07 Mart 2011

Dirilen iskelet - Hüseyin Rahmi Gürpınar

“...................................
Ömrünün ölen saniyelerini sayıyorum.
Benden korkma. Ben senin derinin içindeyim...
Bu kafesten uçan ruhum da sendedir.
Ben sende mazimi görüyorum.
Sen kemik alnımın üzerinde istikbalini oku.
Bir gün dirileceğim. Söyleşeceğiz...
Fakat bu mucizeden sonra yaşamayacaksın...
..........................................”

Bu satırlar, Avrupada'ki bir müzede sergilenen ilginç bir nöbetçi kulübesinin üzerinde yazılıdır. Evet ilginçtir çünkü nöbetçi kulubesinin içinde elinde kum saati tutan bir iskelet bulunmaktadır...

Zengin bir ailenin çocuğu olan Tayfur Avrupa'ya gidince gezdiği müzede böyle bir şey görüp bundan etkilenmiş ve içinde iskelet bulunan bu nöbetçi kulübesinin bir benzerini de kendi evinde sergilemeyi kafasına koymuştur...

Yüzyıl önceki Osmanlı'nın muhafazakâr toplumu içinde böyle bir iskeleti bulmak çok zordur ama doktor arkadaşı bu konuda mezarlıklarda kazılar yaparak Tayfur'a yardımcı olacaktır.

İki arkadaş gece vakitleri mezarlıkları dolaşıp insan kemikleri toplamaya başlar ama semtlerindeki bir iki kişi olayın iç yüzünü merak edip kendilerini takip eder...

Bir gece Tayfur'la doktoru takip eden diğer meraklılar mezarlıkta çok korkunç bir olayla karşılaşırlar: iskeletler ve hayaletler gözleri önünde ayaklanıp mezar kazıcıların karşısına dikilerek Tayfur'la doktoru çarparlar...

Bu olaydan sonra bir şekilde Tayfur, doktor ve meraklı takipçiler bir araya gelip yeni bir ekip oluştururlar; amaçları mezarlıktaki bu gizemi çözmektir.

İki üç gece daha tedbirli olarak silahlarla fenerlerle mezarlığa gelirler. Benzeri olaylarla karşılaşınca mezarlık civarındaki evleri araştırmaya başlarlar ve konu komşuyla konuşa konuşa izbe bir evde yaşayan, iyi eğitim almış, zengin bir ailenin kızı olan Banu'ya ulaşırlar...

Banu'da bir numaralar vardır, haliyle Tayfur bunu hisseder ama bir yandan da bu kıza çok fena tutulur... Hem de kendi konaklarında başka bir kızla aşk yaşayıp evlenme sözü vermiş olmasına rağmen...

Bundan sonrasını açıklamak, kitabı okuyacak olanların okuma zevkini kaçırmamak için doğru olmaz...

Aralarda kahramanların felsefi tartışmaları, dönemin kadın erkek ilişkileri, evlilik düşüncesinin incelenmesiyle pek çok ayrıntıyı barındırmasına rağmen esas konu olarak hem sıradan insanların hem tahsilli okumuş aydın kişilerin batıl inançlara yaklaşımını ele alan roman Hüseyin Rahmi'nin klasik anlatımıyla yine akıp gidiyor...

Öteki dünya görüşü, ruhlar alemi, hayaletler ve vampirler üzerine farklı kesimden insanların bu tipte bir olayla karşılaştıklarında sergiledikleri davranışlar, sahip oldukları düşünceler okuyucuya yansıtılarak bir bir her görüş ve bu görüşün gerçekle ilişkisi üzerine yazarın fikirleri yine roman kahramanlarının ağzından açıklanıyor.

Hüseyin Rahmi'nin okuduğum kitapları içinde dil olarak en çok zorlandığım eseri bu oldu desem abartmış olmam... Kitabın sonraki baskılarında dil yalın hale getirildiyse onları tercih etmenizi öneririm.

Zaman başka, devir başka ama insanların fikirleri ve görüşleri o zamanlarda da şimdikinden farklı değilmiş... Bunları yazarın yarattığı kahramanlarla macera içinde keşfetmek ayrı bir güzellik...

Romanın edebi açıdan tabii ki eleştirilecek birçok yanı vardır ama benim en çok dikkatimi çeken;

Romanın başından ortasına kadar gördüğümüz ve en ince fikrine kadar öğrendiğimiz bazı karakterlerin romanın ortasından itibaren kaybolmuş olması ve bazı şeylerin çok uzun uzadıya anlatılmasına rağmen sonlara doğru bazı bölümlerin aceleyle hızlı hızlı atlanıp üstten şöyle bir değinilmesi oldu...

Sıkı bir edebiyatçıyım, bizim yazarları ve Osmanlı'nın son dönemlerindeki İstanbul'u merak ediyorum, biraz macera biraz gizem biraz da aşk olsun beni taaa o zamanlara götürüp başka alemlerde gezdirsin diyorsanız bu kitabı güzel bulacağınıza eminim...

Ama yaşınız 20'nin altındaysa, eski dile yabancıysanız bu kitabı elinize alınca ortalarından bir sayfayı rastgele açın okuyun anlamakta zorlanıyorsanız size göre değil demektir...