kağıda yayıp masanın üzerine koyun. 

Karakterler birinci katman olarak masanın üzerinde dursun. Şimdi bu katmanın üzerine eğitim kurumlarının yapısı, toplumsal tarih bilinci, devlet kurumlarının mekaniği, aile denilen evlilik müessesi ve ona bağlı içgüdüsel akrabalık bağları, üniversitedeki sosyal yapı, bir toplumun genelevleri, pavyonları gece kulüpleri gibi yine sayısız her türlü toplumsal hareketin bulunduğu alanları da içine alan ikinci bir katman ekleyelim...

Birinci katmandaki karakterler ikinci katmandaki toplumsal, kurumsal ve psikolojik alanların içine, kendi ait oldukları yerlere girip çıksın.

Ve başta bu konuyu biraz açalım dediğim yere geri dönerek yukarıdaki iki katman arasında yazar tarafından yapılan her türlü ilişkilendirmenin eleştirel olarak ele alındığını, bu eleştirileri yaparken de her türlü kültürel ve sınıfsal yapının kendine ait konularının kendi anlatım ve ifade biçimleriyle anlatıldığını ekleyelim.

Yani her grup kendi kelimeleri ile kendilerine ait bir altdil oluşturmuştur, o çevre kendi konuşma biçimleri ile iletişim kurar birbirini tanır. Örnek olarak Osmanlı döneminde yaşamış bir öğretmenin konuşma biçimi ve kullandığı kelimelerle günümüzdeki bir futbol takımı taraftarının konuşma biçimi ile kendi aralarında kullandıkları kelimeler farklıdır. (bu ayrımı belirtmek için “jargon” da deniliyor.)

İşler iyice karışmaya  başladı değil mi? :) düşünmesi ve tarif etmesi bile zorken bir de olay akışı yine farklı olan bir kurguyu da bu iki katmanın üzerine yerleştirelim... ne oldu şimdi iyice gözünüz korktu gibime geliyor :) ama keşke biri de çıkıp “Şöyle güzel, böyle güzel, öyle etkileyici, böyle eleştirel...” diyeceğine  benim gibi yazsaydı da kitabı okumaya başlarken bunları bilerek okusaydım, eminim hem eser daha anlaşılır olurdu hem de okurken bu kadar sıkılmazdım...

Neyse efendim, işte... yazar devlet dairesinde ağır işleyen bürokrasiyi ve rüşveti, oralarda işlerin nasıl hantal olduğunu ama işini bilenlerin durumu nasıl idare ettiğini de yazmış, evliliğin getirdiği sorumlulukların insanların yaşamını nasıl psikolojik olarak etkilediğini de... Resmi tarih söyleminin okullarda zorla yalan yanlış öğretildiğini ve her şeyin şekilcilikten ibaret olduğunu da eleştirel bir dille anlatmış, okuyup biraz zihni aydınlanmış insanların çevresi tarafından garipsenip farklı algılandığı için dışlandığını da... 

Peki bütün  bunların anlatılıp  yukarıda daha önce söylediğim bir söylem biçimleri sergisi gibi okurun önüne tek tek çıkarılması gerekiyor onu nasıl yapacağız? İşte burada da hiçbir heyecanı olmayan, bütün herşeyi kaplayan ama aslında arka planda seyreden ana konu imdadımıza yetişiyor; Selim'in ölümünü araştıran eski arkadaşı Turgut'un bilgi toplamak için yaptığı araştırmalarda karşılaştığı kişiler ve onlardan edindiği geçmişe ait bilgiler... 

Biraz da; (işleri karıştırmak için) ölen Selim'in bulunan notları, günlükleri ve bütün bunları yazıp anlatan Turgut'un yazdıklarını bir yayıncıya göndermesi...

(Ben, kitabın böyle bir ana tema üzerine oturtulmasını beğenmedim ve bu kitaptan en büyük şikâyetim de budur, bu kadar ayrıntıyla dolu mükemmel bir gözlem gücü ve farklı bakış açısına sahip birinden beklentim çok yüksek olduğu için hep bir şeyler olacak ama öyle bir şey olacak ki “Vay be!” dedirtecek diye kitabın sonuna kadar bekledim durdum...)

Bütün bunları düşünüp kurguyu yaparak tek tek geri dönüp her sınıftan ve çevreden farklı görüşlere sahip insanlarla konuşulabilecek şeyleri tasarlamak, o sınıf ve grubu oluşturanları davranış biçimleri, idealleri ve fikirleri ile ele alıp eleştirebilmek çok zorlu bir iş... hele hele bütün bunları 1970'in Türkiye'sinde yapabilmek büyük bir yetenek olduğu gibi çok büyük de bir cesaret gerektiriyor.

Bunlar tabii ki çok ama çok önemli şeyler... Fakat yazarın anlatmaya çalıştığı her şeyi genel olarak ele alırsak yazılanların bende bıraktığı etki “bir yazarın; insan olma, insanlık ve memleketin durumu.” Konulu raporunu okuyormuşum gibi oldu.  

Sonuçta bunların hepsi kişisel bakış açısına göre bir durum tespitidir...

Bence; “tutunamayan” insanın bu kadar çok olduğu bir ülkede insanlara kendi hayatının durum tespitini yapmak ise roman içinde konu olarak pek de heyecan yaratmıyor.

Kült olmuş çok beğenilen bu kitabı alın okuyun tabii ki... ama ben; görüp duyduğumuz, bilip yaşayıp hissettiğimiz günlük yaşantımızın kesip biçilip yeniden bir daha bize anlatılmasının dışında fazla bir şey bulamadım. (Tabii ki ben bunu 2011’de söylüyorum ve yazar bunları 1970’te yazmış, o açıdan bakılınca kitap inanılmaz geliyor, bunu da ayrıca değerlendirmenizde fayda var.)

Ama tabii ki bu; benim ruh halimin de biraz öyle oluşu, bahsedilen her kesimle benim de yaşamımın bir döneminde karşılaşmış olmam ve bütün söylenen eleştirilen şeylerden zaten benim de şikâyet edip hepsinin dışında kalarak taaa en baştan bir tutunamayan olmayı tercih etmiş olmamla ilgili de olabilir, siz yine de okumayı bir deneyin fakat çok güzel bir okuma tecrübesi olacağını da garanti edemiyorum. 

(dar bir vakitte bu kadar ağır bir konuyu bu kadar uzun uzadıya ele alınca yazım hatalarım da olmuştur, tüm okuyuculardan bunun için özür dilerim)

30 Kasım 2011

Hayata her daim can katan “DAĞLAR’’… [sergi]

Mailime gönderilen tanıtım bülteninde "....biyolojik çeşitliği insanlara tanıtmayı ve doğa sevgisi aşılamayı hedefleyen..." bu sergiyi sizlerle paylaşmadan edemedim.

Fransa’daki Dağ ve Macera Filmleri Festivali'ne de kabul edilmiş olan Alper Dalkılıç'ın sergisi "şehirden sıkılanlara dünyada yaşadıklarını hatırlatması" açısından faydalı olabilir.

Çevreyi koruma bilinci yanında Anadolu'nun ağaçlandırılmasına da katkıda bulunan çeşitli etkinliklere imza atan Sayın Dalkılıç'ın sergisini gezmeyi ihmal etmeyin...

[ Adam, İran'dan Çin'e, Gobi Çölü'nden Himalayalar'a kadar bütün dünyayı dolaşıp dağlara tırmanarak fotoğraf çekip (bir de bütün imkânlarını zorlayarak) bunları sergiliyorken; bizim şuradan şuraya gitmeye üşenmemiz pek yakışık almaz diye düşünüyorum :) vakit bulursanız ve yolunuz da yakınsa sizin için de değişiklik olur, hatta çocuğunuz varsa insanlar neler yapıyor görüp öğrensin, ufku genişlesin diye onu da götürürseniz daha da güzel olur ]

Tarih: 3-16 Aralık 2011
Açılış: 3 Aralık Cumartesi saat:13:30
Yer: Zemin Kat Sergi Alanı, MetroCity AVM

good night, and good luck. [film]

Amerika'da (2. Dünya Savaşı sonrasındaki on yılda) yaratılmak istenen "Komünizm" paranoyası ile başlatılan soğuk savaş, ülke içinde de yavaş yavaş "Cadı avı"na dönmeye başlayınca, bu durumdan etkilen sıradan vatandaşların uğradıkları zarar kamu vicdanını rahatsız etmeye başlar.

Medyanın ünlü isimleri bile "suçlamalar kendi üzerine dönebilir" korkusuyla bu olaylara pek ses çıkarmazken, Amerikan CBS yayın kanalının haber programı sunucusu Edward R. Murrow son yaşanan bir olayla kimsenin konuşmaya bile cesaret edemediği bu konuyu ele almaya başlar.

Programını "İyi akşamlar ve iyi şanslar." cümlesiyle kapatan Murrow, bu konu üzerine gidebilmek için önce kendi ekibini sonra da CBS yönetimini ikna etmeye çalışır çünkü karşılarındaki rakip o dönemin güçlü siyasi ismi McCarthy'dir.

Karşılıklı atışmalar, meslek içi olayların arka yüzü ve çeşitli dökümanter görüntüler eşliğinde detaylara önem verilerek çekilen film, siyasi konulara ilgisi olmayanlara sıkıcı gelebilir ama toplumsal haberlerin verilme ilkeleri ile haber kanallarının sponsor, reklam bağlantılarıyla nasıl iç içe geçip birbirlerini nasıl etkilediğine iyi bir örnek oluşturduğu için bu filmi konunun meraklısına tavsiye ederim.

29 Kasım 2011

Danton [film]

Fransız devrimini hazırlayanların devrim sonrası fikir ayrılıklarına düşünce birbirleriyle ölümüne yaptıkları politik mücadeleyi anlatan çok sıkıcı ve sıradan bir film.

Robespierre'in geçici komiteleri kullanarak (kendilerine karşı yeni bir devrim hareketi içinde bulunduğunu düşündüğü) halk kahramanı Danton'u giyotine yollaması o kadar kuru ve heyecansız bir şekilde işlenmiş ki olayların tarihi geçmişi hakkında bilgisi olmayanların filmden bir şey anlamaları çok zor...

Gérard Depardieu'nün klasik orta ayar oyunu dışında diğer tüm oyuncular abartılı bir yapmacıklık içindeydi.

Filmin ana teması olan "Devrim, kendi evlatlarını yer." lafı, filmin düzensizliği içinde ne yazık ki klişe olmaktan kurtulamamış.

80'li yılların trt'de oynayan soğuk İngiliz filmleri bile bu film yanında daha hareketli kalır... (ki bu film de 83 yapımıymış.)

İki saat süren film bitsin diye büyük sabır gösterdim ama siz artık durumu öğrendiğiniz için bu filmi seyretmek yerine balkona çıkıp çekirdek çıtlatarak etraftan geçenlere bakıp o iki saati daha iyi bir şekilde geçirme şansına sahip oldunuz :)

22 Kasım 2011

Our idiot brother [film]

Böyle basit, sakin ama sıcak ve sağlam senaryolu filmler hoşuma gidiyor.

Ned diye bir adam var, biraz saf gibi duruyor ama aslında onun hayat felsefesi farklı o yüzden çevresi hatta yakınları tarafından bile devamlı salak muamelesi görüyor.

Ned; Hippi dönemine yetişememiş, her şeye boşvermiş olmaktan çok "günlük dünyanın koşturmacası içindeki küçük hırslardan uzak kalmaya çalışan" yakın dönemin (nadir rastlanan) doğal insanlarından biri.

Gizlisi saklısı yok, ne söylüyorsa onu yapıyor, ne yapıyorsa içinden geldiği gibi davrandığı için yapıyor ama tabii ki bu davranış biçimi de Ned'in başını durmadan belaya sokup duruyor :)

Ned'in üç kız kardeşi ve annesi var, kardeşlerinin de sorunlu ilişkileri... Küçük bir olay yüzünden hapise girip çıkan Ned, sevgilisi tarafından kapının önüne konunca kendine kalacak yer aramaya başlıyor ve tabii ki ilk olarak kardeşlerinin yanına gitmeyi tercih ediyor.

Ama bakalım kız kardeşlerin hayatı Ned'in umursamaz ve saflık derecesindeki sakin davranışlarını kaldırabilecek midir?

Filmde Ned'in söylediği "... Eğer gerçekten insanların doğru söylediğini kabul edersen, onların iyi niyetlerini görürsen onlar da buna sımsıkı tutunmak isteyeceklerdir..." gibi öyle güzel sözler var ki, filmi seyrederken bizleri "günümüzde herkesin delirdiğine ve filmdeki karakterler içinde tek doğru insanın Ned olduğuna ikna edebiliyor.

Kaçıp kovalamaca, silahlı sahneler, bombalar ve havada uçup takla atan arabalar yok ama ilişkilerin hızlı diyaloglarıyla aynı etkiyi yaratacak kadar akıcığılı olan bir yapım.

Film güzel, seyretmenizi tavsiye ederim ama çoluk çocukla seyretmeyin çünkü filmin bütünü içinde ayrıntı olarak kalsa bile lezbiyen bir arkadaşlıktan eşcinsel ilişkiye, uyuşturucu satıcılığından argo ve küfür kullanımına kadar bir sürü zararlı olabilecek sahne var.

Güzel filmlerde her zaman yaptığım gibi işin tadını kaçırmamak için fazla ayrıntıya girmiyorum. Öyle bütün her yeri arayıp tarayacak kadar çok olağanüstü mükemmel bir sinema olayı değil ama seyredilince pişman olunmayacak kadar da güzel ve kaliteli bir film. O yüzden seyretmenizi tavsiye ediyorum.

[ Clerks, Clerks2, Jay and Silent Bob Strike Back gibi filmleri beğenenler kesinlikle kaçırmasın diye de son bir dip not düşeyim ki bu filmi beğenirseniz bunlara da bakın :) ]

Shirley Ellis - Ever See A Diver Kiss His Wife...

Paloma Faith'in Facebook'taki gönderileri arasında bulduğum bu video ile Shirley Ellis gibi bir ismi keşfetmenin mutluluğunu sizlerle paylaşıyorum...
(Ever See A Diver Kiss His Wife...)

Bu güzel parçayı Shirley Ellis'in 2001 yılında çıkarılan "The Complete Congress Recordings" albümünde bulabilirsiniz. Bir şekilde albümü bulursanız "That's What The Nitty Gritty Is " isimli parçaya "dikkat!" diyorum :)

Şimdi evinde olup da bu parçaları dinlerken sesi sonuna kadar açanların yerinde olmayı çok isterdim ;)

Ever See A Diver Kiss His Wife
http://youtu.be/9EspFovgxUw

That's What The Nitty Gritty Is
(http://youtu.be/JpE5msmw9tU

Tree of life [film]

Sigara molasında işyerinden bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine filmi aradım ve bulup seyrettim.

Bu tip filmlerin ardından yapılan yorumlarda seyirci genelde ikiye ayrılır ve birinci grup çok sıkıldığını, ikinci grup da sanat filmlerini anlamayanların böyle filmlerden sıkılmasının doğal olduğunu söyler :)

Ben bu film üzerine Nasrettin Hoca gibi her iki gruba da ayrı ayrı "Sen de haklısın, sen de haklısın..." diyorum :)

Gelelim filme...

Brat Pitt ve Sean Penn isimlerini duyunca Brat Pitt'in ara sıra piyasa işi filmlerde oynadığını ama Sean Penn'in bu güne kadar kötü tek bir filmini izlemediğim için Tree of life'ın da çok güzel olacağı beklentisine kapılıverdim.

Eh, bir de Cannes Film Festivali'nde ödül almış olunca beklentim haliyle yükseldi.

Tam iki saat yirmi dakika gözümü ayırmadan her sahneyi dikkatle inceleye inceleye, verilmeye çalışılan konuyu (ve sembolik anlatımlar altında işaret ettiği şeyleri yorumlamaya çalışarak da) çok yönlü düşünerek izledim.

Muhteşem kamera kullanımı ve çok harika estetik sahneleri için bir sözüm yok ayakta alkışlıyorum ama buna rağmen film gerçekten sıkıcıydı...

Hayatın derinliğini, yaşam ve oluşum diyebileceğimiz "her türlü var oluşun karmaşıklığı ile evrenin akıl almaz genişliği"ni vermeye çalışan belgesel sayılabilecek görüntüler, geniş bir anlatım şekliyle filmin uygun bölümlerine ustaca eklenmiş.

Ama film buna rağmen ne belgesel ne de bilimkurgu türüne giriyor.

Konuya girersek;

Klasik bir Amerikan ailesi. Kötü bir olay sonucu aile üç çocuğundan birini kaybediyor. Baba otoriter ve aşırı disiplinli bir tip, anne yumuşak ve dindar. Her ikisi de çok üzülüyor. Bizler de onlarla birlikte üzülüyoruz.

Film bundan sonra başka bir yola girip ileriye atlayarak yakın zamana geliyor. Büyüyen kardeşlerden biri ölen abisini hatırlayıp eski günleri düşünmeye başlıyor.

Çocukların aile içindeki yeri, anneye yakınlık, korku yüzünden babaya duyulan zoraki saygı, "diğer kardeşlerle ya da çevreyle ilişkilerin hayatın biçimlenmesini ve karakterin oluşumunu nasıl etkilediği" bu bölümünde ele alınıyor.

Film; Ailenin, dünyayı biçimlendiren evren gibi çocukların karakterlerini biçimlendirdiğini sembolik yollardan anlatmaya çalışırken seyirciyi de büyük bir zorlamayla karşı karşıya bırakıyor.

Çünkü; aile içinde yaşanan küçük bir olay sonrası duyguları yansıtmak ve bu olayın evrensel oluşum içindeki yerini gösterebilmek için öylesine sembolik şeyler kullanıyorlar ki ne demek istendiğini bazen içgüdülerinizi kullanarak anlamak zorunda kalıyorsunuz. Mesela şiddet, saldırganlık, kavga ve bağışlama gibi şeylerin dünyanın ilk çağlarında yaşayan canlılardan beri var olduğunu gösterebilmek için adamlar resmen dinozorların kullanıldığı animasyonlar bile kullanmışlar...

Evren yanıyor, bigbang gerçekleşiyor, dünya oluşuyor, volkanlar patlayıp sıcak lavlar denizlere karışıyor, ilk canlılar belirmeye başlıyor vs. böyle giderken tekrar filmdeki aileye dönüyoruz...

Ailedekiler neredeyse hiç konuşmuyor ya da çok nadir konuşuyorlar. Bu konuşmaların çoğunda da anne; tanrının varlığını sorgulayıp niye böyle, bizi izliyor musun, her şeyi sen yapıyorsan her şeyi sen belirliyorsan niye benim çocuğum ölmek zorundaydı diye soruyor...

Bu soruların barındırdığı felsefeyi görebilmek için evrenin uçsuz bucaksızlığını ve karmaşıklığın ardında işleyen sistemin görkemini gözler önüne sermeye çalışarak seyirciye "Bu kadar muhteşem bir düzen kurulmuşsa, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Ölümleri bu hayatın bir parçası olarak kabul etmeli ve yaşarken bize verilen armağanın farkına varıp olabildiğince güzel bir şekilde yaşamalıyız. Zaten öbür tarafta da bütün sevenler birbirine kavuşacak." deniliyor.

"Baba"nın sert ve disipliner otoritesinin arkasında çocukları hayatın zorluklarına karşı hazırlama isteğinin yatmasıyla, dünyanın kendi gidişatı içerisindeki zorluklara karşı kurallar bulunmasının zorunluluğu "Tanrının kuralları da hayatın akışı için zorunludur" mesajıyla birleştirilmek istenmiş... Ama bunu çok zorlanarak filmin parçalarını birleştirerek yapmak zorunda kalıyoruz ki bu da her sahneye anlam yüklemeyi gerektirdiği için filmi izlemek zorlaşıyor.

Ben; ne verebildiği heyecanı, ne akışın hızını, ne tekrar tekrar gösterilen şelaleleri dalgaları ne de evin önünde bahçe musluklarını ikide bir açıp serinlemeyi gösterdikleri sahnelerin tekrar etmesini beğendim. (en küçük bir sorun için bile çözüm vardır, bulursan rahat edersin şikâyete gerek kalmaz demeye çalışmışlar da olabilir, ama filmdeki sembolik her sahnenin anlamı gibi bu da yoruma açık bir şey)

Görüntü olarak film dört dörtlük ama anlatılmak istenen konunun içeriğine göre kurgusu çok karışık, senaryosu zor anlaşılır bir film...

Öyle ki; Filmin İtalya'da gösterime girdiği bir sinemada bir iki hafta boyunca ikinci yarısı önce, ilk yarısı sonra gösterilmesine rağmen kimse karışıklığın farkına varmamış ve yine film o kadar sıkıcı ki Amerika'da bir sinema salonu bu filmin afişinin altına "Filmi izleyip çok sıkıcı bulduğu için seyretmekten vazgeçenlere parası iade edilmemektedir." diye yazmak zorunda kalmış...

Sean Penn de bir röportajında oynadığı bölümlerin bazılarının montajdan çıkarılmasına içerleyerek "Filmin zaten karışık olan senaryosunu daha da zorlamışlar ve ortaya hiç memnun olmadığım bir şey çıkmış." diye bir beyanda da bulunmuş. Kaldı ki ben de filmi Sean Penn oynuyor diye hevesle bulup seyretmeye başlamıştım ama adamı 2,5 sattlik filmde toplam 10 dakika ya oynatmışlar ya oynatmamışlar...

Neyse, uzun lafın kısası; güzeldir diye büyük bir beklentiyle seyrettiğim filmin arka plandaki konusu hoşuma gitmedi. Oyuncular, sahneler, çekimler vs. mükemmeldi ama ortada takip edilecek bir konu yok. Çok sıkıcı buldum, kusura bakmasınlar bana göre olmamış.

Ben uykusuz kaldım, siz kalmayın... Ama uykusuzluktan şikâyetiniz varsa bire bir ;)