28 Şubat 2011

müzik + mizah :) Igudesman & joo



Bir zamanlar TRT ekranlarında sıkça izlediğimiz Ünlü Aktör Danny Kaye’in New York Filarmoni Orkestrası’yla birlikte gerçekleştirdiği muhteşem bir “Komedi-Konser”i vardı...

Seyreden herkesi güldüren bu gösteri kaliteli bir mihaz örneği olduğu gibi klasik müzik parçalarından en güzel örnekleri de arka arkaya sıralayarak klasik müzik sevmeyenlere bile bu tarzı sevdirmişti.

Geçen hafta video müzik bloğum için bir şeylere bakarken harika bir “İkili” keşfettim.

Bu ikili bana yukarıda anlattığım Danny Kaye’in o mizahi konserini hatırlattı ama tabii ki burada daha önce yine kareli defter okurlarıyla paylaştığım diğer muhteşem ikili "Umbilical Brothers" gibi bunlar da diğerlerinden biraz daha farklıydı.

Önce en yakın arkadaşlarımla paylaştım sonra evde tüm ailecek izledik...

Ve şimdi de kareli defter okurlarıyla paylaşıyorum:

Aleksey Igudesman ve Hyung-ki Joo iki müzisyen... ama bunlar bildiğiniz müzisyenlerden değil :) çünkü bunlar sahneye çıkınca müzik yapmaktan çok yaptıkları müzikle seyirciyi güldürmeyi tercih ediyorlar...

[Karışan nota kâğıtları mı istersiniz, keman yayını içine çeken elektrik süpürgesi mi, piyano çalarken bir yandan bir şeyler atıştırıp bir yandan gazete ilanlarına bakıp bir yandan da telefonda konuşan bir piyanist mi artık aklınıza gelmeyecek her türlü numarayı yapıyorlar :)]

İnterneti biraz arayınca bu ikilinin tüm gösterisini içeren bir konser dvd’sine de ulaştım, belki siz de bulur ;) ve izlemek istersiniz. Bu ikili eğer ülkemizde konser verseydi mutlaka gider ve verdiğim paraya da asla acımazdım.

Gösterilerinde klasik müzik ikilisi olmak için çalışarak büyük çaba sarfederken başlarına gelen şeylerle seyirciyi güldüren iki müzik sevdalısının parodilerini eminim siz de çok beğeneceksiniz.

Yukarıdaki video benim en sevdiğim bölümlerden biriydi. Konser dvd’sinden gösterilerinin tamamını izleyebileceğiniz gibi bir fikir edinmek için youtube’taki kanallarından da birçok videoya bakabilirsiniz...

İkilinin resmi internet sitesi: www.igudesmanandjoo.com’da da bir sürü bilgi ve video bulabilirsiniz.

3 boyutlu sanal geziler


100 Mimari Şaheser isimli kitap için hazırladığım yazıma malzeme ararken internette sık sık karşıma çıkan 3D mekânlar sitesi (www.3dmekanlar.com) ilgimi çekti...

Gerçekten çok büyük bir çalışma sonucu oluşturulmuş olağanüstü bir imkân sağlayan sitede şehir altmenüsünden istediğiniz şehire ve kısıtlı da olsa bazı ülkelerin üç boyutlu sanal turlarına kolayca ulaşmanız da mümkün.

Sitenin; Cami, türbe, saray, müze, han, hamam, kale, kule, ev, meydan, park, doğa, dini yapılar ve diğerleri için ayrı kategorilerde bölümlere ayrılmış olması kullanıcılar için büyük kolaylık sağlamış...


Ülkemizdeki tarihi eser ve arkeolojik kalıntıların başlıcalarına sanal turla bir göz atabileceğiniz gibi Hollanda’daki Eindhoven stadyumuna, Fransa’daki Paris Eyfel Kulesi’ne hatta uzaya çıkıp Samanyolu Galaksisi’ne :) ve Mars’ın Columbia Tepeleri’ne bile bakabilirsiniz.

Pamukkale’den, Mısır’daki piramitlere, Miniatürk’ten Topkapı Sarayı’na kadar birçok mekân bu sitede sizleri bekliyor. Yapanların ellerine sağlık diyerek kendilerini böylesine güzel bir şey yaptıkları için şahsen tebrik ediyorum.

100 Mimari Şaheser - Meltem Cansever

Bu yazıda bir kitap tanıtımı ve eleştirisiyle birlikte, kitapta çok ilginç bulduğum çok güzel ayrıntıları yazacağım.

Yazı gerçekten çok uzun olacak ama arkeoloji, mimari, tarih, antropoloji, sosyoloji gibi temel bilim ve sanat alanlarına ilgi duyuyorsanız (ya da duymuyor olsanız bile) bu konuyu sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyorum. (kitap için yazdıklarımı atlayıp hemen konuya geçmek isterseniz okumaya yeşil çizgiden başlayabilirsiniz.)

(En azından ülkemizdeki çok değerli kültür hazineleri hakkında biraz bilgi sahibi olmaya, bunlar hakkında bir şeyler öğrenme isteği uyandıracabileceği için yazının ayrıntılara dikkat etmenizi özellikle rica ediyorum.)

Neresinden başlayayım, ne diyeyim bilemiyorum...

NTV Yayınları, bilim, tarih dergileriyle bir şekilde yayın dünyasında iddialı olacağını sezdiriyordu. Arkasından bir sürü güzel kitap çıkardı ve bu iddiasını iyice güçlendirdi.

Bu yayınevine ait yaklaşık 20-25 tane kitap aldım. Gerçekten her biri diğerinden güzel kitaplar.

Yayın listesinde “Türkiye’nin Kültür Mirası 100 Mimari Şaheser” isimli kitabını görünce de gözüm kapalı hemen aldım.

Kitap için seçilen “100 mimari şaheser” içinde her ne kadar “Biliyorum” dediğim şeyler olsa da en bildiklerim arasında olanların içinde bile hiç bilmediğim ilginç şeyler de buldum...

Kitabı okurken beğendiğim yerleri de oldu, orası ayrı bir şey... ama sevmediğim ve okuma zevkini bölen, hatta insanı sinir eden şeyler de yok değildi.

Önce bir iki eleştirel fikrimi, beğenmediğim şeyleri yazayım, sonra da kitaptaki ilginç bilgileri paylaşacağım... [ Önce kızgınlığım geçmeden biraz verip veriştireyim de :) ]

Tamam güzel ve yararlı bir kitap, bu alandaki eksikleri dolduran ve ihtiyaç duyulan bir eser. Bu kitabı almanızı da tavsiye ediyorum, emeği geçen herkese teşekkürler. Ama...

Bu kadar güzel bir fikir için bu kadar özensiz ve kontrolsüz, yazım yanlışlarıyla dolu, karanlık ve kötü çekimlere sahip fotoğraflarla (ya da baskıyla) hazırlanmasına mı üzüleyim...

Kimi yerlerde gereksiz “reklam ajansı metinlerini andıran, sonradan eklenmiş gibi duran bazı paragraflarda” özenti bir dille açıklamalar tarifler yapılmasına mı bozulayım...

Yoksa “Öyle ya da böyle bir şekilde bu çeşit kitapların sayısında artış oluyor, her şeyine rağmen belli bir görevi yerine getiriyor, ileride daha da iyilerine bir yol gösteriyor diye sadece faydasını mı kabulleneyim?” gerçekten bilemiyorum. Ama ikinci baskısını yapmış böyle önemli bir kitap mutlaka daha büyük bir özenle hazırlanmalıydı diye düşünmeden edemiyorum.

Kitabın önsözünde konunun uzmanlarına danışıp kitap için 100 eseri nasıl belirlediklerini anlatmışlar, bir yere kadar bu seçkiye bir şey diyeceğim yok, farklı şeylere dikkat çekmek için arada farklı şeyler de olacaktır. (Fakat özellikle “Şaheser” denilince insan 100 eser içinde tatil köyünü biraz garipseyebiliyor.)

Sonuçta benim seçtiğim 100 eser değil, konusunda uzman olanların seçtiği 100 eser, buna saygı duyuyorum ama kitapta yer alması gereken çok önemli eserleri “yeterli yer olmadığı için koyulmamış” diye kabul etsem bile seçilenler içinde “Bu 100 eser listesinde olmaması gerekirdi” diye düşündüklerim de sayıca bir hayli fazlaydı.

Bana göre kitabın en büyük eksikliği fotoğrafların kalitesiydi;

Hemen hemen hepsi (gündüz dış mekân çekimlerinde bile) koyu, ayrıntılarını kaybetmiş, kırmızı ve siyahı normalde olmasından daha fazla olan renk ayrımı özensiz kalitesiz fotoğraflardı.

Öyle ki bazı resimlerde denizi, bulutu ve toprağı doğal olduğu renklerde görmeniz mümkün değil, ayrıntılar seçilmiyor fotoğrafların netlik sorunları var, kadraj yapılırken hiç özen gösterilmemiş vs. (Kitabın resimleri gerçekten de o kadar yetersiz ve kalitesiz ki; okurken ve okuduktan sonra merakımı uyandıran bazı eserlerin resimlerini görmek için internete bakmak zorunda kaldım.)

Kağıt kalitesi böyle bir içerik ve tasarımın gerektirdiğinden düşük olsa da 25 liralık fiyatı, 215 sayfalık böyle bir kitap için normal. O yüzden, bütün bu eleştirilerime rağmen yine de bu kitabı almanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Umarım ilerideki baskılarda bu eksiklikler düzeltilir.

Neyse, bu kadar sert eleştirilerden sonra yine de bu kitabın “konu gereği” içerik değerini de hakkıyla vermek gerekiyor.

-------------------------

Yazları Güney’de tatil yapma fırsatı bulduğumuz yıllarda deniz kenarında güneşlenmek yerine ören yerlerini ve tarihi eserleri gezip dolaşmayı seven biriyim.

Eski uygarlıklar, eski şehirler, kalıntılar ve sanat eserlerini inceleyip bunlar hakkında bir şeyler öğrenmeyi her zaman sevmişimdir. Bu yüzden de hem arkeoloji hem mimari her zaman ilgilimi çekmiştir.

Gerek ziyaret ya da iş için gittiğim şehirlerde gerekse kendi yaşadığım şehirde tarihi eserleri fırsat bulabildiğim kadar incelemeye, onlar hakkında bilgi edinmeye çalışırım.

Konunun uzmanı olmasam da bunlar hakkında az biraz bilgim vardır ama bu kitapta yakından tanıdığım eserlerde bile daha önceden hiç duymadığım hiç bilmediğim ayrıntılarla karşılaşınca kitabı yararından dolayı da ayrıca sevdim.

Şimdi de kitapta güzel bulduğum ve okunmaya değer kılan ayrıntıları kendi yorumlarımla anlatayım;


İshakpaşa Sarayı, çok güzel bir eserdir ve görenleri herhangi bir ayrıntısıyla bile mutlaka kendine hayran bırakır.

Mesela bu eserin kubbesinin ucundaki yukarı doğru ince kavis normal kubbelerden biraz farklıdır ve benim için çok güzel küçük bir ayrıntıdır.

Sadece bu yüzden bile bu eseri çok severim ama kitaptan bugüne kadar bilmediğim bir şey daha öğrendim:

İshakpaşa Sarayı da aynen Avrupa’daki Ortaçağ şatoları gibi “yerel yönetimin, merkezi otoriteye karşı bağımsızlığını gösteren” benzersiz bir bey kalesiymiş.

İshakpaşa Sarayı’ndakilerin o dönemlerdeki Anadolu’da kale içine kapanıp da kendi kafasına göre bağımsız bir şekilde yaşadıklarını bilmiyordum. Gerçekten ilginç ve sonradan araştırılmayı hak eden bir ayrıntıymış.


Ankara’nın resmi ve soğuk binalarından hiç hoşlanmam, hatta bu binayı da pek sevmem ama burasıyla ilgili bir iki teknik detay [ve Nazi döneminde ülkesini terk edip buraya gelen ama binanın bitirilmesini göremeden ölen mimarı Bruno Taut’un (vasiyetine göre) Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilmesi] ilginç geldi.

Teknik detay olarak ilginç bulduğum şey ise böyle heyhula bir tuğla yığınının hiç dikkat çekmeyen incelikleri oldu.

Bina caddeye paralel olarak inşa edilmiş simetrik bir yapı. Fakat binanın üçe ayrılan ön cephesinde; orta bölümdeki pencereler kare, soldaki bölümde çiftli dikdörtgenken sağdaki bölümdekiler diğerlerinin yarısı eninde, dar uzun ve tekliymiş. O zamanlar için bir hayli farklı bir uygulama...

Antalya’ya gidince herkesin görmek için mutlaka uğradığı tarihi bir mekân. Buraya gidip de tarihle bütünleşip etkilenmemek mümkün değil.

Ben de iki üç kez gittim ve hakkında “Belkız Harabeleri olarak bildiğim zamanlardan beri bir sürü şey okudum ama bunu ilk kez öğrendim; Selçuklular döneminde Alaeddin Keykubad sahnede büyük bir bina gibi duran yapının (merdiven kulesi) içini figürlü çinilerle kaplatıp köşk olarak kullanmış :) “Onca yer onca mal mülk varken adamdaki hırsa bak.” demeden edemedim...

Buradaki din adamları o zamanlar yapı içinde “kehanet pınarı” denilen bir kuyunun yanına gider ve buradan sızan yeraltı gazlarıyla sersemleyip bilinç kaybına uğrayarak esinlendikleri(!) kehanetlerini sıralarmış.

(Bunun benzeri bir şeyi yakın zamanda oynayan bir televizyon dizisinde görmüştüm, şehrin kâhini yanardağdan geçen kaynak sularının aktığı yerlerde bu şekilde gazları soluyarak kehanette bulunuyordu. Demek ki bir gerçek payı da varmış...)

Tunç Çağı’ndan Roma devrine kadar binlerce yıllık bir geçmişi olan, efsane ve romanlarda adı geçen bu önemli antik kent meğer öyle binlerce yıl ortada durmuyormuş. Alman Arkeolog Heinrich Scliemann bu bölgeyi 1870’lerde keşfetmiş... Burasının esas ilginç yanı ise; aynı yerde farklı dönemlerde tam yedi kent kurulmuş olması ve 33 arkeolojik katman bulunması...

Yüzyıllarca Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu içinden biri çıkıp ilgilenip bulamasın da Alman Arkeolog bulsun olacak şey mi?

Yüzlerce yıl geçmiş, nasıl olur da biri daha önceden araştırıp bulmaz çok garip... Zaten bizim memlekette hemen hemen bu tip eski eserleri de hep bir yabancı keşfetmiş ne hikmetse. Memlekette arkeolog mu yokmuş, yoksa görüyorlardı da eser bolluğundan ilgilerini mi çekmiyordu bilemedim artık.

Fakat böyle çalışmaların uluslararası bir ekibe yayılması da aslında çok önemli bir konu. Çünkü; birinin göremediğini başka birinin görüp fikrinde diretmesi de bazen ilginç sonuçlar doğurabiliyor.

Örneğin; Hitit Uygarlığı’nın esas merkezi olan Hattuşaş yine çok geç bir tarihte (1834) Charles Texier tarafından bulunmuş. Ama o zaman bu antik kentin Hitit Uygarlığı ile bir bağlantısı olduğu düşünülmüyormuş. (O zamana kadar Hitit Uygarlığı’nın merkezinin Suriye’de olduğu düşünülüyormuş.) Fakat daha sonra İngiliz Archibald Sayce’in yaptığı çalışmalar sayesinde Çorum’daki bu antik kentin Hitit Uygarlığı’yla olan bağlantısı anlaşılmış. [Bu bilgiyi de yine bu kitaptan öğrendim, hakkını yemeyelim :)]



Anadolu’nun en eski camilerinden biri olarak bilinen Ulucami’nin tarihi 639’a kadar gidiyor ama aslında oradaki bir kilisenin yenilenip camiye dönüştürülmesiyle yapılmış. (Kitapta bu cami için Anadolu’daki en eski tarihli cami deniyor ama benim araştırıp öğrendiğime göre 636 yapım yılıyla Anadolu’daki en eski cami Antakya'daki Habib-i Neccar Camisi...)

Galata Kulesi ile ilgili yüzlerce şey okumuştum ama bu kitaptaki bir ayrıntı ilginç geldi; kule 16. yüzyılda tersanede çalıştırılan esirler için barınak olarak kullanılmış. Artık buranın bir yatakhane gibi kullanılmasının mı yoksa o zamanlarda tersanelerde esirlerin çalıştırılıyor olmasının mı ilginç olduğunun kararını sizlere bırakıyorum...

İstanbul’da yaşıyorsanız ve vapurlarla İstanbul’un iki yakası arasında seyahat ediyorsanız bu binayı en azından binlerce kez görmüş olmalısınız.

Benim de bir dönem yüzlerce kez karşıya geçmişliğim ve yüzlerce kez bu binayı görmüşlüğüm ve hakkında da bir sürü şey okuyup bilgi edinmişliğim var ama yazılan bu ilginç ayrıntıyı da bu kitaptan öğrendim.

Tıbbi hemşirelik mesleğinin kurucusu sayılan İngiliz Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında burada hemşirelik yapmış. Bunun anısına günümüzde kışlanın kulelerinden biri Florence Nightingale Müzesi’ne çevrilmiş. Bunu daha önceden hiç duymamıştım, yine bu kitaptan öğrenmiş oldum.

Meğer neler varmış bilmediğimiz neler... Hergün önünden geçerken sıradan gelen bir görüntünün arkasında ne hikâyeler varmış da haberim yokmuş...

Kitaptaki bilgiye göre Sultan Ahmet Camii Türkiye’deki tek “Altı minareli” camii. Ama bu konuyla ilgili internette bir araştırma yapınca Sultan Ahmet Camii’nin tek değil “Türkiye’deki ilk” altı minareli cami olduğunu öğrendim...

Birincisi; niye tek değil?
Çünkü; Adana’daki Hacı Ömer Sabancı Merkez Camii ve Mersin’deki Muğdat Camii de altı minareli...

İkincisi; niye Türkiye’deki ilk de dünya da ilk ya da tek değil?
Çünkü; sadece Mekke’deki Mescid-i Haram Camii altı minareliymiş... ve daha da ilginci burada Sultan Ahmet Camii’nin altı minareli yapılması oranın bu özelliğine gölge düşüreceği için gidip Mescid-i Haram Camii’ne bir minare daha eklemişler... O yüzden şu anda Mescid-i Haram Camii “Dünyanın tek yedi minareli” camisiymiş.

İşte, iyi kötü ne olursa olsun her kitap insanda bir merak uyandırıyor, bir şeyler öğretiyor ve hatta öğrendiklerini merak edip araştırırsa daha fazlasına ulaşması için bir araç oluyor.

O yüzden bu tür kitapları herkese tavsiye ediyorum. Sizlere şimdiden iyi okumalar ama yazıyı bitirmeden önce kitaptaki en beğendiğim arkeoloji eserlerini de sıralamadan konuyu kapatmıyorum.

Kitaptaki en sevimli en şirin bulduğum, en hoşuma giden şey; İznik Camii’nin minaresindeki işlemeler, desenler ve renklerdi...

“Erzincan, Tercan Mama Hatun Kümbeti” ise beni resmen büyüleyerek oraya gidip mutlaka görmeyi isteyecek kadar merakımı çekti. (soldaki resim)

Tarihin karşısında kendimi aciz ve çıplak hissedip ürküten eser ise Eskişehir, Yazılıkaya Midas Anıtı oldu.

İlk kez bu kitapta görüp öğrendiğim 12 bin yıllık Urfa Göbeklitepe Tapınağı ise benim için ilginç bir keşif oldu...

İşyerinde, sabah 09.00’da başlayıp akşam 21.00 civarına kadar yüzlerce kez bölünerek yaklaşık 12 saatte yazdığım bu yazıda eğer varsa yazım yanlışları için şimdiden özür diliyorum.

24 Şubat 2011

Osmanlı'da ilk x ışınları


Dün yazdığım “kuleden kuleye” konusunda Şişli Etfal Hastanesi, II. Abdülhamid, ve benzeri konular hakkında orayı burayı ararken çıkan isimler, saray doktorları, padişah, tıp vs gibi başka isim ve bunlar hakkında bir sürü şey dikkatimi çekmişti...

Şimdi, bunları toparlayıp bulduğum başka bir konuyu yazayım.
(Bu da yabancı literatürlere girmiş çok ilginç ve ülkemizde çok az bilinen bir konu.)

Osmanlı ve Almanya arasındaki askeri işbirliğinin, beraberinde kültürel etkilenmeleri ve eğitim imkânlarını da arttırdığı bilinen bir gerçek.  (Zamanında, eğitim için Almanya'ya çok sayıda öğrenci gönderiliyormuş.)  

Berlin’de okuyan Dr. Ziya Nuri Birgi, o dönemde (1895) Wilhelm Conrad Röntgen’in “X ışınları”nı bulduğunu açıklayan bilimsel bir makale okur ve bu yazının çevirisini dönemin tıp fakültesinin dergisi olan Vekay-i Tıbbiye’ye gönderir.
(Işınlar bulunmuş fakat nasıl yararlanılacağı bilinmemekte, tıbbi olarak da henüz kullanılmamaktadır. Hatta ışınları bulan Röntgen bile bu ışına matematikte bilinmeyen anlamında kullanılan x ismini vermiş.)

Konuya ilgisi olan Esad Feyzi Bey, bu konu hakkındaki yayınları yakından izleyen ve röntgen ışınlarını merak eden son sınıf bir tıp öğrencisidir. (Bunlar 1895 yılının Kasım, Aralık ayları içinde çok kısa bir sürede gerçekleşen olaylardır. Küçük resimdeki Esad Feyzi Bey)

Konuyu arkadaşlarına ve Prof. Akil Muhtar Özden’e açan Esad Feyzi Bey röntgenle ilgili ilk laboratuvar deneyini başarıyla gerçekleştirip Prof. Akil Muhtar Özden’in elinin röntgenini alır.

Bir süre sonra çıkan Osmanlı-Yunan Savaşı’nda yaralanan askerlerin bir bölümü, yaralarının iyileştirilip tedavi edilmesi için Yıldız Askeri Hastanesi’ne getirilir.

Esad Feyzi Bey, kendi imkânlarıyla elde ettikleri bu alet edavatı Yıldız Askeri Hastanesi’ne taşıyarak yaralıların kırıklarını ve vücutlarındaki kurşunları bulmak için kullanabileceklerini düşünür.

Arkadaşı Tosyavizade Rıfat Osman’la birlikte bir dilekçe yazıp Baş Cerrah Dr. Cemil Topuzlu’ya sunan Esad Feyzi Bey’in bu isteği onaylanır ve ilk denemeyi de Dr. Cemil topuzlu yaparak yaralı bir askerin sağ elindeki şarapnel parçasını bulmak için kullanır. (Bu asker, yanda resmi bulunan Boyabatlı Er Mehmet’tir.)

O dönemde bu kadar yeni bir buluş olan Röntgen ışınları’nın (buradaki kısıtlı imkânlarla iki öğrenci tarafından röntgen cihazı yapılarak) yaralılar için askeri bir hastanede kullanılmasına en çok şaşıranlar ise savaş nedeniyle görevli olan yabancı doktorlar ve Kızılhaç ekibi olur :) (organizasyon başkanı Dr.Hermann Kuttner durumu Alman İmparatoru Wilhelm'e aktardıktan sonra Almanya'dan hastaneye çeşitli yardımlar yapılır.)

Not: Konuyla ilgili otorite sayılabilecek "European Journal of Radiology"den bilgi istediğimde önce üye olmamı (oldum) daha sonra da bu konu için gönderecekleri yazıya 31.50 dolar istedikleri için (vermedim) dökümanları alamadım.

23 Şubat 2011

mikrodalga fırından arılara uzanan bir tez


Evde neredeyse 15 yıldır mikrodalga fırın var. Çok pratik bir şey olduğu kesin ama zararlı mı değil mi ya da nelere dikkat etmek gerekiyor diye zamanında epey bir araştırmıştım...

Her ihtimale karşı çok acil ve zorunlu durumlar dışında kullanmamaya, kullanırsak da fırından uzakta durmaya özen gösteriyorum.

Neyse işte öleceksek öleceğiz o ayrı bir mevzu :) geçenlerde bu fırınların belli bir zaman sonra ölçüm yapılıp kontrol edilmesi gerektiği üzerine konuşuyorduk.

Boş bir vaktimde buna da bakarım dedim sonra araştırmaya başlarken bir sürü şeyle karşılaştım ve nereden nereye geldim ben bile şaşırdım....

Birinci adımla başlayalım;

Mikrodalga fırın ve radyasyon, manyetik etki vs. konularını arattırınca bu konuyla ilgili görüş bildiren (Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Görevlisi) Prof. Dr. Selim Şeker’le yapılan bir röportajı komple okudum.

Bu röportaja göre elektrikle çalışan tüm cihazların yaydığı elektromanyetik dalgalardan olabildiğince uzak durmamız gerekiyormuş [ aklın yolu bir tabii:) ], şu son çıkan infrared ısıtıcıların 1 Milyon Ghz.’de çalıştığını falan okuyunca da her şeyden biraz daha fazla çekinmeye başladım.

Profesörün "Tehlikeli oyuncak" isimli bir kitabı bulunduğunu da öğrendim, bir sürü şey okuyup iyice korktum... Fakat her insan evladı Politikadergisi.com sitesindeki bu röportajı okuyup çevresindekilere de okutmalı diye düşünüyorum.

Neyse çok uzun mesele, merak eden röportajın tamamını okuyup bilgilensin, ben ikinci adıma geçiyorum;

Prof. Selim Şeker’in röportajında “Elektromanyetik alanlardan etkilen birçok kuş türü ve arılar baz istasyonları çevresinde yaşayamıyor.” diye bir cümle dikkatimi çekince bunu araştırmaya karar verdim.

Ve bu sefer de yine uzun yazıların yer aldığı başka bir site buldum. Bu sitede de arıcılık yapanlar bir forum oluşturmuş bu konu üzerine karşılıklı bilgi alışverişinde bulunuyorlar.

Burada da Radar ve telefon baz istasyonlarının arı kolonilerine zarar verdiği tartışılıp bir sürü bilgi verilmiş... Ama arada “Cep telefonu sinyallerinin arıların yörüngelerini bozdugunu ve arıların kovana dönememelerine neden oldugunu biliyorum” diye bir cümle var ki bunu okuyunca iyice merak ettim :)

Geliyoruz şimdi üçüncü adıma;

Bilgileri bulguları birleştirelim, tamam, birinci makalede (röportaj) arıların manyetik alandan dolayı zarar gördüğü yazılmış, ben olsam ben de zarar görürüm orası kesin ama ikinci makalede yani arıcılar forumunda ise arı ve manyetik alan etkisinden bahsederken “arıların yörüngelerini bozduğu” bilgisi de veriliyor.

Evet. “Bu arılar nasıl bir yaratıklardır ki yönleri yörüngeleri manyetik alan etkisiyle bozuluyor, bunlar yönlerini manyetik alanla mı buluyorlar ki dışarıdan etki olunca bu sistem bozuluyor?” diye düşündüm.

Ve bulduğum bilgiye göre de; Arılar yön bulmak için güneşi kullanıyorlarmış ama bu sadece belli bir harita bilgisini yerine oturtmak içinmiş, bir yerden başka bir yere giderken rota çizmek için “Dünyanın manyetik alanını pusula gibi kullanırlar.”mış...
(bu konuyla ilgili daha detaylı açıklama içeren orijinal "Cryptochrome and electromagnetic radiation" isimli belgeyi pdf olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.)

Karıncalar ve arılar hep ilgimi çekmiştir, bunlarla ilgili okuduğum her şeyde yeni ve çok ilginç bilgiler beni her zaman şaşırtmıştır. Bu da öyle ilginç bir şey oldu, devam edelim...

Şimdi de dördüncü adıma geçiyoruz;

Arıların dünyanın manyetik alanını kullanarak rotalarını çizmeleri çok ilginç bir şey ve bu konu haliyle bilimadamlarının da ilgisini çekmiş. Yapılan deneylerin haddi hesabı yok ama bir tanesi gerçekten çok acayip.

Buna göre; eğer bir bal peteğinin yanına bir mıknatıs saklayabilirseniz arılar çok acayip şekilli petekler yapıyormuş...


Bu da çok ilginç ve araştırılması gereken bir konu ama ben bu noktada bir an için şöyle bir şey düşündüm. Acaba bu arılar manyetik alandan etkilendikleri için mi böyle acayip şekilde petekler yapıyor yoksa o manyetik alana karşı daha güvenli olsun diye mi?

Eğer araştırılırsa ve; o peteklerin acayip yüzeysel şekillerinin “manyetik alanı soğurarak güvenli bir ortam yaratmak için öyle yapıldığı” ortaya çıkarılırsa, bu teknik uygulama insanlar tarafından elektronik cihazlara da uygulanabilir diye düşündüm...

Olur mu olmaz mı bilmiyorum ama işte böyle acayip bilgilerden böyle acayip teknik bir araştırma yapılacak yola girip çok acayip bir tez ürettim. Umarım ileride araştırılıp açığa çıkarılır.

kuleden kuleye...

Az çok takip edenler, bir iki yazıda bahsettiğim için İstanbul Şişli tarafında çalıştığımı biliyorlardır.

Öğlenleri yemek saatinde aklıma estiği gibi oraya buraya bakmadan önüme gelen sokaklara dalarım.

Böyle yaptığım zamanlardan birinde Şişli Etfal Hastanesi’nin önünden geçerken bahçenin içindeki eski bir kule dikkatimi çekti...

Baktım, öğrendim; 1899’da Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılmış bir saat kulesiymiş.

Bir dönem modernlik göstergesi olarak birçok meydana ve özel yere dikilen saat kulelerinden birinin böyle sokak arasında bir hastanenin bahçesinde karşıma çıkması gerçekten sürpriz oldu.

Biraz araştırıp bakınca bu kulenin içinde bulunduğu hastanenin ilginç hikâyesine de üzüldüm.

(Padişah II Abdülhamid’in kızı Hatice Sultan sekiz aylıkken Difteri yüzünden ölür ve padişah da “Bu kadar büyük bir ülkede çocuk hastanesinin bulunmadığını” söyleyen doktorun önerisiyle, kızının hatırası için böyle bir hayır işine karar verir.)

Neyse işte, oraya buraya bakarken saat kuleleri ile ilgili şeyleri araştırmaya giriştim, bir sürü ilginç şey var tabii ki ama dikkatimi en çok çeken İzmir Saat Kulesi oldu.


Tarihçesini, mimarını, şehrin dokusuna kattığı estetik havayı bir kenara bırakarak ilginç gelen şeyi yazmak istedim.

Wikipedia’da İzmir Saat Kulesi yazıp aratınca çıkan maddenin sonunda “Kulenin en büyük özelliği yapım tarihinden bugüne kadar saatinin hiç durmamış olmasıdır.” diye bir açıklama var...

Allah Allah! 1901’de yapılan saat kulesinin saati nasıl olur da 110 yıldır hiç durmaz? Mutlaka bunun bakımı yapılıyordur ve mutlaka kuran biri vardır diye düşündüm...

Biraz araştırınca oradan da başka bir şey çıktı :)

İzmir Saat Kulesi’nin bir anahtarı var ve bu anahtar üç kuşaktır kuledeki saatin bakımını yapıp altı günde bir de hiç aksatmadan kuran Pamukoğlu ailesindeymiş.

Antika saatleri tamir etmekte usta olan Pamukoğlu ailesinde dededen toruna geçen 100 yıllık vazifeyi şu anda Sn. Feti Pamukoğlu yerine getiriyormuş.

Gerçekten çok ilginç bir hikâyeymiş, düşünsenize bir; koskoca bir şehir ve o şehrin simgesi haline gelmiş yüzyıllık bir tarihi eser ve o tarihi eserin anahtarı senin cebinde...

Feti Pamukoğlu’nun internet sitesine
www.pamukogluantiksaat.com adresinden ulaşabilirsiniz. Sayfadaki ikinci videoda TRT2'de kendisiyle yapılmış olan röportaja da bir göz atmayı unutmayın.

22 Şubat 2011

penisilin'den fırça'ya, fırça'dan...


İlaç, Antibiyotik derken oradan Penisilin’e baktım ve bakarken bir şey dikkatimi çekti. “Penicillum/penicillis” için baktığım sayfanın ortasında “Latince anlamı Fırça” diye bir açıklama var...

Merak ettim araştırdım.

Penisilin’i Alexander Fleming bulmuş (aslında daha önceden başka biri bulmuş ama iyileştirici etkisini bulan ve ismi veren Fleming olmuş).

Fleming, mikroskop altında incelediği Penisilin’in uç kısımlarını yazı fırçalarına benzetmiş ve bulduğu bu antibiyotiğe Latince fırça anlamında Penicillum ismini koymuş. (Eskiden yazarlar kalem yerine ot, kamış ve tüy kullandıkları gibi bir de kıllardan yapılma fırça da kullanırlarmış.)

Buraya kadar tamam, ben tersten gelip yani Penisilin’den fırçaya ulaştım ama buradan düz çıkınca :) İngilizce’deki “Pencil” ve “Pen” isminin de aynen “Penicilium” gibi latince yazı için kullanılan fırça’dan alındığını öğrenmiş oldum :)

yeni doğan bebek nasıl yatırılmalı?


Okuduğumda “Bu hayati önemdeki konuyu mutlaka yazmam gerekiyor.” dedim ve kareli defter için aldığım notların en başına koydum, şimdi de hemen yazıyorum çünkü konu gerçekten çok önemli...

Ailemize yeni bir bebek geldiğinde büyüklerle yeni doğan çocuğun annesi babası arasında her zaman doğrusunun ne olduğuna karar verilemeyen (ve hatta bazen doktorların bile eski bilgilere dayandığı için yanlış yönlendirmesiyle) "bebeklerin nasıl yatırılacağı" konusu bir muammaya dönüşür...

Sonra konu genişler de genişler ve kafalar iyice karışır; Bebek sırt üstü yatırılırsa ve kusacak olursa kendi kusmuğuyla boğulabilir mi? Yüzü koyun yatırılırsa bu sefer ağzı kapanır hiç hava alamazsa bir şey olur mu? Yan yatırılınca ya yüzü koyun dönerse ve yine hava alamazsa vs.

Peki o zaman doğrusu nedir? Yeni doğan bebeği yatağında tek başına nasıl yatırmalı?

Yapılan araştırmalara göre “Ani Bebek Ölümü Sendromu”na bağlı bebek ölümlerinde "yatırılma biçimi" sonuçları bir hayli etkilemiş...

Münih Üniversitesi’nden (Haunersches Kinderspital Sinir Hastalıkları Bölümü) Prof. Florian Heinen;

“Ani bebek ölümü sendromu’na karşı, bebekler bir yaşına kadar sırtüstü yatırılmalı. Anne babalara bunu tavsiye ediyoruz ve bu tavsiyeye uyanların sayısı arttığından beri ani bebek ölümü vakaları büyük oranda azaldı” demiş.

1990’da “Her 705 sağlıklı doğumdaki bebekten biri” hayatını ani bebek ölümü sendromu yüzünden kaybederken; (Bu tavsiyenin doktorlar tarafından ailelere iletilmesi ve ailelerin de buna büyük çapta uymasıyla birlikte) 2004’teki istatistiki bilgilere göre bu sayı 2184 bebekte bir’e kadar gerilemiş (1990’nda 1283 kayıp varken 2004te bu sayı 323e düşmüş).

Herkese çoluğunu çocuğunu mutlu mesut kazasız belasız büyütmesi dileğiyle sağlıklı günler diliyorum.

Kaynak: task force on sudden infant death syndrome the changing concept in sudden infant death syndrome diagnostic coding shifts controversies regarding the sleeping environment and new variables ton consider in reducing risk pediatrics 2005;116:1245-1255/NTV yayınları Cahillikler Kitabı 2 Sağlık

deprem ölçümlerindeki ayrıntı


Depremlerle ilgili bir şeylere bakarken devamlı karşılaştığım "ölçümler arası karışıklığı" çözmeye karar verip konuyu biraz araştırdım.

Bir deprem için kimi yerde “Richter ölçeğine göre bilmem kaç şiddetinde” denilirken kimi yerde de “şu kadar MMS” denmekte.

Ben de bunların kilometre ile mil gibi "aynı şeyi farklı şekilde" gösterdiğini (diyelim ki buradaki örneğe göre uzunluk birimi) bir çevrim hesabı gibi "iki farklı sistemin, aynı şeyi ölçüp aynı sonuca ulaşıp söylerken değişik sayılarla açıkladığını" düşünürdüm.

(Yani 1 mil demekle 1,6 kilometre demek aynı şeydir de farklı ölçü sistemlerinde değişik olarak tanımlanır ama sonuçta bahsedilen şeyin uzunluğu aynıdır, yani biz bu yolu yürüyecek olsak bizim için 1 mil ile 1,6 kilometre aynı şeydir.)

Evet, işte ben de aynen yukarıdaki örnekteki gibi MMS ile Richter ölçeğinin verdiği sonuçları rakamsal olarak farklı ama aynı şeyi belirten birimler gibi düşünüyordum ama öyle değilmiş...

Richter; hepimizin bildiği gibi sismolojik olarak depremin aletsel büyüklüğüne göre (yer hareketi dalgasının boyutunu) şiddet ve sarsıntıyı gösteriyor.

MMS (Moment Magnitude Scale-Moment Büyüklüğü Ölçeği) ise;

Fay parçalanınca “kayan kısmın (mesafe olarak birbirinden) ne kadar uzaklaştığını ölçüpdepremden ne kadar alan etkilendiyse bu yüzeyin ölçüsüyle çarparak daha gerçekçi bir değer sunuyormuş...
(yeni öğrendiğim için böyle yazıyor ve kareli defter kayıtlarına geçirmiş oluyorum...)

Sanırım MMS daha anlaşılır ve daha belirgin bir ölçümle insanların daha iyi anlayabileceği bir sistem sunuyor... Bundan sonra depremle ilgili haberlerde MMS değerlerine daha fazla dikkat edeceğim.

(not: yazının girişindeki "Depremlerle ilgili bir şeylere bakarken" linkine bakarsanız orada çıkan hareketli resmin altındaki "next" tuşuna basıp sonuna kadar gidin. Depremi oluşturan faktörlerin çalışma mekanizması hakkında güzel bir çalışma olmuş.)

Black book (Zwartboek) [film]

16 milyon Euro’luk bütçeyle Hollanda sinema endüstrisinin tarihindeki en pahalı filmi olan Kara kitap ne yazık ki bana beklediğim kaliteyi yansıtamadı...

İnsan psikolojisine uyamayan mantık hataları, teknik hatalar, senaryo hataları ve akla uygun olmayan saçma sapan şeyler yüzünden filmi neredeyse en başından itibaren hoşlanmadan izledim desem yeridir...

Bir insan savaş sırasında saklanır da saklandığı eve bomba atılırsa ve o evdeki çocuklar da ölürse kendisi kurtulunca hiçbir şey yokmuş gibi akşama neşeyle şarkı söyler mi?

Ve daha böyle bir sürü şey...

Filmi uzatmışlar da uzatmışlar, belli bir süreden sonra sıkıcı olmaya başlıyor...

Gelelim konusuna;

Bu döneme ait savaş filmlerinin genel konusunda olduğu gibi Alman işgali söz konusudur ve Hollanda’da Yahudi bir kadın olan şarkıcı Rachel, James Bond’un bile tesadüfen atlatamayacağı bir sürü badireyi çok rahatlıkla atlatır ve yine tesadüfen direnişçilere katılır.

İşgal kuvvetlerinden SS subayla çok yakın ilişkiye girip binaya mikrofon yerleştirir, içerideki tutukluları kurtarmak için direnişçilere bilgi sağlar vs.

Filmin başından itibaren önümüze gelen herkesten casus diye şüpheleniriz ve neredeyse hepsi birden casus, ispiyoncu, ihbarcı, işbirlikçi vs. çıkar.

Sıkıcı 70’li yılların soğuk savaş dönemi ucuz macera romanlarında ne varsa filme sıkıştırmışlar ama anlatılan konunun çizgisini kaybetmesinler diye de yüz kere aynı şeyler bir daha bir daha tekrarlandıkça çok sıkıcı olmuş...

Hatta kadının ikide bir soyunup sevişip vücudunu göstermesi bile bu sıkıcılığı giderememiş.

Gereksiz yere serpiştirilmiş açık sahneler yüzünden çocuklara uygun olmadığını da yeri gelmişken belirteyim.

Aslında filmde geri planda verilmek istenen şey Alman SS subayları arasında da insani yanı olanlar olduğu ve Yahudi bir kızla gerçekten severek ilgilenebileceği, böyle insanların unutulup toptan yargıya varılmaması gerektiği vs. hani aşk engel tanımaz falan filan... ama böyle mi anlatılır? Tabii orası olmamış işte...

Bir de adına film çekilen kara kitap var ki neredeyse filmde olmasa da olur denilecek kadar önemsiz varlığıyla sadece öylesine bir tat olsun diye senaryoya konulduğu çok belli oluyor.

Sonuç olarak;

Bir o casus diye şüphelendirip ötekine, bir öteki diye şüphelendirip buna döne döne gereksiz ayrıntılarla canım konuyu berbat etmişler ama çok güzel işlenmiş olsaydı bile buna benzer o kadar çok film çekildi ki yine bir şansı olmazdı diye düşünüyorum...

Zaten, filmin başında konuyu anlatan kadın kendisinin yaşadıklarını bize aktarırken başına gelen hiçbir şeyden endişe duymamız mümkün değil, çünkü bunları düşünüp bize anlattığı için kendisine bir şey olmadığını en baştan seyirci olarak bildiğimiz için heyecan duymamıza da gerek kalmamış...

Tam 2 saat 25 dakikalık filmin yarısı resmen gereksiz... Bunun yerine yüzlerce güzel film içinden başka bir film seçin vaktinizi harcamayın derim... Kesinlikle gereksiz bir film.

Atame (Tie me up, tie me down) [film]

Zorla güzellik olur mu?

Olmaz!

Biz böyle biliyoruz ama meğer oluyormuş...

Evet, film neredeyse bunu söylemeye çalışıyor gibi görünüyor olsa da yine de gönderme yaptığı şeyler bambaşka...

Önce şöyle bir üstten konuyu anlatayım;

Ailesini küçük yaşta kaybetmiş olan Ricky (Antonio Banderas) yetimhanede büyümüş, potansiyel suçlu karakterli ve hatta bir süreliğine psikolojik tedavi için gözetim altında tutulmuş genç, sağlıklı, yakışıklı biridir...

Gözetim altındayken dışarıya çıktığı bir ara bir barda porno yıldızı Marina ile tanışıp geceyi onunla geçirince Ricky, Marina’ya aşık olur ve kaldığı yerden serbest bırakılınca da ilk işi Marina’yı bulmaktır.

Marina, ikinci sınıf uyduruk bir filmin (yönetmenin kendisine ilgisi sayesinde) başrolünde oynamaktadır. Ricky, elindeki dergiden bunu öğrenip çekim yapılan yere gider ve Marina’nın karşısına çıkar.

Marina, filmdeki gidişat yüzünden uygun olmadığı için Ricky’e zaman ayıramaz ama Ricky onu evine kadar takip edip evde zorla alıkoyar...

Evet, film işte buradan itibaren başlıyor. Ricky, Marina’yı şiddet uygulayıp döverek kendi evinde rehin alır.

Marina, doğal olarak kaçmaya çalışır fakat Ricky onu bağlar.

Ricky “Ben seni seviyorum, sen de beni seveceksin.” diye bir açıklama yapar ama Marina tabii ki “Asla” diye yanıt verir.

Marina’nın setteki çekimden beri dişi ağrımaktadır, ilaç almasına rağmen ağrısı geçmemektedir ve tabii ki bir de Ricky’den yediği dayak yüzünden de canı yanmaktadır.

Marina ilaç alır ama ilaçlar fazla etki etmez çünkü Marina uyuşturucu kullanıcısıdır.

Önce Marina’yla birlikte doktora, eczaneye gidip ilaç almaya çalışan Ricky, daha sonra Marina’yı bağlayıp dışarıya çıkar ve uyuşturucu aramaya başlar...

Bir süre sonra Ricky ve Marina bu sıradışı durumda mecburen de olsa birlikte yemek yemeye, giyinip soyunmaya, tuvalate gitmeye, telefon etmeye başlar.

Ricky’nin yaptıkları hiçbir şekilde normal karşılanamayacak bir şeydir. Her seven, sevdiği insanı böyle kaçırıp zorla alakoymak için dövüp şiddet uygularsa ne olur? Marina’ya da bu böyle görünüyordur ama bir yandan da yavaş yavaş Ricky’e alışmaya başlamıştır... Aralarında Ricky’nin istediği şekilde bir ilişki oluşmaya başlar ve öyle devam eder.

Ünlü yönetmen Almodovar’ın filmi bu şekilde başlayıp, böyle devam ediyor ama sanki bana bu sorunlu genç ve porno yıldızı arasındaki ilişki üzerinden normal evliliklere gönderme yaparak;

evlilik içinde kadının erkeğe nasıl bağlı kaldığını, kadının erkek zoru altındaki esaretini ve bütün bunlara rağmen kadının “kendisine ‘sevdiğini’ söyleyen erkeği” sevdiğini sembolik olarak anlatmaya çalışmış.

Film seyredilmeyecek kötü bir film değil, sinema tekniği ve sanatsal estetik yaklaşım olarak da güzel bir yapım ama anlattığı olayı dümdüz izlersek o kadar da ilgi çekici ve farklı değil...

Antonio Banderas’ı sevenlerin hoşuna gidebilir fakat Marina’dan (Victoria Abril) hoşlanacak olanların bulunacağını da tahmin ediyorum ;)

Sonuç olarak;
Elinizde bulunuyorsa bırakın öyle dursun birgün seyredersiniz, arayıp tarayıp mutlaka seyredeceğim diye kendinizi paralamayın. Seyretseniz de olur seyretmesenizde... Ama seyredince her ne kadar filmin içeriği ve anlattığı şey rahatsız etse de yine de farklı bir dünyaya götürdüğünü söylemeliyim.

Not: Eğer seyrederseniz filmdeki iki şarkıya dikkat edin çünkü hem Loles Leon’un söylediği Cancion del alma, hem Duo dinamico’nun Resistire parçası gerçekten çok güzel...

İkinci klip televizyondaki bir programdan alınmış, araya çok kısa bir şekilde şarkının sahibi olan sanatçılarla konuşup Almodovar’ın film için bu parçayı nasıl istediği hakkındaki röportajdan bir parça koymuşlar, ondan sonra parça tam olarak gösteriliyor. Parça tam 1. dakikadan itibaren başlıyor isterseniz ileri alabilirsiniz.

21 Şubat 2011

Noksaek uija (Green Chair) [film]

Bu aralar kitaplarda filmlerde aşktan gidiyoruz Allah sonumuzu hayır etsin bakalım :)

“Yeşil sandalye” filmini arşivden çıkarıp bilgisayarda şöyle bir üstten bakınca “Aman aman bunu tek başına seyretmeli, bu erotik falan değil düpedüz porno film midir nedir, çok basit bir şeymiş.” diye düşündüm.

Ama filmi seyredince gerçekten “çok açık sahneleri olmasına rağmen” film hakkındaki "basit" öngörümün yanlış olduğunu da anladım...

32 yaşında bir kadın 18'ni süren bir delikanlıyla tanışıp ilişkiye girer.

İki taraf için de her şey çok güzeldir ama kadın, reşit olmayan yaşta biriyle ilişki kurduğu için tutuklanır...

Hapis cezası sosyal hizmet zorunluluğuna çevrilir ve serbest bırakılır.

Tutuklu bulunduğu yerden bırakılınca kendisini karşılamaya sadece genç sevgilisi gelir... Medya ve polisin gözetiminden kurtulmak için iki sevgili, kadının heykeltraş arkadaşının evinde kalmaya başlar.

Konunun ilerleyişi içinde önemli her dönüm noktasında “cesur sevişme sahneleri” erotik gösteri olmanın çok ötesine geçip “iki aşığın yatak odasındaki özel hayatını” seyirciye açar.

Bundaki amaç aslında bu yatıp kalkma ve sevişmelerin, çiftin arasındaki gerçek aşkın bir parçası olduğunu seyirciye göstermektir.

[ Tabii ki seyirci olarak bu sevişme sahnelerinin etkisine kapılıp konuyu kaçırırsak tüm bunları farklı bir şekilde değerlendirmemek işten değil ;) ]

Evet, gerçekten de çok uzun ve çok açık sevişme sahneleri var... ama bunlar ne kadar açık olursa olsun “pornografiyi pornografi yapan; hayvani iç güdülerin tek taraflı doyurulmasını” değil iki aşığın arasındaki cinsel ilişkiyi göstermeyi hedefliyor...

Güney Koreli yönetmen aslında “Cinselliğin aşkın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve birbirine gerçekten aşık olanların bu kadar güzel ve doğal olan bir şeyi çevresindekilerin ne dediğine aldırmadan (fırsat varken) yaşamaya bakmalarını....” söylemeye çalışmış.

Yönetmen; (kadının aldığı sosyal hizmet cezasını yerine getirdiği yaşlılar evinde) terk edilmiş yaşlı kadınların acıklı halini, genç ve hayat dolu bir kadının (ailesi ve sevdikleri varken bile) yaşlanınca ne duruma geldiğini göstererek, seyirciye “Fırsatın varken hayatını elinden almalarına izin verme, yaşa çünkü sonunda böyle yaşlanmak var.” mesajını iletmeye çalışmış.

Bu arada bizim çiftimiz evli gibi yaşayıp her evlilikte çıkan sorunlarla baş etmeye çalışırken arada darılıp barışmalar ayrılıp birleşmeler olur, zaman geçer ve genç çocuğun reşit olacağı doğum günü gelir...

Buraya kadar film çok etkileyici güzel sevişme sahneleriyle gönülleri, (arada bir iki konuşmayla) aşıkların sözleriyle ruhları tutuşturmuşken... doğum gününe çağırılan davetliler “filmi buraya kadar seyredip anlamayanlar için” yukarıda söylediğim bütün açıklamaları içeren öğretici konuşmalarla, filmin gelecekte hatırlanacak bir film olmasını engeller...

(Hele hele bu doğumgünü partisine katılanların arasında davayı takip eden sorumlu polis, delikanlının anne ve babası, kadının kocası, sevgili çifti takip eden genç bir kız ve huzur evinden getirilen yaşlı kadın olduğunu söylersem sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılır...)

Filmi seyredenler arasında konuyu ve olayın barındırdığı felsefeyi anlamayanlar varsa bunlar tek tek toplumun bir kesimini temsil etsin de herşey anlaşılır olsun diye düşünen yönetmen bence filmi ve kendi kariyerini bu son bölümle öldürmüş...

Sonuç olarak:

Sadece “Açık saçık bir film olsun da ne olursa olsun.” diye bakacak olanları pornografik film dağıtımı yapan internet sitelerine yönlendirmekte fayda var. Böyle insanlar bu filmle boşu boşuna vakit harcamasın, öyle sitelerde bir sürü açık saçık şey var, isteyen bakar isteyen bakmaz, kimsenin kâhyası değilim ama bu film öyle bir film değil, baştan söyleyeyim...

Buradaki sevişme sahneleri öyle hayvani içgüdülerle ve hayvanca değil... Bir süre sonra iki aşığın özel hayatını onların haberi yokken size seyrettirdikleri hissine kapılıp rahatsız bile oluyorsunuz... Bu filmin bence en önemli özelliği bu...

Ve bunu yaparken de işte sevişmek böyle bir şey ve çok güzel ama temelinde aşk da olmalı mesajı veriyor... O yüzden aman açık saçık bir şeyler görelim diyenler başta da dediğim gibi internetten daha açık şeylere bakabilirler.

Film çok açık olmakla beraber konusuyla da bir şeyler veriyor ama o kadar da sanatsal ya da sinema açısından önemli bir film de değil... Açıkçası sevişme sahneleri olmasa filmi izlemek çok sıkıcı olurdu, buna katılmıyor değilim... Fakat bu sahnelerle birlikte verilen konu da tek başına verilseydi bu kadar dikkat çekici olmazdı, onu da söylemek lazım...

Ben filmi pek beğenmedim hele hele genç çocuk konuyla hiç alakası olmayacak şekilde Cüneyt Arkın gibi taklalar atıp doğumgünü partisinde kadının eski kocasıyla kapışarak damlara falan çıkınca film gözümden iyice düştü... Varsa seyredebilirsiniz ama yoksa öyle ödüllerine falan bakıp da aman aman aranıp bulunacak bir film de değil... (Fakat bir şekilde seyretmeye karar verip de izlerseniz lütfen filmin son sahnesinde başlayan ve konunun masumiyetine gönderme yapan mükemmel müziğe dikkat edin.)

Aşk batağı - Hüseyin Rahmi Gürpınar

İyi ki de elimdeki bir sürü kitabı es geçip bunu okumaya karar vermişim... iyi ki de kitabın üçte birini bitirdiğim zaman sıkılıp bırakmamışım.

Çok genç okurlar belki (bizim de gençken yaptığımız gibi) yerli yazarlara burun kıvıracaktır ama;

Binlerce kitap okumuş, binlerce film seyretmiş olsak da (“aşk ile ilgili, taaa yüz yıl önce, yerli bir yazar değişik ne yazmış olabilir ki?” önyargısına sahip olsak da) yazar öyle çetrefilli bir olay örgüsüyle öyle bir aşk hikayesi anlatıyor ki o beğenmemezlikle kıvırdığımız burunlar romanın ortasından itibaren çok fena sürtüyor :)

Tamam, yazar döneme tanıklık etme, siyasi ve kültürel durumlar hakkında fikir belirtme sorumluluğuyla “bir kağıthane gezisi”ni (faytonların tarihçesinden alıp göçmen arabacıların at arabasının hangi parçasını nasıl isimlendirdiğine kadar) fazlasıyla ayrıntıya girerek okuyana baygınlıklar geçirtiyor olabilir... ama en baştan başlayıp da kendinizi iki aşığın yaşadıklarına kaptırınca gerçekten de bir aşk hikâyesinin heyecanını hissetmemek mümkün değil...

Yazarın o dönemdeki şartlar ve imkanlarla bu kadar geniş bir bakış açısına sahip olup aşkı bu kadar derinlemesine evrensel değerlerle inceleyip felsefe yaparak, aşk ve sevginin psikolojik temellerini gözler önüne sermesi çok ama çok büyük bir hayat tecrübesine de işaret ediyor...

Hüseyin Rahmi'nin edebi değeri hakkında yorum yapan sayısız eleştirmenin olumsuz fikirlerine kesinlikle katılmıyorum. Çünkü Hüseyin Rahmi, aradan geçen onca zamana, kültürel değişimlere rağmen muhteşem fikir ve zekice numaralarla okuyucuyu olağanüstü bir düş dünyasına çekmeyi başarıyor...

Yazar önce kendisini, zamanı ve çevresini tanımlayıp uzun da olsa güzel bir girişle okuyucuyu konuya hazırlıyor...

Hikâyesini anlatıp yaşadıklarından diğer insanların ders almasını isteyen çok zengin bir ailenin çocuğu bu hikayeyi yazara anlatarak romanlaştırmak istemektedir...

Yazar gerekli hazırlıkları yaparak konuğunu davet eder ve karşılıklı oturup muhabbete başlarlar...

Aslında bu karşılıklı muhabbetten çok, zengin aile çocuğunun kendi hikayesini hiç durmadan anlatmasıdır ve yazar sadece gerekli gördüğü yerlerde anlatıcıya limonata ikram edip :) bir iki kez araya girer o kadar...

Bazı yerleri uzun uzun anlatımlarla sıkıcı gibi gelse de (televizyon ve radyonun olmadığı bir çağda tek bilgi kültür kanalı okuyup yazmakken) her şeyin bu kadar ayrıntılı bir şekilde inceden inceye anlatılmasını “o dönemin okuyucu kitlesinin sahip olduğu imkânları ve davranış biçimini” toplumun kültürel yerleşik alışkanlıklarını da göz önünde bulundurup değerlendirmemizde fayda var...

Neyse... Biz gelelim romanın konusuna;

İlk olarak “Aşk batağı” gibi basit ve sıradan bir isim altında yatan anlam üzerine kafa yormamaya çalışın. Çünkü “Amaaan işte, aşkla meşkle ilgili farklı ne olabilir ki?” diye düşünüp sıradan bir şeylerle karşılaşmayı bekliyorsanız kesinlikle benim gibi yanılırsınız...

Evet, bu bir aşk hikayesi ama aşkı yaşayanlar arasındaki olaylar pek de öyle sıradan ya da tahmin edilebilir basit şeyler değil...

Zengin aile çocuğu, gönlünü eğlendirip her çiçekten bal alırken ailesi gidişatı beğenmeyip oğullarını evlendirir ama bu ve bundan sonraki evlilik çok kısa sürer...

Aile yılmaz ve “Allahın hakkı üçtür.” diyerek üçüncü kez oğullarını evlendirir...

Şımartılmaya alışmış, bir dediği iki edilmeyen zengin aile çocuğu üçüncü kez evlenmesine evlenir ama nikah gecesinden itibaren öyle olaylar yaşayacaktır ki bunların sonucunda benzersiz hikayesini yazsın diye başından geçenleri anlatmak için yazarımıza gelecektir...

Edebiyatla aranız pek iyi değilse, kitap okuma alışkanlığınız yoksa, onaltı yaşından küçükseniz, eski kültür dünyamıza ait şeylere meraklı değilseniz bu romanı seçmeniz doğru olmaz...

Fakat; her türlü kitabı rahatlıkla okuyan, değişik olay kurgularına ilgi duyan biriyseniz, “Yüz yıl önce aşk ve evliliğe nasıl bakıyorlarmış, o zamanki gönül işleri ne alemdeymiş? O günlere bir de bizim yazarların gözüyle bakalım.” derseniz sizi hiç tahmin edemeyeceğiniz sürprizlerle dolu bir aşk alemine götürecek olan bu kitabı mutlaka okumalısınız...

Daha önceden “Ben deli miyim?” isimli eserini beğenerek okuduğum Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu romanını okuduktan sonra hemen yazarın diğer kitaplarını araştırmaya başladığımı (ve Hüseyin Rahmi'nin de durduk yere Hüseyin Rahmi olmadığını sadece bu iki kitabıyla bile iyice anladığımı) söylemeliyim...

Dili biraz zorluyor gibi olsa da hemen alışılıyor ve okumayı güçleştirecek kadar da ağır değil...

Baştan bu zorluğu düşünüp direnirseniz yarısından sonrasının sürükleyiciliği kitabı bitirmek için benim gibi sizi de sabahlatacak kadar heyecanlandırabilir...

Micmacs [film]

Klasik Fransız romanlarındaki ince işçiliğin, ayrıntılarla süslü bir filmin senaryosunda yer alması ve ortaya çıkan filmin de kaliteli olması nadiren karşılaşılan bir durum...

Benim için buna en iyi örnek Amelie filmiydi ama şimdi bir de Micmac eklendi.. Gerçekten güzel bir film...

Biraz tiyatro etkisi, biraz gösteri, biraz macera ve biraz da karışık planlarla işli güzel sahneler...

Film en başından seyirciyi sarıyor ve bitene kadar hiç sıkmıyor... Her şey yerli yerinde hatta fazlasıyla sıralı ve net... Öyle ki filmin gidişatı ve bütünü bir bulmacanın parçaları gibi sırayla yerine oturdukça "lego" mantığına uygun küçük parçalar birbiriyle birleşip bütün hikâyeyi tamamlıyor...

Tamam, tabii ki gerçeklerle tam olarak uyuşması mümkün değil ama sonuçta bir hayal ürününün peşine takılıp kendinizi o mantığa bırakıveriyorsunuz...

Gelelim filme;

Babası bir mayın yüzünden ölen çocuk büyür, aradan 30 yıl geçer ve kendisi de bir kaza kurşununa hedef olur.

Hayatı tesadüfen kurtulan adam bütün bunlar yüzünden evini, eşyalarını ve işini kaybedince sokaklarda yatıp kalkmaya başlar...

Yine kendisi gibi evi barkı olmayan yaşlı bir adam bunu himayesine alıp arkadaşlarıyla tanıştırır... Hep birlikte hurdalıktaki bir yerde yaşamaya başlarlar.

Diğer insanlar da bir şekilde hayatın dışına itilmiş evsiz barksız tiplerdir ama hepsi de iyi insanlardır...

Bizim kahraman, arkadaşlarıyla birlikte şehrin çöplerini karıştırmaya başlayıp hurda işine girmiş ve diğerleriyle kaynaşmıştır ama aklındaki intikam planını da unutmamıştır; babasının ölümüne kendisinin yaralanmasına sebep olan silah tüccarlarıyla savaşacaktır.

Bu savaş, yavaş yavaş devreye sokulan çetrefilli planlarla iki büyük silah tüccarını birbirine düşman edip kendi kendilerine zarar vermeyi amaçlamaktadır....

Bu ince planlarının her aşamasında da hurdalıktaki dostları benzersiz yetenek ve becerileriyle adamımıza yardımcı olacaktır...

Sonuç olarak;

Eğlenceli macera denilen bir şey varsa ve bir de zekice ayrıntılarla süslenip bütün bunlar bir filme yedirilince ortay çıkan şey hem sanatsal hem de sosyal içeriğiyle seyirciye bir şeyler verebiliyorsa, bir filmden daha ne istenebilir ki?

Bir iki açık sahnesi yüzünden çocuklarla birlikte izlenemeyecek olsa da filmi sinemaseverlere tavsiye ediyorum. Çok büyük bir sinema eseri değil ama seyredilince pişman olunacak, sıkıcı bir film de değil.

Hele hele o silah fabrikasındaki patlama sahnesinin “görmeye alışık olmadığımız ayrıntılarını” ve güvenlik görevlisinin sevişen aşıkları seyrettiği zamanki halini kaçırmayın :) ...

Around the bend [film]

Bu kadar taklit, bu kadar basit, bu kadar sıradan ve bilindik bir konuyu alıp da film yapmaya nasıl karar vermişler anlayabilmiş değilim...

Bir de öyle senaryo hataları, yanlış kamera açıları, mantık sapmaları yapmışlar ki anlatmak mümkün değil...

Zaten filmin demode olan müzik seçimleri ve yanlış yerlerde bir kelt müziği, bir napoliten parça çalmaları, bir uyduruk soft rock parçaları oraya buraya sokuşturup hiç durmadan her yere dolgu yapmaları var ki insanın müzik zevkini öldürmekten başka bir işe yaramıyor...

Filmin kötü ve başarısız bir yapım olmasının dışında insanda nefret uyandıracak bir yanı da filme Kentucky Fried Chicken'in (KFC) sponsor olması...

Her sahnede gözümüze gözümüze sokulan KFC paketleri ve film boyunca istisnasız beş dakikada bir KFC restoranlarında yemeleri insanı aptal yerine koymaktan başka bir şey değil... Ve bu da haliyle insanı filmden tamamen soğutuyor...

Neyse biz gelelim konusuna;

Zamanında serseri olan ipsiz sapsız bir adam, babası çok hastalanınca otuz yıl aradan sonra babasını ziyaret eder... Fakat babasının yanında kendisini otuz yıl görmemiş olan, zamanında terkettiği oğlu da vardır...

Dedenin "torununun oğluyla" arası iyidir ve ölmeden önce bir haritayla birlikte bir de vasiyet bırakıp ailenin geride kalan erkeklerinden bilmem nereye gitmelerini ister...

Ailenin en yaşlı erkeği ölünce diğer üçlü (baba, oğul ve torun) yola çıkarlar...

Çok uyduruk bir “yol filmi” macerası sonrasında, otuz yıl sonra geri gelen baba, oğluna itirafta bulunup oğluna “kendisini arabadan atıp terkettiğini” açıklar ve film bir iki sinir bozucu saçmalık daha gösterip biter...

Sonuç olarak;

Bu kadar sinir bozucu, bu kadar özensiz ve kalitesiz basit bir filmi seyretmemi bir kenara bırakalım, aslında bu film için bu kadar yazı yazmama bile şaşırıyorum...

Siz kendi kendinizi şaşırtmayın ve bu filmden uzak durun hatta bilgisayarınızda varsa hiç bakmadan silip kurtulun, tamamen zaman kaybı...

15 Şubat 2011

Toto le heros [film]

Tam olarak birçok şeyi yerli yerine oturmamış orta ayar bir filmdi...

Daha önceden büyük bir beğeniyle izlediğim “Mr. Nobody” filminin yönetmeni olan Jaco Van Dormael’in bu filminden beklentim çok daha fazlaydı ama ne yazık ki o dönemin anlayışı içinde yapılan film beklentimi karşılamadı...

Film 1991'de çekilmiş ama 1970'lerin renk tonlarıyla 1940'ları anlatıyor...

Kuzey Avrupa insanında “Amerikalı yaşam tarzı havası” yaratılmaya çalışılırken bir yandan da insan psikolojisinde “aile aşk ve tesadüf-kader” ilişkileri işlenince; çok yöne dağılan, mantık hatalarıyla dolu garip bir senaryo oluşmuş.

Bu hatalara böyle bir senaryoda mecbur kalınacağı en baştan belli olduğu için de;
“Bu böyle olacaksa, o zaman bunlar şöyle düşünmeli”, “Bu böyle yapınca, şu da şöyle yapmalı.” gibi bir sürü şey mantığa uysun diye fazlalık eklenip senaryo çok zorlanmış...

Tabii ki o zaman da mantığa aykırı ve problemli insanların kendine özgü yanlışlarla dolu “Gerçeğe uymayan” yaşantıları filmin ana konusunu oluşturmuş...

Küçük bir çocuk var (Thomas), kendisinin hastanede çıkan yangın sırasında komşu çocukla (Alfred) değiştirildiğini düşünüyor...
Thomas, komşu çocuğu Alfred’in babasının ve yaşantısının daha iyi olduğunu düşünüp hayatı boyunca Alfred’e karşı kıskançlık duyuyor...

Ayrıca filmde resmen ensest sayılabilecek bir abla kardeş ilişkisi verilip Thomas’ı ablasına aşık olarak göstermişler, Alfred’le ablası arkadaş olunca Thomas Alfred’e iyice düşman oluyor...

Aile bir iki olayla daha karşılaşınca Thomas, Alfred’in hayatını elinden aldığını ve iyi hayatı komşu çocuğunun kötü olanı kendisinin yaşadığını iyiden iyiye kabülleniyor...

Ama bütün bunları anlatıp çocukluk hatıralarını gözümüzde canlandıran da aslında filmin en başında gördüğümüz (ve buna ara sıra günümüzde de devam eden) yaşlı Thomas'dır...

(Thomas günümüze kadar ulaşan hayatını çocukluğundan başlayarak anlatır ve komşu çocuğu olan Alfred’e duyduğu nefretin, kıskançlığın nedenlerini sıralar...)

Artık, filmin bir yerinden sonra olaylar günümüzde geçmeye başlar ve Thomas (kendini haklı gördüğü nedenlerden dolayı) intikam almak için komşu çocuğu Alfred’I (ki artık o da yaşlı bir adam olmuştur) öldürmeye karar verir...

Fakat, hayatına özendiği ve kıskandığı Alfred’i bulduğunda bir sürprizle de karşılaşır: Komşu çocuğu hiç de hayatından memnun değildir ve aslında hep Thomas’ın yerinde olmayı istemiştir...

Thomas'ın anlamsız hayatına girerek ona yaşama gücü veren sevgilisi de düşmanı olarak gördüğü Alfred’in karısı çıkınca (tesadüfün iğne deliği) Thomas iyice ümitsizliğe düşer ve olaylar gelişir vs. vs. vs...

Başta da dediğim gibi filmde beklediğim kaliteyi yakalayamadım ama...

...çok beğendiğim bir filmin yönetmeninin aynı mantıkta yaptığı, neredeyse kurgu olarak aynı sistemi kullandığı bir senaryonun “20 yıl önceki başarısız versiyonunu” görmüş oldum.

Yönetmen Jaco Van Dormael’in zaman içinde kendisini geliştirip aynı konuyu “bireyden genele genişleterek” kaydettiği ilerlemeyi görmenin dışında filmin benim için başka bir anlamı bulunmuyor...

Sonuç olarak;
Konusu havada kalmış, düşündüğünü tam olarak ifade edemeyen, karışık ve gerçekçi olmayan bir senaryoyu, içindeki karışıklığı açıklamak isterken daha da karışık hale getirip mantıksızlaştıran bu filmi “yönetmenin filmografisini inceleyen sinema okulu öğrencisi” değilseniz tavsiye etmiyorum...

08 Şubat 2011

Hollywood - Charles Bukowski

İşte bir kez daha Bukowski’yle birlikteyiz...

Bol ve en seviyesizinden küfürlü cümlelerden asla vazgeçmeyen küfürbaz bir adam...

En kızgın olduğu anda her şeyi bırakıp gidenlere özgü boşvermişliğiyle, içki bağımlılığından başka kötü bir yanı yokmuş gibi hayatın kenarına ilişip orada kalmış bir kişilik...

Anlayacağınız, Bukowski’nin diğer romanlarında da karşılaştığımız “Henry Chinaski” karakteri yine sahnede...

Bu özelliklerine rağmen hayata ve insanlara karşı merakını izleyici olarak sürdüren, yazmak için sadece bir daktiloyla bolca alkole ihtiyaç duyan Bukowski karakteri... (Bukowski’nin romanlarındaki kendi yansıması, hatta kendisi.)

Meşhur Bar kelebeği (Barfly) filminin çekim öncesi senaryo çalışmalarıyla başlayan kitap, çekim sırası ve sonrası olan biteni bu filmin gerçekten de senaristi olan Bukowski’nin bakış açısından yarı otobiyografik bir şekilde anlatıyor.

Kitaptaki yazar karakteri, yaşlanıp kenara çekilmiş ve artık çok sakin bir ayyaştır.
Sıradışı çevresinden biri, bu yazardan bir senaryo ister.

Yazar buna pek istekli değildir, şiir yazıp içki içerek günlerini kenar bir mahallede sessiz sakin geçirmek istiyordur ama bir filmin çekimi için gereken tüm o karışık işler ve ilişkiler öylesine alavere dalavere içermektedir ki bir şekilde yaşlı ayyaş kendini film işinin içinde buluverir.

Sonuçta bu filmin çekilmesi için çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkiler ilerler ve senaryo yazılır biter.

Sonrasında çalışmalar "film çekimleri öncesi çıkan aksiliklerle" devam etse de film bir şekilde çekilir, montajlanır ve gösterime girer.

Yazar, artık biraz daha tanınan ve bilinen biri olarak elinde bardaklar kokteyllere galalara gitmeye başlar ve bütün bu yaşadıklarını anlatacağı bir roman yazmaya karar verdiğini söyleyerek kitabı bitirir.

(Sıkılarak okuduğum kitabın ddebi açıdan pek kayda değer bir eser olduğu söylemem çok zor. )

Neredeyse her cümlesi küfürle dolu kitabı okurken bir yerden sonra sıkılıyorsunuz ama Bukowski her şeye rağmen Amerika’yı, göçmenlerin zencilerin ve diğer kenara atılmış insanların hayatlarını ve Hollywood’un arka planında dönen numaraları bir şekilde aralarda verebilmeyi de başarmış.

Benim için kitabın en önemli özelliği ise "alkolik yazar karakteri"nin görünmeyen özelliklerinin anlatılan normal şeylerle verilebilmesi oldu.

Her şeyden vazgeçmiş, dünyayı umursamayan, diğer herkesi belli bir görüş açısıyla değerlendirmekten geri durmayan ayyaş ihtiyarın başına gelenleri okudukça her şey çok sıradan ve olması gerektiği gibi ilerliyor diye düşünüyoruz ama aslında yazar bu boşvermişliğin arkasında yatan bir çekingenlik ve korku olduğunu da görmemizi istiyor.

Çünkü yazarlara değer verilmez, onlar çok para getiren çok önemli insanlar değildir, saygı duyuluyor olabilir ama iş dünyası sadece bir anlık çıkarı için yazarla bir araya gelir ve işi bitince bir kenara atar. Size kalan sadece tanımadığınız insanlardan bir iki selamdır o kadar...

Tabii yazar burada vermeye çalıştığı kişilik özellikleri içinde kendisini tarif ederken bütün bu korku ve çekingenliğin kaynağında gizli bir şüphe olduğunu az da olsa hissettirir. Çünkü “çektiği yokluk günlerinin bir şekilde bittiğine” bir türlü inanamamaktadır.

Kendisinden bir şeyler talep ediliyordur, arabalarla evinden alınıp çekimlere iş görüşmelerine götürülüp fikri soruluyordur, içkiler yemekler ısmarlanıp üzerine para bile veriliyordur ama o bunlara öylesine yabancıdır ki elde ettiği şeyin her an biteceğini düşünüp sevinmeye bile korkmaktadır.

Böyle şeyler, kendisi gibi tipler için gelip geçici ve çok kısa süreli durumlardır. Çünkü sistem, böyle tipleri sadece bir süreliğine o da sistemin kendi yararı için maddi çıkar elde etme amacıyla kullanır, o kadar...

Bu durumda yazarın yapabileceği en mantıklı şey; bunlar bitene kadar hiç değilse kısa süreli de olsa fırsat bu fırsattır diyerek keyfini sürmeye çalışmaktır...

Bukowski’nin bu romanda anlattığı şey film sırasında başına gelen gerçek olayların yeniden düşünülüp yazılmasından başka bir şey değildir aslında...

Madonna’dan Mickey Rourke’a, Tom Jones’tan Coppola’ya kadar bir sürü ünlünün takma isimle yer aldığı “Anahtarlı roman” pek fazla ilgi çekici özelliğe sahip olmasa da Bukowski hayranlarını memnun edebilir. Fakat ben size tavsiye etmeyeceğim çünkü okunmasa da olur bir kitap, bir şey kaybetmezsiniz. Buna gelene kadar okunacak o kadar çok şey var ki...

Kitap Parantez Yayınları’ndan çıkmış. 191 sayfa ve 12 TL.

07 Şubat 2011

Mr. Nobody (Bay Hiçkimse) [film]

Mükemmel! Mükemmel! Mükemmel!

Bu film için söyleyecek başka bir şey bulamıyorum.

Aslında hiçbir şey yazmadan sadece 100 kere arka arkaya mükemmel yazıp konuyu bitirmek lazım ama insan böyle bir film için bir iki laf etmeden de duramıyor.

Her sahnesi en ince ayrıntısına kadar düşünülüp büyük bir özenle işlenmiş filmin gerçekten mükemmel bir senaryosu var ve bu senaryoyu çok zekice düşünülmüş bir kurguyla verdikleri için film resmen bir sanat eseri olmuş...

(Bir ileri bir geri gittiği gibi bazen aynı zaman diliminde yanlara da hareket ettiği için çok acayip bir kurgusu olduğunu ve sadece bu özelliği çok iyi yansıtabilmesiyle bile kurgu üzerine bir sanat eseri sayılabileceğini söyleyebilirim.)


Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; Filmde anlatılmaya çalışılan konunun sadeleştirilerek (karışıklığın, seyircinin anlayabileceği seviyeye çekilebilmesi için) basitleştirilmesine ve birçok şeyin de anlatılıp açıklanmasına karşın yine de çoğu kimseye film çok karışık gelecektir.

Bu yüzden, 20 yaş altındakilerin “kelebek etkisi”, “kuantum ve kaos“paralel evrenler” teorilerini, “olasılık, kombinasyon, permütasyon vs.” gibi bir iki temel kavramı şöyle bir üstten de olsa bilmelerinde fayda var.

Bunları hayatınızda ilk kez duyuyorsanız ve anlamlarını hiç bilmiyorsanız bu filmi anlamanız da zor olacaktır ya da anlasanız da çok karışık bulacağınız için filmin güzelliğini kaçırıp sıkılabilirsiniz.


Gelelim konuya;

Filmde, genetik ve kök hücre çalışmalarına bağlı tıbbi gelişmeler o kadar ileri bir aşamaya gelmiştir ki artık insanlar ölümsüz olmuşlardır ama içlerinden biri (ki filmin ana kahramanı Nemo) dünya üzerinde yaşayan son ölümlü insandır ve adım adım geçmişini hatırlamaya çalışmaktadır...

“Yeryüzündeki son ölümlü insan” anlatmaya başlar... ve bizler de onun hikâyesinde tüm insanlığın yansımasını görürüz.


Yaptığımız tercihlerin sonucunda ulaştığımız yer hayatımızı oluşturur ama bütün bu tercihleri etkileyen başkalarının yaptığı tercihler de vardır...

“Öyle yapmasaydım acaba hayatım şimdi nasıl olurdu?” diye düşünmeyen bir insan yoktur herhalde. İşte bu filmde "Öyle yapmasaydı ne nasıl olurdu ve başka neler olurdu?" zihin karmaşası, insanoğlunun hayatındaki en önemli şey olan aşkın üzerinden anlatılmaya çalışılıyor.


Durum ve koşullar ne olursa olsun, hayat sizi nelere mecbur bırakırsa bıraksın bir şekilde yine de kendi tercihinizi kendiniz yapıyorsunuz ve hayatınız da bu tercihlerin birbirini izlemesiyle değişip duruyor... fakat bir yerlerde “yaptığınız tercihleri yapmamış olsaydınız” hayatınızın değişik şekilde akacağı başka bir hayatınız da var...


Daha fazlasını vermek istemiyorum, anlaşılabilmesini kolaylaştırmak için ana konuya ait minik bir ipucu yeterli... gerisini filmde herkes kendi hayatıyla karşılaştırıp kendine göre yorumlamalı diye düşünüyorum.

Bu kadar olağanüstü güzellikteki bir filmi bir yıldır hiçbir yerde görmemiş, duymamış olmam önce çok tuhaf geldi ama cinergie.be sitesinin yönetmen Jaco Van Dormael’le yaptığı röportajı okuyunca ikibuçuk saate yakın süren ve seyirci tarafından anlaşılmaz olacağı düşünülerek sadece film festivallerinde gösterilen filmden neden daha önceden haberim olmadığını da anlamış oldum...

Eğer bütün hayat bilgimle, tecrübemle ve sanat görüşümle on yıl düşünüp tasarlayıp bir film yapmaya kalksaydım böyle bir senaryoyu belki az çok zihnimde canlandırabilirdim (o da yüzde 20 civarında falan olurdu herhalde) ama yine de asla düşündüklerimi bu kadar başarılı bir şekilde filme aktaramazdım... yönetmen Jaco Van Dormael ise bu filmi altı ay gibi kısa bir sürede tamamlamış...

Bence böyle bir sanat şaheserini bu kadar kısa sürede bitirmek inanılmaz bir başarı ve çok büyük, insan üstü bir gayret gerektiriyor.

Sonuç olarak;
Bu filmi mutlaka bulun, mutlaka seyredin. Bu filmi seyrettikten sonra bütün filmlere bambaşka bir gözle bakacağınıza ve bundan sonra en ünlü Hollywood filmlerine bile kötü reklam filmi muamelesi yapacağınıza eminim....

Mr. Nobody; dekorlarıyla, kostümleriyle, detaylarıyla, müzikleriyle, bilgisayar efektleriyle, karakterleriyle, hayata bakışı ve anlatışıyla, insan psikolojisini doğru yorumlamasıyla, insanda bıraktığı etkisiyle ve teknik altyapısıyla günümüzde yapılabilecek en üst seviyede bir sanat eseridir mutlaka izleyin dersem kesinlikle abartmamış olurum diye düşünüyorum.

Roberto Benigni’nin “Hayat güzeldir”i ve Spielberg’in “Artifical intelligence” filmlerinden beri bu derece başarılı bir yapım izlememiştim... Mr. Nobody, kesinlikle arşivinizde bulunması gereken bir film ve eğer yapabiliyorsanız dört-beş tane DVD birden alın, sinemaya ilgisi olan arkadaşlarınız için çok güzel bir hediye olur...

(Yalnız filmdeki bazı sahneler her ne kadar pornografik düzeyde olmasa da yine de çocuklara uygun olmayacak kadar açık sayılacağı için 16 yaşından küçükler için uygun olmayabilir.)

Notlar: Yönetmenle yapılan röportajda okuduğuma göre film 40 milyon dolara mal olmuş ama şu ana kadar sadece 2.5 milyon dolar hasılat elde edebilmiş. Yani film zarar etmiş... film çok kısıtlı bir iki ülkede gösterime girmiş ve sadece belli başlı film festivallerinde gösterilmiş...

(Dağıtımcı ve pazarlamacılar böyle bir filmin seyirciler tarafından zor anlaşılabileceğini ve yeterince ses getirmeyeceği için de ticari başarısının düşük olacağını düşünmüş ama gösterilmezse satılmazsa nasıl para kazanabilir ki? Onların tek derdi uyduruk şeyleri şişirip bol bol reklam yapıp aynı firmaların iğrenç ürünlerini millete kakalayıp anında para kazanmak...)

Eğer çok zengin olsaydım bir sonraki filmi için yönetmene bu parayı karşılıksız olarak vermeyi isterdim.

Filmin senaryosunu yazıp aynı zamanda da yöneten Jaco Van Dormael’in “cinergie.be” sitesinden alınan röportajının Türkçe çevirisini avrupasinemasi.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz...


Yönetmenin t-shirt’ündeki Wallace and Gromit’i görünce neden aynı fikirleri paylaştığımızı ve neden bu adamın yaptığı filmi bu kadar beğendiğimi daha iyi anladım :)

Yönetmenin “Totò the Hero” ve “The Eighth Day” filmlerini de mutlaka bulmak üzere araştırmaya başladım, umarım onlar da bu kadar olağanüstü güzellikte filmlerdir...

Sabaha karşı büyük bir heyecanla yazdığım bu konuda eğer varsa tekrarlar, harf ve imlâ hataları için şimdiden özür dilerim... Ve filmi seyredip de beğenmezseniz bütün yazdıklarımın benim kişisel görüşlerim ve sanat anlayışımla ilgili olduğunu lütfen gözönünde bulundurun.

"Aşk, İş, Felsefe, Seyahat"


Aşk gibi tehlikeli(!) bir konuda çok açık sözlü olan dostum Alain, iş kendinle ilgili şeylere gelince ağzı çok sıkı çıktı :)

15 Şubat’ta İstanbul Kültür Sanat Vakfı kapsamında (Salon İKSV’de) "Aşk, İş, Felsefe, Seyahat" konulu bir etkinlik düzenleyen Alain De Botton’un okuduğum “Aşk üzerine” ve “Öp ve anlat” isimli iki kitabı için daha önceden kareli defter’de uzun uzun yazmıştım.

İstanbul'da düzenlenen bir etkinliğe katılıyor olmasına çok sevindim ama bu arada başka bir şeye de şaşırdım. Şaşırdığım şey ise Alain’in yaklaşık beş yıl çalıştığım Tempo dergisinde bir yıldan fazla bir süredir yazılarının yayınlandığını öğrenmem oldu...

[Alain De Botton’un kısa ama birbirinden güzel (aşk üzerine küçük bir denemeler kitabı gibi olan) bu yazılarına şu adresten ulaşabilirsiniz; http://www.tempodergisi.com.tr/yazarlar/yazar/53.aspx]

Umarım (yeni bir sevgililer günü de yaklaşıyorken) aşk üzerine düşünmek için küçük de olsa bir mola vermenize değecek yazılar bulursunuz :)

Anadolu Ajansı ve bilinmeyen hizmet dökümanları


Cep telefonunda internet olunca işe gelip giderken bütün gazete ve son dakika haber sitelerinin adreslerine şöyle bir girip bakmadan edemiyorsunuz :)

Fakat neredeyse hepsi ya haber atlıyor ya da kendi odaklandıkları şeyleri daha fazla veriyorlar, bazen de magazin ve spor haberlerinden geçilmiyor o zaman da insanı bıktırıyorlar...

Uluslararası haber kaynaklarından BBC ve Deutsche Welle ayarında yerli bir haber sitesi bulayım derken aklıma Anadolu Ajansı geldi. Girdim baktım beğendim ve adresini en başa kaydettim...

Fakat siteyi gezerken gözüme “Muhabirin el kitabı” diye bir şey takıldı ve merak edince bir bakayım dedim. Bastım linke indirdim pdf dosyasını...

Valla ne yalan söyleyeyim ben 20 sene Hürriyet Dergi Grubu’nda çalıştım ama hiç bir muhabire böyle bir dosya ile bu kadar kapsamlı mesleki bir bilgi verildiğini görmedim...

Gazete, tv, internet haber sitesi muhabiri olmayı düşünen basının arka planda nasıl çalıştığını ya da çalışması gerektiğini merak eden herkese bu dosyayı indirip okuyup ezberlemesini tavsiye ediyorum...

Demek ki Anadolu Ajansı, Anadolu Ajansı olmuşsa böyle olmuş.

Ayrıca diğer Anadolu Ajansı eğitim belgeleri arasında bulunan “görüntü”, “fotoğraf” eğitimi ile “Nikon ve Canon fotoğraf makinesi kullanımı için hazırlanan eğitim videoları”na da mutlaka bir göz atın... bu videoları bilgisayarınıza indirme ya da online olarak seyretme imkânınız var. Fotoğraf çekmeye ve profesyonel makinelere meraklıysanız yararlanabileceğiniz çok şey bulacağınıza eminim.

Anadolu Ajansı yetkililerine böyle bir eğitim hizmeti verdikleri için şahsen teşekkür ediyorum. Tebrikler...

ver biraz da kardeş oynasın :)


Böyle cesur ve deli fikirlere bayılıyorum, bir ara bizim evdeki oyuncaklar büyük bir yığın oluşturunca hepsini toplayıp çuval çuval oyuncağı başkalarına dağıtmıştık.

Keşke herkes böyle yapsa ya da bir şekilde bunlar bir yerde toplanıp başka çocuklara verilebilse... hatta küçük bir ücret karşılığı kiralanabilse, yeniden oyuncak alınacağına kiralayıp geri versek, çocuklar bıkmasa, evde oyuncaklar yığılmasa diye düşünürdüm.

Ama bu işi yapmak o kadar da kolay değil, gideceksin, toplayacaksın, kontrol edeceksin, temizliğini yapıp paketleyerek yeniden dağıtacaksın, kimde ne var ne zaman geri verilecek vs. vs. vs. ve akla gelmeyen daha bir sürü ayrıntı...

İşte, şimdi bunu yapan bir yer var! Hem de internette...
(Evet! Artık internetten oyuncak da kiralayabiliyorsunuz.)

Bu hizmeti veren www.aloynaver.com sitesine girip çocuğunuzun yaşına göre oyuncak grubunu seçiyorsunuz istediğiniz oyuncağı bir aylığına (ya da daha uzun bir süre için) kiralıyorsunuz...

Örnek vermek gerekirse; oğlum için almayı düşündüğüm 120 küsur lira tutan Mac Track yarış setini 40 TL’ye kiralayıp bir ay oynadıktan sonra iade edebilirim, zaten çocuklar, hangi oyuncak olursa olsun ilk alındığı zaman biraz oynayıp sonra bıkıp kenara atıveriyor. (televizyon reklamlarında gösterilen bütün oyuncakların hepsini almaya kimin gücü yetebilir?)

Ne diye o kadar para vereyim? Onun yerine başka şeyler alırım, aynı paraya bir oyuncakla bir hafta oynayacağına, üç- beş ayrı oyuncakla üç ay boyunca oynar... (10 liraya kiralanan oyuncak da var 40 liraya da)

Haaa! Baktım ki çok severek uzun süre oynadı o zaman da istersem oyuncağı yüzde on indirimle –piyasanın altında bir fiyata- satın alabiliyorum ya da bir ay daha kiralama süremi uzatabiliyorum. (Ki oyuncak almayı düşünüyorsam da yine buraya bakabilirim çünkü fiyatları çok az da olsa yine de piyasanın altında...)

0-6 aylıktan 5-8 yaşa kadar altı ayrı yaş grubu için düzenlenmiş özel kategorilerden birinden istediğiniz oyuncağı seçebiliyorsunuz, hepsi de tanınmış ve güvenilir, sağlam markaların oyuncakları...

Oyuncak, kapınıza kadar geliyor ve işiniz bitince de yine kapınızdan alınıyor. Kiralama süresinin bitimine bir hafta kala e-maille bilgilendiriyorlar, bir gün kala telefon ediyorlar... Çok güzel bir sistem kurmuşlar, kendilerini tebrik ediyorum.

Böyle yaratıcı ve faydalı fikirleri çok seviyor ve de her zaman destekliyorum.
[fakat, kızımı büyütürken neredeydi bunlar diye biraz kızmadım da değil hani:)]

Umarım bu çılgın ve süper fikir başkaları tarafından da benimsenir ve aloynaver.com çok daha gelişip büyüyüp çok daha geniş bir alanda hizmet vermeye başlar...

Not: Bu site ve bu girişimle ilgili bağlantılı hiçbir insanı ne şahsen ne de ismen tanımadığım gibi bu site ve bu hizmetle ilgili reklam yapma ya da ilan verme gibi en küçük bir bağlantım veya iletişimim bulunmamaktadır.

kolesterol bilmecesi


20 yıl önce kimsenin adını bile duymadığı şu kolestrol denilen şeyi artık bilmeyen yok ama bunun bir de iyi denilen çeşiti var... az çok bunu da hemen hemen herkes duymuştur..

İyi ama sağlığı etkileyen herhangi kötü bir şeyin iyisi nasıl oluyor?

İşte bunu öğrendim ve yazayım dedim...

Kolestrol denilince; kanın içindeki “protein bazlı yağ tanecikleri”nden bahsediyoruz.
(biz bunu minik yağ damlacıkları olarak düşünebiliriz.)

Önceleri “Bunların kan içinde belli bir miktarı geçmesi kötü olarak tanımlanıyor ama nasıl yani az olunca da iyi mi oluyor?” diye düşünürdüm...

Meğer, kolestrol denilen bu mikro yağ damlacıklarının yoğunlukları farklı üç gruba ayrılıyormuş...

Bu üç grup şöyle tanımlanıyor:

“Çok yoğun” (HD high density),

“Az yoğun” (LD low density) ve

Çok düşük yoğunluk” (VLD very low density)

Bunların içinde kötü olanı (tahminimin aksine) “Düşük yoğunluklu” (LD) iyi olanı da “Çok yoğun” (HD) olanıymış...

“İyi olanının” iyi olarak adlandırılmasının sebebi ise; kandaki kötü kolestrolü oluşturan yağ parçacıklarını damarlardan karaciğere taşımasıymış...

Not: Doktorlar her yaşın kendine göre yapabileceği hafif sporla iyi kolestrol oranının arttırılabildiğini (kötü olanının da buna bağlı olarak azaltılabileceğini) söylüyor.
Not2: Konuya ait daha detaylı ve teknik bilgi için http://tr.wikipedia.org/wiki/Kolesterol adresine bakabilirsiniz.