31 Ocak 2011

Solucanlara piyano çalan adam – Sorgun Ali Tont

Kitabın büyük bir bölümü, yazarın; Bilim ve Ütopya, Tübitak Bilim-Teknik, Atlas, Outdoor dergilerinde yayınlanmış yazılarının tekrar elden geçirilip düzenlenmesiyle oluşturulmuş (yani kısacası eski köşeyazılarından derlenmiş)...

264 sayfalık kitapta 50 köşeyazısı var ama bu köşeyazılarının bilimsel makale ya da bilim dergisinde yayınlanan konular gibi ağır konulardan oluştuğunu düşünmeyin...

Yazı biraz uzun olacak, önce kitap hakkındaki beğenmediğim, eleştirdiğim şeyleri anlatmaya çalışacağım, arada beğendiğim şeylerden de bahsedeceğim ama sıkılıp da okumayı bırakmayın çünkü yazının sonunda kitapta bulduğum çok güzel ilginç ayrıntılardan da bahsedeceğim.

Şimdi başlayalım bakalım...

Kitabı oluşturan içerik için daha çok, üniversitede görevli birinin lise öğrencilerine “Akademi dünyasındaki muhabbetleri aktarmaya çalıştığı konulara” kendi görüşlerini de eklediği yazılar diyebiliriz.

Yazarın, konuları hafifletmek için kendi hayatından (bisiklet gezileri, şarap kültürüyle klasik müzikten ve divan edebiyatından anladığını göstermeye çalışan) örnekleri sıkça vermesi, bir de bunları eğlenceli kılmaya çalışıp kendisini espri yapmaya zorunlu hissetmesinin dışında fazla rahatsız edici bir şey yoktu diyebilirim...

Fakat asıl olarak dikkatimi çeken, ikide bir tekrar eden bir Nobel ödülü var :) biraz bunu açma ihtiyacı duyuyorum.

Amerikan sisteminde sıkça karşılaşıldığı gibi Sorgun Bey’in “başarı ve sonuca kilitlenmiş şekilde” birçok konuda ulaşılabilecek en son nokta olarak Nobel ödülü kazanmayı esas amaç gibi göstermesi benim için kitaptaki en tatsız şeydi...

Yurtdışında bütün şartlar oluşmuş, okullarda belli bir standart tutturulmuş, teknoloji, eğitim ve bilim bütün imkânlarıyla eğitim kurumlarının emrine verilmiş. Bundan sonra orada Nobel kazanmak amaç olabilir ve öğrenciye, öğretmene kafasına yer etsin diye hiç durmadan tekrar edilebilir ama buraya, bizim ülkemize uymamış.

(Birkaç bireysel başarıyı tabii ki başarı olarak görmek mümkün ama bütün ülkenin eğitim seviyesinden bahsedebilmemiz için bu başarıların rastlantı ya da çok nadir karşılaşılan kişisel çabalar olmaması daha doğru olur diye düşünüyorum.)

Burada, bilinen sebeplerle (1000 yıldır) eğitimin temeli oluşturulamamış ki genel akademik başarılar elde edilebilsin. Önümüzdeki 50 yılda da göreceğiz zaten "taşıma su ile değirmen dönmeyecek" ve paralı üniversitelerle de teknolojik ya da bilimsel bir buluş (çalışma, araştırma) ülkemizden çıkıp evrensel boyutlarda başarı kazanamayacaktır... (ölümüne çalışan bir iki kişinin bir kerelik başarısını elbette takdir edeceğiz ama bu sistemin genelinin bir göstergesi olmayacaktır. esas söylemeye çalıştığım şey bu, yanlış anlaşılmasın...)

Üniversite camiasından olup da deneyimlerini paylaşan yazarların sayısı o kadar az ki böyle bir örnekle karşılaşınca insan ister istemez bütün kitabın mükemmel olmasını istiyor... Yoksa kitap; “bilim ve üniversite” kültürü açısından lise öğrencileri için faydalı yazılar içeriyor.

Neyse... eğitim ve bilim felsefesi görüşlerimi bırakıp kitaba döneyim.

50 yazıyı genel olarak değerlendirmek gerekirse 10 tanesini (kendim için) çok zayıf, 30 tanesini ortaokul-lise seviyesinde, 10 tanesini de gayet kaliteli bulduğumu söyleyebilirim.

Gelelim kitabı okuyunca “Neleri ilginç buldum, neleri beğendim size de (böyle şeyleri bulabilirsiniz diye) kitabı niye tavsiye ediyorum?” kısmına.

“Nobel yolunda bir Türk kızı: Ebru Demir” konusu içinde Ebru Demir, bilimsel araştırmalara nasıl merak saldığını küçüklüğüne bağlayarak bir örnekle de dedesinin yaptığı bir numarayı anlatıyor.

Burada anlatıldığına göre;

Ebru’nun dedesi, siyah bir kartonun üzerine beyaz tebeşirle kalın bir çizgi çizmiş ve evlerindeki kanaryayı da bu çizginin üzerine (çizgiyle kuşun göz hizasının aynı olmasına özen göstererek) yatırmışlar.

Sonra, Ebru’nun dedesi çizgiyi takip eden bir el hareketi yapmış ve kuşu hipnotize etmiş.

Şimdi ben bunu gerçekten merak ettim :) Bazen kuşlar böyle herhangi bir yere yatırılınca kanatları altta olduğu için bir süre hiç hareket etmeden durup sonra kurtulmak için çabalar... Acaba bu da öyle bir şey mi? Yoksa gerçekten bu şekilde kuşa hipnoz yapılabilir mi?

Hatta daha da garibi, acaba hayvanlara hipnoz yapılabilir mi? (onlarca video izleyip makale okumuş olsak da bilimsel net bir sonuç elde edilebildiğinden kuşku duyduğum için böyle yazıyorum) Neyse işte... Ebru Demir’in bu garip hatırası bana ilginç geldi... ama kitapta başka şeyler de var, devam edelim.

3’ 33” isimli yazıda John Cage’in 3 dakika 33 saniye isimli bir eserinin piyanist tarafından nasıl icra edildiği ayrıntısı hoşuma gitti sizlere de aktarmak istiyorum:

Piyanist sahneye çıkıp elindeki kronometreye basıp tam tamına 3 dakika 33 saniye tek çıt çıkarmadan sessizce bekliyormuş ve süre dolunca halkı selamlayıp parçayı bitiriyormuş. :)

Bu sanatsal performans; sessizliğin de bazen çok gerekli ve çok güzel bir şey olduğunu (yazarın deyişiyle en güzel müziğin sessizlik olduğunu) belirtmek amacıyla yapılmış...

(wikipedia'da ve internetteki diğer kaynaklarda eserden 4'33" diye bahsedilmiş, o da ayrı bir ayrıntı, bakmak lazım)
Hoşuma gitti sizinle paylaşayım istedim.

Bir diğer örnek de “Seligman’ın yarı dolu bardağı” isimli yazıdaki bir ayrıntı.

Amerikalı ünlü Psikolog Seligman 1960’lı yıllarda öğrenciyken bir deney yapmış; deneyde iple bağlı bir köpeğe hafif bir elektrik şoku veriliyormuş, köpek (verilen elektriğin hafif olduğu söyleniyor olsa da) belli bir acı hissediyor olmalı ki kaçmaya çalışıyormuş.

Fakat bağlı olduğu için kaçamıyormuş... ama...

Seligman, sonradan köpeği çözerek yine aynı şeyi yapıp köpeğe elektrik veriyormuş ama bu sefer de köpek (eski alışkanlıkla bağlı olduğunu düşünüp) kaçamayacağına inandığı için (bağlı olmasa da) kaçmıyormuş...

Seligman bundan, insanlar arasında da çok sık karşılaştığımız bir şey olan “Ben ne yaparsam yapayım bir şey değişmez” düşüncesinin bu şekilde bir psikolojik etkiyle oluştuğu sonucuna varmış (öğrenilmiş çaresizlik) ve bu düşünceyi yok edip insanlara ümit vermek için psikoloji bilimi adına neler yapılabileceğini araştırmaya başlamış...

İşte bu tipte küçük örnekleri yazılar içinden çekip çıkarabilirseniz kitapta güzel ve ilginç şeyler var...

Yazar, haklı olarak ülkemizdeki insanların okumaya karşı gönülsüz olduğunu farkedip yazıları biraz magazinleştirip ilgi çekici hale getirmeye çalışmış ama keşke o kadar fazla uğraşmayıp her konuyu kendi içinde olduğu gibi değerlendirseymiş... Bu basitleştirip kolay örneklerle anlaşılır kılmaya çalışma işlemi (çok sık tekrarlar içerdiği için) kitabın akıcılığını etkilemiş...

Ben, mükemmelliyetçi bir bakış açısıyla değerlendirme yapıp hiç hata olmamasını isteyerek okudum, edebi açıdan kurgu olarak bir iki şey göze batıp rahatsız ediyor olabilir ama bu kitabın iyi olmadığı anlamına da gelmiyor, sizleri yanlış yönlendirmiş olmayayım (ki ben kitabı beğendim)...

Sonuçta burası reklam amaçlı basın tanıtım sitesi değil, ben ileride daha da güzeli yapılsın diye kitapta gözüme hoş gelmeyen şeyleri ön plana çıkarmaya çalışıyorum ama kitabın hakkını da yemeyelim, insanın ufkunu genişletip "Aaa, ben bunu bilmiyordum, çok ilginçmiş." dedirten şeyler de yok değil. Zaten herhangi bir kitapta yazan her şeyi olduğu gibi kabul edip her anlatılanı da doğru kabul etmek zorunda da değiliz...
(Umarım kitabın yazarı tüm iyi niyetimle bu şekilde yazdığım için bana kırılmaz, amacım yazar tarafından daha da iyisinin yapılabileceğini görmeme rağmen sırf herkes anlasın diye konuların hafifletilmesini doğru bulmadığımı iletebilmek.)

Kitap bence verilen parayı hak ediyor ve okuyanın seviyesi ne olursa olsun mutlaka öğreneceği bir şeyler de çıkıyor... 

13 liralık fiyatıyla da kolay alınabilecek bu kitabı popüler bilim yazıları bakımından kıtlık bulunan ülkemizdeki tüm okurlara tavsiye ediyorum... [hem kitabın adınının niye böyle konduğunu da içeride okuyup öğrenmiş olursunuz fena mı? :) ]

28 Ocak 2011

Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami

Blog yazarı bir arkadaşım (aydan atlayan kedi) bu kitabı sorunca dikkatimi çekmişti... Bir yıl sonra fırsat bulabildiğim için anca şimdi okuyabildim :)

Bizdeki “Köy yerinde başlık parası” teması gibi Japon edebiyatının da (niyeyse) vaz geçemediği aile içi cinsel ilişki ve tecavüz konularının sıklığından dolayı Japon yazarlara karşı biraz temkinliyimdir... Ama merak edip başladım okumaya...

Kitap, başta ilk 40 – 50 sayfası oldukça sıkıcı ve sıradan giderken yavaş yavaş (ama gerçekten yavaş yavaş) açılmaya başlıyor...

Romanın kahramanı Toru Okada çalıştığı hukuk bürosundaki işinden sadece can sıkıntısı yüzünden ayrılıp kendini eve kapatmış sıradan (hatta fazla sıradan ama biraz da sorunlu) biridir.

Okada işten ayrılınca ne yapacağını düşünürken günler birbirini kovalar, eşi Kumiko bu durumdan hiç rahatsız değildir “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” der.

Der... ama bir yandan da tatsız giden bir şeyler olduğunu okuyucu olarak anlamakta zorluk çekmediğimiz için bakalım bu işlerin arkasından ne çıkacak diye beklemeye başlarız...

Toru Okada evde oturmaya başladığı bu dönemde öncelikli olarak eşinin kayıp kedisini bulmak için mahallede dolaşmaya başlar, bu arada yeniyetme bir kızla karşılaşır... (Kız biraz gariptir ama yine de Okada onunla arkadaşlıktan hoşlanmaya başlamıştır.)

Komşu kızla gelmeler gitmeler kitap boyunca devam ederken, karısı; Okada’yı kediyi bulmasında yardımcı olabilmesi için (abisinin önerdiği pek tanınmamış ama gizli güçleri olduğu söylenen) Malta Kano isimli biriyle tanıştırır...

Okada, kitap boyunca hem Malta Kano ile hem de Malta Kano’nun kız kardeşi Girit Kano’yla da sık sık görüşür... (hatta bazen pornografik şekilde ileri gittikleri de olur)

Bütün bunların üzerine yetmezmiş gibi [bir de çok eskiden eşiyle birlikte ziyarete gittikleri ama fazla önemsemedikleri yaşlı (hafiften yarı kâhin gibi) bir adamın ölümüyle birlikte o adamın yıllarca yanında hizmetini gören] başka bir adamla görüşmeye ve yazışmaya da başlar...

Okada, roman boyunca bunlarla karşılaşır, kendi derdinin peşine düşüp çare bulmaya çalışırken onlar da ona ya hayatın içinden ya da eski tarihli savaş anılarından ilginç şeyler anlatırlar...

Buraya kadar öyle böyle normal seyreden konu belli bir yere gelince yeni bir dönüm noktasıyla (biraz fazla fantastik olsa da) başka bir havaya bürünüyor.

Okada, (yaşlı adamın anlattığı eski bir askerlik anısından etkilenip) komşu kızın evinin karşısındaki gizemli evin bahçesinde bulunan kuyuya inip orada kısa süreli bir inzivaya çekiliyor...

Tabii ki yazar bunlarla da yetinmiyor ve; cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi körelme, savaş, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli konuları kitapta birbiri içine yedirerek garip bir örgüyle okuyucunun kitap boyunca ilgisini ayakta tutmaya çalışıyor.

Kitabın kahramanı Okada kendini fantastik bir güç gibi algılayıp gördüğü “düşle gerçek arası” duyumsamalarda duvarlardan geçmeye başlayınca ben de “Bu Okada kesin şizofren ve sadece kendisi olayları böyle görüyor.” demeye başladım ama yazar hiç de tahmin ettiğim gibi yapmayarak Okada’nın yaşadığı hayatı ve olayları normal bir çizgiye oturtup romanı bitirdi... (böylece fantastik şeylerin hepsi havada kaldı)

İlginç miydi?
Evet.
Farklı mıydı?
Evet.
Edebi yanı var mıydı?
Ona da evet ama yine de okuduğum en iyi kitaplardan biri olduğunu söyleyebilmem çok zor.

Eğer yazar, başka hikâyeleri alıp küçük ilginç bilgilerle, ayrıntılarla süsleyip kitap kahramanlarının konuşmalarına serpiştirmeseymiş roman sadece kendi kendine bunalıma düşüp kendini kuyuya kapatan sorunlu bir adamın fantastik ve gizemli hikâyesinden ibaret olurmuş...

Ben de zaten ana konuyu ve Okada’nın başına gelenleri değil, başkalarının anlattığı ayrıntıları (özellikle Japonya’nın Kuzey Çin’deki işgal yıllarında Ruslarla ilgili anlatılan savaş hikâyelerini) beğendim...

Murakami, uzun bir roman olan bu kitabı yazarken Toru Okada’yı merkeze koyup, ilişkileri, aşkı, günlük hayatı fantastik öğelerle kurgulayarak konuları onun üzerinden aktarmaya çalışmış...

Yazar, bu kitapta iki ana yolda ilerliyor:

Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı ve karşılaştığı sorunların çözümü için yaptıklarının takip edileceği ana yol,

İkincisi; Toru Okada’nın hayatıyla kesişen kişilerin yaşadıkları ve Okada’ya etkileri...
ki bu ikinci yol her ne kadar ana yol gibi önemli görünmüyor olsa da aslında alttan alttan bütün romanı oluşturan esas konuların buradaki rotaya göre belirlendiğini söyleyebiliriz.

Bütün kişisel değerlendirmemle özetleyecek olursam; kitap muhteşem bir edebi örnek olmasa da bir kere kaptırdınız mı güzel bir film seyrederken kaptırdığınız gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bitiriveriyorsunuz...

Canınız sıkılıyorsa, ne okuyacağım diye bir şeyler arıyorsanız, farklı bir şeyler okumayı da seviyorsanız Murakami’yi önerebilirim...

Yazarın bu kitabı tam tahmin ettiğim gibi olmasa da yine de beğendiğimi söylemeliyim, en azından 738 sayfalık Zemberek Kuşunun Güncesi’nden sonra 650 sayfalık Sahilde Kafka’yı okumayı göze almamı sağlayacak kadar iyiydi diyelim biz şuna :)

Fakat lise öncesi yaştakilere tavsiye edilecek bir kitap değil onu da açıkça söylemekte fayda var...

24 Ocak 2011

internette müzik alternatifleri

Değişik şeyleri keşfedip yeni gruplara, şarkıcılara ulaşıp yeni türlere doğru yolculuk yapabilmek için müzik siteleri her zaman favorim olmuştur :)

İşte onlardan şu aralar en çok takıldığım dört tanesi


1..................

"Ben öyle oraya gir buraya gir, onu ileri al bunu atla, ikide bir tıklayıp uğraşamam." diyorsanız sizi güncel ve kaliteli, sıkılmadan dinleyebileceğiniz en iyi yabancı müzik yayını yapan radyolardan biriyle tanıştırayım; Addictradio

Bu radyoyu http://www.addictradio.net/ adresinden bulabileceğiniz gibi bilgisayarınıza ücretsiz yükleyebileceğiniz iTunes programının radyolar kanalı içinden de ulaşabilirsiniz...
Rock, pop (stars), lounge ve alternative seçenekleri sunan en iyi internet radyo kanallarından biri olduğunu ve genellikle bu kanalı takip ettiğimi söyleyebilirim.


2..................

"Yok, ben öyle pek güncel pop, rock vs. şeylere takılmıyorum, şöyle farklı bir şeyler yok mu? Biraz da görsel bir şeyleri olsun ben açayım o hem çalsın hem oynatsın." diyorsanız, o zaman da size tavsiyem ağır tempolu ve genellikle az bilinen müzik kliplerinin yayınlandığı bir müzik kanalı olan http://yesyesyall.org'dur.

Aynı kanalın radyosuna http://yesyesyall.org/radio/#/home adresinden ulaşabilirsiniz.

http://yesyesyall.org/blog/ ise yine aynı adresin müzik bloğu... Müzik dünyasından son klipler, röportaj videoları, farklı ve değişik albüm tanıtımları vs. için bakabilirsiniz... (teşekkürler Güneş)


3..................

www.beatport.com Burası da genellikle club tarzı müzik çalan yerlerin havasına uygun mixlerin, remixlerin ya da elektronik altyapısı değiştirilmiş farklı parçaların ve albümlerin bulunabileceği yeni isimlerin ve parçaların keşfedilebileceği geniş bir mecra... biraz fazla kurcalayıp olabildiğince sitenin tüm imkânlarını kullandığınızda farklı birçok albüme ulaşabiliyorsunuz...

Her ne kadar arada müzik zevkinize uymayacak tarzda albümler bulunsa da yine de en çok satın alınan mp3 listeleri ya da sadece burada bulabileceğiniz hoşunuza giden bir albümün tamamını inceleyebilmek ilginizi çekebilir... Burada çalan parçaları internette başka bir yerde bulmak çok zor o yüzden çalarken bir şey hoşunuza giderse ismini bir yere not etmeye bakın :) çünkü hemen hemen hiç bilinmeyen ya da diskoteklerde djlerin özel listelerinde bulunun parçalar yoğunlukta.


4..................

Gelelim benim en çok dikkatimi çeken çok değişik kliplerin bulunduğu acayip site :) “cliptip”e... Youtube’da sörf yapıp o klipten bu klibe atlayıp duruyorsanız biraz ara verin ve http://cliptip.tumblr.com/ adresindeki ilginç videolara da bir göz atın... ve arşiv bölümüne girmeyi de unutmayın :)

All the king’s men [film]

Meşhur Sean Penn’in hemen hemen bütün filmlerini beğenerek izlemişimdir. Bu filminin de çok güzel olacağını düşünüyordum ama tam olarak düşündüğüm gibi çıktığını söyleyemem.

Her şeyden önce Sean Penn yine çok iyi bir oyunculuk çıkarmış, hakkını vermek lazım ama film de neredeyse sadece Sean Penn’in oyunculuğu üzerine kurulmuş... Sanırım esas sorun da bundan kaynaklanıyor, çünkü senaryo çok sıradandı...

Amerika’nın orta sınıfa yakın alt gelir sahibi kısmı içinde sıradan bir adam olan Willie Stark çevresindeki etkili bir iki kişi tarafından kullanılıp siyasete çekilmek istenmektedir.

Stark bunu görmeden gerçekten siyasete meraklı sıradan her vatandaş gibi olayın içine girer ama çok geçmeden kendisini seçim nedeniyle takip eden gazetecinin “güçlü olan adayın oylarını bölmesi için” rakipler tarafından kullanıldığının söylemesi üzerine gerçekleri anlar...

Fakat bu onda bir yılgınlık ve vaz geçiş yerine “ateşli bir konuşmacı” kişiliğin ortaya çıkmasına neden olur.

“Ateşli politikacı nutuklarını” büyük bir oyunculukla sergileyen Sean Penn filmi tek başına götürüyor ama sadece ilk konuşmanın içeriğiyle aldığımız gaz (bütün film boyunca bu nutuklar ara sıra Hitlervari konuşma tarzıyla tekrarlansa da) filmi kaliteli ve izlenmeye değer yapmaya yetmiyor...

Gerisi her siyasi filmde olduğu gibi orada kök salmış “yargı-siyasi kadro” ve “basın-iş adamı” ilişkilerine dikkat çeken (zengin olmak ya da zenginliğini devam ettirmek isteyenlerin çevirdiği dolapları) basit örneklerle seyircinin önüne koyuluyor...

Biraz suç eleştirisi, biraz kişisel bunalımın ileri ittiği yıpranmış kişilikler, biraz siyasi karakterlerin genel yapı içindeki değişmeyen davranış biçimi ile yoğrulmuş herkesin kişisel çıkarına olabilecek ortak dalavereler vs...

Stark’ın lunaparkta halka karşı yaptığı ilk konuşma dikkat çekici güzellikte bir irkilmeye neden olsa da kendisini kandırmaya çalışan siyaset adamlarına karşı yaptığı cesur mücadele sıkıcı olmaktan ileri gidemiyor.

Sean Penn’in bütün filmlerini seyrettim bunu da seyretmem lazım diyorsanız siz bilirsiniz ama böyle düşününlerden başkasına tavsiye edilecek kadar güzel bir film olduğunu düşünmüyorum.

(Aslında bütün her şeyin dışında, burada siyaset adamı olmak için her şeyi göze alan Stark karakterine yardım eden aristokrat aileden gelen gazeteci ile diğer yardımcı olan bir iki kişi olmasaydı bu adam vali olamazdı gibime geliyor, ayrıca yine buna bağlı olarak filmde görüyoruz ki iyi bir ekip bir adamı en yukarı çıkarabileceği gibi zamanı gelince en aşağıya inmesine de neden olabiliyor... Memuru görmeden amire çıkılmaması gerektiği, filmde arka planda kalmış gibi görünse de yine de dikkat çekiyor...)

Sonuç olarak;
sinema açısından teknik olarak her şeyi yerine getirmiş olsa da (benzerini yüzlerce kez seyrettiğimiz basit ve sıradan konusuyla ilgi çekici olmamasının dışında bir de) sıkıcı bulunabilecek bir yapım ... Sean Penn’in ateşli bir iki nutku için iki saat boyunca bu terane çekilmez...

İki saatinizi bu filmi seyretmek yerine internette arayıp bulacağınız "komik seçim vaadleri"ni okuyarak geçirirseniz daha eğlenceli bir şey yapmış olursunuz :)

(Gizli tarih) Fitne – Yalçın Küçük

496 sayfalık büyük boy kitabı dura kalka, düşüne taşına, zar zor okudum... Bu kitap için rahatlıkla “Okunması zor fakat anlaşılması kolay, farklı eserlerden biriydi” diyebilirim.

Gerçekle komplo teorilerinin harmanlanıp siyasi geçmiş tarihin yeniden yorumlanması ancak bu kadar başarılı olabilir...

Sayın Yalçın Küçük, okuyucuya; kıvrak zekâsı ve kültür birikimi ile yakın geçmişteki siyasi olayları nasıl okuduğunu göstererek resmen “Pes!” dedirttiriyor...

Kitabın, bütün dünyayı saran komplo teorilerini değerlendirirken ülkemizi de içine alıp (ya da tam tersi, ülkemizi değerlendirirken tüm dünyaya uzanan kökleri incelemesiyle) siyasi düşünce adına ayrı kapılar açtığını belirtmemek mümkün değil...

İnsan; “Bütün dünya eğer gerçekten böyle bir siyasi düzen içindeyse, anlatılanlardan yola çıkarak ortaya çıkan bu cehennem benzeri dünyada ne yapılabilir?” sorusunu düşünmeden edemiyor.

Gerçekten siyasi düşünce tarzında yeni boyutlar açabilecek, her şeye şüpheyle yaklaşarak olan biteni tek tek yeniden düşünüp adım adım bir sürü neden sonuç ilişkisi yaratmamızı sağlayan bu kitabı siyasete, yakın geçmiş tarihe ve komplo teorilerine meraklı herkese tavsiye ediyorum...

Gazete kupürlerinden resmi yazışma örneklerine, uluslararası siyasi çözümler öneren köşe yazarlarından politikacıların konuşmalarına (komplo teorileri üreten uluslararası yayınlardan farklı fikirleriyle çarpıcı açıklamalar yapan yazarların kitaplarına) farklı kaynaklardan birçok alıntıyla güçlendirilerek ikna edici boyutlarda “gerçek olarak algılanabilen” bu siyasi teoriler okuru olabildiğince şaşırtıyor...

İsrail’in kurulması amacıyla desteklenen terör örgütlerinin İngilizleri bıktıran baskıları, Amerikalı siyaset adamlarına yapıldığı düşünülen suikastler, Arap ülkelerinin içinde bulunduğu durumu bozmak için yapılan ayak oyunları ve ülkemizin ünlü siyasi isimleri üzerine alınan hayati kararların arkasındaki gizli oyunlar ve sayısız komplo teorisi kitabın ana çizgisini oluşturuyor.

44 sayfalık bir “Önsöz”den sonra; Fesadiye ve Cahiliye olarak eser iki ayrı ana kitaba bölünüyor.

Birinci kitap (Fesadiye) üç, ikinci kitap (Cahiliye) yedi bölümden oluşuyor ve kitap boyunca her bölümün daha iyi desteklenebilmesi için ayrı ayrı özel ekler bulunmakta, ki bu eklerin ve neredeyse her sayfanın altında bulunan dipnotların her biri için ayrı bir kitap yazılabilir dersem neden bahsettiğim sanırım biraz daha anlaşılabilir...

“Bütün dünyayı İsrail devleti adına eline geçirmeye çalışan Yahudi Lobisi’nin” kurguladığı siyasi mantığı açığa çıkarmaya adanmış bir eser gibi duran bu kitabı okuyunca;

Hepsine inanmasanız da bazılarını mantıklı bularak olan biteni kabul etmeye başlarsanız arkası çorap söküğü gibi geliyor ama “Eğer gerçek dünya buysa, böyle bir dünyada bulunmak insana aklını kaybettirebilir!” diye düşünmeden de edemiyorum...

Yüzlerce olay, kişi, yer, neden sonuç ilişkisini takip edip aralarında bağlantılar kurmak bir süre sonra beyninizi yormaya başlayıp her şeyi karıştırmanıza neden olsa da kitaptaki en çok dikkat çeken ve bence dikkat edilmesi gereken ana fikir şu;

Yahudiler, ele geçirmek ya da güçsüz düşürüp başkaları tarafından yıkılmasını sağlamak istedikleri ülkeleri içeriden oyarak (bazen çevrelerini kandırmak için dinlerini bile değiştirerek belli yerlere gelip) istedikleri siyasi durumu oluşturup sonra da buralara el koymaya çalışıyorlar.

Çünkü; Yahudiler “vaad edilmiş topraklar” kavramını bizlerin düşündüğü gibi (şimdilik sınırları sorunlu da olsa) İsrail devleti sınırlarıyla bağdaştırmıyor. Onlar için belli bir alan, belli bir sınır yok!

Önce hiç toprakları yoktu, sonra belli bir şekilde yerleşimci oldular daha sonra bulundukları yerleri ele geçirebilmek için Ortadoğu’da Osmanlıyla savaşan İngilizlerin yanında yer alarak kendilerini toprak paylaşımında hak sahibi konumuna getirdiler. İngilizler de istedikleri zaman istedikleri şekilde bu alana müdahale etmek için İsrail’in kurulup resmi bir devlet olmasına izin verdiler.

Ama...

Yahudi lobisi ne sahip olunan bölgeden ne de dünya üzerindeki diğer paylaşımlardan asla memnun kalmadı, önce bölgedeki ülkeleri birbirine düşürüp kendileri için kuvvetsiz düşmanlar olmalarını sağladı sonra da bunları tek tek ele geçirebilmek için ellerinden geleni yapmaya başladılar...

Zamanında mecbur kalıp sığındıkları ülkelerin toprağında bile gözü olan bir siyasi yapılanma politikasını ütopik de olsa desteklediler ve Ortadoğu, İsrail yüzünden hep bir "ateş kazanı" durumu yaşadı.

Bu kitabın yazılmasına neden olan esas sorun ise bu durumu sürdürüp istedikleri sonucu elde edinceye kadar önlerine çıkan her türlü engeli kaldırma adına yapmayacakları şey bulunmaması... Amaçları olabildiğince dünyayı ele geçirmek!

Yalçın Küçük de bundan hareketle bu kitabında "İsrail'i ön plana çıkararak 'Yayılmacı' politika izleyen Yahudi lobisinin geçmişte yapmış olabileceklerine" dikkat çekip ilerisi için önlem alınması gerektiğini göstermeye çalışıyor.

Tabii ki bütün bunların hepsinin Sayın Yalçın Küçük’ün kurgusal komplo teorileri altında toplanmış ve bunlara dayanak olarak gösterilebilecek siyasi çizelgenin (yine yazarın bütün bunları kendine göre okuması sonucu elde edilmiş) bilgilerine dayandığını belirtmekte fayda var...

Yazarın paragraf aralarında (yüksek yoğunlukta) orijinal kaynaklardan alıntı yapılan metinlerin (aynen orijinal diliyle yazılıp bazen hiç tercüme yapılmadan konuya devam edilmesi) okuyanı biraz zorlasa da yine de anlatılmak istenen şeyi tam anlamıyla aktardığı söylenebilir.

Yakın geçmiş tarihimizin biçimlendirilmesindeki gizemli ellerin neleri neden yapmış olabileceği üzerine düşünüp geleceğin bunlara göre değişip değişmeyeceğini merak ediyorsanız kitap tüm zor okunurluluğuyla sizleri bekliyor...

Dünyadaki uluslararası siyasi yapılanmanın neleri gözeterek hareket ettiği, bunları kendi ülkemizin çıkarlarını düşünerek yönlendirebilmek için neler yapılması gerektiği gibi ayrıntılı konular üzerine düşünen herkesin ilgisini çekeceğine eminim... (Gerçekten de kitabı okuyunca bir süre sonra siz de "Menderes, Özal ve Ecevit gibi bu ülkenin tarihinde önemli bir yer tutan siyasetçilerin ölümleri ile kendi dönemleri içinde yapmak istedikleri arasında bir bağlantı var mıydı?" gibi soruları kendi kendinize sormaya başlıyorsunuz.)

Yalçın Küçük, bugüne kadar yazdığı kitaplarla ve katıldığı televizyon programlarıyla her zaman büyük ilgi çekmiş fakat bir o kadar da aydın camiasının tepkilerine de maruz kalmıştır.

Ve kendisine bir sürü seviyesiz eleştiriler yapılmıştır ama bakınız kendi içinde bulunduğu durumu Sayın Küçük nasıl ifade ediyor;

“Bir de Erasmus var, orta okulda tanıştım, bir düsturu, kendi sözcüklerimle, başkalarının doğrularıyla bilge olmaktansa, kendi aklımla deli olmayı tercih ederim, benim hep düsturum oldu.”

Yorum da karar da sizin Mızrak Yayınları’ndan çıkan 30 TL.’lik kitabı internette indirimli olarak 24 TL'ye bulmak da mümkün...

17 Ocak 2011

rüya görenler ve görmeyenler...


Rüya görmeyenler ya da gördüğünü hatırlamayanlar daha sağlıklı mı olurlar? İşte, bunun üzerine bir “biyoloji teorisi” açıklamam var...

Başlıyorum:

Herkes rüya görür ama kimisi sabah olunca hatırlamaz.” diyenleri duymuşsunuzdur.

Eğer durum gerçekten böyleyse ben, şu “Sabah uyanınca hatırlamayanlar” sınıfına giriyorum :) çünkü hayatım boyunca bir iki tanesinin dışında hemen hemen hiç rüya gördüğümü hatırlamıyorum.

[ ki son gördüğüm rüyadan tek aklımda kalan şey “a şıkkı, bir sevgi dili Finlandiya” cümlesi olduğu için hatırlamamak daha iyi olur diye düşünüyorum :) ]

Evet, konu rüyalar olduğuna göre insan psikolojisi, bilinç, uyku durumu ve beyin faaliyetleri vs. gibi konular da haliyle ilk anda akla gelen şeyler oluyor. (ve bir de tabii ki insan kendi durumunu merak edip buna göre okuduklarını yorumlayarak çeşitli teoriler de üretebiliyor)

Bundan bahsetmemin sebebi son okuduğum kitaptaki bir yazı.
[Werner Bartens - Das neu lexikon der Medizin-Irrtümer/schlaf (190)]

Bu yazıya göre; yapılan araştırmalarda (uyurken kaydedilen beyin aktivitelerinin değerlendirilmesine göre), gece uyku durumuna geçip de sabah uyanıncaya kadar derin uykuya dalanların daha az rüya gördükleri (ya da hiç rüya görmediğini söylediği) tespit edilmiş...

Yani buna göre;
Eğer gece yatıp da iki de bir sağa sola dönüp en ufak seslere kulak kabartıp uyuyup uyanıp (kırk kere gözünü açıp kapayıp) sabaha kadar zor uyuyanlardansanız nihayet uykuya daldığınızda rüya görüyorsunuz...

Yok eğer yatar yatmaz (ya da az bir süre sonra) uykuya dalıp da taaa sabah oluncaya kadar hiçbir şeyi duymadan uyuyanlardansanız işte o zaman hemen hemen hiç rüya görmüyormuşsunuz... (daha doğrusu gördüğünüz rüyayı hatırlamıyormuşsunuz)

Uyku durumuna geçilince vücudun çalışma hızı yavaşlıyor ve bu da insanın fiziki olarak dinlenip yeni güne hazırlanmasını sağlıyor.

Bir yandan da yaşadığımız gün içerisinde edindiğimiz tüm bilgiler ve duygu durumumuzu etkileyen şeyler de beyin tarafından düzenleniyor. (olumsuzlar silinir, yararlılar bir kenara kaldırılıp yerleştirilir, bilinçaltı yeniden düzenlenir vs. gibi)

Demek ki uykudayken vücudun dinlenmesi ve beynin bütün duygu ve düşünce sistemini düzenlemesi gerçekleştiğine göre “uykumuz ne kadar kaliteli olursa” bunlar da o kadar iyi bir şekilde yerine getirilip bir sonraki güne daha iyi başlamamız sağlanıyor.

Uyku durumu sabaha kadar sorunlarla boğuşup onu bunu düşünüp bir şekilde bir şeyler yüzünden bölünüp duruyorsa – yani kesintisiz ve sağlam, derin bir uyku değilse – bunun tam tersi bir durum söz konusu oluyor. Bu durumu “Vücudumuz tam dinlenememiş, beyin kendini tam anlamıyla düzenleyememiş ya da yapacağı işleri eksik yapmış.” diye de yorumlayabiliriz.

Ki hepimiz iyi bir sağlığın iyi bir uykudan geçtiğini biliriz...

Peki öyleyse bütün bunları birleştirip nasıl bir teori üretebiliriz?

İşte, o da bizi; benim aklıma gelen ve bu yazıyı yazmama sebep olan “Biyoloji teorisi”ni düşünmeye yönlendiriyor: Hiç rüya görmeyenler (ya da görmediğini düşünenler) hemen hemen her gün, dün gece gördüğü farklı bir rüyayı anlatanlara göre fiziken daha sağlıklı olmalılar.

Ufak tefek de olsa herkesin bir iki sağlık problemi vardır ama her gün rüya gören insanların hiç rüya görmeyenlere göre daha fazla sağlık sorunu olduğunu düşünmek yukarıda anlattıklarımı yorumlayınca bana mantıklı geldi.

Çünkü;

her gün yeni bir rüya gördüğünü söyleyen ve bu rüyasını hatırlayıp anlatan kişiler demek ki çok sık rüya görüyorlar, çok sık rüya görenlerin ise gece iyi bir uyku kalitesine sahip olmadıkları, uykularının hafif olduğu, bu yüzden derin uykuya dalamadıklarını da belirtmiştim...

Kaliteli bir uykuya sahip olamayanların derin uykuya dalamadıkları için fiziken ve beynen daha iyi dinlenemedikleri de söylenebilir...

Fiziken ve beynen iyi dinlenemeyen insanların da daha az sağlıklı olduğunu düşünmek doğal olarak bütün bu mantık sırasının son adımı oluyor.

Not: Yalnız fazla uyumayla iyi uyuma arasındaki farkı göz önünde bulundurmanızda fayda var çünkü fazla uyuma kaliteli uyku ve dinlenme anlamına gelmiyor.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Daniel Kripke’nin yaptığı araştırmaya göre (altı yıl süren ve yaklaşık bir milyon insanı kapsayan bir araştırma); “günde dört saatten az uyuyanlar” ile “sekiz saatten fazla uyuyanlar”ın oluşturduğu grup içindeki ölüm oranı diğer insanlardan daha fazlaymış...

Not 2: Bir de daha önceki bir yazımda alıntı yaparak rüyalar hakkında şöyle (üç şeye yarar rüyalar) diye bir şey daha yazmıştım.

12 Ocak 2011

sarı kanarya?


Bir yerde bir şeyler okuyordum ki arada bir satır dikkatimi çekti, sonra biraz araştırayım dedim ve iki şey birden bulunca :) Kareli defter’e yazayım dedim...

Hiçbir takımı tutmuyorum ama babam Fenerbahçe’li olduğu için :) çocukluğumdan beri merak etmişimdir; Fenerbahçe Spor Kulübü, bir sürü güç simgesi (Galatasaray’ın Aslan’ı, Beşiktaş’ın Kartal’ı gibi) hayvan varken neden Kanarya gibi bir sembolü kendisine maskot olarak seçmiş?

Dedim ya başka bir şeye bakarken iki şey birden buldum diye :) aslında Kanarya ile ilgili bir şeye bakıyordum ve arada çıkanlardan bu Fenerbahçe’nin kanaryasına da rastlayınca “Ya, dur şunu da hep merak etmişimdir bir bakayım.” dedim...

Fenerbahçe Spor Kulübü’nde 1939-1955 yıllarında Cihat Arman isimli bir kaleci varmış ve bu kalecinin de kanarya sarısı forması varmış... (ki kendisine o zamanlar "Uçan kaleci" lakabı takılmış)

Kaleciler için top tutarken yükseğe doğru atılma hareketinin seyirciler tarafından “Uçma” olarak yorumlandığını herkes biliyordur. İşte yine böyle zor bir topa “Uçarak” müdahale eden Cihat Arman için (kanarya gibi sarı forması da üzerinde bulunduğundan) “Resmen uçarak kurtardı, sarı kanarya!” tabiri kullanılmış ve daha sonra kurulan genç takım da Sarı kanaryalar olarak anılmaya başlanmış...

[çeşitli kaynaklarda Fenerbahçe Müzesi Müdürü Alp Bacıoğlu da bundan sonra spor basınının Fenerbahçe’den bahsederken “Sarı kanaryalar” lafını daha sık kullanmaya başladığını ve sonradan da kulüp tarafından bu lakabın simge olarak kabul edildiğini belirtmiş...]

Evet bunu da öğrenip içimiz rahat ettikten sonra :) esas aradığım şeyi de yazayım tam olsun :)

Kanaryaların doğal renkleri toprak rengine yakın açık bir sütlü kahve ve bej renklerinin karışımıymış ama zamanla insanların elinde hep güzel sarı renkli yavruların seçilip çoğaltılmasıyla bu kuşlar günümüzde bilinen genel “Kanarya sarısı”na sahip olmuşlar.

"Peki bunda ilginç olan ne?" diyeceksiniz... Hemen onu da yazayım: arada bir rastlanan kimi yeri ateş kırmızı gibi ya da turuncuya bakan sarı kanaryalar öyle doğuştan o renge sahip değilmiş... Bunlara yavruyken ve daha sonradan kırmızı biber yediriliyormuş, o turuncu rengi veren işte o kırmızı biberlermiş.

[Ama kuşların acı algısı var mı, ağzı yandığı için mi o kadar ötüp bağırıyor yoksa kendi halinde de olsa bunlar böyle mi öter o kadarını bilemiyorum tabii ki :) ]

"Ne dinliyorum?" ve yeni bir blog :)


Kafama esince kareli defter’e müzik videoları koymaya karar vermiş ama sonra sayfalara girişi yavaşlatacağını ve burada yazıları takip edenleri engelleyebileceğini düşünüp vaz geçmiştim...

Bir yandan böyle bir şey yapmak istiyordum ama bir yandan da söylediğim şekilde bloğu felç edebilir diye de gönlüm elvermiyordu...

Oraya da ayrıca yetişmenin zor olacağını biliyorum :) ama sonunda şöyle bir çözüm buldum ;

Youtube tabanlı yeni bir blog!

Aslında tam anlamıyla bir “blog” olacak yani günlük gibi bir şey ama müzik güncesi, dinlediğim müziklerin seyir defteri de diyebiliriz...

Ne dinledim ne beğendiysem mp3 player’ımda ne çalıyorsa, internette değişik ve güzel ne bulduysam hemen hooop videobloğa göndereceğim... Belli bir süre sonra yayından kaldırırlar mı, koyduklarımı internet bağlantınızın hızına göre sorunsuz seyredip dinleyebilir misiniz bilmiyorum ama bundan sonra (artık nereye kadar giderse) dinlediğim şeyleri http://16-46.blogspot.com/ adresindeki müzik video bloğuma koyacağım...

Bazen arada herkesin bildiği her yerde çalan son liste parçaları bazen hiç bilmediğiniz garip eski şeyler, bazen etnik bazen elektronik, bazen slow bazen oynak şeyler de olacak, belli bir sıra belli bir liste, belli bir düzeni yok tek ölçü beğenip dinliyor ve güzel bulmam olacak...

Biliyorum, baştan alışmanız zor olacak, yani hepsi de öyle her yerde çalan ve bilinen şeyler değil ya da tek tipte rock, punk, pop, jazz gibi şeyleri toplayıp toplayıp sıralamayacağım... Bir oradan bir buradan, çok farklı ve alışılmadık şeyler olmasına özen göstermeyi istiyorum ama tabii ki son anda televizyonda kulağıma güzel gelen bir şey varsa ve beğenirsem onu da koymamazlık etmeyeceğim.

Sonuçta müzik benim için büyük bir tutku ve hayatımda olmazsa olmazların en başında gelenlerden, o yüzden parçalara önyargısız ve tarafsız yaklaşmanızı, tür, isim, tarz, ülke, sanatçı ayrımı yapmadan sadece müziğe kulak vermenizi rica ediyorum... Eğer o parçayı dinliyorsam ve beğenmişsem mutlaka bir yerinde özel bir şey vardır. Ya şarkıcının sesi çok güzeldir ya fondaki bir ses efekti hoşuma gitmiştir ya da ne bileyim ben en azından bas vuruşların tonu çok güzeldir ama mutlaka o şarkıyı beğenmem için bir sebep vardır. Yoksa beğenmediğim parçayı kalkıp da herkes dinliyor diye dinlemem ve de paylaşmam...

Şimdilik geçen yıl bulup dinlediğim eski yeni 1000 küsur parçadan en çok hoşuma giden 124 parçayı koydum. Hepsini bir iki gün içinde bloğa koydum ki neler var ve ileride ne türler olur, ne kadar garip şeyler çıkar hiç değilse bir fikir versin...

[ Yoksa her ay bu kadar parça koymam mümkün değil... (Maksat yeni girenler en azından bir iki saat oyalanıp bir şeyler bulacak kadar ilk başlangıçta bir içerik bulsunlar. ) Onun için de bloğu açtığımdan beri belli bir miktarda arşivi olsun ondan sonra duyururum diye düşündüm. Sanırım şimdilik yeterli gelir :) ]

Umarım siz de arada bir bakıp güzel bir şeyler bulup hoşunuza gidecek değişik tür, grup ya da şarkıcılar keşfedersiniz...

Zaten bu müzik bloğunu sadece bunun için açtım, buradan başka bir yerde ne tanıtımını yaptım ne ilan koydum ne de oradan başka bir yere link verdim. Tek istediğim şey müzik, müzik, müzik...

Haydi bakalım kulaklıkları hazırlayın, sesi açmayı da unutmayın :)
Hoşunuza gidecek bir şeyler çıkarsa ne mutlu bana...

04 Ocak 2011

tavuklar, tavuklar, tavuklar...


Evet... Hepimiz geçtiğimiz yıllarda şu tavukburger satan fastfood şirketlerinin çiftliklerinde tavukların yaşam şartlarının ne kadar zor olduğunu görüp üzüldük...

Ama bir yandan da tavukları yemeye devam ettik :(

Neyse, konumuz bu değil...

Geçenlerde okudum ve çok ama çok ilginç buldum, kareli defter’e yazayım dedim.

Bildiğiniz gibi tavuk yetiştiriciliği apayrı bir uzmanlık alanı ve her geçen gün bu alandaki geliştirmelerle üretimde daha az enerji ile daha kısa sürede daha fazla tavuk elde edilmeye çalışılıyor. (bu da ne derece sağlıklı orası apayrı bir konu tabii ki)

Tavuklar, boğaların aksine kırmızı rengi görebilen hayvanlar ve de kötü bir özellik olarak kümeslerde herhangi bir tavuk yaralanmışsa diğerleri hiç durmadan bu yaralı tavuğun üzerinde kırmızı (kan) olan bölgeyi gagalıyorlarmış... (tabii ki o da canını kurtarmak için diğerlerini gagalayıp yaralıyor, sonra diğerleri bu yaralılara saldırıyor ve çiftlikteki kavga içinden çıkılamayacak kadar büyüyormuş.)

Onbinlerce tavuğun bulunduğu dev tavuk çiftliklerinde hiç bitmeyen kavgalar yüzünden telef olan hayvanların sayısını (ve dolayısıyla içerideki kargaşanın getirdiği enerji kaybını) azaltmak için bu işle uğraşanlar bir sürü şey denemişler.

Bazı çiftliklerde tavukların bulunduğu alan tamamen kırmızı ışıkla aydınlatılmış. Bu, tavukların her şeyi kırmızı görmesini ve yaralı tavukların üzerindeki kırmızı yaraları ayırdedememesini sağlıyormuş. Fakat bu seferde sadece yoğun kırmızı ışık olduğu için işçiler önlerini göremiyormuş.

“Ne yapalım... ne yapalım?” diye düşünürlerken (inanın doğru söylüyorum) bütün tavuklara kırmızı camlı gözlük takmayı denemişler... :) ama tahmin edebileceğiniz gibi kafasını bu kadar fazla oynatan bir hayvanın gözlükleri taşıması çok zormuş ve gözlükler devamlı düştüğü için bundan da vazgeçmişler.

Ama araştırmaya devam etmişler ve inanın (inanılması çok zor biliyorum ama...) her bir tavuğa tavuklar için özel üretilmiş “kırmızı lens” takmışlar!!!

Her ne kadar bu yöntem zamanla tavukların gözlerinde kuruluk yapıp çeşitli göz bozukluklarına neden oluyorsa da (bir ay sonra kesip yenilecek bir hayvanın göz sağlığı için fazla üzülmediklerini tahmin edersiniz) üretimde daha az yemle daha besili tavuklar ve daha fazla yumurta elde edilmeye başlanmış.

Eğer piknik yapmaya gittiğiniz bir yerlerde kırmızı gözleriyle korkutucu bir şekilde size yan yan bakan bir tavuk görürseniz korkmayın... Unutmayın ki; öyle gözünü kan bürümüş gibi bakan bu tavuk aslında yakınlardaki bir tavuk çiftliğinden kaçmayı başarabilmiş şanslı bir tavuktur ve sadece gözündeki lensler yüzünden öyle görünüyordur...

not 1: Saygın bir yayın olan American Heritage’in tavuk etinin bollaşıp ucuzlamasıyla ilgili uzunca bir yazısında (altlara doğru Amerika Birleşik Devletleri’nin II. Dünya Savaşı’na katılması ile ilgili bölümün hemen üstünde) bu ayrıntıdan bahsediliyor.
Şu linkten: http://www.americanheritage.com/articles/magazine/ah/1996/5/1996_5_52.shtml
bu yazıya ulaşabilirsiniz

not 2: Sadece bu konu üzerine yazılmış başka bir konuya da (ne yazık ki yine İngilizce olarak) şu linkten http://www.uselessinformation.org/chickens/index.html ulaşabilirsiniz

Son rulo...

Şu Afganlı kız’ın fotoğrafını bilmeyen yoktur... 1985’te National Geographic Dergisi’nin kapağındaki bu fotoğrafı Steve McCurry çekmişti...

McCurry bu fotoğrafı çektiğinde makinesinde klasik bir “Kodachrome” film rulosu varmış...

Kodachrome filmlerin parlak renkleri ve dolgun dokusuyla fotoğraf tutkunları için özel bir yeri vardır. Fakat son yıllarda dijital fotoğraf makinelerinin yaygınlaşıp normal filmlerin fotoğrafçılıkta kullanılmaması yüzünden Kodak firması bu ürünün imalini 2009'dan itaberen durdurmuştu...

Kodak firması Kodachrome filmlerinin en son rulosunu da kendi adını tüm dünyaya fazlasıyla duyuran bu ünlü fotoğrafçıya hediye etmiş.

McCurry bu son rulo Kodachrome ile çektiği fotoğrafları kendi blog sitesine koymuş. Çekilen fotoğraflar arasında “İstanbul’un gözü” olarak tanıttığı ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’in bir portresinin de olması benim için sürpriz oldu ve hoşuma gitti.

McCurry’nin bloğunda yayınladığı bu “Son rulo” Kodachrome filmle çekilen fotoğraflara; http://stevemccurry.wordpress.com/2010/12/30/the-end-of-an-era-1935-to-2010/ linkinden ulaşabilirsiniz.
Not: resimlerin en altında Paul Simon’ın parçasından bir iki dizesindeki;
Kodachrome
Bize güzel parlak renkler verdi
Bize yazın yeşilini (çimenleri) verdi
Öyle ki bütün bunlar size
dünyanın her yerinin güneşli bir günde olduğunu düşündürür
sözleri de sanırım Kodachrome filmin ne derece efsaneleştiğini en iyi şekilde gösteriyor :)

not 2: Bu filmin kullanılmasından sonra özel bir şekilde banyo edilip karta basılması gerekiyor. Kodachrome filmin Banyo ve karta basma (tab) işlemini yapan son fotoğraf laboratuvarı olan Amerikan Dwayne’s Photo şirketi 2011’e girdiğimiz şu günlerden itibaren artık bu film için işlem yapmayı durdurduğunu açıklamış. [Elinizde bir Kodachrome film varsa bu not onu çöpe atabilirsiniz anlamına geliyor :) ]

Kodachrome'la çekilmiş birkaç fotoğraf örneğine kodachromeproject.com/blog/ adresinden ulaşabilirsiniz... (fotoğraflar harika)

03 Ocak 2011

uyku ve beyinle ilgili küçük bir ayrıntı...


Oğlumu ayağımda salladığım zamanlardan biliyorum, bebek sayılacak kadar küçük çocukların uyuyup uyumadığını (daha doğrusu derin uykuya dalıp dalmadığını) anlamak için pijamasının ucundan tutarak kolunu hafifçe kaldırıp serbestçe yanına bırakırsınız...

Hiç tepki yoksa anlarsınız ki artık top atsanız uyanmaz. [ ki bizimki ne yazık ki bu duruma hiçbir zaman uymayarak en küçük çıtırtıya bile kalkan takımdan oldu, o da ayrı bir mevzu :) ]

Neyse işte... Bu şekilde derin uykuya dalıp dalmadığını anlamaya çalıştığımız zaman bir insan evladının bu şekilde kolunu kaldırıp pat diye bıraktığında “sadece uyuyor olduğu için” hiçbir şekilde tepki vermemesi bana ilginç gelirdi...

Bir önceki gönderide tanıttığım Paranoyak kitabında uyku bozuklukları ile ilgili bir bölümde yer alan bir ayrıntı dikkatimi çekti...

Buna göre, insanlar; (normalde) uyuduğunda REM (Rapid Eye Movement; Hızlı Göz Hareketi) evresine girince düş sırasında kendisine zarar vermesini engellemek için beyin tarafından kasları uyuşturularak bir nevi felç durumuna sokulurmuş (uyku felci deniyormuş)...

Böyle şeylerle karşılaşınca kendisi apayrı bir alem gibi görünen beynin yapısı, insan bedeni ve davranışları bütün evrenden çok daha bilinmeyenle dolu ve çok daha fazla gizemli geliyor...

Paranoyak

".... Peki sorarım sana, bir deli bütün giysilerini çıkarıp vücuduna krem peynir sürdükten sonra kampüste anadan doğma vaziyette aklının başında olduğunu haykırarak koşar mı? Bu onlara günlerini gösterecek."

Yukarıdaki paragrafı okuyunca gülümsememek mümkün değil :) yaptığım bu alıntı, mizah yazarı ve komedyen Dennis DiClaudio’nun NTV yayınlarından çıkan kitabı “Paranoyak”tandı.

Ruh sağlığından şüphe duyanların el kitabı” alt başlığıyla yayınlanan Paranoyak’ta bazılarını hiç duymadığınız 45 ruhsal bozukluğun tanımı yapılırken; hastalığa sahip olan birinin ağzından "iç ses"le anlatılıyormuş gibi (giriş paragrafındaki örneğe benzeyen) yazılmış esprili bölümler de var.

Tabii ki kitap sadece açıklama ve esprili “İç ses” bölümlerinden oluşmuyor. Her hastalık için “Tanı”, “Nedenler”, “Tedavi” bölümleri olduğu gibi her konunun başında esprili minik bir “Kendinizi sınayın” bölümüyle konu sonunda da “Meraklısına” ismiyle yazılmış küçük ayrıntılar da yer alıyor.

Pisikolojiye karşı meraklı olmasanız bile insan akıl sağlığının ve bilincinin, beynin karışıklığıyla birleşince ne kadar büyük sorunlar çıkarabileceğini görebilmeniz açısından tavsiye edilebilecek değerde bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Daha önceden çeşitli hastalıkların mizahi bir şekilde ele alındığı “Hastalık hastası” kitabının yazarı da olan DiClaudio’nun Paranoyak isimli bu kitabını okudukça;

Bir yandan böyle hastalıklara sahip insanları düşünüp üzülürken bir yandan da yazarın (“iç ses” ve bazen diğer bölümlere de sıçrayan) mizahi anlatımıyla ortadaki durumu gözümüzde canlandırınca kitap boyunca gülümsemeden edemiyorsunuz.

“Eğlendirirken öğreten, öğretirken düşündüren” denilen tür diye bir şey varsa eğer işte o bu kitap için söylenmiş olmalı... Pisikolojiye karşı ilgi duyan tecrübeli okurlar için eğlenceli olabileceği gibi bu konuda yeni yeni okumaya başlayanlar için güzel bilgiler de içeren bu kitabı herkese tavsiye ediyorum...

[Kitaptaki 45 ruhsal hastalık, bilerek; günümüzde “en çok karşılaşılan” psikolojik rahatsızlıklar arasından seçilmemiş. Sık görülen ruhsal hastalıklarla ilgili temel bilgiler edinmek istiyorsanız bu kitap size göre değil. Çünkü bahsedilen hastalıklar daha çok (ilginç olarak değerlendirilebilecek) “Tuhaf” olanlar arasından seçilmiş. Ayrıca kitabın bu hastalıklardan bahsederek bilimsel/tıbbi bir rehber olma amacı taşımadığını belirtmekte de fayda var.]

Küçük boyutlu olmasına rağmen 208 sayfalık kaliteli ve güzel bir kağıda basılmış kitabın fiyatı 16 TL.

Büyük oyun (a step into the darkness) [film]

Filmi sıkılarak sonuna kadar seyrettim.

Teknik açıdan da kurgu ve senaryo açısından da yetersiz buldum. Yüklendikleri böyle ciddi bir konu için daha fazla özen gösterilmeliydi diye düşünüyorum.

Gereksiz uzatılmış sahneler, konuya hiçbir katkısı olmayan ayrıntılar, her sahnede değişen ışık ve ses seviyesi, kimi yerde filmi izlememi zorlaştıracak kadar belirsiz konuşmalar, filmi kalitesiz olarak nitelendirmeme neden olan en büyük etkenlerdi...

Konuya gelirsek;

Köyü baskına uğrayıp tüm ailesi Amerikalı askerlerce öldürülen Kuzey Irak'lı bir kadın (Cennet) var...

Cennet’in ailesinden geriye sadece Kerkük'te çalışan kardeşi kalmıştır.

Kardeşini bulmak için yola çıkan Cennet, orada kardeşinin bir patlamada yaralanıp Türkiye'ye gönderildiğini öğrenince bu sefer Türkiye'ye gitmeyi kafasına koyar.

Hayatı boyunca köyünden başka bir yer görmeyen Cennet, kaçak yollardan eşkiyalarla dağları aşıp sınırı geçer.

Yolda kendisine yardım eden adamlardan birinin tecavüzüne uğrasa da kardeşini bulmaktan vaz geçmeyen Cennet’in yolu İstanbul'a kadar uzar...

Yolda Cennet’e yardım ederek kendisini istanbul'a kadar getiren yeni tanıştığı insanlar da (dindar insanları kendi çıkarları için kullanan) terör örgütünün adamlarıdır.

Bunların yanında kendisi gibi ailesi öldürülmüş olan başka bir kadınla arkadaşlık eden Cennet’e “kardeşinin öldüğü” yalanı söylenerek kendisini iyice çaresiz hissetmesi sağlanır.

Sonunda yapacak bir şey kalmayınca (daha sonra sahte kırmızı pasaportla ortadan kaybolacak olan) sahte hocanın telkinlerinin zorlamasıyla da kadın intihar bombacısı olur... ve aynı kaderi paylaşan iki kadın İstanbul’daki büyükelçilikleri bombalamak için yola çıkarlar.

Sonuç olarak;

Mantıksız ve bir sürü saçmalıkla dolu kötü çekilmiş sıkıcı bir filmdi...

“Bütün sülaleni bile öldürmüş olsalar kimseden yardım isteme, ya tecavüz ederler ya dini duygularını sömürüp seni ölüme yollayacak kadar kendi çıkarları için kullanırlar!” mesajı vermeye çalışmışlarsa da olmamış, “Bakın, bu insanlar bir sürü şey yaşayıp o yüzden en sonunda bu hale geliyor.” demeye çalışmışlarsa da olmamış...

Ben beğenmedim, kusuruma bakmasınlar. Böyle bir konuya yakışmayan gereksiz küçük şirinlikler yapıp (yolda motoru bozulan cüce sürücü, sıkışınca giden kamyonetin üzerinden çişe tutulan çocuk gibi...) Amerikan tarzı anlatım kullanma yerine daha özgün ve daha net bir şey yapmayı denemeleri gerekirdi.

Sıkılacağınızı ve sizinde benim gibi filmi hem yetersiz hem özensiz hem de kötü bulacağınızı düşünerek seyretmemenizi tavsiye ediyorum...