09 Mart 2011

100 Cam – Prof. Önder Küçükerman

Daha önceden okuduğum 100 mimari şaheser isimli kitabı da çıkarmış olan NTV Yayınları’nın Türkiye’nin Kültür Mirası serisinden çıkan bu kitap, meraklısı için çok güzel bir kaynak eser.

Anadolu’da camın 5000 yıllık geçmişini “geleneksel cam boncuk yapan” ailelerden “Osmanlı’nın teknoloji mücadelesi içinde cam işçiliğine” kadar ayrıntılarıyla inceleyen kitap, akademik anlatımı ve akıcı diliyle gerçekten “arasan bulunmaz” bir eser.

Kitapta; gündelik eşya, aksesuar ve süs malzemesi olarak kullanılan camın mimarideki geleneksel kullanım alanlarından tıbbi alandaki yerine kadar birçok konu tarihi ve teknolojik boyutlarıyla ele alınmış.

Osmanlı döneminden cumhuriyet dönemine uzanan yüzyıllar boyunca ülkemizdeki cam işçiliğinde Beykoz ve Paşabahçe cam fabrikalarının Osmanlı el sanatları kültürü içinde nasıl şekillendiğini "usta isimleri verecek kadar" detaylarıyla işleyen eser, aynı zamanda camın evrensel kültür içindeki şekil ve teknik gelişmelerini de her açıdan ele almış.

Avrupa’nın (teknik gelişmelerle sanayi alanında) elde ettiği ilerlemeyi bir türlü yakalayamayan Osmanlı’nın, aradaki mesafeyi (cam işçiliğinde mesleki gelenekleri uygulayan) yetenekli ustaların bireysel başarılarıyla da kapatamadığını, dönemin teknoloji yarışında cam sanayii’nin büyük bir gösterge olduğunu öğrendiğim kitapta çok ilginç bilgiler yer almakta.

Bunların içinde en önemlisi [cam işçiliğinin “kültür ve teknik olarak” nasıl biçimlendiğini anlayabilmek için gereken birincil bilgi] kitapta çok açık bir şekilde verilmiş;
Her kültürün yaşadığı coğrafik alan, "cam üretmek için gereken hammadelerin buralardan elde edilmesiyle birlikte" o malzemelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini de belirliyordu.

Bu malzemeleri işlerken gereken ısı miktarı, fırın büyüklükleri ve sıcaklığın etkisiyle kor halinde bulunan cama şekil vermek için gereken süreyi de etkiliyor. Camı erimiş haldeyken eşya olarak şekillendirmek için ustalara kalan bu süre ise üretilen eserin kalitesini ve estetiğini belirliyor.

İşte, bu yüzden de her ülkenin, her bölgenin kendine ait ayrı bir tarzı oluyor ve ortaya çıkan cam eşyaların da buna göre ayrı ayrı renkleri, şekilleri, görünümleri ve özellikleri bulunuyor.

Osmanlı mimarisi içinde (cami ve saray gibi iç mekânına özel özen gösterilen) yüksek tavanlı binaların üst kısmında bulunan "tepe penceresi camlarındaki el işçiliğinin" ne denli zor aşamalardan geçerek bu noktaya ulaştığı yine bu kitapta en güzel örnekleriyle verilip sade bir dille anlatılmış.

Bu konuların yer aldığı bölümde öğrendiğim ilginç şey ise;

O dönemde büyük kare camların yapımı için gereken büyük fırınlar olmadığından camların aynen pide hamuru açar gibi daire şeklinde inceltilip pencerelere de yine daire şeklinde (alçıyla sabitlenip) yerleştirilmesi, dolayısıyla mimari eserlerin genel görünümünü etkileyen bu mimari parçaların o zamanının dünyasını da bu şekilde biçimlendirdiği bilgisi oldu.

Yani, tercih değil, teknik zorunluluklar birçok mimari eserin dış görünümünü bu şekilde ince detaylarıyla etkiliyormuş...

Yine aynı şekilde, hayran kaldığım kobalt mavisi (nazar boncuğundaki koyu laciverte yakın parlak mavi) cam ürünlerde bu rengin de yine teknik zorunluluklar sonucu bu kadar sık kullanıldığını öğrendim.

Çünkü mavi renk; cam üretiminde malzemeye biçim vermek için çok sayıda ısıtma ve soğutma işlemleri uygulanmasına karşın fazla değişime uğrumıyormuş, diğer renkler de ise bu durum farklı sonuçlara neden olduğu için çok daha az tercih ediliyormuş. O dönemden kalan antika cam eşyaların birçoğunun mavi olmasının nedeni de buymuş.



Kitapta cam işçiliğiyle ilgili verilen bilgiler içinde dikkat çeken yüzlerce küçük ayrıntı gerçekten ilgi çekip merak uyandırıyor.

Bunlardan biri de mavi beyaz sarmal bir burgaç desen olan “Çeşmibülbül”ün uygulamasıyla ilgiliydi. (Kitabın kapağındaki desende de bir Çeşmibülbül örneği kullanılmış)

Normal cam hamurunu işlerken erimiş halde bulunan camın içine sıra sıra renkli cam çubuklar yerleştirip sonra bu malzemeyi döndürerek büyük bir tecrübeyle biçimlendiren işin ustası bu renkli çubukların oluşturduğu deseni taaa cam soğuyup da şeffaflığını kaybedinceye kadar göremezmiş.

Usta, cama desen vermek için renkli cam çubukları kor halindeki ana malzemeye yerleştirip eritip çekip çevirip şekil veriyor ama o anda verdiği deseni iş bitene kadar göremiyor. Ustanın kendisi bile yaptığı şeyi iş bitince görebiliyormuş...

Camın sanayii devriminden sonra ilerleyen teknoloji içindeki yoğun kullanımıyla bu el sanatı işçiliğindeki yarışın elektrik ampülü, laboratuar malzemesi, ulaşım taşıtlarında dayanıklı cam üretiminde devam etmesi, camın artık masalarda büfelerde dekoratif nesne olmasının dışındaki kimliğiyle daha fazla değerli olması ne yazık ki eski bir “Sanat eserleri uygulama alanı” olan cam işçiliğinin de sonunu getirmiş gibi görünüyor.

Resim, kağıt ve baskı kalitesiyle, yeterli açıklamalarıyla, teknik detayları basitleştirilmiş ve kolay cümlelerle tarif etmesiyle, bilgilerin alındığı yeterli bir kaynakça bölümüyle, 240 sayfalık böyle bir kitabın 25 TL’ye satılmasını sağlayan NTV Yayınları bu sefer güzel bir iş çıkarmış.

Anadolu’daki ilk cam örneklerinden, Roma ve Bizans dönemine, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na kadar birçok konuyu işleyen kitap bu alanlarda araştırma yapanlara da güzel ipuçları veriyor...

Eski el sanatlarına, camın tarihçesine, kültür olarak cam işçiliğindeki ayrıntılara meraklı olanlara Prof. Önder Küçükerman’ın bu çalışmasını mutlaka tavsiye ediyorum.