25 Ekim 2011

İlber Ortaylı – İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu

Sevgili kareli defter okuyucusu;

Bu konu, okuduğum kitabın tanıtımından çok bu kitabı okurken karşılaştığım ilgi çekici bilgileri aktarmak için oluşturuldu.

Konunun girişinde kitabın özellikleri hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra ilginç bulduğum (kolay kolay karşımıza çıkmayan, öğrenilmesi, bilinip bulunması zor olan) bilgileri yazdım.

Sıkılmadan bu yazının sonunu getirebilirseniz, ülkemizle ilgili gerçekten çok önemli konular hakkında ilginç şeyler okuyup öğreneceğinizi söyleyebilirim. (Böyle önemli bilgiler içeren bir konuyu yazarken de mecburen yazının uzunluğu biraz fazla oldu ama akla takılan ya da havada kalan şeyler olmaması için bazen ayrıntıya girerek yazmak gerekiyor.)

Kitap, bilimsel olarak ele alınan “tarih bilgisi” bakımından çok önemli yüzlerce ayrıntıyı içeriyor olsa da doğal olarak buraya ancak beni şaşırtan ve çok ilginç bulduğum sayılı şeyi alabiliyorum.

Evet, şimdi konuya giriyorum;

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları tarafından 30 yıl önce basılmış olan bu kitabı okumaya başladığım zaman ilginç bilgilerle karşılaşacağımı tahmin ediyordum ama bu kadarını ummuyordum...

(Tarih, siyaset, politika, uluslararası ilişkiler konularına meraklı olan herkesin okumasını tavsiye ediyorum...)

Her şeyden önce şunu söylemekte fayda görüyorum;

Kitapta konusu geçen ne varsa, hepsi için belge ya da yayın olmak üzere yazılıp anlatılan şeylerin alındığı kaynakların bilgisi mutlaka verilmiş. Çeşitli araştırma ve istatistik bilgiler doğrultusunda sayı ve grafiklerle de konunun ayrıntılı bilgileri karşılaştırılıp incelenmiş ayrıca kitap sonunda yazışmaların belgeleri olan ekler de kitaba dahil edilmiş...

Kitap, adından da anlaşılacağı gibi Osmanlı’nın son dönemlerinde Almanya ile kurulan ilişkileri, bu ilişkilerin etki ve sonuçlarını inceliyor. Ama bunları anlatırken o dönemin çeşitli özelliklerine de dikkat çekerek (birçok konuyu da farklı yandan ele alarak) değişik bilgiler edinmemizi sağlıyor...

Şimdi gelelim (olabildiğince kısa bir şekilde) kitapta ilginç olan konulara...

Son yıllarda bütün ülkenin (ve hatta neredeyse bütün dünyanın) konuştuğu Ermeni meselesi ile ilgili bir bölüm oldukça ilginç bilgilere yer veriyor.

Bu konuyla ilgili olarak döneme ait kısa bir hatırlatma yapalım;

O zamanlar İngiltere, Fransa ve Amerika’nın gerek siyasi gerekse ekonomik çıkarları için bütün bölgeyi (Ortadoğu ve balkanlar) olabilecek en fazla sayıda ulus ya da özerk bölgeye ayırmaya çalıştığını hatırlayarak konuya girelim.

Osmanlı içinde yabancı ülkeler tarafından milliyetçi fikirler etrafında toplanması sağlanan azınlıkların örgütlendirilip ayaklandırılarak kendi ülkelerini kurmaları için destek gördüğünü tarih okuyan herkes gibi bizler de biliyoruz.

Bu siyasi uygulamanın moda olup Osmanlı’dan koparabildiği kadarını kopararak ülkeyi iyice zayıflatmasından sonra sıra Anadolu’da yüzlerce yıldır Türklerle birlikte yaşayan Ermenilere gelmiş.

Şimdi burada biraz ara verip konuyla ilgili olan diğer alana girip orada da biraz hatırlatma yapalım, sonra iki oluşumu birleştirip sonucu elde edeceğiz. (ki benim işim burada "elde edilen sonucu belgelere dayanarak anlatan" kitaptaki bölümleri sizlere özetlemekten başka bir şey değil.)

Almanya sanayi devrimine geç girdiği için diğer Avrupa ülkelerinin çok önceleri başlattığı sömürgecilik sistemine tam olarak dahil olamadı... Önceleri Uzakdoğu’ya kadar gidip sömürge kolonileri kurmaya çalışan Almanya, çok önceden buralara yerleşmiş olan İngiltere’yle baş edecek kapasitede değildi.

Rusya’nın Balkanlardaki hakimiyeti, diğer ülkelerin Afrika’yı ele geçirmiş olması Almanya’yı (yayılıp sömürgeleştirebileceği yer bulamadığı için) mecburen Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü elinde tutan Osmanlı’ya yaklaştırdı.

Almanya, Osmanlı’yla her yönden yakın ilişkiler kurmaya başladı ve tek amacı Osmanlı’nın sahip olduğu topraklardaki her türlü kaynağı kendi ülkesine taşımaya çalışmaktı.

Diğer ülkelerle kurduğu her ilişkiden devamlı ekonomik yaptırımlar veya çeşitli zararlar gören Osmanlı, Almanya’nın yakınlığını samimi buldu. Çünkü Almanlar hiç durmadan askeri, ekonomik ve ulaşım gibi sosyal bakımdan ülkenin ihtiyacı olan konularda Osmanlı’ya yatırım yaparken diğer ülkeler gibi (görünür olarak) geniş tavizler istemiyordu.

Diğer güçlü Avrupa ülkelerinin Osmanlı’ya hakim olup kendi çıkarlarına zarar vermesini istemeyen Almanya tüm bu sebepler yüzünden Osmanlı’yı destekleyerek bölünmesine engel olmaya çalıştı.

Bu bölünme ve toprak kapma olaylarını dışarıdan destekleyen diğer ülkelerin uygulamaya aldığı “Ermenilerin savaş sırasında içeriden saldırılar düzenlemesi”ni engellemek isteyen Almanya; (Ermeni tehciri olarak bildiğimiz) bu konuda da  kararlılığını gösterip  “Ermenilerin yurt sınırları dışına çıkarılmaya zorlanması”nı bizzat yönetip yetkilileri de özellikle yönlendirmiş...

Sonradan büyük bir faciaya dönüşecek olan Ermeni tehcirini en üst kademede Alman Genelkurmaylığı’nın tavsiye edip yönettiği savaş sırasında ve sonrasında açıklanmış...

Askeri güvenlik nedeniyle çıkarılan bu sürgün (tehcir) kararının arkasında dönemin Alman Genelkurmaylığı’nın bulunması konuyu çok ilginç yerlere taşıyor.

Daha önceden Ermeni tehciri ile ilgili okuduğum yazıların hiçbirinde Almanya’nın konuyla ilgisi olduğuna dair bir bilgiye rastlamamıştım... Durum böyle olduğu için ben de bunu kareli deftere aldım...

Peki, ilginç olan başka neler var?

Yukarıdaki konuyla da ilgisi bulunan askeri birliktelik de bunlardan biri...

Konunun şöyle bir evveliyatı var; Bir yandan Osmanlı kuvvet kaybederken, Avrupa’da da Prusya içinden doğmuş yeni Alman devleti Avrupa’nın güçlü ülkeleriyle savaşıp gücünü ispat ediyor. Almanların özellikle o dönemde güçlü olan Fransızlara karşı başarılı olması bütün dünyanın dikkatini çekerken bizimkiler de Osmanlı ordusunun geliştirilmesi için karşılıklı askeri anlaşmalar yapıyorlar.

Buna göre Alman ordusunda görevli olan bazı subay ve üst rütbeli askerler Osmanlı ordusunda görev almaya başlıyor... Hatta bu görev alma ve yönetim işi o kadar ileri gidiyor ki bildiğiniz gibi I. Dünya Savaşı’nda ordumuzu bir Alman komutan yönetiyor.

Ben bugüne kadar Almanlar askeri açıdan sadece Osmanlı’yla anlaşıp bizim ordunun başında komutanlık (ve diğer hassas noktalarda subaylık) yaptılar diye biliyordum ama bu kitapta öğrendim ki Almanlar aynı zamanda Yunan ordusunu eğitmek için de subaylarını yolladıkları gibi Bulgaristan’da da belli bir Alman etkisi olduğu biliniyormuş...

Hatta;

“Prusya askeri eğitim ve disiplin düzeni”ne ait yöntemleri geliştirerek Alman ordusunda yapılandıran Alman subaylarının kazandığı Fransa Savaşı’nın etkileri o kadar nam salmış ki
Japonya bile çeşitli imtiyazlar elde etmek için kendileri adına savaşmaya gelen Fransız askeri misyonunu gönderip yerine Almanları getirtmiş.

Çin de bu olayları yakından takip ettiği için 1894-95 Çin-Japon Savaşı’nda Almanlara (Çin’deki o kadar nüfusu düşününce insanın aklı almıyor) Çin ordusunun komuta kademelerinde görev vermiş...

İşte, dönem böyle bir dönemmiş ve Alman ordusu askeri yapı bakımından neredeyse bütün dünyada itibar gören bir kurummuş...

Tabii yine kitaptan öğrendiğime göre bizimkiler bu işin de suyunu çıkarmışlar; Almanya’dan gönderilen subaylara o kadar kısa sürede o kadar bol keseden para dağıtılması gibi aynı şekilde bol bol askeri ünvanlar da ihmal edilmiyormuş...

Bu işin sonu, ilk gelen gruplar içinde yüzbaşı olan Kamphövener’in kısa sürede müşir yapılması ve sonrasında padişahın kendisine “yaver-i ekrem”lik vermesine kadar gitmiş. Bu sayede Kamphövener gibi sıradan bir subay törenler sırasında uygulanan askeri protokolde Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ile aynı sırada yer alıyormuş hem de en ön safta ve at üstünde...

Tabii ki Kamphövener isimli Alman subayının Gazi Osman Paşa kadar bu ülke adına kahramanlık yapmadığını herkes biliyordur ama amaç burada o dönemin modası olan Alman askeri gücünün Osmanlı ordusunda da en önde yer verilerek tüm dünyaya gösterilmeye çalışılmasından başka bir şey değildir.


Bu ve bunlar gibi yüzlerce tarihi bilgiyi yansıtan ayrıntılarıyla okunmaya değer olan kitabı kesinlikle öneriyorum.

İşgal etmeden bir ülkeyi kültürel olarak ele geçirip yönetip sömürmenin temellerini atanların ne kadar disiplinli ve çalışkan olduklarını, kaç türlü oyunla binlerce numara çevirdiklerini göstermesi açısından okunmasını da özellikle konuyla ilgili olanlara tavsiye ediyorum.