28 Ocak 2011

Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami

Blog yazarı bir arkadaşım (aydan atlayan kedi) bu kitabı sorunca dikkatimi çekmişti... Bir yıl sonra fırsat bulabildiğim için anca şimdi okuyabildim :)

Bizdeki “Köy yerinde başlık parası” teması gibi Japon edebiyatının da (niyeyse) vaz geçemediği aile içi cinsel ilişki ve tecavüz konularının sıklığından dolayı Japon yazarlara karşı biraz temkinliyimdir... Ama merak edip başladım okumaya...

Kitap, başta ilk 40 – 50 sayfası oldukça sıkıcı ve sıradan giderken yavaş yavaş (ama gerçekten yavaş yavaş) açılmaya başlıyor...

Romanın kahramanı Toru Okada çalıştığı hukuk bürosundaki işinden sadece can sıkıntısı yüzünden ayrılıp kendini eve kapatmış sıradan (hatta fazla sıradan ama biraz da sorunlu) biridir.

Okada işten ayrılınca ne yapacağını düşünürken günler birbirini kovalar, eşi Kumiko bu durumdan hiç rahatsız değildir “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” der.

Der... ama bir yandan da tatsız giden bir şeyler olduğunu okuyucu olarak anlamakta zorluk çekmediğimiz için bakalım bu işlerin arkasından ne çıkacak diye beklemeye başlarız...

Toru Okada evde oturmaya başladığı bu dönemde öncelikli olarak eşinin kayıp kedisini bulmak için mahallede dolaşmaya başlar, bu arada yeniyetme bir kızla karşılaşır... (Kız biraz gariptir ama yine de Okada onunla arkadaşlıktan hoşlanmaya başlamıştır.)

Komşu kızla gelmeler gitmeler kitap boyunca devam ederken, karısı; Okada’yı kediyi bulmasında yardımcı olabilmesi için (abisinin önerdiği pek tanınmamış ama gizli güçleri olduğu söylenen) Malta Kano isimli biriyle tanıştırır...

Okada, kitap boyunca hem Malta Kano ile hem de Malta Kano’nun kız kardeşi Girit Kano’yla da sık sık görüşür... (hatta bazen pornografik şekilde ileri gittikleri de olur)

Bütün bunların üzerine yetmezmiş gibi [bir de çok eskiden eşiyle birlikte ziyarete gittikleri ama fazla önemsemedikleri yaşlı (hafiften yarı kâhin gibi) bir adamın ölümüyle birlikte o adamın yıllarca yanında hizmetini gören] başka bir adamla görüşmeye ve yazışmaya da başlar...

Okada, roman boyunca bunlarla karşılaşır, kendi derdinin peşine düşüp çare bulmaya çalışırken onlar da ona ya hayatın içinden ya da eski tarihli savaş anılarından ilginç şeyler anlatırlar...

Buraya kadar öyle böyle normal seyreden konu belli bir yere gelince yeni bir dönüm noktasıyla (biraz fazla fantastik olsa da) başka bir havaya bürünüyor.

Okada, (yaşlı adamın anlattığı eski bir askerlik anısından etkilenip) komşu kızın evinin karşısındaki gizemli evin bahçesinde bulunan kuyuya inip orada kısa süreli bir inzivaya çekiliyor...

Tabii ki yazar bunlarla da yetinmiyor ve; cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi körelme, savaş, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli konuları kitapta birbiri içine yedirerek garip bir örgüyle okuyucunun kitap boyunca ilgisini ayakta tutmaya çalışıyor.

Kitabın kahramanı Okada kendini fantastik bir güç gibi algılayıp gördüğü “düşle gerçek arası” duyumsamalarda duvarlardan geçmeye başlayınca ben de “Bu Okada kesin şizofren ve sadece kendisi olayları böyle görüyor.” demeye başladım ama yazar hiç de tahmin ettiğim gibi yapmayarak Okada’nın yaşadığı hayatı ve olayları normal bir çizgiye oturtup romanı bitirdi... (böylece fantastik şeylerin hepsi havada kaldı)

İlginç miydi?
Evet.
Farklı mıydı?
Evet.
Edebi yanı var mıydı?
Ona da evet ama yine de okuduğum en iyi kitaplardan biri olduğunu söyleyebilmem çok zor.

Eğer yazar, başka hikâyeleri alıp küçük ilginç bilgilerle, ayrıntılarla süsleyip kitap kahramanlarının konuşmalarına serpiştirmeseymiş roman sadece kendi kendine bunalıma düşüp kendini kuyuya kapatan sorunlu bir adamın fantastik ve gizemli hikâyesinden ibaret olurmuş...

Ben de zaten ana konuyu ve Okada’nın başına gelenleri değil, başkalarının anlattığı ayrıntıları (özellikle Japonya’nın Kuzey Çin’deki işgal yıllarında Ruslarla ilgili anlatılan savaş hikâyelerini) beğendim...

Murakami, uzun bir roman olan bu kitabı yazarken Toru Okada’yı merkeze koyup, ilişkileri, aşkı, günlük hayatı fantastik öğelerle kurgulayarak konuları onun üzerinden aktarmaya çalışmış...

Yazar, bu kitapta iki ana yolda ilerliyor:

Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı ve karşılaştığı sorunların çözümü için yaptıklarının takip edileceği ana yol,

İkincisi; Toru Okada’nın hayatıyla kesişen kişilerin yaşadıkları ve Okada’ya etkileri...
ki bu ikinci yol her ne kadar ana yol gibi önemli görünmüyor olsa da aslında alttan alttan bütün romanı oluşturan esas konuların buradaki rotaya göre belirlendiğini söyleyebiliriz.

Bütün kişisel değerlendirmemle özetleyecek olursam; kitap muhteşem bir edebi örnek olmasa da bir kere kaptırdınız mı güzel bir film seyrederken kaptırdığınız gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bitiriveriyorsunuz...

Canınız sıkılıyorsa, ne okuyacağım diye bir şeyler arıyorsanız, farklı bir şeyler okumayı da seviyorsanız Murakami’yi önerebilirim...

Yazarın bu kitabı tam tahmin ettiğim gibi olmasa da yine de beğendiğimi söylemeliyim, en azından 738 sayfalık Zemberek Kuşunun Güncesi’nden sonra 650 sayfalık Sahilde Kafka’yı okumayı göze almamı sağlayacak kadar iyiydi diyelim biz şuna :)

Fakat lise öncesi yaştakilere tavsiye edilecek bir kitap değil onu da açıkça söylemekte fayda var...