31 Mart 2011

Türkiye'nin zenginlikleri

Organizasyonsuzluklara ve eksik bilgilendirmelere sinir olduğum gibi, yapılan işlerin tam olarak duyurulup tanıtılmamasına da bozulmuyorum desem yalan olur.

Kimi bir iş yapar, sıradan basit, olduğu kadar idare edecek boyutlarda bir şeydir ama abartır da abartır, sanırsınız ki adam dünyayı yeniden kurmuş... Böyle şeylere üstten bir bakıverirsiniz sonra amaaan bu muymuş deyip geçiverirsiniz.

Kimisi de öyle şeyler yapar ki bunları ne zaman yapmışlar ne zaman internete koymuşlar şaşıp kalırsınız... Fakat o kadar büyük çalışma ve emek için hiçbir tanıtım duyuru yapmazlar kimsenin haberi olmaz, eh gel de bozulma...

İşte yine böyle bir şeyle karşı karşıyayız... Adamlar gece gündüz çalışıp süper bir hizmet sunmuşlar ama kimsenin haberi yok. Büyük kurumların en sorunlu yanı da bu; halkla ilişkiler ve tanıtım.

Anadolu Ajansı'nı uzun bir süredir takip ediyorum. Yaptıkları şeyler bu imkânlarla az buz değil, gerçekten takdire değer işler çıkarıyorlar. Daha önceden de bir iki kez farklı konular için bu kurumdan bahsetmiştim.

Sitelerine girince biraz sağı solu kurcaladım. Arada minicik bir linkten öyle bir yere ulaştım ki bu kadar kıyıda köşede dikkat çekmeyen bir linkten ulaştığım bilgi hazinesi karşısında şaşırmamak elde değil...

Sitenin altında küçük bir kutu içinde verilen duyuru servisi başlıkları içinde “Türkiye'nin zenginlikleri” diye bir bölüm var. Buraya giriyoruz...

Çıkan sayfada karşımıza üç başlık var;


İlk olarak “Gezi rehberi”ne giriyoruz, giriyoruz ama karşımıza çok geniş ve çok kapsamlı “bütün bölgeleri ve bu bölgelerdeki illeri kapsayan” yeni bir bölüm çıkıyor.
Tek tek hepsine girip baktım. Hani çıkış alıp bastırsam resmen ansiklopedi olur :)

Hangi şehire gideceksiniz, o bölgede yakında başka hangi şehirler var bir açıp bakın ve gittiğinizde yerlerde nereleri gezip görmeniz gerekir, en meşhur yerleri nereleridir, gidince ne yapılır ne edilir hepsini öğrenebilirsiniz.

Şimdi geri dönüp ikinci başlığın gösterdiği “Toprak altındaki kültürel hazinelerimiz” bölümüne girelim.

Yine burası da aynen bir önceki bölüm gibi yedi bölgeye ayrılmış ve bu bölgelerdeki kültür hazinelerini uzun uzadıya açıklamışlar. Türkiye'nin arkeolojik kazanımlarının tamamına bu bölümden ulaşıp çok ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Bilmediğiniz ve hiç duymadığınız bir sürü şey eminim sizin de dikkatinizi çekecektir.

Evet, şimdi de geldik benim esas bu bölümü keşfetmeme neden olan “Kültür hazinesi müzelerimiz” başlığına. Bu bölüm de yine diğer iki bölüm gibi bölgeler ele alınarak hazırlanmış. Hangi bölgede hangi müze var, şehirlere göre müzelerdeki tarihi eserler nelerdir, niye önemlidir, bu müzelere gidince görülmesi gereken en önemli eserler hangileridir vs. vs. vs...

Bütün bölümleri ve başlıkları o kadar güzel ve ayrıntılı bir dille anlatmışlar, o kadar iyi bir disiplinle yazmışlar ki nereye baksanız okumak için takılıp kalıyorsunuz.

Anadolu Ajansı'nın sayfasından ulaşılan “Türkiye'nin zenginlikleri” sizleri bekliyor. Mutlaka keşfedilmesi, gezilip öğrenilmesi gereken bu çok kapsamlı bilgi kaynağını bizlere sunup yararlanmamızı sağladıkları için emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Böyle büyük bir emek, bilgi ve dikkat gerektiren bu kadar geniş bir dosyayı kullanıma sunan ilgililere de bir şey söylemeden edemeyeceğim; Lütfen bunları alın, koskocaman bir başlıkla sitenin en üstünde duyurun... Kimsenin haberi yok, bu kadar emek ve yararlı bilgi boşa gitmesin, emeğinize yazık.

30 Mart 2011

C'est pas moi, je le jure! [film]

1968 yazının başında Amerika'da geçen filmde, şehir dışındaki sıradan bir semtte çocukluğunu geçiren Leon'un sıkıntılı dönemine daha doğrusu ruhuna bakıyoruz...

Pek özel bir durumu olmayan evliliğinden ve evdeki kavgalardan bıkan annesi kendilerini terk edince Leon iyice sorunlu bir psikoloji içine girmeye başlar...

Çocuklara karşı fazla ilgisi bulunmayan Leon'un babası durumu idare etmeye çalışmaktadır ama Leon'un sorunlarının temeli çok önceye, annesiyle babasının şiddetli kavgalarına kadar gitmektedir...

Leon, önce salıncağın ipiyle kendini asıp küçük bir intihar girişiminde bulunur, yaşlı komşu kadının evine yumurta atıp rahatsız eder sonra tatildeki komşularının boş evine girip evdeki bütün eşyalara zarar vererek
ileride "suçlu" olabilecek bir sabıkalı potansiyelini gösterir...

Anneleri kendilerini terk ettiğinden beri anlaşabildiği ve (onu da babası terk etmiş olduğu için) en yakın bulduğu kişi olan kız arkadaşıyla bir kaçış planı hazırlarlar...

Leon sorunlu hayatından annesinin yanına kaçmak için büyük bir cesaretle ve çocuksu hayallerle yola çıkar ama kız arkadaşının bu yolculuğa çıkma amacı başkadır...

[Her zaman olduğu gibi filmin devamını, seyredecek olanların seyir zevkini bozmamak için anlatmamam gerekiyor ama film hakkında konuşmaya devam etmemde bir sakınca yok...]

Leon rolüyle Antoine L'Écuyer, ilk filmi olmasına rağmen yaşından beklenmeyecek kadar profesyonel bir oyunculuk sergileyerek on yaşındaki erkek çocuğunun ailesi dağıldığındaki ruh halini mükemmel ve bir o kadar da doğal şekilde canlandırmış...

Leon, filmi öylesine alıp götürüyor ki hissettirdikleri ve düşündürdükleriyle gerçek bir olayı izliyormuş gibi başıma ağrılar girmesine neden oluyor...

Babası gidince amcasının insafına kalıp şiddet gören kız çocuğu, sorunlu bir evliliğin kurbanı olan filmimizin küçük kahramanı ve iyi kalpli abisi aslında filmdeki ana fikir olan çocuklar için ailenin öneminine dikkat çekerken bir de farklı ve çok özel bir yorum getiriyor:

Evliliği yürümeyen ailelerin çocukları (tam da en çok ilgiye ihtiyaç duyduğu yaşlarda) kaldıramayacağı psikolojik sorunlarla karşılaşınca bütün kişiliği etkilenir...

Ama, anlaşamayan çiftlerin, dağılan ailelerin tüm sorumluğunu sadece aileyi terk eden tarafa yüklemek yanlış olur.

Çünkü; terk edilen tarafın (anne ya da baba) bütün bu olacakları öngörüp evlilik içindeki ilişkide yaşanan sorunları devam ettirerek “karşısındakine kaçıp gitmekten başka yapacak bir seçenek bırakmaması” onu da (sonuçta böyle bir şeye sebebiyet verdiği için) terk eden taraf kadar sorumlu yapar.

Film, evrensel bir yarayı nedenleriyle gösterirken örnek olarak hem kız hem erkek çocuğunu, hem psikolojik hem de fiziksel şiddeti yansıtıyor.

Terk eden taraf için de “bir aileden anne”, “diğerinden baba”nın yokluğunda oluşan sorunlar başarılı şekilde verilmiş...

Ve aslında filmin ismindeki (çocuklardan duymaya alışık olduğumuz) "Ben yapmadım!" ibaresine de gönderme yapılarak;

“Ne kadar fedakarım, esas suçlu terk edip giden. Bunlardan ben sorumlu değilim.” diyerek (kendinizi haksızlığa uğrayan taraf olarak gösterip) ayrılıklar yüzünden çocuklarda oluşan travmalarda payınız olmadığını düşünerek kendinizi temize çıkarmaya çalışıp "Ben yapmadım!" demeyin denmek de istenmiş...

Sonuç olarak;
Kaliteli sinema diliyle ve gerçekçi yaklaşımıyla aile içi sorunların çocukların ruhlarında yarattığı tahribatı tüm açıklığıyla veren filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bir çocuğun ruhunda olup bitenleri “dışarıdan izleyerek” çözmemiz yerine dosdoğru çocuğun ruhundan gelen tepkilere dikkat çeken bol ödüllü film, çocuk ruhunu daha iyi anlamamızı sağladığı için izlenmeyi hakediyor.

Not: Filmin İngilizce ismi "It's Not Me, I Swear!" Türkçe ismi ise "Ben yapmadım, Yemin ederim." olarak bire bir anlamıyla çevrilmiş.

İffet - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yine dağılan bir aile, yine kavuşamayan sevgililer, yine üzücü sahnelerle dolu yerli bir dram ve yine Hüseyin Rahmi'nin bütün bunlara dayanarak vermeye çalıştığı hayat dersleri...

Toplumu bir arada tutacak olan “sosyal bilinci” oluşturmak için önce “örnek ortak davranışları” aşılamanın gerektiğini düşünen yazar, bu fikirleri destekleyen bir eser meydana getirmiş.

İffet'i okurken resmen içim karardı... Kitabı işe gidip gelirken okuduğum için inip bindiğim otobüslerde onca milletin içinde ağlamayayım diye kendimi zor tuttum...

İffet, anlamı gibi namus timsali fakir bir genç kızdır.

Annesi ölüm döşeğinde çaresiz hastalıklarla boğuşmaktadır. Babaları ölmüş, evleri yanmış kimsesiz bir aile...

Hasta kadına bakmak için İffet'in evine giden doktor arkadaşının yanına takılan yazar, ailenin durumunu görünce çok üzülür ve doktor arkadaşıyla birlikte bu eve daha sık gidip gelmeye başlarlar...

Evde hasta anne ve güzel İffet'ten başka bu fakirliğin içinde yuvarlanan küçük kardeşle İffet'in nişanlısı da vardır...

Aile felaketten felakete sefaletten sefalete yuvarlanırken çevrenin bu aileyi yanlış değerlendirip kendi yaptıklarını görmemezlikten gelmesi, ailenin fakirlikten aç kalmasına rağmen doğruluktan şaşmaması gibi konular okurları muhakkak etkileyecektir...

Edebi değerinden çok ahlaki öğüt dolu içeriğiyle önem taşıyan roman, çok alışıldık çok bilindik şeylerle dolu olsa da okurken hoşa giden yerleri de yok değil...

Okuduğum Hüseyin Rahmi Gürpınar eserleri içinde dil bakımından günümüz Türkçe'sine en yakın en yalın roman buydu diyebilirim.

Ama edebi açıdan değerlendirmemiz gerekirse;

Yazın sanatının incelikleri, doğru yolun (duygu sömürüsü yapılarak, acınacak durumdaki insanların başına gelen kötü olayların örnekleriyle) gösterilmesi için sarf edilen çabanın gölgesinde kalıyor...

Meraklısına hitap eden, eski Türk filmleri senaryolarına benzeyen kitabı rahatlıkla okuyabilirsiniz ama çok ilgi çekecek mutlaka okunması gereken bir baş yapıt olmadığını söylemeliyim...

Grosse pointe blank [film]

Ancak ilk yarım saatine dayanabildiğim çok kötü bir filmdi.

Kiralık katil bir adam var (John Cusack) fakat bu adamın (ne alakaysa dedektiflik bürosu gibi) bir işyeri ve hatta burada yapılan işleri bilen bir de sekreteri var.

Adam kiralık katil ama hem kendisi hem yanında çalışan sekreter resmen emlakçıymış gibi pür neşe çalışıyorlar, çünkü adam öldürmek çok normal bir şey ya... Bence; çok yıllar evvel bir “Mavi ay” dizisi muhabbeti vardı, direkt ondan etkilenilmiş "sekreter patron ilişkisi" gereksiz bir yedirme olmuş, çok yapay duruyor.

Neyse...
Bir ara bu adamın işleri ters gidiyor ve telafi etmesi için yeni bir görev veriyorlar.

Yeni işini halletmek için gideceği yer kendi büyüdüğü kasabadadır. Burada (zamanında lise balosunda balo gecesi randevusuna gitmediği) sevgilisiyle karşılaşır, kız yerel radyoda DJ'lik yapıyordur falan filan... On yıl geçmiştir ama birbirlerini görünce hemen öpüşürler, normal tek bir laf etmezler vs. vs. vs.
(Böyle filmleri görünce Hollywood'dakilerin zekâ seviyesinden şüphe etmeye başlıyorum.)

Bundan sonrası da çok sıradan ve çok ama çok yapay, gerçek olamayacak kadar kötü diyaloglarla ruhsuz şekilsiz devam edip gidiyor, tahammül edilecek en küçük bir yanı yok...

Hani sevmediğiniz biri varsa ya da sıkıntıdan ölmesini istediğiniz bir düşmanınız falan bu filmi hediye edin.

Bu kadar mı zorlama olur, bir filmde bu kadar mı özensiz, saçma, uyduruk, konuyla ilgisi olmayan çöplük diyaloglar ayrıntılar uzatmalar bulunur söyleyecek bir şey bulamıyorum...

Üç beş kendini bilmez John Cusack için seyrederim onun hastasıyım falan demiş ama adamı çok seviyorsanız alın evinize götürün, filmde milmde oynamasın.

Sonuç olarak;
Çok uyduruk ve çok kötü bir film, harcanan emeğe yapılan masrafa yazık... Böyle filmlere harcanan parayla kim bilir kaç tane güzel film çekilir...

Bunun yerine açın televizyonu ne çıkarsa çıksın o bundan iyidir.

“Bende var.” diyorsanız bir hata yapmışsınız, olabilir insanlık hali ama derhal silin atın kurtulun... Yok, seyretmişseniz zaten şu anda bu yazıyı okuyor olamayacağınız için bir şey söylememe gerek yok :)

29 Mart 2011

Bornova Bornova [film]

Yok arkadaş... Böyle film yapmasınlar...

Zaten film bittiği anda düpedüz kandırıldığımızın farkına vardım.

Filmin süresi birbuçuk saat gibi bir şey görünüyor ama seyredince resmen dört dakika falan sürüyor! [ya da izlerken bize öyle gelmiş olabilir :)]

Senaryonun mükemmel olması bir yana bu kadar derin ve geniş bir şekilde her şeyi kapsarken odaklandığı esas konudan en ufak bir sapma yapmamasına şapka çıkarıyorum...

İstisnasız bütün oyuncuları bu kadar iyi oynadıkları için alınlarından öpüyorum... Seyrettiğim en iyi filmlerden biriydi...

Demek ki gerçekleri, insanı, sokağı, kültürü, siyaseti iyi kavrayıp edebi kurgu gücü ve sağlam diyaloglarla bunları bir araya getirirseniz Türk Sineması da en az Bağımsız Avrupa Filmleri
kadar iyi işler çıkarabiliyormuş.

Bir film bu kadar mı gerçek olur, oyuncular bu kadar mı doğal oynar şaştım kaldım...

Filmin kendi sitesinden konusuna bakabilirsiniz ama ben hiçbir şeye bakmadan gidin bu filmi bulun alın seyredin diyorum, mutlaka arşivinizde bulunması gereken olağanüstü bir film...

Türk Sinemasında çıtayı bir hayli yükselten bu filme emeği geçen herkesi tebrik ediyorum... Onun için en başta söylediğimi tekrar söylüyorum; Böyle film yapmasınlar. Kaliteli filmleri seyrettikten sonra her filmi beğenemiyoruz :)


Not: Girişte beyaz zeminli jeneriğin verdiği rahatsızlığa ve başlarda bir yerde çıkan düşünce balonunun teknik olarak yetersizliğine takılmadan izlemeye devam edin... Film gerçekten çok iyi...

24 Mart 2011

youtube'tan videoyu mp3 yapma


Duyduğum güzel bir parçayı (her ne kadar yasal olmasa da şöyle bir üstten bakıp fikir edinmek amacıyla) bilgisayarıma indirmek için en çok kullandığım adres www.bomb-mp3.com'dur ama sonuçta her şey de orada olmayabiliyor. (bilboard ya da top pop listeleri dışında farklı bir şeyler ararsanız işiniz daha da zor olur.)

Hele hele youtube videolarından birinde çok güzel bir müzik parçası bulduysam mutlaka onun albümünü ararım ama bazen öyle şeyler oluyor ki bulmak imkânsız. O zaman da geriye tek çare kalıyor; Youtube'tan indirmek.

Youtube'taki bir videoyu, bilgisayarımıza keepvid.com'dan indirebileceğimizi biliyoruz.

Peki, video değil de direkt mp3 olarak nasıl indirebiliriz? İşte onun için de www.snipmp3.com var.

Youtube'ta açtığınız videonun adresini (browser/internet tarayıcı program adres çubuğundaki adres) kopyalayıp snipmp3 sitesindeki boş satıra yapıştırıyoruz, sağ taraftaki "convert to mp3" düğmesine basıyoruz. (sayfadan ayrı açılan minik kutudaki soruya "allow" diyerek geçiyoruz)

Videonun küçük bir resmi çıkınca altında beliren download mp3'e tıklıyoruz.
Hepsi bu...

İşte mp3'ümüz hazır ve dinledikten sonra bilgisayarınızdan silip, eğer beğendiysek orijinalini satın alıyoruz.

(Not1: Kullandığınız sisteme göre indirdiğiniz dosyanın adının sonuna .mp3 eklemeniz gerekebilir.)

(Not2: İyi güzel de yeni parçalar, yeni gruplar ya da şarkıcıları nasıl keşfedeceğiz, şöyle güzel bir site yok mu sınırsız çalsın, türler, gruplar, arama fonksiyonu, liste oluşturma, paylaşma olsun derseniz :) işte o zaman site tavsiyem "Grooveshark"tır. Kurcaladıkça derinliğini ve zenginliğini anlayabilirsiniz.)

22 Mart 2011

Inception [film]

Son zamanlarda adını sıkça duyup da arkadaşlardan edindiğim filmi seyretmek için gece bir vakit oturdum ekranın başına...

Sabaha karşı saat 03.00’te filmi bitirdiğimde az biraz hoşnutsuzlukla birlikte aslında bazı yerleri fena olmamış dedim ama gece o kadar saat uykusuz kaldığıma da pişman oldum. Pek öyle abartıldığı kadar iyi bir film değildi.

Tamam, film için çok uğraşmışlar, efektler, sahneler, senaryonun akıl karıştırıcı ayrıntılarıyla bazı teknik sahneler kullanıp sanat eseri yaratmaya falan da çalışmışlar...

Ama sonuçta “Orta karar fantastik düşüncenin böyle merak uyandıran bir sorusu gerçek olsaydı neler yapılabilirdi?” ana fikrinin dışında fazla da bir şey yoktu. (ki onu işlemeyi de pek becerememişler.)

Aslında ana fikir senaryo olarak güzel ama öyle detaylara girip anlaşılsın diye o kadar uzatıp durmuşlar ki en sonunda “Ne olacaksa olsun yahu!” diyorsunuz.

Üstten şöyle konudan bahsedeyim ama fazla detaya girmeyeceğim çünkü filmi izlememiş olanların seyir zevkini engellemek istemem.

Genç bir adam var. Cobb (Leonardo DiCaprio)

Bu adam; rüyalar, bilinç, bilinçaltı gibi konularda kendini bilimadamı kadar detaylı bilgiyle donatmıştır.

Yaptığı şey ise insanların rüyalarına girip onlara ait gizli bilgileri çalmaktır ama bunları yaparken bir şekilde birlikte çalıştığı eşi ölmüş ve suçlu duruma düştüğü için de çocuklarının yanına dönememektedir.

Büyük şirketlere ait bilgileri üst düzey yöneticilerin rüyalarına girerek elde eden Cobb, son işindeki müşterisinden bir teklif alır; gösterilen kişinin bilinçaltına girip fikir çalma yerine bilinçaltına bir fikir yerleştirecektir.

Bunu isteyen adamın amacı rakip bir enerji şirketini batırmaktır. (Ama bir yandan da küçük numaralar için uçak şirketi alacak kadar parası vardır.)

Neyse işte, Cobb bu işi almak istemez ama bir yandan da çocuklarının yanına dönebilsin diye adamın teklifini kabul eder. (Cobb da nasıl oluyorsa, sadece kendi ülkesine gidemiyor ama dünyanın her yerini gezip dolaşıyor... "E! Madem öyle ne diye çocuklarını yanına aldırıp -ki hiç maddi sorunu da yok- yaşamaya devam etmiyor da ölümüne böyle bir işe girişiyor?" diye sormayın.)

Filmin her yanı saçma sapan fikirlerle dolu... insanlar dünyayı neden bu kadar seviyor, neden yaşamdan başka alternatif yaşamların büyüsüne kapılıp akıllarına gelen her şeyi iç içe geçmiş dünyaları keşfediyormuş gibi büyük bir hevesle ama mantıksızca didikliyorlar anlayabilmiş değilim.

Hayat burada ve yaşıyorsun işte, bunu yüzüne gözüne bulaştırırsan illa başka bir yerde başka bir hayat olacak ve burada yapamadığını orada yapacaksın (açgözlülük değil de ne?)... yani bu fikrin peşinden giden her türlü senaryodan sıkılıyorum desem yalan olmaz... (ki filmin kendine göre bir sürü mantık hatası da vardı oralara hiç girmiyorum...)

Neyse işte güya bu bizim Cobb insanların rüyalarına giriyor girmesine ama bu yöntemden haberi olan insanlar da var ve buna karşı önlem olarak kendilerine savunma mekanizmaları oluşturmuşlar.

Ama "şirket sırlarının peşindeki becerikli teknoloji casusu" havası içinde gösterilen hırsız Cobb bunun da kendine göre bir çözümünü bulmuştur;

Rüyasına girdiği adam eğer rüyada olduğunun farkına varırsa diye rüya içinde rüya gördürür...

(Peh peh peh, yani böyle bir şeyi yapabiliyorsan sana çoluğunu çocuğunu iyileştir diye bu kirli ve tehlikeli işlerden kazanabileceğin paranın yüz katını verecek insanlar var, niye gidip saçma sapan şeylerle uğraşasın ki?)

Rüya içinde rüya gören kişi uyanınca oh kurtuldum diye düşünürken aslında gerçek hayat diye yine rüyaya uyanır bunlar da o arada rüyasına sızdıkları insanın bilinçaltında aradıklarını bulup alırlar vs. vs.

Hollywood tarzı araba çarpışmaları, koşup kovalamacalar, patlamalar, silahlar, havada uçup yerçekimsiz ortamda yumruk yumruğa kavgalar, yalan yanlış sahneler, vs. vs. vs.... (hatta bazı patlama sahnelerini aynen kopyalayıp film içinde bir daha kullanmışlar.) Çok sıkıcı...

Film çok basit bir uyduruk bestseller yaz romanının uyarlaması gibiydi.

İlkokula gidenler ya da hayal gücü ancak bu kadar olanlar için değişik gelebilir ama en azından buna benzer üç beş film seyretmiş bir iki kitap okumuş herkes için sıradan olmanın dışına çıkacağını sanmıyorum.

Ölüm ölüm beğenip binlerce övgü cümlesi düzenlere pek bir şey diyemiyorum, herkesin her şeyi beğenme ve beğenmeme hakkı var. Ben beğenmedim, onlar beğenmiş olsun...

O kadar çok saçma sapan, mantıksız şey vardı ki nasıl oldu da bu kadar beğenildi anlamış değilim.

İnsanlar rüyaya dalsın diye bir makineye bağlanıyorlar. Makine, kola serum gibi takılıp vücuda kimyasal madde veriyor ama vücuda damardan bağlanan kimyasallar uyutuyor ve rüya gördürüyor desek bile; başkasının rüyasına nasıl giriyorlar? (yersen)

Yok bu makine başkasının rüyasına girmeyi sağlıyorsa o zaman yan yana yatıp kolundan aynı makineye bağlı iki kişi nasıl oluyor da sadece vücutlarına aynı anda aynı kimyasal verildi diye birbirinin rüyasını görebiliyor? 

İki kişiye aynı anda aynı kimyasallar verilince iki kişi ancak fiziki olarak aynı tepkileri gösterirler, zehirleniyorsa zehirlenir, uyuşuyorsa uyuşur, ölüyorsa ölür vs. birbirlerinin rüyasına girebilmeyi sağlayan mekanizmayla ilgili en küçük bir bilgi yok...

Hiç değilse beyindeki frekansları arayıp bulup aynı frekansı diğerine de veren elektronik reseptörlü kafaya bağlanan kablolu bir şeyler yapılsaydı... hani hiç değilse fantastik de olsa belli bir mantığı olurdu ya neyse ya bana ne, doğru dürüst yapsalarmış onu da ben mi düşüneceğim artık!

Sonuç olarak;
amaan işte neyse ya, ben çok basit ve çok saçma ve de çoook uzatılmış gereksiz ağır akışlı uyduruk bir film olarak değerlendiriyorum. Seyretmezseniz hiçbir kaybınız olmaz ama seyrederseniz ikibuçuk saatinizi kaybetmeyi şimdiden göze almalısınız.

Resmen rüya içinde efektle dağılan cadde, bina vs. görüntüleri için yapılıp uydurulmuş bir film, kaldı ki bu efektleri birçok firma reklamlarında kullanalı yıllar oldu modası geçti...

Alın bakın, çok bahsedildi diye görün diyeceğim ama zamanınıza yazık... Seyredince (seyreder seyretmez olmasa bile aradan biraz zaman geçince) fazla abartıldığını görüp burada yazdıklarım için bana hak vereceksiniz. Olmadı, rüyalar aleminde yaşamaya devam :)

Invention of Lying [film]

Dünyada hiç kimsenin hiç kimseye yalan söylemediğini, hatta bırakın yalan söylemeyi bir de üstüne üstlük karşısındaki insana aklından ne geçiyorsa aynen söylediğini hayal etmeye çalışın...

İşte, filmimiz bu açıklamayla başlıyor...

Herkes birbirine aklından geçeni hiç yalansız söylüyor ve işyerindeki arkadaşlık ilişkisinden kadın erkek ilişkisine hatta reklamlara kadar verilen örneklerle biraz da öyle bir dünyanın sıkıcılığı gösteriliyor...

Bu dünyanın içinde bizim adamımız Mark'tır.

Mark, fazla parlak olmayan bir senaryo yazarıdır ve pek yakışıklı sayılmayacağı gibi zengin biri de değildir...

Dünya, adamımız için (şimdi bizim için olduğu gibi) çok gereksiz ve sıkıcı bir yerdir... Bir de ister istemez her şey ters gitmektedir; hoşlandığı kadın tarafından istenmediği açıkça yüzüne vurulur, patronu işten atar, diğer çalışanlar aşağılar, annesi son günlerini yaşadığı hastalığıyla savaşmaktadır vs. vs.

Tüm gerçekliğine rağmen bu dünyada bir şeylerin düzgün gitmediğini fark edip ne yapacağını da bilemeyen adamımız işsiz kalınca evden atılma talihsizliğini de yaşamak zorunda kalır.

Taşınmak için gereken son parasını çekmeye bankaya gider veee...

İnsanlık tarihinde bir dönüm noktasının yaratıcısı olarak ilk yalanı söyleyip 300 dolar yerine 800 dolar alıp bankadan çıkar (filmin mantığına göre hiçbir insan bilerek ya da bilmeyerek yalan söyleyememektedir.)

Sıradan, basit ve zavallı bir insanken yalan söyleyebilme becerisiyle adamımız birden bambaşka bir hayat yaşamaya başlar...

Filmin genel başlangıcı böyle ama filmde aşk, din ve öteki dünya fikrinin meydana çıkışıyla gerçek dürüstlüğün ne olduğuna kadar pek çok şeyden de bahsediliyor.

Bazı şeyler için yeniden düşünmeyi sağlayacak değişik açılımıyla oradan oraya atlayarak adamımızın macerası böyle devam edip gidiyor...

Benzerlerini andıran ama kendine özgü, sevimli ve insancıl bir filmdi. Filmin teknik açıdan dikkat çekici yanı ise sanki amatör birinin hazırladığı senaryoyu oynayan amatör oyuncuların gayretli bir tiyatro gösterisi gibi olmasıydı...

Gelelim sonuç bölümüne;
Konu olarak hafif ve sinema estetiği açısından zayıf olmasına rağmen içten ve akıcı yalın anlatımı sayesinde izlediğime pişman olmadığım bir filmdi...

Hani pek bir şey bulamayınca yumurta kırarız, üzerine biraz peynir falan... Kebap ya da süper bir ev yemeği değildir ama tahmin etmediğiniz şekilde hoşunuza gider hani o ayar bir şeydi...

Alın bulun seyredin demiyorum ama rastlarsanız izleyin fena bir film değil...

Efsuncu baba - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi'nin kitaplarını aldık ele girdik yola :)

Bütün kitaplarında sadece insanlara akıl verip doğruyu göstermeye çalışan "toplum için sanat" anlayışının ateşli bir taraftarı olan yazar bu kitabında okurlarını "Batıl itikada varacak kadar kendini öteki dünyaya ve hurafelere bağlayanlara karşı" uyarıyor...

İki arkadaşın "tesadüf ettiği, her şeyi batıl inançlarıyla değerlendiren" bir adamla birlikte (efsuncu baba bu adam oluyor) define arama işine girişmeleri esas konu olarak ele alınmış...

Efsuncu baba'ya göre dünyada yapılacak her şeyin uğurlu bir saati vardır ve bir şeyi yapmak için de uğursuz sayılardan, uğursuz günlerden kaçınmak gerekir.

Böyle yetişip böyle yaşayan ve hayatındaki en küçük sıradan olayları bile belirli bir bakış açısına göre değerlendirip ölçüp biçerek uğurlarla, burçlarla, sihirli dualı sözlerle halleden bir adam bir de hazine bulma işlerine kalkışırsa o adamın yapacağı şeyler ne kadar çetrefilli olur bir tahmin etmeye çalışın...

Yazar, önce iki Ermeni'nin kendine özgü şivesini kullanarak biraz komik olan bazı konuşmalarını da eğlenceli Karagöz-Hacivat atışmalarına benzeterek mizahla karışık olayın genel gidişatını veriyor.

(Açıkça söylemek gerekirse kitabın yaklaşık yarısına yakınını kaplayan bu karşılıklı konuşmalar o dönem insanını biraz yansıtıyor olsa da espri olsun diye yazılan birçok şey kültürel olarak önemini ve değerini yitiren ayrıntılarının fazlalığı yüzünden belli bir yerden sonra sıkıcı geliyor...)

Sonra, ekmek derdinden başka bir şey düşünmeyen genel halkın bu iki temsilcisi aracılığıyla yazar insanların inanmasa da biraz çıkar uğruna nasıl efsuncunun fikirlerine inanıyor gibi göründüklerini nasıl birlikte hareket ettiklerini anlatıyor...

Yaşadığı dönem için şaşılacak kadar çok ileri ve doğru bir görüşe sahip olan yazarın anlattıkları tamamen doğru da olsa da romanda yaşanan macera bitince kitabın sonunda meddah gibi kıssadan hisse vererek okuyucuya ne anlatmak istenildiğinin açık açık köşe yazısı şeklinde izah edilmesi de bu kitabı romandan çok yazı aracıyla ahlak dersi veren eğitici öğretici bir denemeye çeviriyor...

Her ne kadar rahatlıkla anlaşılsa da dili günümüz okuyucusunu zorlayabilir... Kitapta yaşanan macera az biraz takip duygusu uyandırıyor olsa da öğretici öğelerin yerleştirildiği karşılıklı konuşmaların sıklığı nedeniyle akıcılık yer yer kesintiye uğruyor...

Verdiği dersteki ana fikirle övgüyü hak eden yazar, edebi olarak kurgusuyla sıradan ve kendi yeteneğinin altında bir eserle ancak meraklısının dikkatini çekecek bir kitap yazmış ki günümüzde bu tür şeylerin de ne kadar dikkat çektiği malum...

Ben okudum, değişik geldi ama o kadar olağanüstü bulunacak müthiş bir eser olmadığını söylemeliyim. Dediğim gibi ancak meraklısının ilgisini çekebilecek bir kitap.

Eyvah eyvah 2 [film]

Birincisini orta ayar ama "bizden ve samimi" hatta yer yer eğlenceli bulmuştum...

İkinci filmdeki kimi sahneleri de yine öyle samimi ve eğlenceli bulmuş olsam bile yine de filmi zoraki bir uzatma olarak değerlendiriyorum...

Senaryodaki hataları, uzatılmış ve birbirinin tekrarı olan sahneleriyle film beklediğim etkiyi yaratmadığı gibi kimi yerinde de sıktı...

Bunu başlı başına bir film değil de televizyon dizisinin bir bölümü gibi değerlendirirsek yine bizden yine yakın ve kimi zaman da eğlenceli sayılabilir...

Kahvede otururken bir tanıdık gelir de muhabbet edersiniz ya hani güzel bir şeyler anlatılır gülersiniz falan... Aynen öyle ama anlatana özgü kendince eğlenceli bir şeyler, film de öyle ortada bir yerlerde ve çok sıradan konusuyla ortalamanın altında bir kaliteyle ilk filmi beğenenler için yapılmış bir uzatma filmi gibi duruyor...

Doğrusunu söylemek gerekirse birinci filmden edinilen tecrübeyle ikincisinin daha da iyi olacağını düşünürken tam tersi oldu...

Sonuç olarak;
Bazı eksikliklerine rağmen birinci filmi beğendiyseniz ikincisini de izlemek isteyeceksinizdir ama işin sonunda keşke seyredip de uykusuz kalmasaydım, nasıl olsa bir gün televizyonda denk gelirdi demek de var...

O yüzden çok da merak edilecek bir film olmadığını, beklediğiniz kadar komik ve eğlenceli bulmayacağınızı şimdiden söylemeliyim...

Zeki olduğunu düşünüyor musun? – John Farndon

Kitabın üst başlığının “Oxford ve Cambridge mülakat soruları” olduğunu görünce dikkatimi çekti...

Çünkü bir ara bu şekilde ilginç soruların yer aldığı “Fuji Dağını nasıl taşırsınız?” isimli kitabı çok beğenmiş, içindeki soruları, soruları değerlendirme ve çözümleri düşünme yöntemlerini hem ilginç hem de yararlı bulmuştum.

Neyse, kitabı böyle ilginç sorular ve değişik sorulara karşı verilen ilginç yanıtlar bulunduğunu düşünüp aldım ama kitap benim için tam bir hayal kırıklığı oldu...

Her ne kadar sorular ve sizden beklenen cevaplardaki yaratıcılığınız “lise seviyesinde” kalıyor olsa da düşünme yöntemleri, çözüm bulmada kullanacağınız pratik yollar bakımından belki ilginçtir diye bir beklentiye giriyorsunuz ama kitapta bunların hiçbiri yok.

Tamam, soruların bazıları oturup iki kişi arasında tartışıp fikir yürüteceğiniz türde sorular ama gel gelelim yazar böyle bir kitap için olabilecek en kötü şeyi yapıp ne gerçek cevap olabilecek şeyleri zekice anlatmış ne de kendinden ilginç bir değer katabilmiş...

Yazar, kitabın önsözünde; çok saygın okulların sözlü sınavlarında bu tipte sorular sorulmasındaki amacı “Akıllıca düşünüp çok çabuk tepki veren öğrencilerin belirlenmesi” olarak gösteriyor olsa da ne yazık ki kendisi bu beceriye çok uzaktan bile olsa yaklaşamamış.

Yazarın kendisi de vereceği cevapların “Bir öğrencinin verebileceği cevaplar olma iddiasında olmadığını” söylemiş ama açıkçası sorulara cevap verme yerine tamamen konu dışında ukalaca konuya yakın bildiği şeyleri soğuk bir anlatımla yazıp kendince kültürünü ispat etmeye çalışmış...

Böyle sorular gerçekten insanın düşüncesini açar zekâsını kışkırtır, düşünmesi, çözüm araması aklan gelen şeylerden bir şeyler bulmaya çalışması zevklidir, insana keyif verir...

Ama yazar öylesine donuk ve konulardan uzak yanıtlarla olaya girmiş ki işin sonunda keşke bu kitabı okumasaydım dedirttiriyor...

Yersiz ve yetersiz espriler, güdük fikirler, bilgiç bilgiç konuya hiç uymayan uyduruk cevaplar ve bu cevapların usandıran uzatılmış açıklamaları insanı deli ediyor... Bu uzun ve gereksiz açıklamaların arasında kimi yerde alenen ırkçılık yapması, siyasi görüşüne ters düşenleri küçük gören tanımlamalarda bulunması da cabası.

Ne yazık ki kitabın hemen hemen her bölümünde “bir soru bu kadar mı anlaşılmayıp bu kadar mı ukalalık yapılır?” demekten kendimi alamadım.

(Kitabın ders kitabından bile donuk bir dille yapılan motomot çevirisi de ayrı bir eleştiri konusu ama oralara hiç girmeyeyim...)

Kendini zeki sanan ve karşısındakileri aşağılar bir tavırda fikir beyan ederken, açıkladığı şeylerin yetersiz ve konuyla alakası olmadığını bilemeyip bir de üstüne ukala ukala lafı uzatarak bilgiçlik taslayan yazara gerçekten sinir oldum.

Tamam, bazı sorularda cevap olabilecek bazı bilgiler de yok değil ama bir iki küçük ayrıntı için bu kadar kötü bir kitabı almaya da gerek yok.

Yalnız... Ben böyle söylüyorum diye kitapta hiçbir şey de yok değil; mesela uzay araçlarında astronotların soluması için idrarlarından, banyoda kullandıkları sudan geri dönüşümle oksijen elde edildiğini çoğumuz biliriz ama araç içinde nefes alınıp verilirken biriken karbondioksidin özel bir sistemle soğurulup uzay boşluğuna bırakıldığını bilmiyordum...

Sonuçta ana kural değişmez; beğenmediğimiz hatta kötü sayılabilecek kitaplardan bile mutlaka bir şeyler öğreniriz...

09 Mart 2011

mobil kareli defter yayında

Bloğa yazmaya devam edeyim mi etmeyeyim mi diye düşünürken Digitürk “kendi yayınını dağıtanları durdurmak için” mahkeme kararıyla blogspot sitelerini kapattırınca bizim blog da Türkiye’deki servis sağlayıcılarla bağlananlara kendiliğinden yasaklanıp kapanmış oldu...

Bu uygulamadaki yanlışları anlatmaya, uzun uzadıya sitem edip boş yere zaman harcamaya gerek yok. Yapılmak istenen şey ticari yasalar gereği doğrudur ama uygulaması cezai işlemi hak etmeyenleri de etkilediği için yanlış sonuçlar doğurmuştur.

Örneğin ben Digitürk’ün şifreli maçlarını internetten yasadışı yollarla yayınlamadığım halde bloğuma Türkiye’den erişim engellendiği için haksızlığa uğradığımı düşünüyorum.

Madem bu işi yapanlar bellidir o zaman onların sitelerini kapattırırsın olur biter, komple bütün blogspot yayıncılarını yasaklamak çok saçma. Gereken yasal düzenlemeler benim gibi bu konularla ilgisi olmayan insanları da gözeterek yeniden ele alınmalı...

Neyse, ben kareli defter okuyucularına böyle bir yasak varken bile çalışmalarıma devam ettiğimi duyurmak için bu gönderiyi yazmayı uygun buldum, bakabilenler, ulaşanlar zaten biliyorlar, yeni konular eklenmeye devam ediyor.

Şimdi de bu gönderinin esas konusuna geleyim; yeni bir düzenlemeyle artık her türlü mobil cihazdan kareli deftere daha rahat ulaşılması için bugünden itibaren mobil versiyon da devreye girdi.

Cep telefonunuzdan ve diğer mobil cihazlardan kareli deftere girdiğinizde sistem, kullandığınız cihazı tanıyarak ekran çözünürlüğü ve sistem yapısını otomatik olarak algılayarak daha rahat ve hızlı yüklenebilen bir kullanıcı arayüzüne ulaşmanızı sağlayacak.

Mobil cihazlarınızla girdiğinizde kareli defter’in görünümü resimdeki sade ve hızlı arayüzüyle siteye daha hızlı ulaşmanızı sağlayacak, eğer bilgisayarınız ya da internet bağlantınız çok yavaşsa isterseniz mobil versiyona http://karelidefter.blogspot.com/?m=1 adresinden bilgisayarınız aracılığıyla da ulaşabilirsiniz. iyi okumalar diliyorum.

İlgi ve desteğiniz sayesinde daha fazla okura ulaşmak için yasakların olduğu bir dönemde bana böyle bir şeyi yapmam için verdiğiniz cesaretten dolayı tüm kareli defter okuyucularına teşekkür ederim.

100 Cam – Prof. Önder Küçükerman

Daha önceden okuduğum 100 mimari şaheser isimli kitabı da çıkarmış olan NTV Yayınları’nın Türkiye’nin Kültür Mirası serisinden çıkan bu kitap, meraklısı için çok güzel bir kaynak eser.

Anadolu’da camın 5000 yıllık geçmişini “geleneksel cam boncuk yapan” ailelerden “Osmanlı’nın teknoloji mücadelesi içinde cam işçiliğine” kadar ayrıntılarıyla inceleyen kitap, akademik anlatımı ve akıcı diliyle gerçekten “arasan bulunmaz” bir eser.

Kitapta; gündelik eşya, aksesuar ve süs malzemesi olarak kullanılan camın mimarideki geleneksel kullanım alanlarından tıbbi alandaki yerine kadar birçok konu tarihi ve teknolojik boyutlarıyla ele alınmış.

Osmanlı döneminden cumhuriyet dönemine uzanan yüzyıllar boyunca ülkemizdeki cam işçiliğinde Beykoz ve Paşabahçe cam fabrikalarının Osmanlı el sanatları kültürü içinde nasıl şekillendiğini "usta isimleri verecek kadar" detaylarıyla işleyen eser, aynı zamanda camın evrensel kültür içindeki şekil ve teknik gelişmelerini de her açıdan ele almış.

Avrupa’nın (teknik gelişmelerle sanayi alanında) elde ettiği ilerlemeyi bir türlü yakalayamayan Osmanlı’nın, aradaki mesafeyi (cam işçiliğinde mesleki gelenekleri uygulayan) yetenekli ustaların bireysel başarılarıyla da kapatamadığını, dönemin teknoloji yarışında cam sanayii’nin büyük bir gösterge olduğunu öğrendiğim kitapta çok ilginç bilgiler yer almakta.

Bunların içinde en önemlisi [cam işçiliğinin “kültür ve teknik olarak” nasıl biçimlendiğini anlayabilmek için gereken birincil bilgi] kitapta çok açık bir şekilde verilmiş;
Her kültürün yaşadığı coğrafik alan, "cam üretmek için gereken hammadelerin buralardan elde edilmesiyle birlikte" o malzemelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini de belirliyordu.

Bu malzemeleri işlerken gereken ısı miktarı, fırın büyüklükleri ve sıcaklığın etkisiyle kor halinde bulunan cama şekil vermek için gereken süreyi de etkiliyor. Camı erimiş haldeyken eşya olarak şekillendirmek için ustalara kalan bu süre ise üretilen eserin kalitesini ve estetiğini belirliyor.

İşte, bu yüzden de her ülkenin, her bölgenin kendine ait ayrı bir tarzı oluyor ve ortaya çıkan cam eşyaların da buna göre ayrı ayrı renkleri, şekilleri, görünümleri ve özellikleri bulunuyor.

Osmanlı mimarisi içinde (cami ve saray gibi iç mekânına özel özen gösterilen) yüksek tavanlı binaların üst kısmında bulunan "tepe penceresi camlarındaki el işçiliğinin" ne denli zor aşamalardan geçerek bu noktaya ulaştığı yine bu kitapta en güzel örnekleriyle verilip sade bir dille anlatılmış.

Bu konuların yer aldığı bölümde öğrendiğim ilginç şey ise;

O dönemde büyük kare camların yapımı için gereken büyük fırınlar olmadığından camların aynen pide hamuru açar gibi daire şeklinde inceltilip pencerelere de yine daire şeklinde (alçıyla sabitlenip) yerleştirilmesi, dolayısıyla mimari eserlerin genel görünümünü etkileyen bu mimari parçaların o zamanının dünyasını da bu şekilde biçimlendirdiği bilgisi oldu.

Yani, tercih değil, teknik zorunluluklar birçok mimari eserin dış görünümünü bu şekilde ince detaylarıyla etkiliyormuş...

Yine aynı şekilde, hayran kaldığım kobalt mavisi (nazar boncuğundaki koyu laciverte yakın parlak mavi) cam ürünlerde bu rengin de yine teknik zorunluluklar sonucu bu kadar sık kullanıldığını öğrendim.

Çünkü mavi renk; cam üretiminde malzemeye biçim vermek için çok sayıda ısıtma ve soğutma işlemleri uygulanmasına karşın fazla değişime uğrumıyormuş, diğer renkler de ise bu durum farklı sonuçlara neden olduğu için çok daha az tercih ediliyormuş. O dönemden kalan antika cam eşyaların birçoğunun mavi olmasının nedeni de buymuş.



Kitapta cam işçiliğiyle ilgili verilen bilgiler içinde dikkat çeken yüzlerce küçük ayrıntı gerçekten ilgi çekip merak uyandırıyor.

Bunlardan biri de mavi beyaz sarmal bir burgaç desen olan “Çeşmibülbül”ün uygulamasıyla ilgiliydi. (Kitabın kapağındaki desende de bir Çeşmibülbül örneği kullanılmış)

Normal cam hamurunu işlerken erimiş halde bulunan camın içine sıra sıra renkli cam çubuklar yerleştirip sonra bu malzemeyi döndürerek büyük bir tecrübeyle biçimlendiren işin ustası bu renkli çubukların oluşturduğu deseni taaa cam soğuyup da şeffaflığını kaybedinceye kadar göremezmiş.

Usta, cama desen vermek için renkli cam çubukları kor halindeki ana malzemeye yerleştirip eritip çekip çevirip şekil veriyor ama o anda verdiği deseni iş bitene kadar göremiyor. Ustanın kendisi bile yaptığı şeyi iş bitince görebiliyormuş...

Camın sanayii devriminden sonra ilerleyen teknoloji içindeki yoğun kullanımıyla bu el sanatı işçiliğindeki yarışın elektrik ampülü, laboratuar malzemesi, ulaşım taşıtlarında dayanıklı cam üretiminde devam etmesi, camın artık masalarda büfelerde dekoratif nesne olmasının dışındaki kimliğiyle daha fazla değerli olması ne yazık ki eski bir “Sanat eserleri uygulama alanı” olan cam işçiliğinin de sonunu getirmiş gibi görünüyor.

Resim, kağıt ve baskı kalitesiyle, yeterli açıklamalarıyla, teknik detayları basitleştirilmiş ve kolay cümlelerle tarif etmesiyle, bilgilerin alındığı yeterli bir kaynakça bölümüyle, 240 sayfalık böyle bir kitabın 25 TL’ye satılmasını sağlayan NTV Yayınları bu sefer güzel bir iş çıkarmış.

Anadolu’daki ilk cam örneklerinden, Roma ve Bizans dönemine, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na kadar birçok konuyu işleyen kitap bu alanlarda araştırma yapanlara da güzel ipuçları veriyor...

Eski el sanatlarına, camın tarihçesine, kültür olarak cam işçiliğindeki ayrıntılara meraklı olanlara Prof. Önder Küçükerman’ın bu çalışmasını mutlaka tavsiye ediyorum.

08 Mart 2011

Black swan... [film]

Oscar’lı "Siyah kuğu" filmini beğenerek izledim...

Film, bir bale sanatçısının kendisini rolüne kaptırıp iyice o roldeki kişilikle bütünleşmesini, bunun için aklını kaybedecek kadar kendisini işine vermesi gerektiğini vurgulayan ana fikriyle, bugüne kadar sinemada sıkça rastladığımız benzeri “rol gereği bölünmüş kişilikli sanatçı” kompozisyonu başarıyla çiziyor.

Sinema açısından; çekimler, kadraj, renk doygunluğu ve doku, ışık, ses, sahne seçimi vs. gibi hem teknik hem estetik olarak çok kaliteli bir film ama içeriğine gelecek olursak bir sanatçının bunalımlı bir evresi o kadar bilindik bir şey ki filmin sonunda ne olacağını daha en başından (özellikle seyirciyi başka şeylere yöneltmeye çalışmalarına rağmen) anlayabiliyorsunuz.

Baleye çok uzak olan bizim gibi ülkelerde “Bale” kelimesi sanat denilince akla ilk gelen şeylerden biri olsa da böyle basitçe üstten geçilmiş bir filmdeki ayrıntılar bile büyük önem kazanıyor.

Ama filmin ana konusu aslında tiyatro oyuncusu için ya da bir sinema yıldızı için de aynı şekilde uyarlanabilirdi. Bu açıdan bakınca her ne kadar film baleyle başlayıp baleyle bitse de bale aslında arka plandaki bir ayrıntı.

Esas olan şey, bir oyuncunun canlandıracağı karakteri mükemmel şekilde yansıtabilmesi için aklını oynatacak kadar rolündeki kişiliğe bürünmesi... Film de bunu çok büyük bir başarıyla yaparak kendi üzerine düşen mükemmelliği sinemada yakalamış...

Tabii ki filmde keşke olmasaydı dediğim şeyleri göz ardı etmek şartıyla...

Natilea Portman mükemmel bir oyunculuk çıkarmış. O yaşlarda, öyle bir ortamda, o konumda bulunan bir kadının ruh halini filme Oscar kazandıracak kadar başarıyla canlandırmış ben de ayakta alkışlıyorum. Ama....

Keşke senaryoda seyirciyi gerilim için hazırlayıp yönlendiren “etlerini yolma, tırnaklarını derisini sökme vs." gibi zorlama küçük şiddet sahneleri olmasaydı...

(Keşke soğuk suratlı ve sert mizaçlı bir annenin geçmişte bu kıza neler yaptığını düşünmemize neden olacak gereksiz yönlendirme ve saptırmalar hiç yer almasaydı...)

Keşke içki içilen gece aşırı cinsel yüklü görüntülerle kadın kadına sevişme sahneleri ve diğer cinsel içerik filmde hiç yer almasaydı... buraya kadar büyük bir gizemle devam eden film bu sahnelerden sonra basit bir televizyon gerilim filmi izlenimi bırakmaya başlıyor.

Uyuşturucu, içki, şiddet, cinayet, bıçaklama, kavga, cinsel sapkınlık, taciz vs. gibi konuya ancak ikinci üçüncü dereceden bağlı şeylerin bu kadar ayrıntılı bir şekilde verilmesine bence (kadının hayalinde olanlar dahil) hiç gerek yoktu...

Biz seyirci olarak, balerinin içinde bulunduğu durumu, yaşadığı gerilimi zaten anladık, daha da gözümüze sokup en ince ayrıntılarıyla kendini ifade etmesine hiç gerek yoktu....

Keşke bunlar hiç olmasaydı o zaman benim için gerçekten bir başyapıt olurdu...

Sonuç olarak;

Sinema açısından teknik, estetik ve oyunculuk olarak mükemmel bir yapım ama içerik olarak anlattığı hikâye fazla bilindik olduğu için ne yazık ki bu mükemmelliyet içinde biraz geri planda kalmış.

Bu şekilde değerlendirecek olursam; ruhunu vuran, afallatan, şaşırtıp gece yarısı uykunu kaçıran bir konu yerine filmden sonra sahne tasarımları ve çekimleriyle oyunculuğun konuşulacağı bir filmdi. Eh, işte çağımızda her şeyi bir arada bulmak o kadar kolay değil, bu yüzden de yine de çok iyi bir filmdi diye tavsiye etmekten de kaçınmam mümkün değil...

Arşivde bulunması gerekecek kadar kaliteli bu filmi seyretmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum ama aile ortamında ya da çocuklarla seyredilecemeyecek sahneleri olduğunu özellikle belirtmeliyim.

Social network [film]

Mark Zuckerberg Harward’ın sınırlarını zorlayan zeki bir öğrencidir.

Bilgisayar programcılığı ve internet üzerine hiç durmadan çeşitli fikirler üretip bunları hayata geçirmeye çalışan Mark (aklındakileri uyguladığı küçük örneklerin dışında) bir gün üniversitenin bilgisayar ağını çökertecek kadar trafiği yüksek bir site tasarlar.

Bir iki küçük cezayla savuşturduğu bu işi arkadaşları arasında tepki görmüş olsa da “okuldakilerin internet sayfası üzerinden sosyal bir ağ içinde buluşması” için çalışma yapan başka bir grubun dikkatini çeker.

Facebook’un çok ilkel bir haline benzeyen, kapalı bir sistem içinde arkadaşların birbirleriyle haberleşmeleri üzerine kurulacak olan site fikri için bu grup Mark’ı arar bulur ve kendisine iş teklif eder.

Mark bu teklifi kabul eder ama fikri geliştirip kendisi için uygular.

Karşısındakileri oyalayıp atlatan ve sonradan anlaşmayı bozan Mark’ın internet sitesi gittikçe popüler olur ve okuldan okula yayılmaya başlayarak üye sayısını her geçen gün arttırır.

Teknik zorunlulukları karşılamak için gereken maddi desteği karşılayan arkadaşıyla ortak olur, yanına Napster’ı kuran girişimciyi de alarak kariyerine devam eder. ve tabii ki artık büyük paralar kazanmaya da başlarlar.

Fakat, elde ettikleri başarıdan dolayı kendisine ilk olarak iş teklif eden grup Mark’ı dava eder...

Daha sonradan gerçekleşmiş olan bu özel davanın duruşmasından parçaları hikâyenin başlangıcına götürerek açılan flashback’lerle film hem geçmişi hem günümüzü aynı anda seyirciye gösterirken güzel bir hız yakalıyor.

[ Bilgisayarlardan, internetten, yazılımlardan ve kodlardan bahseden film böyle teknik bir konuyu başka bir şey olsa çok zor anlatırdı ama işin diğer tarafında (hemen hemen herkesin bir hesabı olan) meşhur sosyal paylaşım ağı “Facebook” olunca sanırım seyirciler biraz daha dikkat kesilip anlamak için kendilerini zorlamışlardır. Bu da filmin "artı" hanesine yazılacak olumlu bir şeydi bence. ]

Konu olarak sadece bir öğrencinin aklındaki bir fikirden yola çıkıp dünyanın en büyük internet sitesini oluşturmasının hikâyesi anlatılıyormuş gibi dursa da girişimciliğin ve buluş yapıp bunu hayata geçiren insanların hangi yollardan geçtiğini göstermesi açısından da çağımıza özgü ilginç bir filmdi.

Dünyanın en büyük “Sosyal iletişim ağı”nın kurucusunun bu fikrini yaratmasının altında ise "kendisinin antisosyal bir tip olması" gerçeği film tarafından çok iyi yansıtılmış. 

Paradan ve hayatın tadını çıkarmaktan başka bir şey düşünmeyen girişimciyi zamanında (Napster'ın yaratıcısı olduğu için) ilah olarak gören Mark, çok hassas bir soru yöneltir;
"o kızı hâlâ düşünüyor musun?" cevap "Hayır."dır.  

Evet, bir zamanlar ilişkisi bitince boşluğa düşüp kendini hayata kapatarak mp3 paylaşım ortamı Napster'ı kurmuştur ama artık o kızı hatırlamıyordur, fakat Mark öyle değildir. 

Bu ayrım, duygu ve vicdan bakımından birbirlerinden çok farklı olduklarını gösteren büyük bir ipucudur ama Mark o anda bunu göremez ve en yakın arkadaşını da karşısına alır... Bu tip ayrıntılar güzel yansıtılmıştı o bakımdan filmin ayrıntıları işlemesini beğendim.

Keşke; her türlü imkâna sahip olan zengin öğrencilerin önüne gelenle yatıp kokain kullandığı içkili partilerin ayrıntılarını göstermeselermiş. Facebook sitesiyle ilgili bir film olduğunu duyan küçükler bunları seyredip kötü örnek alabilir ya da en azından özenebilirler...

Sonuç olarak;

Konu bakımından ilginç, işleniş ve senaryo olarak kaliteli, içerik olarak normal bir filmdi... Baştan sarınca sonuna kadar götürüyor, bitince “eh işte” diyorsunuz ama seyrettiğinize pişman da olmazsınız. Orta kalitenin üzerindeki bu filmi rastlarsanız seyretmenizi tavsiye ederim ama küçük çocuklara uygun olmayan sahneleri bulunduğunu da hatırlatmam lazım.

07 Mart 2011

King's speech [film]

Oscar alıncaya kadar varlığından hiç haberim olmayan filmi beğenerek izledim...

İçinde geçtiği dönemin dekorlarıyla belgesel kadar gerçekçi olan filmin konusu İngiltere Kralı 6. George'un kral olmadan önce mücadele ettiği konuşma bozukluğu sorununa yakından bakıyor olsa da filmde esas parlayan karakter, kralı kendi yöntemleriyle tedavi etme cesareti gösteren doktor Lionel’dı...

Hem senaryo gereği öykünün merkezinde bulunan hem de oyunculuğu ile “Lionel” karakterini mükemmel canlandıran Geoffrey Rush filmi en başından alıp sonuna kadar götürüyor.

“Kral da olsa insandır ve onun da sorunları vardır.” işte York Dükü'nün hikayesi de böyle sorunlarla iç içe geçmiş bir yaşam öyküsü...

Babası ölünce yerine abisi kral olacağı için biraz göz ardı edilen küçük kardeş psikolojik sorunlarıyla birlikte büyüyüp içine kapanık bir tip olmuştur ama aile içinde bu durumu pek de önemseyen yoktur çünkü konuşma bozukluğu yüzünden safdışı bırakılan George'un kral olma ihtimali çok düşüktür...

George, abisinin kral olmasını canı gönülden kabül etmiş olsa da özel hayatı yüzünden abisi pek de kral olmak için uygun bir kişiliğe sahip değildir.

George bu durumu görse de bilse de kendi sorununu halledip ortaya çıkarak "Bu iş olmaz, böyle zor bir döneme girerken biri kral olacaksa o da ben olmalıyım!" diyemez.

George'un eşi ise bu gidişatı değiştirmek için tavsiyeyle bulduğu doktora gitmesi için George'u ikna eder ve George'un hayatı Kral 6. George olmak üzere değişmeye başlar...

Tabii ki filmde; dönemin İngiltere’si, kraliyet ailesinin özel hayatı, bir insanın kral da olsa duyguları vs. önemli bir yer tutuyor ama bana göre filmde en dikkat çeken şey, mesleğini ve becerisini olması gerektiği gibi kullanan kendinden emin bir insanın yeri gelince kraldan bile daha üstün olabileceğinin gösterilmesiydi...

Sonuç olarak;

Keyifle izlenen, seyretmeye başladığınız andan itibaren içine çekip kendine bağlayan değişik konusuyla ilgi uyandıran sağlam senaryolu bu filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum... Bulursanız kaçırmayın.

Dirilen iskelet - Hüseyin Rahmi Gürpınar

“...................................
Ömrünün ölen saniyelerini sayıyorum.
Benden korkma. Ben senin derinin içindeyim...
Bu kafesten uçan ruhum da sendedir.
Ben sende mazimi görüyorum.
Sen kemik alnımın üzerinde istikbalini oku.
Bir gün dirileceğim. Söyleşeceğiz...
Fakat bu mucizeden sonra yaşamayacaksın...
..........................................”

Bu satırlar, Avrupada'ki bir müzede sergilenen ilginç bir nöbetçi kulübesinin üzerinde yazılıdır. Evet ilginçtir çünkü nöbetçi kulubesinin içinde elinde kum saati tutan bir iskelet bulunmaktadır...

Zengin bir ailenin çocuğu olan Tayfur Avrupa'ya gidince gezdiği müzede böyle bir şey görüp bundan etkilenmiş ve içinde iskelet bulunan bu nöbetçi kulübesinin bir benzerini de kendi evinde sergilemeyi kafasına koymuştur...

Yüzyıl önceki Osmanlı'nın muhafazakâr toplumu içinde böyle bir iskeleti bulmak çok zordur ama doktor arkadaşı bu konuda mezarlıklarda kazılar yaparak Tayfur'a yardımcı olacaktır.

İki arkadaş gece vakitleri mezarlıkları dolaşıp insan kemikleri toplamaya başlar ama semtlerindeki bir iki kişi olayın iç yüzünü merak edip kendilerini takip eder...

Bir gece Tayfur'la doktoru takip eden diğer meraklılar mezarlıkta çok korkunç bir olayla karşılaşırlar: iskeletler ve hayaletler gözleri önünde ayaklanıp mezar kazıcıların karşısına dikilerek Tayfur'la doktoru çarparlar...

Bu olaydan sonra bir şekilde Tayfur, doktor ve meraklı takipçiler bir araya gelip yeni bir ekip oluştururlar; amaçları mezarlıktaki bu gizemi çözmektir.

İki üç gece daha tedbirli olarak silahlarla fenerlerle mezarlığa gelirler. Benzeri olaylarla karşılaşınca mezarlık civarındaki evleri araştırmaya başlarlar ve konu komşuyla konuşa konuşa izbe bir evde yaşayan, iyi eğitim almış, zengin bir ailenin kızı olan Banu'ya ulaşırlar...

Banu'da bir numaralar vardır, haliyle Tayfur bunu hisseder ama bir yandan da bu kıza çok fena tutulur... Hem de kendi konaklarında başka bir kızla aşk yaşayıp evlenme sözü vermiş olmasına rağmen...

Bundan sonrasını açıklamak, kitabı okuyacak olanların okuma zevkini kaçırmamak için doğru olmaz...

Aralarda kahramanların felsefi tartışmaları, dönemin kadın erkek ilişkileri, evlilik düşüncesinin incelenmesiyle pek çok ayrıntıyı barındırmasına rağmen esas konu olarak hem sıradan insanların hem tahsilli okumuş aydın kişilerin batıl inançlara yaklaşımını ele alan roman Hüseyin Rahmi'nin klasik anlatımıyla yine akıp gidiyor...

Öteki dünya görüşü, ruhlar alemi, hayaletler ve vampirler üzerine farklı kesimden insanların bu tipte bir olayla karşılaştıklarında sergiledikleri davranışlar, sahip oldukları düşünceler okuyucuya yansıtılarak bir bir her görüş ve bu görüşün gerçekle ilişkisi üzerine yazarın fikirleri yine roman kahramanlarının ağzından açıklanıyor.

Hüseyin Rahmi'nin okuduğum kitapları içinde dil olarak en çok zorlandığım eseri bu oldu desem abartmış olmam... Kitabın sonraki baskılarında dil yalın hale getirildiyse onları tercih etmenizi öneririm.

Zaman başka, devir başka ama insanların fikirleri ve görüşleri o zamanlarda da şimdikinden farklı değilmiş... Bunları yazarın yarattığı kahramanlarla macera içinde keşfetmek ayrı bir güzellik...

Romanın edebi açıdan tabii ki eleştirilecek birçok yanı vardır ama benim en çok dikkatimi çeken;

Romanın başından ortasına kadar gördüğümüz ve en ince fikrine kadar öğrendiğimiz bazı karakterlerin romanın ortasından itibaren kaybolmuş olması ve bazı şeylerin çok uzun uzadıya anlatılmasına rağmen sonlara doğru bazı bölümlerin aceleyle hızlı hızlı atlanıp üstten şöyle bir değinilmesi oldu...

Sıkı bir edebiyatçıyım, bizim yazarları ve Osmanlı'nın son dönemlerindeki İstanbul'u merak ediyorum, biraz macera biraz gizem biraz da aşk olsun beni taaa o zamanlara götürüp başka alemlerde gezdirsin diyorsanız bu kitabı güzel bulacağınıza eminim...

Ama yaşınız 20'nin altındaysa, eski dile yabancıysanız bu kitabı elinize alınca ortalarından bir sayfayı rastgele açın okuyun anlamakta zorlanıyorsanız size göre değil demektir...

03 Mart 2011

Biyoloji ve popüler bilim haberleri sitesi


Hepimizin bildiği gibi "Biyoloji" canlı bilimi anlamına geliyor... İnsan, canlı olduğuna göre ve dünyadaki tüm hayat da canlıları barındırdığına göre;

İnsan beynindeki iletişim ağından genetik bilime, okyanuslardaki mikro canlıların doğayla bağlantısından bakterilere kadar sayısız "biyoloji konusu”na ilgisiz kalmamız mümkün değil.

İşte, bir arkadaşımız da tamamen kendi çabasıyla bu konular üzerine yazdığı çok güzel ve kaliteli bir biyoloji haberleri sitesi hazırlamış.

Yazıların tamamı anlatılan konuyu açıklayabilen “rahat anlaşılır bir dille” yazılmış, gönderilerin neredeyse tamamında konunun alındığı orijinal yayının kaynağı belirtilmiş ve ortaya ülkemizin bu alandaki eksiğini biraz da olsa giderebilen popüler bilim tabanlı çok harika bir site çıkmış.

Ülkemizdeki “Popüler bilim” yayınlarının azlığı, yabancı kaynakların ve yayınların zor takip edilmesi ya da maddi külfet getirmesi, bu konulara meraklı olanların en büyük derdidir.

Zaman zaman çeşitli kurum ve kuruluşlar ya devlet destekli ya da kâr amacı güden yayınlar çıkararak bir şekilde bu açığı kapamaya çalışsalar da her zaman yetersiz kalmışlardır.

"biyorss.com" ise internette bu eksiği kapatmaya çalışan çok düzenli ve geniş haber kaynağı yelpazesiyle mükemmel bir site.

Bakteriden nasıl el feneri yapılır?

gibi yüzlerce merak uyandıran konuyu ilgiyle okuyacağınızı düşünerek "biyorss.com" sitesini kareli defter okurlarına mutlaka tavsiye ediyorum. Arkadaşımızı da böyle bir çalışmayla yaptığı katkıdan dolayı tüm bilimsever insanlar adına tebrik ediyorum.

Acı gülüş - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi’nin, orijinal ismi “Tebessüm-i Elem” olan "Acı gülüş" romanını da (diğerleri kadar heyecanla olmasa da) diğer eserleri gibi beğenerek okudum.

Yazar bu eserinde dönemin moda kültürü içinde bulunan determinist felsefeyi (Nedenselcilik/kadercilik) iyi kötü yanlarıyla farklı görüş sahiplerinin bakış açısıyla ele alıp uzunca bir hikâyenin içine yedirip roman haline getirmiş.

Bu eserinde mizaha hemen hemen hiç yer vermeyen yazar;

bir aşkı, modern iki genç insanın (ve çevresindekilerin) hayat çizgileri üzerinde takip ederken romanının kahramanlarıyla da aşk, evlilik, kadın erkek ilişkileri, dünya düzeni, kadercilik gibi felsefi görüşlerini aktarmış.

Romanın ana hatları çok belirgin ve basit; çağına göre bir hayli modern fikirli, batılı kültüre yakın hayat görüşüne sahip iki genç birbirlerini severek evlenirler.

Önce mutludurlar ama hemen hemen her evlilikte olduğu gibi yavaş yavaş bu çiftin (Ragıbe ve Kenan) aşkları da ilk günlerdeki parıltısını kaybetmeye başlar.

Kenan Bey değişik heyecanlar aramak üzere pek edebli sayılmayacak yerlere gitmeye başlamıştır ama bir gün gittiği bu evlerden biri basılır ve apar topar karakola götürülünce eşi Ragıbe Hanım durumu öğrenir.

Kadınlığın büyüklüğünden olsa gerek Ragıbe Hanım büyük bir aşkla bağlı olduğu kocası Kenan Bey’i affeder ama Kenan Bey kalbini, gittiği kötü evde çalışan bir kadına fena kaptırmıştır.

Çift, ayrılır... Kenan Bey kendine yeni bir hayat kurar ama bu sefer de kendisi aynı şekilde aldatılır. Çünkü sevdiği kadının da bir dostu vardır ve tek amaçları (Aynen zamanında kendisinin de kayınvalidesi ve eşine yaptığı gibi) Kenan’ın paralarını alıp gizli aşklarını yaşamaktır.

Zamanla bütün bunlar ve diğer karmaşık işler tek tek açığa çıkar, büyük tartışmalar kavgalar olur ve herkes kendi yoluna gider.

Romanın açılış bölümünde; roman öncesi bu olaylar buraya kadar nasıl geldi diye “Kenan’ın kötü evde basılmasına kadar olan konu” özenle dönemin mahalleli tipleri ile ayrıntılarıyla anlatılır.

Daha sonra ikinci bölümde Kenan ve Ragıbe’nin aşkına geçilir.

Romanın ortasından itibaren evlilik ve yasak aşk ilişkisi süregiderken romanın son bölümü Kenan’ın gizli aşkına ayrı bir ev açıp açık bir şekilde kötü nam salmış bir kadınla yaşaması ve eşinin boşanma isteğiyle devam eder.

Kenan bütün bunları yaşayıp meczup gibi İstanbul’u dolaşmaya başlar ve hem kendi hem de romanın sonunu hazırlar...

Roman, tam anlamıyla “İbret vermek için” yapılmış (Türk filmlerinin ilk özgün senaryosu sayılabilecek kadar) öğretici ve yönlendirici temalarla doluydu.

Tekrar başa dönen olaylarıyla ve (kimi zaman yazarın araya girip anlatıcı pozisyonunda açıktan açığa kişisel fikirlerini karakterlere yedirmesiyle) birçok bölümüyle sıkıcı bulsam da yine de kitabı okuduğuma pişman olmadım.

O zamanlardaki dünya görüşünü, insanları, ülkeyi, yaşam tarzını ve hayatın genel akışını bu roman sayesinde bir an için de olsa gözümde canlandırabilen bu eseri edebiyat meraklılarına sadece yazarın tarzını görebilmek için bile olsa tavsiye ediyorum.

Ama eğer yaşınız 20’nin altındaysa ve okuyacağınız ilk yerli roman da bu olacaksa kitabı bir yere ayırıp başka bir esere yönelmeniz daha iyi olabilir.

Meraklısının, “zamanın ötesinden bir tutam aşk felsefesi”ni ve içinde bulacağı “küçük çaplı maceralar”ı beğeneceğini tahmin ediyorum.