21 Şubat 2011

Aşk batağı - Hüseyin Rahmi Gürpınar

İyi ki de elimdeki bir sürü kitabı es geçip bunu okumaya karar vermişim... iyi ki de kitabın üçte birini bitirdiğim zaman sıkılıp bırakmamışım.

Çok genç okurlar belki (bizim de gençken yaptığımız gibi) yerli yazarlara burun kıvıracaktır ama;

Binlerce kitap okumuş, binlerce film seyretmiş olsak da (“aşk ile ilgili, taaa yüz yıl önce, yerli bir yazar değişik ne yazmış olabilir ki?” önyargısına sahip olsak da) yazar öyle çetrefilli bir olay örgüsüyle öyle bir aşk hikayesi anlatıyor ki o beğenmemezlikle kıvırdığımız burunlar romanın ortasından itibaren çok fena sürtüyor :)

Tamam, yazar döneme tanıklık etme, siyasi ve kültürel durumlar hakkında fikir belirtme sorumluluğuyla “bir kağıthane gezisi”ni (faytonların tarihçesinden alıp göçmen arabacıların at arabasının hangi parçasını nasıl isimlendirdiğine kadar) fazlasıyla ayrıntıya girerek okuyana baygınlıklar geçirtiyor olabilir... ama en baştan başlayıp da kendinizi iki aşığın yaşadıklarına kaptırınca gerçekten de bir aşk hikâyesinin heyecanını hissetmemek mümkün değil...

Yazarın o dönemdeki şartlar ve imkanlarla bu kadar geniş bir bakış açısına sahip olup aşkı bu kadar derinlemesine evrensel değerlerle inceleyip felsefe yaparak, aşk ve sevginin psikolojik temellerini gözler önüne sermesi çok ama çok büyük bir hayat tecrübesine de işaret ediyor...

Hüseyin Rahmi'nin edebi değeri hakkında yorum yapan sayısız eleştirmenin olumsuz fikirlerine kesinlikle katılmıyorum. Çünkü Hüseyin Rahmi, aradan geçen onca zamana, kültürel değişimlere rağmen muhteşem fikir ve zekice numaralarla okuyucuyu olağanüstü bir düş dünyasına çekmeyi başarıyor...

Yazar önce kendisini, zamanı ve çevresini tanımlayıp uzun da olsa güzel bir girişle okuyucuyu konuya hazırlıyor...

Hikâyesini anlatıp yaşadıklarından diğer insanların ders almasını isteyen çok zengin bir ailenin çocuğu bu hikayeyi yazara anlatarak romanlaştırmak istemektedir...

Yazar gerekli hazırlıkları yaparak konuğunu davet eder ve karşılıklı oturup muhabbete başlarlar...

Aslında bu karşılıklı muhabbetten çok, zengin aile çocuğunun kendi hikayesini hiç durmadan anlatmasıdır ve yazar sadece gerekli gördüğü yerlerde anlatıcıya limonata ikram edip :) bir iki kez araya girer o kadar...

Bazı yerleri uzun uzun anlatımlarla sıkıcı gibi gelse de (televizyon ve radyonun olmadığı bir çağda tek bilgi kültür kanalı okuyup yazmakken) her şeyin bu kadar ayrıntılı bir şekilde inceden inceye anlatılmasını “o dönemin okuyucu kitlesinin sahip olduğu imkânları ve davranış biçimini” toplumun kültürel yerleşik alışkanlıklarını da göz önünde bulundurup değerlendirmemizde fayda var...

Neyse... Biz gelelim romanın konusuna;

İlk olarak “Aşk batağı” gibi basit ve sıradan bir isim altında yatan anlam üzerine kafa yormamaya çalışın. Çünkü “Amaaan işte, aşkla meşkle ilgili farklı ne olabilir ki?” diye düşünüp sıradan bir şeylerle karşılaşmayı bekliyorsanız kesinlikle benim gibi yanılırsınız...

Evet, bu bir aşk hikayesi ama aşkı yaşayanlar arasındaki olaylar pek de öyle sıradan ya da tahmin edilebilir basit şeyler değil...

Zengin aile çocuğu, gönlünü eğlendirip her çiçekten bal alırken ailesi gidişatı beğenmeyip oğullarını evlendirir ama bu ve bundan sonraki evlilik çok kısa sürer...

Aile yılmaz ve “Allahın hakkı üçtür.” diyerek üçüncü kez oğullarını evlendirir...

Şımartılmaya alışmış, bir dediği iki edilmeyen zengin aile çocuğu üçüncü kez evlenmesine evlenir ama nikah gecesinden itibaren öyle olaylar yaşayacaktır ki bunların sonucunda benzersiz hikayesini yazsın diye başından geçenleri anlatmak için yazarımıza gelecektir...

Edebiyatla aranız pek iyi değilse, kitap okuma alışkanlığınız yoksa, onaltı yaşından küçükseniz, eski kültür dünyamıza ait şeylere meraklı değilseniz bu romanı seçmeniz doğru olmaz...

Fakat; her türlü kitabı rahatlıkla okuyan, değişik olay kurgularına ilgi duyan biriyseniz, “Yüz yıl önce aşk ve evliliğe nasıl bakıyorlarmış, o zamanki gönül işleri ne alemdeymiş? O günlere bir de bizim yazarların gözüyle bakalım.” derseniz sizi hiç tahmin edemeyeceğiniz sürprizlerle dolu bir aşk alemine götürecek olan bu kitabı mutlaka okumalısınız...

Daha önceden “Ben deli miyim?” isimli eserini beğenerek okuduğum Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu romanını okuduktan sonra hemen yazarın diğer kitaplarını araştırmaya başladığımı (ve Hüseyin Rahmi'nin de durduk yere Hüseyin Rahmi olmadığını sadece bu iki kitabıyla bile iyice anladığımı) söylemeliyim...

Dili biraz zorluyor gibi olsa da hemen alışılıyor ve okumayı güçleştirecek kadar da ağır değil...

Baştan bu zorluğu düşünüp direnirseniz yarısından sonrasının sürükleyiciliği kitabı bitirmek için benim gibi sizi de sabahlatacak kadar heyecanlandırabilir...