07 Aralık 2011

Tutunamayanlar – Oğuz Atay

(of of of, çok uzun bir yazı oldu)

Sevgili kareli defter okuru, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazıp yazmama konusunda çok düşündüm.

Burada söz konusu olan kitap, edebiyatseverler tarafından beğenilen ve çok tartışılan, üzerine araştırmalar yapılan, okumayı seven herkese bir şekilde önerilen bir eser. 

Kitap, bu kadar el üstünde tutulan bir kitap olunca tabii ki böyle bir yazı yazıp yazmamak insanı düşündürüyor. 

Fakat bugüne kadar kime, neye, ne için olursa olsun hiçbir zaman düşündüğümü söylemekten kaçınmadım. Madem ki okuduğum bütün kitaplar hakkında düşündüklerimi yazdım bu kitap için de yazmalıyım diye karar verip işe koyuldum :)

Aslında bu kitabı yıllar yılı defalarca okumaya niyet edip her seferinde erteleyip durdum. Aradan ne yazarlar ne kitaplar geçti ama “Tutunamayanlar”ı okumak bir türlü kısmet olmadı fakat  geçtiğimiz ay nihayet bu kitap da okuduğum kitaplar arasına girmiş oldu...

(Popüler olup övgüyle bahsedilen şeylerden uzak dururum ama sonunda dayanamayıp okudum ve bu kitap hakkında kendime göre bir şeyler yazmak istiyorum. Yazdıklarım da kitap da konusu da sıkıcı gelebilir o yüzden bu kitaba karşı bir ilginiz yoksa ve edebiyatla pek ilgilenmiyorsanız bu uzun  yazıyı okumasanız da olur...)

Bu yazıda “Tutunamayanlar”ı eleştirmekten çok kitap hakkında düşündüklerimi yazmaya çalışacağım, yani niyetim “Şurası şöyle olmuş ama böyle olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Bu eseri şu bağlamda ele alıp incelersek görürüz kiii...” gibi ukalalıklar yapmak değil :)

Aslında şöyle bir durup düşünürseniz bu kadar övgüyle bahsedilen yeri çok sağlam bir eser için yorum yapmak bile oldukça riskli bir şey. Fakat ben bu riski göze alarak düşündüklerimi bir okur olarak belirtmek istiyorum.

Her şeyden önce böyle bir eserin tüm karmaşıklığını çözüp katmanlarına ayırıp doğru bir şekilde anlamak ve başka birine anlatmak çok zor! Öncelikle bunu belirtmekte fayda var...

Kitabı adeta analiz ediyormuş gibi her yazılanı büyük bir dikkatle okumak gerekiyor ama “Söylenmek istenileni anlamaya çalışırken de bir anda dağılıp gidebileceğiniz için” okur olarak büyük bir çaba sarfetmeniz gerekiyor.

Oğuz Atay, bu kitapta gerçekten büyük bir edebi olay gerçekleştirerek farklı bir eser yaratmış bunu görmemezlikten gelmek mümkün değil. Ve en önemlisi bu eserin altına atılan tarih 1970!

İnanın, beni en çok da bu etkiledi. Eğer fırsat bulup da okursanız 80’li 90’lı yıllarda konuşulan hatta birçoğu şu anda bile farkedilmeyen o kadar çok şeyi taaa o zaman düşünüp hissedip yazmış olması Oğuz Atay’ı farklı bir yere koymam için yetti. Ve keşke kitabı okumaya niyetlendiğim 90’lı yıllarda okusaymışım o zaman bu kitapta yazılan bazı şeyleri bu şekilde görmediğim için etkisi de çok farklı olurdu diye düşünmeden edemedim.

Neredeyse uzay çağını yaşadığımız günümüzdeki imkânlarla o günleri karşılaştırınca yazarın yeteneğine, düşünce yapısına, gözlem gücüne şapka çıkarmamak mümkün değil, burada sanırım kitabı ve yazarı sevenlerle aynı fikirleri paylaşıyoruz

Kitap alışılmış kalıpların dışındaki kurgusuyla bile gerçekten donanımı yüksek okurlara hitap ediyor ve kitaptaki katmanları, kronolojiyi, kurguyu anlamak oldukça zor.

Bugüne kadar okuduğum binlerce kitap içinde okurken en çok zorlandığım kitaplardan biri olduğunu açıkça itiraf etmek zorundayım. Okuması, anlaması ve esas anlatmak istediklerini çözmesi zor bir eser. Bu yüzden kitabı okurken alışık olduğumuz akıcılığı yakalamak da epey zor oluyor.

Bana göre bu kitabın en önemli özelliği; barındırdığı kasvetli, bitkin, yorgun ve hayata karşı isteksiz olan kahramanlarıyla yarattığı havadır. Kitabı bitirince yazarın üzerinize yüklediği en büyük şey bence bu.

Yazarın kahramanları aracılığıyla dünyaya bakışı ve yorumlayışı da tabii ki bu yönde, çünkü; Bir yazar olarak “aydın çevrenin, içinde bulunduğu ortama olan yabancılığını ve hayattan kopuşunu” kendi gözlemlerinden yola çıkarak (yine hayatın içinden hepimizin bildiği örneklerle veren eserde) aklınıza gelebilecek her şey yazar tarafından eleştirilmekten kurtulamıyor.

O dönemin modası da “Aydın insan eleştirir.” mantığı üzerine yapılandığı için her şeyi eleştiren yazar da (aslında ne kadar da her şeyin dışında kalıp bir gözlemci gibi davranmış olsa da) kendisini saran dönemin anlayışından kurtulamamış.

70’li yıllara girerken siyasi kutuplaşmayı oluşturan sol ve sağ grupların siyasal taban oluşturmayı “toplu halde hareket etme ve grup içi liderlik savaşı”na dönüştürmüş olmalarını alaycı bir dille eleştiren Atay, kitap boyunca özenti aydın kişilerin ikilemlerini (her grubun kendi söylemlerindeki altdilleri başarıyla kullanarak) gözler önüne seriyor.

Ama bu eleştirel yaklaşım ve anlatım  biçimi kitap boyunca öyle yerlere varıyor ki her çevre ve grubun kendine has söylemleri (altdilleri) mutlaka ait olduğu fikirlerle eşleştirilip tam yerinde kullanılarak bütün eser boyunca bir söylemler galerisi oluşturuluyor.

Bu bölümü yani kitapta kullanılan bu tekniği biraz açmak ve bunu yapabilmenin ne kadar zor olduğunun altını biraz daha belirgin çizmek istiyorum;

Diyelim bir tiyatro oyunu için senaryo yazacaksınız. Öncelikle konu ne olursa olsun anlatacağınız hikâyenin kahramanlarını bu oyunda seyircinin karşısına kanlı canlı gerçek birer insan gibi çıkarabilmeniz gerekiyor. Fakat bunu başarabilmk için oyunda yer alan bütün kahramanları davranış biçimleriyle (içinde bulundukları ortamdaki psikoloji ve biçimsel yaşam tarzlarıyla) çok iyi gözlemlemiş olmanız gerekiyor.

Bir terzi nasıl davranır, nasıl konuşur, mesleğinin incelikleri nelerdir, kullandığı malzemelerin isimleri nedir, bu terzi yaşlı olursa nasıl konuşur gençse nasıl ya da zengin ve ünlülerin terziliğini yapan biriyse laflar nasıl değişiyor, abartılı kibar davranışlar nereye kadar uzanıyor? Hepsini en küçük ayrıntısına kadar bilmek gerekir.

Bunlarla başa çıkamayacak biri, bu tecrübelere ve bu gözlem gücüne sahip değilse zaten en baştan bu işe kalkışmamalıdır. Kaldı ki bu iş tek bir kişi ile de bitmiyor...

Bunun amiri var, memuru var, postacısı var... ev kadını, öğretmeni, şoförü, aşçısı, sahafı, biletçisi, genç kızı, yaşlı dedesi var... yine bütün bunların zengini fakiri, eğitimlisi cahili, hastalık sahibi olanı, sağlıklısı delisi, iyisi kötüsü var...

Sonuçta var oğlu var diye bitmez tükenmez çoook uzun bir karakterler ve onları oluşturan ortamla birlikte çevreden bahsediyoruz. Bunları doğuştan gelen bir yetenekle gözlemleyip hayat tecrübesi ve eğitimle değerlendirip ondan sonra da hakkını vererek başarıyla canlandırabilmenin ne kadar zor olacağını eminim sizler de bir kez daha düşünmüşsünüzdür.

Bu uzun örnekler listesi içeren açıklamayı aklınızın bir kenarında tutuverin ve bu şablonu büyük bir kağıda yayıp masanın üzerine koyun. 

Karakterler birinci katman olarak masanın üzerinde dursun. Şimdi bu katmanın üzerine eğitim kurumlarının yapısı, toplumsal tarih bilinci, devlet kurumlarının mekaniği, aile denilen evlilik müessesi ve ona bağlı içgüdüsel akrabalık bağları, üniversitedeki sosyal yapı, bir toplumun genelevleri, pavyonları gece kulüpleri gibi yine sayısız her türlü toplumsal hareketin bulunduğu alanları da içine alan ikinci bir katman ekleyelim...

Birinci katmandaki karakterler ikinci katmandaki toplumsal, kurumsal ve psikolojik alanların içine, kendi ait oldukları yerlere girip çıksın.

Ve başta bu konuyu biraz açalım dediğim yere geri dönerek yukarıdaki iki katman arasında yazar tarafından yapılan her türlü ilişkilendirmenin eleştirel olarak ele alındığını, bu eleştirileri yaparken de her türlü kültürel ve sınıfsal yapının kendine ait konularının kendi anlatım ve ifade biçimleriyle anlatıldığını ekleyelim.

Yani her grup kendi kelimeleri ile kendilerine ait bir altdil oluşturmuştur, o çevre kendi konuşma biçimleri ile iletişim kurar birbirini tanır. Örnek olarak Osmanlı döneminde yaşamış bir öğretmenin konuşma biçimi ve kullandığı kelimelerle günümüzdeki bir futbol takımı taraftarının konuşma biçimi ile kendi aralarında kullandıkları kelimeler farklıdır. (bu ayrımı belirtmek için “jargon” da deniliyor.)

İşler iyice karışmaya  başladı değil mi? :) düşünmesi ve tarif etmesi bile zorken bir de olay akışı yine farklı olan bir kurguyu da bu iki katmanın üzerine yerleştirelim... ne oldu şimdi iyice gözünüz korktu gibime geliyor :) ama keşke biri de çıkıp “Şöyle güzel, böyle güzel, öyle etkileyici, böyle eleştirel...” diyeceğine  benim gibi yazsaydı da kitabı okumaya başlarken bunları bilerek okusaydım, eminim hem eser daha anlaşılır olurdu hem de okurken bu kadar sıkılmazdım...

Neyse efendim, işte... yazar devlet dairesinde ağır işleyen bürokrasiyi ve rüşveti, oralarda işlerin nasıl hantal olduğunu ama işini bilenlerin durumu nasıl idare ettiğini de yazmış, evliliğin getirdiği sorumlulukların insanların yaşamını nasıl psikolojik olarak etkilediğini de... Resmi tarih söyleminin okullarda zorla yalan yanlış öğretildiğini ve her şeyin şekilcilikten ibaret olduğunu da eleştirel bir dille anlatmış, okuyup biraz zihni aydınlanmış insanların çevresi tarafından garipsenip farklı algılandığı için dışlandığını da... 

Peki bütün  bunların anlatılıp  yukarıda daha önce söylediğim bir söylem biçimleri sergisi gibi okurun önüne tek tek çıkarılması gerekiyor onu nasıl yapacağız? İşte burada da hiçbir heyecanı olmayan, bütün herşeyi kaplayan ama aslında arka planda seyreden ana konu imdadımıza yetişiyor; Selim'in ölümünü araştıran eski arkadaşı Turgut'un bilgi toplamak için yaptığı araştırmalarda karşılaştığı kişiler ve onlardan edindiği geçmişe ait bilgiler... 

Biraz da; (işleri karıştırmak için) ölen Selim'in bulunan notları, günlükleri ve bütün bunları yazıp anlatan Turgut'un yazdıklarını bir yayıncıya göndermesi...

(Ben, kitabın böyle bir ana tema üzerine oturtulmasını beğenmedim ve bu kitaptan en büyük şikâyetim de budur, bu kadar ayrıntıyla dolu mükemmel bir gözlem gücü ve farklı bakış açısına sahip birinden beklentim çok yüksek olduğu için hep bir şeyler olacak ama öyle bir şey olacak ki “Vay be!” dedirtecek diye kitabın sonuna kadar bekledim durdum...)

Bütün bunları düşünüp kurguyu yaparak tek tek geri dönüp her sınıftan ve çevreden farklı görüşlere sahip insanlarla konuşulabilecek şeyleri tasarlamak, o sınıf ve grubu oluşturanları davranış biçimleri, idealleri ve fikirleri ile ele alıp eleştirebilmek çok zorlu bir iş... hele hele bütün bunları 1970'in Türkiye'sinde yapabilmek büyük bir yetenek olduğu gibi çok büyük de bir cesaret gerektiriyor.

Bunlar tabii ki çok ama çok önemli şeyler... Fakat yazarın anlatmaya çalıştığı her şeyi genel olarak ele alırsak yazılanların bende bıraktığı etki “bir yazarın; insan olma, insanlık ve memleketin durumu.” Konulu raporunu okuyormuşum gibi oldu.  

Sonuçta bunların hepsi kişisel bakış açısına göre bir durum tespitidir...

Bence; “tutunamayan” insanın bu kadar çok olduğu bir ülkede insanlara kendi hayatının durum tespitini yapmak ise roman içinde konu olarak pek de heyecan yaratmıyor.

Kült olmuş çok beğenilen bu kitabı alın okuyun tabii ki... ama ben; görüp duyduğumuz, bilip yaşayıp hissettiğimiz günlük yaşantımızın kesip biçilip yeniden bir daha bize anlatılmasının dışında fazla bir şey bulamadım. (Tabii ki ben bunu 2011’de söylüyorum ve yazar bunları 1970’te yazmış, o açıdan bakılınca kitap inanılmaz geliyor, bunu da ayrıca değerlendirmenizde fayda var.)

Ama tabii ki bu; benim ruh halimin de biraz öyle oluşu, bahsedilen her kesimle benim de yaşamımın bir döneminde karşılaşmış olmam ve bütün söylenen eleştirilen şeylerden zaten benim de şikâyet edip hepsinin dışında kalarak taaa en baştan bir tutunamayan olmayı tercih etmiş olmamla ilgili de olabilir, siz yine de okumayı bir deneyin fakat çok güzel bir okuma tecrübesi olacağını da garanti edemiyorum. 

(dar bir vakitte bu kadar ağır bir konuyu bu kadar uzun uzadıya ele alınca yazım hatalarım da olmuştur, tüm okuyuculardan bunun için özür dilerim)