26 Nisan 2011

trafik polislerinin biyoloji bilgisi :)

Evet sevgili kareli defter okuyucuları yine bilimsel bir konuyla karşı karşıyasınız, biraz uzun ve karışık bir konu gibi gelebilir ama olabildiğince (koskoca bölümü defalarca okuyup ayrıntılarını not alıp) yazacağım konuyu en sade şekle getirmeye çalıştım.

Okudukça adım adım açıklayıp, her bir bölümü diğerine bağlayan mantığı sırayla yazarak konuyu basit bir şekilde aktarıyorum. Bir biyoloji konusu olmasının yanında, vücudumuzun mucizevi yeteneklerini öğrenirken bir yandan da çok ilginç ayrıntılarına şaşırmadan edemeyeceğimiz bu konuyu okumanızı tavsiye ediyorum.

İşte, başlıyoruz...

Kulağımızın derinlerinde “İç kulak” denilen bir bölüm olduğunu hepimiz biliyoruzdur.

[Bu “İç kulak” bölümü, kulak zarı ve sonrasındaki kemiklerin de (çekiç, örs ve üzengi) arkasındadır.]

İç kulağın içinde peltemsi ama akışkan bir sıvı bulunur. Bu sıvının “iç kulağın iç yüzeyindeki” tüycükleri hareket ettirerek denge ve hız bilgilerini düzenlemek üzere beyine ulaştırdığı da biliniyor.

(içi sinir uçlarıyla kaplı bir yüzeyde dalgalanan bu sıvının “en küçük bir harekette bütün sistemi etkilemesini engellemek için” yoğunluğu sudan fazladır, yoksa her hareketimizde bu sıvı sallanır ve beyine de hiç durmadan sinyal gönderip işleri karıştırırdı.)

Buraya kadar bilgilerimizi şöyle bir üstten tekrar edip tazeledikten sonra gelelim konunun ilginç yanına.

Kulağımızın içinde kulak sıvısıyla dolu üç kanal bulunur. Hızlandığımız ya da hareket halindeyken durduğumuzda bu kanallardaki sıvı dalgalanıp sinir hücreleriyle beyne iletmek için belirli uyarılar oluşturur.

Başımızın “vücudumuza ve yer çekimine göre” konumunu belirleyen bu sistem bir bütün olarak göz kaslarına bağlıymış!

(Göz hareketlerimizi sağlayan her bir göze ait sekiz kas bulunduğunu ve gözlerimizin sağa-sola, aşağı-yukarı hareket etmesi için bu kasları kullandığını da biliyoruz.)

Konuyu genişletmeden önce şimdi hep birlikte minik bir şey deniyoruz: bu yazıyı okuduğunuz ekrana bakmaya devam ederken bir yandan da başınızı sağa-sola, yukarı ve aşağıya oynatın...

Ne oldu? Gözlerimiz biz düşünmeye vakit bulmadan kendi kendini hedefe sabitledi ve okumayı “Başımızı hiç hareket ettirmiyormuşuz gibi” sürdürdü değil mi?

İşte, hareket halindeyken baktığımız nesneyi “sarsıntıyı gözlerimize iletmeden” net görmeye devam edebilmek için; iç kulak sıvısıyla buna bağlı kanalların göz sinirlerine bağlı olması gerekli.

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Kulakta iç kulak bölümü var, bunun içindeki sıvı hareket ettikçe sinirleri uyarıyor ve başımızın hangi konumda olduğunu beyin de bu şekilde anlamış oluyor.

Bunu çözen beyin, başın konumunu düzenlerken gözleri sabit olarak bir noktaya kilitleyebiliyor... Bunun için de kulakla göz arasında kurulan sinir bağlantıları kullanılıyor. Yani gözlerle kulaklar bir yerde ortak olarak aynı sinirleri kullanıyor...

Ve gelelim kendisi bir hayli ilginç olan bu konunun daha da ilginç bölümüne...

Alkollü içkiler tüketildiğinde kanımıza karışan etanol, dolaşım sistemimizde her yere ulaştığı gibi kulağımızdaki bu sıvının bulunduğu zarı aşıp iç kulak sıvısına da karışır.

Alkolün yoğunluğu iç kulak sıvısından daha az olduğu için, suyun üzerinde yüzen zeytinyağ gibi etanol de kulak sıvısının üzerinde yüzmeye başlar.

Demin her şey normalken iç kulak sıvısının üzerinde hızlıca hareket eden etanol (alkol) en küçük hareketimizde sallanıp yukarıda bahsettiğimiz sistemi normalden daha fazla uyarmaya başlar. Bu da beyine, başımız sabit durduğu halde hareket sinyalleri gönderilmesine neden olur ve başımızın dönüp midemizin bulanmasına neden olur.

[ Sanırım şimdi alkol ve baş dönmesi etkileşiminin biyolojik ve fiziksel mekanizmalarını da açıklamış olduk :) ]

Neyse, işte bu sistemi ve çalışma mantığını anladık, sonra bu sisteme alkol karışınca olması gereken doğal çalışma mekanizmasının nasıl bozulduğunu ve neye yol açtığını da açıkladık...

Şimdi sıra geldi göz ve kulak sinirlerinin birbirine bağlı olan bölümlerinin bundan nasıl etkilendiğine :)

Alkol yüzünden yoğunluğu değişip iç kulağın fazladan sinyal göndermesine neden olan sıvı dalgalanıp durdukça beyin de bizim dönüp durduğumuzu sanmaktadır ve bu hareketi düzenleyip gözlerimizi sabitlemek için de göz kaslarımızı kontrol etmeye çalışır.

Meğer bu durumu “iyi eğitim almış” polisler de biliyorlarmış ve alkollü olduğundan şüphelendikleri sürücülerde de bu “sağa doğru” seğiren göz hareketlerini (Nistagmus) kontrol edip sürücünün alkollü olup olmadığını anlayabiliyorlarmış...

Suda yaşayan canlılarda “suyun akışını hissedip ona göre hareket etmesini sağlayan” bu sistemin gelişmiş bir versiyonuna sahip olmasaydık içki içince başımız hiç dönmeyecekti ama sanırım o zaman da içki içmemize gerek kalmayacaktı...

Bu bilgileri okuyup özetleyip toparlayarak buraya aktardığım kaynak eser, Neil Shubin'in 26 dile çevrilen ve “Uluslararası bestseller” olan “İçimizdeki balık” isimli kitabından aldığım notlarla hazırladığım diğer konulara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.





evinizde DNA elde etmek?


İçimizdeki balık kitabından aldığım notları yaz yaz bitiremedim :) ama her zaman bu kadar dolu ve güzel bilgiler içeren kitaba rastlamak zor oluyor, bulmuşken yazayım, paylaşayım, sizler de kitabı merak edip alıp okuyun :)

Biraz gayrı ciddi bir giriş olduğunun farkındayım ama bu sefer yapacağım özet de öyle gibi.

Çünkü ömrünü laboratuvarlarda geçirmiş bir araştırmacının DNA elde etmek için tavsiye ettiği alternatif yöntemi okuyunca sizler de inanamayacaksız :)

Neil Shubin, jeolojik kazılar sonrası elde ettiği fosil parçalarını çalışmalarında kullanmak için bir araya getirmeye devam ederken bir yandan da laboratuvara girip, bulduğu fosillerin DNA'larını inceliyor.

DNA'nın ne olduğunu bilmeyen yoktur ve eminim laboratuvar ortamında nasıl elde edildiği hakkında bir sürü şey okuyanlarımız da vardır. (Çoğumuz, belgesellerde ya da farklı haber programlarında uzay üssü görünümlü laboratuvarlarda yapılan çalışmaları da görmüşüzdür.)

Ama bakın Shubin, bir organizmadan DNA elde etmenin ne kadar kolay olabileceğini söylerken nasıl bir “alternatif yöntem”(!) öneriyor:

“............
Bir organizmadan DNA elde etmek öyle kolaydır ki, mutfakta bile yapabilirsiniz bunu. Bir bitki veya hayvandan -bezelye veya biftek veya tavuk ciğerinden- bir parça doku alın.

Bu dokuyu, biraz tuz ve su ekleyip mikserden geçirerek püre haline getirin. 

Sonra, biraz bulaşık deterjanı ekleyin. Deterjan, dokudaki hücrelerin etrafını saran ve mikserin doğrayamayacağı kadar minik hücre zarlarını parçalamaya yarar.

Sonra, biraz et yumuşatıcı madde ekleyin. Et yumuşatıcı, DNA'ya bağlanan proteinlerin bir kısmını parçalar. 

Şimdi elinizde, içinde DNA bulunan, deterjanlı ve et yumuşatıcılı bir çorba var. Son olarak, bu karışıma biraz tuvalet ispirtosu ekleyin.

Böylece iki katmanlı bir sıvı elde edersiniz: altta deterjanlı püre, üstte berrak alkol.

Alkole büyük bir çekim gösteren DNA, alkolün içine doğru hareket edecektir. Eğer alkol içinde cıvık beyaz bir top belirirse her şeyi doğru yapmışsınız demektir. 

İşte bu beyaz top DNA'dır.
......................”

İnanın aynen böyle yazıyor... İlk okuduğumda bu kadar basit bir şekilde DNA elde edilebileceğine inanamadım. Tabii ki laboratuvar ortamındaki steril koşulları oluşturmak çok zor ama bir şekilde bir şeylerin DNA'sını bu kadar kolay elde edebilmek için böyle basit bir yöntemin olduğunu bilmek de güzel diye düşündüm ve kareli defter'e yazayım dedim.

25 Nisan 2011

tek hücreli canlılarla deney


Neil Shubin'in “İçimizdeki balık” kitabından not aldığım ilginç bilgileri sizlere aktarmaya devam ediyorum. (Okuduğunuz kitap bilgiyle dolu olunca, alınan notlar da haliyle fazla oluyor.)

Antropolojiyi, coğrafyayı, biyolojiyi ve genetik bilimlerle ilgili şeyleri okumayı seviyorum. Bilimsel tezler üretip bu tezlerin doğruluğunu ispatlamak için adım adım ilerleyen deneyler de ilgimi çekiyor. Hele hele bir de bu deneyler ilginç sonuçlarıyla insanı şaşırtıyorsa o zaman bunları kareli defter'e yazmak için mutlaka not alıyorum.

Evet, hemen konuya geçeyim.

Dünya oluştu, atmosfer yavaş yavaş yerine oturdu, canlı hayat tek hücreli olarak açığa çıkmaya başladı... ama sonra bu tek hücreli canlılar nasıl oldu da yavaş yavaş çok hücreli canlılara dönüştü?

İşte bu soru için üretilen tezlerin en başında canlı hayatın birincil amacı olan “hayatta kalma” koşulu araştırılıyor.

Tek hücreli canlılar birbirlerini yutarak yaşamlarını devam ettirirken av olmaktan kurtulmak için bir araya gelen bazı tek hücreli canlılar küçük gruplar oluşturmaya başlamış olmalılar. (İrileşen vücutlar yenilip yutulmaktan kurtulmak için en iyi çözümü oluşturmuşlar diye düşünülüyor.)

Bu fikri araştırmak için deney yapmaya başlayan Martin E. Boraas (Wisconsin-Milwaukee Üniversitesi'nden) ekibinle birlikte tek hücreli canlıların “av” ve “avcı” olduğu durumlarda “tek hücreli canlıların davranış değişikliklerini” takibe almış.

Bu araştırma için de tek hücreli bir canlı olan “Alg”lerin laboratuvarda nesiller boyu yetişmesini izlemişler.

Bakın sonra Boraas deneyinde neler olmuş;

Alglerden başka canlı bulunmayan laboratuvardaki bu steril ortama başka mikropları ve tek hücreli canlıları yiyen (yine kendisi de tek hücreli olan) kamçılı bir canlı bırakıyorlar.

Bu kamçılı tek hücreli “avcı”, kendisi için oluşturulan harika av alanında gününü gün etmeye başlıyor ama “av” konumundaki diğer tek hücreli canlılar da boş durmayarak “avcı”ya karşı birlik olup savunmaya geçiyorlar.

Av konumundaki tek hücreli canlıların önce yüzlercesi bir araya gelerek büyük topluluklar oluşturuyorlar ama hareket ve besin temini zorluğuyla fazladan harcanan enerjiyi dengelemek için bir araya gelen hücrelerin sayısı azalıp olabilecek en iyi seviyeye geliyor.

Bu sayı sekiz hücreye gelip yerine oturuyor. Artık avcı bu yeni sekiz hücreli canlıları büyüklüğünden dolayı yiyemeyeceği gibi yeni oluşturulan bu birlikteliğin üyeleri de sayının az olması nedeniyle hem rahat beslenebilecekler, hem de rahat hareket edebileceklerdir.

Buraya kadar zaten çok ilginç olan konunun esas ilginç olan yanı ise bundan sonra başlıyor;

her biri ayrı ayrı karar verip hayat mücadelesinde tek başına olan bu tek hücreliler kendi aralarında birleşip yeni organizmalar oluşturarak avlanmaktan kurtulduktan sonra “avcı” olan tek hücreli canlı ortamdan çıkarılarak ortam yeniden güvenli hale getiriliyor.

Ama...

Tek hücreli bu canlılar sekiz hücreden oluşan çok hücreli canlılara dönüştükten sonra ortam güvenli olmasına (ve yüzlerce nesil tehlikesiz bir ortamda üreyip çoğalmayı devam ettirmelerine rağmen) bundan sonra buradaki mikro sistemde dünyaya gelen tüm organizmalar sekiz hücreli olmaya devam ediyorlar...

Birkaç yılda laboratuvar ortamında tek hücreli bir yaşam formundan çok hücreli bir organizmaya dönüşerek yeni bir vücut oluşturulabiliyorsa, milyarlarca yılda yeryüzü gibi çok varyasyonlu bir ortamda neler olabileceğini varın siz düşünün.

22 Nisan 2011

inanılmaz bir biyoloji deneyi


Bilim ve teknoloji benim için her zaman ilgi çekici ayrıntılarla doludur.

Fakat bende şaşkınlık yaratan esas şey ise bu ilginçlikleri barındıran ayrıntıların bir hayal ürünü olmayıp birebir gerçek bilimin içinde yer almasıdır.

Bazen öyle şeyler okuyup öğreniyoruz ki bunun bilimin bir parçası olması yani gerçek hayatta denenip ispatlanabilmesi imkânsızmış gibi gelebiliyor.

İşte şimdi öyle şaşkınlık yaratacak çok ilginç bir deneyi sizlere kısaca aktarmaya çalışacağım.

Yapılan şey çok basit ama sonuçları inanılmayacak kadar gerçeküstü.

Önce üzerinde deney yapılan canlı hakkında çok kısa bir bilgi vermek istiyorum;

Deney yapılan canlı, bir deniz süngeri. Süngerler kadeh şeklinde sayısız hücrelere sahiptir. Bu hücreler kendi başına farklı işlevleri yerine getiren gruplar halinde hareket edebildiği gibi her biri ayrı ayrı birbiriyle iletişim kurabilir.

Süngerin içindeki hücre grupları sindirim sistemi görevini yerine getirerek su ve yiyecekleri süzüp sindirirken, süngerin dış yüzeyindeki hücre grupları ise akıntının durumuna göre kasılma hareketi yaparak süngerin şeklini değiştirebilirler.

Her ne kadar insan ya da gelişmiş bir hayvan gibi her türlü duyuya sahip olmasa da süngerlerin de temelde hücreler arası iletişimde bulunma yeteneği vardır ve birey olarak vücudunun parçaları canlı bir organizma olarak iş bölümü yaparlar.

Neyse işte süngerler hakkında sayfalarca yazmaya gerek yok, kısacası süngerler de biyolojik yapısı gereği basit de olsa hücreleriyle (hatta %70 oranında insan DNA'sına benzeyen) DNA'larıyla “gerçek canlılardır.”

Şimdi gelelim deneye;

Hücre ve genetik biyoloji alanında bir öncü olan Henry Van Peters Wilson 1894'te (Kuzey Karolayna Üniversitesi'nde) biyoloji profesörüyken süngerleri araştırıyormuş.

Wilson, yaptığı deneylerden birinde süngerlerden birini alıp özel bir sistemle (mikser ya da elek benzeri bir aletle) süngeri hücrelerine ayırmış.

Bir kaba koyduğu bu hücre yığınının artık süngere benzer hiçbir yanı yokmuş ama hücreler önce yavaş yavaş hücre grupları oluşturmuşlar, sonra belirli bir düzene göre bir araya gelmeye başlamışlar. En sonunda da farklı türdeki hücrelerin uygun yerleri almasıyla bu hücre yığınından yeni bir sünger oluşturmuşlar.

Bir canlıyı tek tek hücrelerine ayırıp onun tekrar gözleriniz önünde birleşip yeniden aynı canlıya dönüşmesini izlemek... Bilimkurgu filminden bir sahne gibi ama gerçek.

Bana çok ilginç geldi kareli defter'e de yazayım dedim.

Neil Shubin'in “İçimizdeki balık” kitabında okuduğum bu konuyu aşağıdaki adreste de buldum. İsterseniz siz de şöyle bir üstten bakabilirsiniz.

paleontologların ilginç zaman tarifi


Neil Shubin'in “İçimizdeki balık” isimli kitabını okurken aldığım notları kareli defter'e yazmaya devam ediyorum.

Yazar, Paleontolojiyle uğraşanların yeryüzündeki hayatın oluşumunu ve dönemleri tarif etmek için kullandıkları bir benzetmeden bahsetmiş.

Yeryüzünde eli, başı, gözü ve diğer duyu organları olan canlıların görünmeye başlamasından itibaren günümüze kadar geçen süreci çok uzunmuş gibi düşünüyorsanız bu tarifi okuyunca benim gibi sizinde aklınızda başka türlü bir şey canlanacağına eminim.

“Canlı tarihi”ni dünyanın oluşumundan sonraki zaman dilimi içinde bir yere yerleştirirsek; yaklaşık olarak 4,5 milyar yaşında olan gezegenimizin başlangıcını 1 Ocak diye işaretleyelim ve bugünü de 31 Aralık gecesi olarak kabul edelim.

Buna göre; (dünyanın var olmaya başladığı ilk günden bugüne kadar olan süreci 365 günlük bir yıl gibi düşünürsek)

Gezegenimiz var olduktan sonra ortaya çıkan tek hücreli ilk canlıları (mikroplar, algler vs.) Haziran ayına kadar olan bölüme yerleştiriyoruz.

Çok hücreli canlıların oluşumu ile gelişen canlı formlarında “başı olan ilk hayvan” Ekim'de, insan ise ancak 31 Aralık'ta ortaya çıkıyor.

(Dünyadaki kayalar incelendiğinde 600 milyon yıldan daha yaşlı olan kayalarda bırakın insan ve hayvanı bitki fosili bile bulamayız.)

Diğer bir deyişle: Bugüne kadar yeryüzünde görülen bütün bitki, hayvan ve insanlar, yazarın tanımlamasıyla "Dünyadaki bu canlı partisine son dakikada katılan sürpriz misafirler" gibidir...

Kitapta buraya gelene kadar bu konunun çok uzun bir girişi ve devamı da var ama ben zaman ölçüsü bakımından bir fikir edinebileceğimiz esası açıklayabilmek için bu şekilde bir özet yaptım.

110 yıl önce yapılan embriyo deneyi

İlk oluşum sırasında embriyonun vücudu nasıl meydana getirdiğini...” araştıran biyologlar çeşitli deneyler yapıp “bir canlının oluşumundaki gelişmelerin, sırasıyla nasıl gerçekleştiğini” anlamaya çalışıyorlardı...

Alman Embriyoloji Uzmanı Hans Spemann da 1900”lü yılların başlarında embriyo gelişimi sırasında hücrelerin vücut inşa etmeyi nasıl başarabildiklerini araştırıyormuş.

Su Keleri yumurtalarını inceleyen Spemann çok ilginç bir deney yapmış;

Yapılan deneyde bir saç teliyle Su Keleri'nin yumurtasını ortadan bölüp ikiye ayıran Spemann (hücre çekirdekleri üzerinde de bir iki düzenleme yaptıktan sonra) bu iki ayrı yarım yumurtayı gelişmesi için kendi haline bırakmış.

Bir yumurtadan, birden fazla canlı oluşup oluşmayacağını görmek isteyen Spemann'ın deneyi olumlu sonuçlanarak ikiye bölünen Su Keleri yumurtasının her bir parçasından bir Su Keleri dünyaya gelmiş.

Spemann bu deneyle; Laboratuvar ortamında yapay yollarla tek yumurta ikizi elde ederek, gelişiminin ilk evrelerinde embriyodaki bazı özel hücrelerin tek başına en baştan yeni bir birey oluşturabileceğini ispatlamış...

Spemann'ın öğrencisi Hilde Mangold ise bu bilgiler ışığında bu deneyi bir adım öteye taşımayı başarmış.

Mangold; gelişim evresindeki bir yumurtadan (toplu iğnenin başından daha küçük) bir parçayı alarak (yine gelişim evresinde olan) başka bir yumurtaya aktardı.

Yeni bir vücut oluşturulması bilgisini taşıyan bu embriyo parçası “başka bir embriyonun üzerine yapışık vaziyette” canlılığını sürdürüp gelişti. Oluşan “hücre yığını” aynen yeni ve sağlıklı bir yumurta gibi büyümesini devam ettirip üzerine yapıştığı türün sağlıklı bir ikizini oluşturdu.

1900'lü yıllarda biyolojideki bu laboratuvar araştırmaları W. Vogt, Pander, Von Baer, Mangold ve Spemann gibi öncü isimlerle devam ederken yapılan deneyler o kadar uç noktalara varmış ki en sonunda düzenleyici hücrelerin çalışma prensiplerini keşfederek bir Tavuk embriyonundan Su Keleri embriyonuna yapılan aşılama ile yeni bir Su Keleri ikizi elde edebilecek konuma gelmişler...

Bu ilginç bilgi ve deneyleri Neil Shubin'in “İçimizdeki balık” isimli kitabında okumuştum. NTV Yayınları'ndan çıkan kitabın orijinal ismi “A Journey into 3.5 billion year of the human body” Arada fırsat buldukça bu kitaptan okuyup not aldığım bilgileri girmeye devam edeceğim.

260 sayfalık kitabı tüm bilimseverlere, özellikle jeolojiye ve biyolojiye meraklı olanlara kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bilimsel bir yayın için olağanüstü güzellikteki kurgusuyla en sürükleyici romanı aratmayan bu eseri okumanızın birçok şeye farklı bakmanızı sağlayacağına eminim... Kitabın fiyatı 16 TL. Ama internetten %15 indirimli olarak da bulabilirsiniz.

21 Nisan 2011

Birinci Dünya Savaşı – Norman Stone

Savaş filmlerini ve belgesellerini sevdiğim gibi savaş tarihi üzerine yazılmış (gerçek belge ve kaynaklara dayanan) yayınları okumaya da severim.

Doğan Kitap'tan çıkan “Birinci Dünya Savaşı” isimli kitabın kapağını (arkadaşım Yavuz Korkut'un ekranında daha yapım aşamasındayken) görünce “Bu kitap basılınca mutlaka ben de istiyorum, aman beni unutmayın.” diyerek yüzsüzlük edip istedim :)

Cambridge ve Oxford üniversitelerinde tarih dersleri veren Yazar Norman Stone'un “The Eastern Front” ve “Hitler, Europe Transformed” isimli kitapların yazarı olduğunu da öğrenince “Konunun uzmanı” olan birinin yazdığı kitabı okumanın da ayrı bir zevk olacağını düşündüm ve ilk fırsatta okuyup bitirdim.

140 sayfalık kitap ince gibi görünse de çeviri ve kurgu yüzünden oldukça yorucu bir anlatıma sahip.

Kitabın arkasında siyah-beyaz yedi harita bulunuyor. Böyle bir kitap için doyurucu sayılmasa da internet adreslerinden kitaplara kadar detaylı kaynakça bölümü konuya ilgi duyanlar için başka alanları keşfetmeye yardımcı olabilir.

Film ve belgesellerde göre göre “İkinci Dünya Savaşı”yla ilgili bir sürü şey öğrenmişizdir. Ayrıca her türlü kaynaktan neredeyse istediğimiz bilgiye ulaşmamız da mümkündür ama aynı şeyi “Birinci Dünya Savaşı” için söylemek gerçekten zor.

Birinci Dünya Savaşı'yla ilgili bildiklerinizi şöyle bir yoklarsanız, bu büyük kıyımın basit bir suikastle başladığını hatırlarsınız.

Ama hemen ardından; “Niye bir kişi öldürülünce bütün dünya birbirine girmiş?” sorusunun uzun zaman zihnimizi zorladığını da hatırlayacaksınızdır.

Stone, bu noktayı da göz önünde bulundurarak;
Birinci Dünya Savaşı'nı oluşturan şartları ve “Savaş öncesi Avrupa”yı kısaca anlatıp ekonomik ve teknolojik gelişmelerin bu savaşı nasıl “kaçınılmaz” kıldığını açıklamış.

Yazar; bütün kitap boyunca uzun, hatta çok çok uzun paragraflarla, “blok blok yazı ve hiç aralıksız bir anlatımla” adeta cepheden cepheye geçip maç anlatır gibi tarafların durumunu “kesintisiz bir konuşma”yla aktarıyor... Bu “yazın tarzı” yer yer okumayı zorlaştırsa da hızlı ve kesintisiz konuşma dilinin yarattığı dinamizmin kattığı heyecanı hissedebiliyorsunuz.

[“ders kitabı anlatımı” yerine konuyu öğrencilerine (bir sürü bilgiyi de araya serpiştirip) heyecanla anlatan bir öğretmenin (arada hakaret içeren kelimeler kullanması da dahil) konuşmalarını kaydedip bastıklarını düşünün dersem sanırım kitabın anlatımı ve tarzını biraz daha açıklamış olurum.]

Kitap, gerçekten de Birinci Dünya Savaşı'nı milli maç anlatıyormuş gibi bir havada aktarıyor ama yazar arada çok ilginç ve her biri ayrı ayrı incelenecek değişik konuları vermeyi de ihmal etmemiş.

İşte onlardan (benim de ilgimi çeken) üç tanesi;

Savaş olabildiğince tüm askerleri zorlu şartlarıyla uğraştırırken siperlerde bir de hastalık bulaştıran “bit sorunu” var. Yazarın “Türk pratiği” diye tanımladığı bir yolla askerler bu bitlerden (artık ne derecede onu bilemiyorum) kurtulabiliyormuş. Bahsedilen “Türk pratiği” bitlenmiş askeri kıyafetleri karınca yuvaları üzerine bırakmakmış, karıncalar bit yediği için kısa sürede üniformalar bitlerden arındırılıyormuş...

Lahey Sözleşmesi'yle kullanımı yasaklanmış olan zehirli gazlar Almanlar tarafından Rus Cephesi'nde kullanılmış. Zehirli gazlar soluyanın ciğerlerini harap ettiği gibi kör olmasına da neden oluyormuş. Askerler buna “İdrara batırılmış pamuk”la yarım saatlik de olsa (o zamanki şartlarda) geçici bir çözüm bulmuşlar...

Rusya'ya karşı Karpatlar'da savaşan Avusturyalılar da bizim Sarıkamış'ta donan askerlerimiz gibi soğuk yüzünden 800.000 kayıp vermişler. Bizim Sarıkamış'ta yaşadığımız felaketi başka bir cephede başka bir ülkenin de yaşamış olduğunu daha önce duymamıştım... (Yazarın da belirttiği gibi sanırım Avusturya resmi tarihçilerinin bu olayın duyulmaması için gösterdikleri çabada Conrad'a duyduğu şefkatin önemli bir payı var.)

Kitapta bunlara benzer bir sürü küçük ayrıntı bulunmasının yanında;
savaş öncesinde Avrupa'nın yönetim kadrolarının yapısı, siyasi ilişkileri,
savaş sırasında ülkelerin askeri kuvvetleri ve savaş alanlarında uygulanan taktikler, adım adım gelişen silah teknolojisinin savaşa nasıl yön verdiği,
savaş sonrası yaşanan dönemin İkinci Dünya Savaşı'na giden yolu açan olayları da anlatılıyor.

Birinci Dünya Savaşı'yla ilgili bilgi dağarcığını geliştirmek isteyen meraklıları için ilginç olabilecek kitabın fiyatı 14 TL. ama internette indirimli olarak 10 TL'ye de bulabilirsiniz.

13 Nisan 2011

Beş vakit... [film]

Bol ödüllü bu filmi seyretmek için uzun zamandır fırsat kolluyordum, geçen akşam oturduk seyrettik.

Tahmin ettiğimden daha kaliteli bir görüntü yönetmenliğiyle beni şaşırtmadı desem yalan olur, resmen sanat eseri gibi sahnelerle dolu filmi izlemek büyük bir zevk.

Kadraj içinde güzel görünsünler, etkileyici olsun diye bazı sahnelerde oyuncuları öylesine bir yerleştirmişler ki etkilenmemek mümkün değil.

(Klasik fotoğrafçılık estetiğine uyan “kontrast geri plan üzerine, ortanın sağına koyu renkli gölge yerleşimi”ni film boyunca bir çok sahnede devam ettirmeleri bir süre sonra aynı etkiyi bırakmıyor ama yine de estetik açıdan başarılı bir film.)

Oyuncuların, (çocukların yerde yapraklar arasında uzanmaları gibi) doğal olmayan kurgu sahne yerleşimleri ise gerçekten çok etkileyiciydi.

Çok ince bir şekilde “kendi fikrini belirtmeden” psikolojik durumların sosyal çevre içinde evrilmesi "çocuk ruhunun derinliklerini işleyerek" çok güzel verilmiş.

(Babasına düşman olup ölmesini isteyen çocuk hariç) Abartısız, yalansız dolansız ve olabildiğince doğal... [Ama bununla birlikte konu öylesine ortada kalmış ki baştan sarıp da sonunu merak ettirtecek ana çizgide giden kendimizle özdeşleştireceğimiz bir kahraman takibi de yok gibi bir şey.]

Film, konu olarak tabii ki bir (hatta birden çok) kahraman ve olay kurgusu barındırıyor ama yönetmen; olayı takip etmemiz yerine “olayların oluşum ve gelişiminin yaşandığı kültürü” belgesel gibi izlememizi daha çok önemsiyor diye düşünmeme neden oldu.

Filmin konusu icabı ön planda olan çocukların hayatına yakından bakıyoruz;
bu kültür içinde “her şey olduğu gibi akarken” nasıl normal karşılanıyorsa “baba-oğul” ilişkisinde (çocukların babaları [hatta onların da babaları] ile olan ilişkilerinin verilmesiyle) çocukların maruz kaldığı “baskı” da öyle normal karşılanıyor yorumu çok net verilmiş.

[“Hayvanlar çiftleşir doğurur, yağmur yağar güneş açar, yeni bebekler dünyaya gelir yaşlılar ölür...” nasıl ki hayatın içinde sıradan ve olması gerektiği gibi normal karşılanıyorsa “Ebeveynler çocuklarını ezer, bu normaldir.” düşüncesi de normal bir davranış olarak bu topluma yerleşmiştir.]

Ağır akmasına rağmen; ince fikirle üretilmiş, ustalıkla işlenmiş detaylara sahip, işinin uzmanları tarafından büyük emek harcandığı belli olan film özellikle “Yurtdışı film festivalleri için hazırlanmış.” gibi duruyor. Bu biraz soğuk gelse de filmin ruhuna uymayan (o kültüre ait olmayan) senfonik film müzikleri dışında beni rahatsız eden bir şey olmadı...

Evrensel bir sorun olan “Çocukların ruhunda dolaşan kara bulutları” yerel kültür üzerinden anlatmaya çalışmak ne kadar doğal bir şeyse, filmi evrensel boyutlarda anlaşılır kılmak için yerel kültürün kendine özgü bazı parçalarını değiştirmek de o kadar normal diye düşününce müzikler o kadar rahatsız etmedi...

Yönetmen, uluslararası sinema eleştirmenlerinin etnik değerlere sahip olan filmleri nelere bakıp değerlendirdiğini, olay örgüsü ve sinematografik kurgu formülünün nasıl işlediğini mükemmel şekilde çözmüş; afişte yere yatmış çocuklar, film içinde estetik doğa manzarasına oturtulmuş insanlar, uçurumların ucunda kayalara çıkmış şiir okuyan öğrenciler, fakir köy okulları, öğretmeni besleyen fakir köy halkı vs. vs.

Ama ben bunları değerlendirirken şunu düşünmeden edemiyorum; film, bizi geliştirmek için yapılan bir “kendine bakış” mı yoksa bu kültürün dışında kalanlara bizim kültürümüz içinde aile yapısı ve dar çevre ile geleneksel yetiştirme tarzının çocuklar üzerindeki baskısını dışarıya yansıtma mı?

Hoşuma gitmeyen bir iki şey daha var onlardan biri;
“Çocuklar, cinselliği böyle yerlerde ancak hayvanlardan öğrenir”i göstersin diye eşeklerin ve köpeklerin çiftleşmesini alenen göstermeleri filmin estetik değerini yerle bir etmiş, diye düşünüyorum, keşke olmasaymış.

Diğeri ise; kardeşine bakan kız çocuğunun koşarken bebeği yere düşürme sahnesi... Çok rahatsız edici ve filmden çıkarılsa konuyu hiçbir şekilde etkilemeyecek kadar da gereksizdi diye düşünüyorum. Verilen ağır tempoya uymayan bir gerilim yaratıyor...

Sonuç olarak;
İzlenebilir, kaliteli bir film ama o kadar bizden ve o kadar düz bir akışı var ki bizlerin çok farklı bir şeyler bulması zor.

Sinema açısından değerlendirecek olursak başarılı, bu kültüre aşina bir izleyici olarak değerlendirecek olursak normal bir filmdi.

Sesini tamamen kısıp seyretseniz bile görüntüler yeter, görüntülere takılmadan içeriği takip ederseniz fazla bir şey söylemiyor. Rastlarsanız izleyebilirsiniz ama izlemediyseniz de fazla üzülmeyin.

Notlar: Filmin ismi "Beş vakit" ama internet sitesini "5vakit" olarak açmalarını doğru bulmadım.
Filmde doğru formülü uygulayarak güzel sahneler yaratan görüntü yönetmeni "Florent Herry"ymiş.
Filmin yabancı ülkelerdeki gösterimleri için "Times and winds" diye bir de ikinci bir ismi var.

07 Nisan 2011

Aşktan da üstün 50 film

Film öneren ya da beğenmediği filmi okuyucusuna tavsiye etmeyen sinema yazarlarının fikirlerine katılmadığımız zamanlar olmuştur.

Çünkü sinema hakkındaki yazıları okuyanların profili geniş bir kitleyi kapsar; herkesin yaşı, yetiştiği kültür ortamı, beğenisini etkileyen kriterler farklı farklıdır. Birinin önerdiği filmi bir diğeri beğenmez, başka birinin yerlere vurduğu bir film gişe rekorları kırmış olabilir...

Bu şekilde bir değerlendirme yapınca “Aşktan da üstün 50 film” isimli kitabı farklı kılan önemli bir özelliği yazmak istiyorum;

Bugüne kadar sinema üzerine yazılmış birçok kitaba rastlamışsınızdır, kimi özel bir seçkidir, kimi belli bir türe göre düzenlenmiştir, kimisi bir ekolü ele alır ama ne yazılmış olursa olsun bir sinema yazarı ve bu eseri alıp bir şeyler bulmak isteyen meraklı okuru için yukarıda bahsettiğim değişken kriterler her zaman geçerlidir.

Bunun içindir ki bazı kitapların önerdiği (kimi kilometre taşı, kimi başyapıt olarak tanıtılan) filmleri seyredince hayal kırıklığına uğrarız. Bazen seyirci beğenir, oylarıyla yılın filmi seçer ama eleştirmenler sıradan bulur, bazen de eleştirmenler beğenir seyirci pek hoşlanmaz vs. vs.

“Aşktan da üstün 50 film” bu konuda bir değişiklik yapmış ve;
sinema tarihi içinde hem seyirci hem de eleştirmenler tarafından büyük beğeni toplayan en güzel filmlere yer vererek çok güzel bir seçki hazırlamış...

Kitapta yer alan altı yazarın her biri, bir yandan “seyredilmesi gereken” bu filmler hakkında bilgiler verirken bir yandan da oyuncular, yönetmenler, dönem ve türün kendine özgü özelliklerinin altını çizerek bizleri sinema kültürü adına da besliyorlar.

Sinemaya meraklı biri olarak kitaptaki filmlerin çoğunu biliyorum bilmesine ama sinema dünyasında “kalitesi, içeriği, tekniği ve bıraktığı etkiyle” herkesin bir başyapıt olduğunda hemfikir olduğu en güzel filmler içinde “hiç haberim olmayanları” da kitap sayesinde öğrenmiş oldum...

Hemen, kitaptaki filmler arasından bugüne kadar seyretmemiş olduklarımın bir listesini çıkardım, tek tek hepsini bulup seyretmeden ölürsem gözüm açık gider :)

Kitabı incelediğinizde sizin de kendinize göre bir “peşine düşülecek filmler” listesi hazırlayacağınızdan eminim o yüzden “Aşktan da üstün 50 film”i sizlere de tavsiye ediyorum.

Böyle farklı bir eserle yaptığı katkıdan dolayı hem yazarlara hem Kırmızı Kedi Yayınevi'ne teşekkür ederken ücretsiz olarak harika dergilere ulaşabileceğiniz arka pencere'nin internet sayfasını da ayrıca öneriyorum, çok sağlam bir iş çıkarmışlar, tebrikler...

Notlar: Kimi film yazısı içinde o filmin gösterildiği yıl festivaldeki diğer güzel filmler, kiminde yönetmenin diğer filmleri, bir diğerinde türün en iyisi olarak bilinen filmlerin isimleri gibi aralara girilen ayrıntılar kitabı olduğundan da zengin kılmış. 171 sayfalık böyle bir kitap için 13TL'lik fiyatıyla da çok uygun.

Yayınevi'nin internet sitesi: www.kirmizikedikitap.com
Arka pencere internet sitesi: www.arkapencere.com
Arka pencere twitter adresi: http://twitter.com/arkapencere
Arka pencere'yi facebook'ta takip etmek için: http://www.facebook.com/arkapenceredergi

04 Nisan 2011

Mommo (Kız kardeşim) [film]

Filmi seyrettim, bir şey geldi boğazıma takıldı kaldı...

Hayat zor, dünya çirkin bir yer... (ya da biz insanlar dünyayı bu kadar kötü bir yer haline getiriyoruz.)

İki küçük çocuğun, bizden, çok bilindik acı öyküsü.

Anneleri ölünce, felçli dedelerinin yanında kalan iki kardeş babaları da başkasıyla evlenince bir başlarına kalırlar.

Dedeleri torunlarını sevse de her türlü imkânı kısıtlıdır.

Hasan dede, çocukları teyzelerinin yanına Almanya'ya göndermeyi düşünse de kader ve zorunluluklar onları başka yerlere sürükleyecektir...

Acı dolu ağır bir dramdı. Film, konunun barındırdığı duygu yoğunluğuna uygun olarak ağır akıyor ama kendinizi verince sonunu getiriyorsunuz.

Görüntü yönetmeni kısıtlı alanda mükemmel ötesi olmasa da olabildiğince iyi iş çıkarmış. Kamera, renk doygunluğu, doku, ruh, gerçeklik olması gerektiği gibi.

Güzel türkülerin arasına sonradan eklenmiş havası bulunan, yapay ve filmin ses seviyesinin çok üstündeki tonuyla rahatsız eden kavalımsı sesi keşke hiç eklemeselermiş...

Bir iki küçük aksilik, bir iki küçük gereksiz birbirinin benzeri uzatılmış sahne olmasaymış çok daha iyi olurmuş ama yine de bütün olarak bakılınca bunlar gözardı edilebilecek kadar küçük şeyler...

Hasan dede'yi canlandıran Mete Dönmezer'in oyunculuğu mükemmel ötesiydi, kendisini özellikle tebrik ediyorum.

Sonuç olarak;
Bizden, kendi hayatımızın içinden acı bir hikâye... Çok daha iyi olabilirdi diye düşünmeyi gerektirmeyecek kadar anlatacağını anlatabilen bir filmdi, rastlarsanız seyredebilirsiniz ama dedenin çaresizliğine çocukların o haline gönlünüz dayanabilir mi bilemem.

01 Nisan 2011

biz söylesek o hesaplasa...

Böyle bir şeyin daha önceden yapılmamış olmasına şaşırmadım desem yalan olur.

Hep aklıma gelirdi ama nasıl olsa vardır diye düşünürdüm, meğer yokmuş.

Düşündüğüm şey aslında çok basit; Bilgisayarda ya da cep telefonu gibi mobil bir cihazda çalışan hesap makinesi düşünün. (ki bir sürü var)

Yalnız, benim düşündüğüm bu hesap makinesi söylediklerimizi yazsın ve yaptırdığımız işlemi yine bize sesli olarak söylesin istiyorum.

Bu şekilde yazı yazan ya da telefonla başka birini arama yapma gibi farklı işlemler yapan bir sürü program var. (Teknik olarak yapılabileceğini düşünüyorum.)

Çok basit olarak açıklamak gerekirse; hesap makinesini açıyoruz, “yirmi sekiz artı on iki” diyoruz. Hesap makinesi bunu anlayıp işlemi ekranına getiriyor ve sonucu da yine bizim ona söylediğimiz gibi sesli olarak “kırk” diye bize söylüyor.

Programın çok karışık bilimsel denklemleri yapmasına gerek yok, dört işlemi yapsın yeter. Bence yararlı bir program olurdu.

Zaten varmış, oradan buradan görüp de yazıyormuşum gibi olmasın diye internette aradım ama söylediğim gibi çalışan bir hesap makinesi görmedim.

(bir iki benzer şey var ama onlar ya rakamları biz yazınca yani tuşla giriş yapınca okuyor ya da sadece söylediklerimizi ekrana yazıyor. Hatta ekrana girilen her şeyi okuyan ve sonucu yine ekranda yazılı olarak veren de var ama benim söylediğim daha farklı bir şey. Araba kullanırken açıp direkt olarak telefonla hesap kitap yaptığınızı ama bu işlemleri yaparken bir kez bile telefona dokunmadığınızı ve bakmadığınızı düşünün, benim aklıma gelen böyle bir şey.

Söylemesi benden, yapması firmaların AR-GE birimlerinden...