28 Şubat 2011

100 Mimari Şaheser - Meltem Cansever

Bu yazıda bir kitap tanıtımı ve eleştirisiyle birlikte, kitapta çok ilginç bulduğum çok güzel ayrıntıları yazacağım.

Yazı gerçekten çok uzun olacak ama arkeoloji, mimari, tarih, antropoloji, sosyoloji gibi temel bilim ve sanat alanlarına ilgi duyuyorsanız (ya da duymuyor olsanız bile) bu konuyu sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyorum. (kitap için yazdıklarımı atlayıp hemen konuya geçmek isterseniz okumaya yeşil çizgiden başlayabilirsiniz.)

(En azından ülkemizdeki çok değerli kültür hazineleri hakkında biraz bilgi sahibi olmaya, bunlar hakkında bir şeyler öğrenme isteği uyandıracabileceği için yazının ayrıntılara dikkat etmenizi özellikle rica ediyorum.)

Neresinden başlayayım, ne diyeyim bilemiyorum...

NTV Yayınları, bilim, tarih dergileriyle bir şekilde yayın dünyasında iddialı olacağını sezdiriyordu. Arkasından bir sürü güzel kitap çıkardı ve bu iddiasını iyice güçlendirdi.

Bu yayınevine ait yaklaşık 20-25 tane kitap aldım. Gerçekten her biri diğerinden güzel kitaplar.

Yayın listesinde “Türkiye’nin Kültür Mirası 100 Mimari Şaheser” isimli kitabını görünce de gözüm kapalı hemen aldım.

Kitap için seçilen “100 mimari şaheser” içinde her ne kadar “Biliyorum” dediğim şeyler olsa da en bildiklerim arasında olanların içinde bile hiç bilmediğim ilginç şeyler de buldum...

Kitabı okurken beğendiğim yerleri de oldu, orası ayrı bir şey... ama sevmediğim ve okuma zevkini bölen, hatta insanı sinir eden şeyler de yok değildi.

Önce bir iki eleştirel fikrimi, beğenmediğim şeyleri yazayım, sonra da kitaptaki ilginç bilgileri paylaşacağım... [ Önce kızgınlığım geçmeden biraz verip veriştireyim de :) ]

Tamam güzel ve yararlı bir kitap, bu alandaki eksikleri dolduran ve ihtiyaç duyulan bir eser. Bu kitabı almanızı da tavsiye ediyorum, emeği geçen herkese teşekkürler. Ama...

Bu kadar güzel bir fikir için bu kadar özensiz ve kontrolsüz, yazım yanlışlarıyla dolu, karanlık ve kötü çekimlere sahip fotoğraflarla (ya da baskıyla) hazırlanmasına mı üzüleyim...

Kimi yerlerde gereksiz “reklam ajansı metinlerini andıran, sonradan eklenmiş gibi duran bazı paragraflarda” özenti bir dille açıklamalar tarifler yapılmasına mı bozulayım...

Yoksa “Öyle ya da böyle bir şekilde bu çeşit kitapların sayısında artış oluyor, her şeyine rağmen belli bir görevi yerine getiriyor, ileride daha da iyilerine bir yol gösteriyor diye sadece faydasını mı kabulleneyim?” gerçekten bilemiyorum. Ama ikinci baskısını yapmış böyle önemli bir kitap mutlaka daha büyük bir özenle hazırlanmalıydı diye düşünmeden edemiyorum.

Kitabın önsözünde konunun uzmanlarına danışıp kitap için 100 eseri nasıl belirlediklerini anlatmışlar, bir yere kadar bu seçkiye bir şey diyeceğim yok, farklı şeylere dikkat çekmek için arada farklı şeyler de olacaktır. (Fakat özellikle “Şaheser” denilince insan 100 eser içinde tatil köyünü biraz garipseyebiliyor.)

Sonuçta benim seçtiğim 100 eser değil, konusunda uzman olanların seçtiği 100 eser, buna saygı duyuyorum ama kitapta yer alması gereken çok önemli eserleri “yeterli yer olmadığı için koyulmamış” diye kabul etsem bile seçilenler içinde “Bu 100 eser listesinde olmaması gerekirdi” diye düşündüklerim de sayıca bir hayli fazlaydı.

Bana göre kitabın en büyük eksikliği fotoğrafların kalitesiydi;

Hemen hemen hepsi (gündüz dış mekân çekimlerinde bile) koyu, ayrıntılarını kaybetmiş, kırmızı ve siyahı normalde olmasından daha fazla olan renk ayrımı özensiz kalitesiz fotoğraflardı.

Öyle ki bazı resimlerde denizi, bulutu ve toprağı doğal olduğu renklerde görmeniz mümkün değil, ayrıntılar seçilmiyor fotoğrafların netlik sorunları var, kadraj yapılırken hiç özen gösterilmemiş vs. (Kitabın resimleri gerçekten de o kadar yetersiz ve kalitesiz ki; okurken ve okuduktan sonra merakımı uyandıran bazı eserlerin resimlerini görmek için internete bakmak zorunda kaldım.)

Kağıt kalitesi böyle bir içerik ve tasarımın gerektirdiğinden düşük olsa da 25 liralık fiyatı, 215 sayfalık böyle bir kitap için normal. O yüzden, bütün bu eleştirilerime rağmen yine de bu kitabı almanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Umarım ilerideki baskılarda bu eksiklikler düzeltilir.

Neyse, bu kadar sert eleştirilerden sonra yine de bu kitabın “konu gereği” içerik değerini de hakkıyla vermek gerekiyor.

-------------------------

Yazları Güney’de tatil yapma fırsatı bulduğumuz yıllarda deniz kenarında güneşlenmek yerine ören yerlerini ve tarihi eserleri gezip dolaşmayı seven biriyim.

Eski uygarlıklar, eski şehirler, kalıntılar ve sanat eserlerini inceleyip bunlar hakkında bir şeyler öğrenmeyi her zaman sevmişimdir. Bu yüzden de hem arkeoloji hem mimari her zaman ilgilimi çekmiştir.

Gerek ziyaret ya da iş için gittiğim şehirlerde gerekse kendi yaşadığım şehirde tarihi eserleri fırsat bulabildiğim kadar incelemeye, onlar hakkında bilgi edinmeye çalışırım.

Konunun uzmanı olmasam da bunlar hakkında az biraz bilgim vardır ama bu kitapta yakından tanıdığım eserlerde bile daha önceden hiç duymadığım hiç bilmediğim ayrıntılarla karşılaşınca kitabı yararından dolayı da ayrıca sevdim.

Şimdi de kitapta güzel bulduğum ve okunmaya değer kılan ayrıntıları kendi yorumlarımla anlatayım;


İshakpaşa Sarayı, çok güzel bir eserdir ve görenleri herhangi bir ayrıntısıyla bile mutlaka kendine hayran bırakır.

Mesela bu eserin kubbesinin ucundaki yukarı doğru ince kavis normal kubbelerden biraz farklıdır ve benim için çok güzel küçük bir ayrıntıdır.

Sadece bu yüzden bile bu eseri çok severim ama kitaptan bugüne kadar bilmediğim bir şey daha öğrendim:

İshakpaşa Sarayı da aynen Avrupa’daki Ortaçağ şatoları gibi “yerel yönetimin, merkezi otoriteye karşı bağımsızlığını gösteren” benzersiz bir bey kalesiymiş.

İshakpaşa Sarayı’ndakilerin o dönemlerdeki Anadolu’da kale içine kapanıp da kendi kafasına göre bağımsız bir şekilde yaşadıklarını bilmiyordum. Gerçekten ilginç ve sonradan araştırılmayı hak eden bir ayrıntıymış.


Ankara’nın resmi ve soğuk binalarından hiç hoşlanmam, hatta bu binayı da pek sevmem ama burasıyla ilgili bir iki teknik detay [ve Nazi döneminde ülkesini terk edip buraya gelen ama binanın bitirilmesini göremeden ölen mimarı Bruno Taut’un (vasiyetine göre) Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilmesi] ilginç geldi.

Teknik detay olarak ilginç bulduğum şey ise böyle heyhula bir tuğla yığınının hiç dikkat çekmeyen incelikleri oldu.

Bina caddeye paralel olarak inşa edilmiş simetrik bir yapı. Fakat binanın üçe ayrılan ön cephesinde; orta bölümdeki pencereler kare, soldaki bölümde çiftli dikdörtgenken sağdaki bölümdekiler diğerlerinin yarısı eninde, dar uzun ve tekliymiş. O zamanlar için bir hayli farklı bir uygulama...

Antalya’ya gidince herkesin görmek için mutlaka uğradığı tarihi bir mekân. Buraya gidip de tarihle bütünleşip etkilenmemek mümkün değil.

Ben de iki üç kez gittim ve hakkında “Belkız Harabeleri olarak bildiğim zamanlardan beri bir sürü şey okudum ama bunu ilk kez öğrendim; Selçuklular döneminde Alaeddin Keykubad sahnede büyük bir bina gibi duran yapının (merdiven kulesi) içini figürlü çinilerle kaplatıp köşk olarak kullanmış :) “Onca yer onca mal mülk varken adamdaki hırsa bak.” demeden edemedim...

Buradaki din adamları o zamanlar yapı içinde “kehanet pınarı” denilen bir kuyunun yanına gider ve buradan sızan yeraltı gazlarıyla sersemleyip bilinç kaybına uğrayarak esinlendikleri(!) kehanetlerini sıralarmış.

(Bunun benzeri bir şeyi yakın zamanda oynayan bir televizyon dizisinde görmüştüm, şehrin kâhini yanardağdan geçen kaynak sularının aktığı yerlerde bu şekilde gazları soluyarak kehanette bulunuyordu. Demek ki bir gerçek payı da varmış...)

Tunç Çağı’ndan Roma devrine kadar binlerce yıllık bir geçmişi olan, efsane ve romanlarda adı geçen bu önemli antik kent meğer öyle binlerce yıl ortada durmuyormuş. Alman Arkeolog Heinrich Scliemann bu bölgeyi 1870’lerde keşfetmiş... Burasının esas ilginç yanı ise; aynı yerde farklı dönemlerde tam yedi kent kurulmuş olması ve 33 arkeolojik katman bulunması...

Yüzyıllarca Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu içinden biri çıkıp ilgilenip bulamasın da Alman Arkeolog bulsun olacak şey mi?

Yüzlerce yıl geçmiş, nasıl olur da biri daha önceden araştırıp bulmaz çok garip... Zaten bizim memlekette hemen hemen bu tip eski eserleri de hep bir yabancı keşfetmiş ne hikmetse. Memlekette arkeolog mu yokmuş, yoksa görüyorlardı da eser bolluğundan ilgilerini mi çekmiyordu bilemedim artık.

Fakat böyle çalışmaların uluslararası bir ekibe yayılması da aslında çok önemli bir konu. Çünkü; birinin göremediğini başka birinin görüp fikrinde diretmesi de bazen ilginç sonuçlar doğurabiliyor.

Örneğin; Hitit Uygarlığı’nın esas merkezi olan Hattuşaş yine çok geç bir tarihte (1834) Charles Texier tarafından bulunmuş. Ama o zaman bu antik kentin Hitit Uygarlığı ile bir bağlantısı olduğu düşünülmüyormuş. (O zamana kadar Hitit Uygarlığı’nın merkezinin Suriye’de olduğu düşünülüyormuş.) Fakat daha sonra İngiliz Archibald Sayce’in yaptığı çalışmalar sayesinde Çorum’daki bu antik kentin Hitit Uygarlığı’yla olan bağlantısı anlaşılmış. [Bu bilgiyi de yine bu kitaptan öğrendim, hakkını yemeyelim :)]



Anadolu’nun en eski camilerinden biri olarak bilinen Ulucami’nin tarihi 639’a kadar gidiyor ama aslında oradaki bir kilisenin yenilenip camiye dönüştürülmesiyle yapılmış. (Kitapta bu cami için Anadolu’daki en eski tarihli cami deniyor ama benim araştırıp öğrendiğime göre 636 yapım yılıyla Anadolu’daki en eski cami Antakya'daki Habib-i Neccar Camisi...)

Galata Kulesi ile ilgili yüzlerce şey okumuştum ama bu kitaptaki bir ayrıntı ilginç geldi; kule 16. yüzyılda tersanede çalıştırılan esirler için barınak olarak kullanılmış. Artık buranın bir yatakhane gibi kullanılmasının mı yoksa o zamanlarda tersanelerde esirlerin çalıştırılıyor olmasının mı ilginç olduğunun kararını sizlere bırakıyorum...

İstanbul’da yaşıyorsanız ve vapurlarla İstanbul’un iki yakası arasında seyahat ediyorsanız bu binayı en azından binlerce kez görmüş olmalısınız.

Benim de bir dönem yüzlerce kez karşıya geçmişliğim ve yüzlerce kez bu binayı görmüşlüğüm ve hakkında da bir sürü şey okuyup bilgi edinmişliğim var ama yazılan bu ilginç ayrıntıyı da bu kitaptan öğrendim.

Tıbbi hemşirelik mesleğinin kurucusu sayılan İngiliz Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında burada hemşirelik yapmış. Bunun anısına günümüzde kışlanın kulelerinden biri Florence Nightingale Müzesi’ne çevrilmiş. Bunu daha önceden hiç duymamıştım, yine bu kitaptan öğrenmiş oldum.

Meğer neler varmış bilmediğimiz neler... Hergün önünden geçerken sıradan gelen bir görüntünün arkasında ne hikâyeler varmış da haberim yokmuş...

Kitaptaki bilgiye göre Sultan Ahmet Camii Türkiye’deki tek “Altı minareli” camii. Ama bu konuyla ilgili internette bir araştırma yapınca Sultan Ahmet Camii’nin tek değil “Türkiye’deki ilk” altı minareli cami olduğunu öğrendim...

Birincisi; niye tek değil?
Çünkü; Adana’daki Hacı Ömer Sabancı Merkez Camii ve Mersin’deki Muğdat Camii de altı minareli...

İkincisi; niye Türkiye’deki ilk de dünya da ilk ya da tek değil?
Çünkü; sadece Mekke’deki Mescid-i Haram Camii altı minareliymiş... ve daha da ilginci burada Sultan Ahmet Camii’nin altı minareli yapılması oranın bu özelliğine gölge düşüreceği için gidip Mescid-i Haram Camii’ne bir minare daha eklemişler... O yüzden şu anda Mescid-i Haram Camii “Dünyanın tek yedi minareli” camisiymiş.

İşte, iyi kötü ne olursa olsun her kitap insanda bir merak uyandırıyor, bir şeyler öğretiyor ve hatta öğrendiklerini merak edip araştırırsa daha fazlasına ulaşması için bir araç oluyor.

O yüzden bu tür kitapları herkese tavsiye ediyorum. Sizlere şimdiden iyi okumalar ama yazıyı bitirmeden önce kitaptaki en beğendiğim arkeoloji eserlerini de sıralamadan konuyu kapatmıyorum.

Kitaptaki en sevimli en şirin bulduğum, en hoşuma giden şey; İznik Camii’nin minaresindeki işlemeler, desenler ve renklerdi...

“Erzincan, Tercan Mama Hatun Kümbeti” ise beni resmen büyüleyerek oraya gidip mutlaka görmeyi isteyecek kadar merakımı çekti. (soldaki resim)

Tarihin karşısında kendimi aciz ve çıplak hissedip ürküten eser ise Eskişehir, Yazılıkaya Midas Anıtı oldu.

İlk kez bu kitapta görüp öğrendiğim 12 bin yıllık Urfa Göbeklitepe Tapınağı ise benim için ilginç bir keşif oldu...

İşyerinde, sabah 09.00’da başlayıp akşam 21.00 civarına kadar yüzlerce kez bölünerek yaklaşık 12 saatte yazdığım bu yazıda eğer varsa yazım yanlışları için şimdiden özür diliyorum.