31 Ocak 2011

Solucanlara piyano çalan adam – Sorgun Ali Tont

Kitabın büyük bir bölümü, yazarın; Bilim ve Ütopya, Tübitak Bilim-Teknik, Atlas, Outdoor dergilerinde yayınlanmış yazılarının tekrar elden geçirilip düzenlenmesiyle oluşturulmuş (yani kısacası eski köşeyazılarından derlenmiş)...

264 sayfalık kitapta 50 köşeyazısı var ama bu köşeyazılarının bilimsel makale ya da bilim dergisinde yayınlanan konular gibi ağır konulardan oluştuğunu düşünmeyin...

Yazı biraz uzun olacak, önce kitap hakkındaki beğenmediğim, eleştirdiğim şeyleri anlatmaya çalışacağım, arada beğendiğim şeylerden de bahsedeceğim ama sıkılıp da okumayı bırakmayın çünkü yazının sonunda kitapta bulduğum çok güzel ilginç ayrıntılardan da bahsedeceğim.

Şimdi başlayalım bakalım...

Kitabı oluşturan içerik için daha çok, üniversitede görevli birinin lise öğrencilerine “Akademi dünyasındaki muhabbetleri aktarmaya çalıştığı konulara” kendi görüşlerini de eklediği yazılar diyebiliriz.

Yazarın, konuları hafifletmek için kendi hayatından (bisiklet gezileri, şarap kültürüyle klasik müzikten ve divan edebiyatından anladığını göstermeye çalışan) örnekleri sıkça vermesi, bir de bunları eğlenceli kılmaya çalışıp kendisini espri yapmaya zorunlu hissetmesinin dışında fazla rahatsız edici bir şey yoktu diyebilirim...

Fakat asıl olarak dikkatimi çeken, ikide bir tekrar eden bir Nobel ödülü var :) biraz bunu açma ihtiyacı duyuyorum.

Amerikan sisteminde sıkça karşılaşıldığı gibi Sorgun Bey’in “başarı ve sonuca kilitlenmiş şekilde” birçok konuda ulaşılabilecek en son nokta olarak Nobel ödülü kazanmayı esas amaç gibi göstermesi benim için kitaptaki en tatsız şeydi...

Yurtdışında bütün şartlar oluşmuş, okullarda belli bir standart tutturulmuş, teknoloji, eğitim ve bilim bütün imkânlarıyla eğitim kurumlarının emrine verilmiş. Bundan sonra orada Nobel kazanmak amaç olabilir ve öğrenciye, öğretmene kafasına yer etsin diye hiç durmadan tekrar edilebilir ama buraya, bizim ülkemize uymamış.

(Birkaç bireysel başarıyı tabii ki başarı olarak görmek mümkün ama bütün ülkenin eğitim seviyesinden bahsedebilmemiz için bu başarıların rastlantı ya da çok nadir karşılaşılan kişisel çabalar olmaması daha doğru olur diye düşünüyorum.)

Burada, bilinen sebeplerle (1000 yıldır) eğitimin temeli oluşturulamamış ki genel akademik başarılar elde edilebilsin. Önümüzdeki 50 yılda da göreceğiz zaten "taşıma su ile değirmen dönmeyecek" ve paralı üniversitelerle de teknolojik ya da bilimsel bir buluş (çalışma, araştırma) ülkemizden çıkıp evrensel boyutlarda başarı kazanamayacaktır... (ölümüne çalışan bir iki kişinin bir kerelik başarısını elbette takdir edeceğiz ama bu sistemin genelinin bir göstergesi olmayacaktır. esas söylemeye çalıştığım şey bu, yanlış anlaşılmasın...)

Üniversite camiasından olup da deneyimlerini paylaşan yazarların sayısı o kadar az ki böyle bir örnekle karşılaşınca insan ister istemez bütün kitabın mükemmel olmasını istiyor... Yoksa kitap; “bilim ve üniversite” kültürü açısından lise öğrencileri için faydalı yazılar içeriyor.

Neyse... eğitim ve bilim felsefesi görüşlerimi bırakıp kitaba döneyim.

50 yazıyı genel olarak değerlendirmek gerekirse 10 tanesini (kendim için) çok zayıf, 30 tanesini ortaokul-lise seviyesinde, 10 tanesini de gayet kaliteli bulduğumu söyleyebilirim.

Gelelim kitabı okuyunca “Neleri ilginç buldum, neleri beğendim size de (böyle şeyleri bulabilirsiniz diye) kitabı niye tavsiye ediyorum?” kısmına.

“Nobel yolunda bir Türk kızı: Ebru Demir” konusu içinde Ebru Demir, bilimsel araştırmalara nasıl merak saldığını küçüklüğüne bağlayarak bir örnekle de dedesinin yaptığı bir numarayı anlatıyor.

Burada anlatıldığına göre;

Ebru’nun dedesi, siyah bir kartonun üzerine beyaz tebeşirle kalın bir çizgi çizmiş ve evlerindeki kanaryayı da bu çizginin üzerine (çizgiyle kuşun göz hizasının aynı olmasına özen göstererek) yatırmışlar.

Sonra, Ebru’nun dedesi çizgiyi takip eden bir el hareketi yapmış ve kuşu hipnotize etmiş.

Şimdi ben bunu gerçekten merak ettim :) Bazen kuşlar böyle herhangi bir yere yatırılınca kanatları altta olduğu için bir süre hiç hareket etmeden durup sonra kurtulmak için çabalar... Acaba bu da öyle bir şey mi? Yoksa gerçekten bu şekilde kuşa hipnoz yapılabilir mi?

Hatta daha da garibi, acaba hayvanlara hipnoz yapılabilir mi? (onlarca video izleyip makale okumuş olsak da bilimsel net bir sonuç elde edilebildiğinden kuşku duyduğum için böyle yazıyorum) Neyse işte... Ebru Demir’in bu garip hatırası bana ilginç geldi... ama kitapta başka şeyler de var, devam edelim.

3’ 33” isimli yazıda John Cage’in 3 dakika 33 saniye isimli bir eserinin piyanist tarafından nasıl icra edildiği ayrıntısı hoşuma gitti sizlere de aktarmak istiyorum:

Piyanist sahneye çıkıp elindeki kronometreye basıp tam tamına 3 dakika 33 saniye tek çıt çıkarmadan sessizce bekliyormuş ve süre dolunca halkı selamlayıp parçayı bitiriyormuş. :)

Bu sanatsal performans; sessizliğin de bazen çok gerekli ve çok güzel bir şey olduğunu (yazarın deyişiyle en güzel müziğin sessizlik olduğunu) belirtmek amacıyla yapılmış...

(wikipedia'da ve internetteki diğer kaynaklarda eserden 4'33" diye bahsedilmiş, o da ayrı bir ayrıntı, bakmak lazım)
Hoşuma gitti sizinle paylaşayım istedim.

Bir diğer örnek de “Seligman’ın yarı dolu bardağı” isimli yazıdaki bir ayrıntı.

Amerikalı ünlü Psikolog Seligman 1960’lı yıllarda öğrenciyken bir deney yapmış; deneyde iple bağlı bir köpeğe hafif bir elektrik şoku veriliyormuş, köpek (verilen elektriğin hafif olduğu söyleniyor olsa da) belli bir acı hissediyor olmalı ki kaçmaya çalışıyormuş.

Fakat bağlı olduğu için kaçamıyormuş... ama...

Seligman, sonradan köpeği çözerek yine aynı şeyi yapıp köpeğe elektrik veriyormuş ama bu sefer de köpek (eski alışkanlıkla bağlı olduğunu düşünüp) kaçamayacağına inandığı için (bağlı olmasa da) kaçmıyormuş...

Seligman bundan, insanlar arasında da çok sık karşılaştığımız bir şey olan “Ben ne yaparsam yapayım bir şey değişmez” düşüncesinin bu şekilde bir psikolojik etkiyle oluştuğu sonucuna varmış (öğrenilmiş çaresizlik) ve bu düşünceyi yok edip insanlara ümit vermek için psikoloji bilimi adına neler yapılabileceğini araştırmaya başlamış...

İşte bu tipte küçük örnekleri yazılar içinden çekip çıkarabilirseniz kitapta güzel ve ilginç şeyler var...

Yazar, haklı olarak ülkemizdeki insanların okumaya karşı gönülsüz olduğunu farkedip yazıları biraz magazinleştirip ilgi çekici hale getirmeye çalışmış ama keşke o kadar fazla uğraşmayıp her konuyu kendi içinde olduğu gibi değerlendirseymiş... Bu basitleştirip kolay örneklerle anlaşılır kılmaya çalışma işlemi (çok sık tekrarlar içerdiği için) kitabın akıcılığını etkilemiş...

Ben, mükemmelliyetçi bir bakış açısıyla değerlendirme yapıp hiç hata olmamasını isteyerek okudum, edebi açıdan kurgu olarak bir iki şey göze batıp rahatsız ediyor olabilir ama bu kitabın iyi olmadığı anlamına da gelmiyor, sizleri yanlış yönlendirmiş olmayayım (ki ben kitabı beğendim)...

Sonuçta burası reklam amaçlı basın tanıtım sitesi değil, ben ileride daha da güzeli yapılsın diye kitapta gözüme hoş gelmeyen şeyleri ön plana çıkarmaya çalışıyorum ama kitabın hakkını da yemeyelim, insanın ufkunu genişletip "Aaa, ben bunu bilmiyordum, çok ilginçmiş." dedirten şeyler de yok değil. Zaten herhangi bir kitapta yazan her şeyi olduğu gibi kabul edip her anlatılanı da doğru kabul etmek zorunda da değiliz...
(Umarım kitabın yazarı tüm iyi niyetimle bu şekilde yazdığım için bana kırılmaz, amacım yazar tarafından daha da iyisinin yapılabileceğini görmeme rağmen sırf herkes anlasın diye konuların hafifletilmesini doğru bulmadığımı iletebilmek.)

Kitap bence verilen parayı hak ediyor ve okuyanın seviyesi ne olursa olsun mutlaka öğreneceği bir şeyler de çıkıyor... 

13 liralık fiyatıyla da kolay alınabilecek bu kitabı popüler bilim yazıları bakımından kıtlık bulunan ülkemizdeki tüm okurlara tavsiye ediyorum... [hem kitabın adınının niye böyle konduğunu da içeride okuyup öğrenmiş olursunuz fena mı? :) ]