30 Mayıs 2011

vücudumuzun hangi tarafı daha dirençli?

Vücudumuzu hayali bir çizgiyle yukarıdan aşağıya bölüp sol ve sağ olarak iki bölgeye ayırdığımızı düşünelim.

Doktorlar ve bilimadamları böyle yapıp belli hastalıkları inceleyince, bunlarla genelde hangi tarafta daha fazla karşılaşıldığını araştırmışlar.

Mesela deri üzerinde belli bölgelerde döküntü ve kızarıklıklar olarak kendini gösteren Zona hastalığını inceleyen doktorlar bu hastalığın vücut üzerindeki yayılımına dikkat edince genelde hep tek tarafta olduğunu görmüşler.

Bunun neden böyle olduğunu anlamaya çalışmak için sonradan yapılan araştırmalarda ise çok ilginç bir şey bulunmuş;

Vücudumuzun bir tarafı diğer tarafına göre hastalıklara karşı daha dirençli diğer tarafı ise daha kolay hastalanabiliyormuş.

Bunun nedeni ise vücudun iki tarafı arasında bağışıklık sistemi etkinliğinin farklı olmasından kaynaklanıyormuş.

Konuyu daha da sağlam kanıtlarla ispatlamak için (hem insanlarda hem de farelerde) “iğnelerle deri altına alerjik maddeler verilerek” yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar aynıymış: Vücudun sol yarısında bağışıklık sistemi daha kuvvetli.

Konuyla ilgili diğer ilginç bir bilgiye göre ise;
Meme kanseri dışında el bacak ayak gibi çift olan organlarda kanser görülme oranı vücudun sol tarafında daha azmış.

Doktor ve bilimadamları, bu sonuçlara bakarak bağışıklık sisteminde kansere karşı savaşım veren T lenfositlerinin sol vücut yarısında daha fazla bulunduğunu bu yüzden sol tarafta beliren kanser vakalarıyla daha az karşılaşıldığını açıklamışlar.

(bu konuyu Bilim Teknik Dergisi’nde, Prof. Dr. Şenol Dane’nin yazısını okuyunca not alıp araştırdıktan sonra yazmayı uygun gördüm, kaynak olarak; Dane, S., Erdem, T., ve K. Gumustekin, “Cell-mediated immune hypersensitivity is stronger in the left side of the body than the right in healthy young subjects,” Perceptual and Motor Skills 93 (2001): 329 - 332. Ertunc, V., Dane, S., Karakuzu, A. ve O. Deniz, “Higher herpes zoster infection frequency in right handed patients and more frequent appearance in the left body side of females,” Acta Dermato-Venereologica 77 (1997): 245. bilgilerine başvurulabilir.)

renklerin maymunlara etkisi

Renklerin canlılar üzerindeki etkisi hele hele insan davranışlarındaki bazı bilinçaltı koşullandırmalarda yaptığı yönlendirmeler gerçekten inceleme ve araştırmayı gerektirecek kadar derin bir konu.

Hayvanların görebildiği renk skalaları onların ait olduğu ortamda hayatta kalması için gereken yiyecek temini ya da üremeleri için gereken etkiyi yaparken, duyu anlamında daha da gelişmiş olan insanlar üzerindeki etkisi ise çok daha geniş olabiliyor.

Bu konular çok ilginç olduğu için böyle şeylere rastlayıp da okursam mutlaka bir yerlere not alıyorum. İşte, son okuduğum kitaptan aldığım o notlardan birini de şimdi kareli defter’e yazıyorum.

Eduardo Punset’in “Hayat kitabı” isimli eserinde Londra İktisat Fakültesi Doğa ve Sosyal Bilimler Felsefe Merkezi Profesörü Nicholas Humprey’le yaptığı röportajda ilginç bir bölüm vardı.

Humprey “Beynin arkasındaki beyinciği etkileyen felç durumunda yaşanan bir tür beyin hasarı sonrasında” insanların renklere daha duyarlı hale geldiğini ve bu durumdaki hastaların titreyip ellerinin sallandığını belirtiyor.

Bu koşulları yaşayan hastalara kırmızı camlı gözlük kullandırdıklarında hastaların sırf rengin etkisiyle yere düştükleri, mavi ya da yeşil camlı gözlük taktıklarındaysa sakinleştiklerini belirtiyor.

Buraya kadarı zaten çok ilginçken daha da acayip olan bir şey daha var ki onu da yazmam lazım.

Humprey’in yine bu konu içinde belirttiğine göre sağlıklı normal maymunlar da aynen bu hastalığa yakalanmış (yani beyin felci geçirmiş) insanlar kadar renklere karşı duyarlıymış.

Maymunlar kırmızı ışığa dayanamazlarmış. Eğer bir maymunu kırmızı ışıklı bir odaya koyarsak maymun titremeye başlayıp yere çömelirmiş, mavi veya yeşil ışık verilince de sakinleşirmiş.

Doğa, bilim, biyoloji ve psikoloji çok ama çok ilginç alanlar, umarım sizler de bu konuyu ilginç bulmuşsunuzdur.

Serbest radikaller

Serbest radikaller'i mutlaka duymuşsunuzdur, bunların belli bir oran üzerinde olması sağlık açısından sakıncalıdır.

Bu kadarını ben de az çok biliyordum ve serbest radikaller'in oksijen kaynaklı olduğunu da bir iki yerde okumuştum ama gerçek kaynağının ve oluşumunun nedenlerini tam olarak bilmiyordum.

Serbest radikaller denilen bu şeyler için Kaliforniya Üniversitesi Moleküler Genbilim Profesörü Douglas Wallace’ın Eduardo Punset’e verdiği bir röportajda yaptığı açıklama hoşuma gitti ve kareli defter’e yazayım dedim.

Wallace, röportajda; bir şehrin enerjisini sağlayan elektrik santralleri nasıl ki belli bir çevre kirliliği yaratıyorsa Mitokondrilerin de hücre içinde vücudumuz için gereken enerjiyi üretirken belli başlı bazı maddeleri alıp işleyerek sonrasında da atık maddeler ürettiğini anlatmış.

İşte, serbest radikaller dediğimiz zararlı madde bu şekilde oluşuyormuş ve bu oluşan madde belli bir süre sonunda hücrenin baş edemeyeceği oranlarda birikerek DNA’nın tahrip olmasına neden oluyormuş.

(bu konuyu not ettiğim kaynak, NTV Yayınları’ndan çıkan Eduardo Punset’in Hayat kitabı)

Die welle (Tehlikeli oyunlar) [film]

Filmi seyrettim, basit ama etkileyici, sade ama düşündürücü bir filmdi...

Standart bakış açısıyla değerlendirildiğinde bir şey anlatırken başka bir şeyi göstermeye çalışan filmin arka planında da bambaşka bir katman olması filmi ilginç kılmış.

Şimdi hem üstten -izleyecek olanların keyfini kaçırmayacak şekilde- konusunu anlatayım hem de bahsettiğim şu arka plandaki katmanın üstünü biraz kazıyayım istiyorum.

Önce ana planda akan konuya gireyim;
Almanya'da bir lisenin öğrencilerine yaklaşıp onların içinde bulunduğu özel hayatlarını ilk bölümde inceleyerek ortam ve karakterler hakkında fikir ediniyoruz.

(Göründüğü kadarıyla kimi ev partilerinde coşuyor, kimi içiyor, kimi dersleri boş vermiş kafasına göre takılıyor, kimisinin de ailesiyle sorunu var vs.)

Sonra filmin akışını yönlendiren öğretmen Wenger'le tanışıyoruz.

Yılsonunda notunu yükseltmek isteyen öğrencilerin ek ders alması için uygulanan "proje haftası" başlamaktadır.

Bay Wegner proje haftasında otokrasi sınıfının başındadır.

Ders, konusu gereği sosyal bilimlerle ilgilidir ve ana teması da "diktatörlük ve faşizmle yönetim"i açıklayan otokrasiyi ele almaktadır.

Wegner, öğrencilerin dağınık halini toparlayıp kendilerini derse vermeleri için öğrencileri konuyla bağlantılı olarak harekete geçirmek istemektedir.

Otokratik yönetimlerin toplumdaki birlik beraberlik duygularından yararlanarak (insanları disipline ederek bir amaç doğrultusunda hareket etmelerini sağlayıp) kendi çıkarları için yönetimi kontrol altına almalarının nasıl gerçekleştiğini öğrencilere bire bir göstermek isteyen Wegner konuyu hassas bir noktaya çekerek giriş yapıyor:

Almanya günümüzde yine faşizme geçiş yapabilir mi, Hitler benzeri biri çıkıp da Almanya'yı yeniden Nazizm benzeri bir diktatörlükle farklı bir yere sürükleyebilir mi?

Sınıfın tamamı bunun bu çağda artık mümkün olmadığını söyleyince Wegner, dersin konusu gereği ayrıntıya girerek diktatörlüklerin ortak noktalarını anlatmaya başlar ve bazı şeyleri bire bir göstermek için sınıfın uniforma benzeri beyaz gömlek giymesini, belli bir selam şeklinin bulunmasını hatta belli bir sembollerinin olmasını öğrencilerden gelen fikirlerden esinlenmiş gibi destekler...

Wegner'in amacı kitaptan konuyu aynen okuyup anlatmak yerine bir haftalık süre içinde bu derse katılanlara diktatörlüğün toplulukları nasıl ele geçirdiğini öğrencilere yaşatarak göstermektir.

Filmin başında amaçsız ve mutsuz boş insanlar olarak gösterilen öğrenciler bu söylenilen şeyleri yaparken belli bir grup içinde birlik duygusuyla hareket etmenin yarattığı psikolojiyi çok çabuk benimserler.

Fakat olaylar gittikçe karmaşık bir hal almaya başlar. Çünkü Wegner'in gösterip yapmaya çalıştığı şeyleri yaparken olayı ciddiye alıp fazlasıyla kendini kaptıranların sayısı her geçen gün artmakta ve olaylar artık öğretmenin kontrolünden çıkmaya başlamaktadır...

Sıkışıp kalmış “sözde bireysel özgürlüklerini yaşayan” ama aslında “toplumsal olarak maddi manevi sorunlar altında ezilen” insanların hayatlarını bir amaç altında toplayınca bireysel olarak tatmin olan toplulukların nasıl yönetilebileceğini gösteren film, ortasından sonra akıcılığını arttırıp sonlara doğru hem gerilimli hem de merak uyandıran bir hal almaya başlıyor...

Filmin konusu girişten gelişme bölümüne kadar yüzeysel olarak böyle görünüyor ama film akarken devamlı aralara serpiştirilen ayrıntıları da iyi düşünmüşler...

Şimdi de gelelim şu üzerini kazıyacağımız arka planda fazla göze çarpmayan katmana...

Filmde bir yandan “bakın işte faşizm ve ona bağlı topluluk psikolojisi böyle yayılıp insanların ruhlarını ele geçiriyor” denirken, bir yandan da zamanında yaşanan Nazi felaketinin sorumluluğunu toplumdan soyutlayarak “sadece lider konumundaki birkaç kişinin” sırtına yıkıyorlar.

Filmde bir sınıf dolusu öğrenciyi ele geçiren psikolojiyi örnek göstererek;

“Nazi Almanya'sında olanlar toplumun suçu değildi. Toplum bu şekilde bilinçli olarak ele geçirilip istenilen duruma sokuldu. Bunu her zaman her tür topluluğa uygulayarak aynı sonucu elde etmek mümkündür.” düşüncesini bilinçaltına yerleştirip Alman halkını zamanında yaşanan olaylarda kurban gibi göstermeye çalışmışlar.

Tabii ki bu filmi yapan Almanlar eskiden yaşanan korkunç olayları doğru bulmuyordur ama filmde verilmeye çalışılan “masum ve mağdur toplumun bilinçsiz bireylerinin bu konuda ellerinden bir şey gelmezdi.” düşüncesini bu şekilde arka planda vermeye çalışmaları da doğru bir yaklaşım değil.

Sonuç olarak;
Olağanüstü güzel ve mükemmel bir film denilemez. Ama ilginç olduğu ve bulunursa seyredilebilecek kalitede olduğu da inkâr edilemez....

Sinemayla seyircinin bilinçaltına fark ettirmeden nasıl ulaşılabileceğini göstermesi açısından ilginç bulduğum bu filmi bazı yerleri abartılı ve mantıksız olsa da rastlarsanız seyretmenizi tavsiye ediyorum.

27 Mayıs 2011

Oda - Emma Donoghue

Kitabı okudum bitirdim.
Nasıl bir konuyla karşılaşacağımı bilemediğim için New York Times'ın övgüsüne dayanarak büyük bir beklintiyle okumaya başlamıştım.

İlk 20 -30 sayfa bitince kitabın hiç de bahsedildiği kadar övgüye değer olmadığını düşünmeye başladım... (Kitapta kullanılan dil başlarda resmen deli saçması gibi abuk sabuk bir anlatıma sahipti.)

Bir 20 sayfa daha okuyunca yavaş yavaş alışmaya başladım.

Yazar, olayları anlatan üçüncü bir kişi gibi dışardan gördüklerini anlatmak yerine bütün her şeyi romanın kahramanı olan beş yaşındaki Jack'in bakış açısı ve duygularıyla anlatmayı tercih etmişti.

(Beş yaşındaki bir çocuğun dünyayı algılayışı, olayları yorumlayışı, nesneleri tarif edişi ve her anını kendince analiz edip bir şeyler söylemesi tabii ki okuyucuya biraz karışık gelecek ve bir o kadar da anlaşılması zor olacaktır ama burada esas sorun Jack'in normal bir hayatının olmayışı ve yaşadığı sorunlu hayatı algılayışının diğer çocuklarınkine benzememesi...)

Bir şekilde bu sıkıntılı giriş kısmını kavrayıp anlamaya başlayınca çocuğun ve annesinin durumunu da anlamaya başlıyoruz:
Jack ve annesi bir odada hapis tutulmaktadır...

İşin en hassas yeri burasıymış gibi görünse de zamanla anne ve oğul arasındaki konuşmalardan, yaşadıkları olaylardan bu işin bir geçmişi olduğunu çıkarmaya başlıyorsunuz.

Onların daha önceden başına gelenleri ve "dış dünyadan özellikle yalıtılmış" bu odadan kaçmaya çalışmak için girişecekleri gerilimli maceranın ayrıntılarını öğrenmeye başladıkça kitap da gittikçe hızlı akmaya başlıyor...

Romanlar da konu olarak filmler gibi açıklanmaması gereken ayrıntılara sahip olduğu için olayları fazlaca anlatıp işin keyfini kaçırmak doğru olmaz. O yüzden konu olarak en fazla bu kadarını açıklayabilirim ama bu roman hakkında düşündüğüm birkaç şeyi söylememe de engel değil.

İlk olarak kimi yerde okuyucuyu aydınlatmak için çevirmenin Amerikan kültürüne ait bazı özel şeyleri dip notlar halinde sıkı bir disiplinle vermeye çalışması takdir edilecek bir durum...

Ama öte yandan da çevirmenin bazı yerlerde neredeyse bilgisayar gibi motomot çeviri yapıp Jack'in kullandığı çocuksu dili yayının orijinalindeki haliyle aktarması bazı yerlerde paragrafların anlaşılamamasına neden olmuş...

Bu durum özellikle içeriğin zaten zor anlaşılır olduğu giriş kısmında kendini çok belli ediyor, ondan sonra -ki burası artık yazarın içerik tasarımıyla ilgili- çocuğun mantığı biraz daha netleşiyor anlattıkları ve düşündükleri yine çocuksu olmasına rağmen çok daha kolay çözülüp anlaşılır oluyor...

Yazardan kaynaklı bir ikilem olduğu açıkça belli olan bu farklı gidişatın bence en dikkat çekici noktası beş yaşındaki bir erkek çocuğunun birden bilişsel bir sıçrama yapması.

(özellikle çocuğun erkek olduğunu belirtiyorum çünkü bu kadar kısa bir süre içinde, beş yaşına henüz yeni girmiş bir erkek çocuğunun anlayamayacağı veya yapamayacağı şeyleri yapabilmesi romanın tek tutarsız yanı olmuş. Çocuk eğer erkeklerden daha erken geliştiğini bildiğimiz bir kız çocuğu olsaydı çok daha gerçekçi bir yaklaşım olurdu.)

Neyse, olumsuz ufak tefek bir iki şeyi göz ardı edersek öyle böyle derken kitap yavaş yavaş sarmaya başlayıp bir yerden sonra sizi iyice içine çekiyor ve gerçekten kitabın en önemli yerinde heyecanınızı had safhaya çıkararak sürükleyicilik ve gerilim açısından tavan yapıyor.

Yalnız, kitap tamamen bir öykü etrafında dolaşıp gerilimi arttırarak sonrasında olay çözümlemesine giden sıradan bir roman kurgusuna sahip değil.

İşin içinde psikoloji ve insanla modern toplumun dayattığı rollerin getirdiği yapay yaşamın eleştirisi de bulunuyor.

Bir tarafta yalıtımlı gözden uzak ücra bir köşede hapis tutulan anne ve çocuk, bir tarafta toplum kurallarının dayattığı bürokrasinin her türlüsü ve zorunlu insan ilişkileri tarafından kuşatılmış asla özgür kalamayan modern insan var...

Bazı yerlerde yazar bu konuları anlatırken çocuğu ister istemez saf bir ruhun bakışıyla aykırı gördüğü şeyler karşısında filozofça konuşmaya zorlasa da kitabın girişi ve gidişatı bunu biraz zorunlu kıldığı için bazı aşırılıklara sırf bu fikirlerin de verilebilmesi açısından biraz hoşgörüyle yaklaşılabilir...

Girişi zor, gelişme öncesi bölümü “saran”, olay anını yüksek gerilimle tamamlayıp olaylar sonrası sonuç bölümünde ise tansiyonu iyice düşüren kitabı yaz başlarken iyi ve değişik bir seçenek olarak öneriyorum.

Okumaya alışkın biriyseniz pişman olmayacaksınız ama ilk kez bir roman okuyorsanız başlarda biraz zorlanabileceğinizi hatırlatmak isterim.

Doğan Kitap'tan çıkan kitabın fiyatı 18TL

23 Mayıs 2011

Seri katiller neden psikopatlar arasından çıkar?

Kötü şeyler ama çok kötü şeyler yapan insanların da içinde iyi bir ruh taşıdığı yanılgısını bir kenara bırakmanızın zamanı geldi!

Britanya Kolombiyası Üniversitesi Onursal Psikoloji Profesörü Robert Hare, çoğu seri katilin içinde bulunduğu ruhsal durumu tanımlayan psikopatlık üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen dünyaca ünlü bir bilimadamı.

Hare, yaptığı araştırmalar sonucunda psikopatların beyinlerinin normal insanlarla aynı fizyonomide olduğunu ama beynin çalışma yönteminin farklı olduğunu bulmuş.

Bir deney için normal insanlar bir şeyler yaparken beyinlerinin faal olan bölümleri incelenmiş. Bir ağaç resmi gösterilince, üzücü bir gazete haberi okununca, bir şarkı dinletilince normal insanların beyinlerinin benzer bölgelerinde (farklı yoğunlukta olsa da) benzer hareketler gözlemlenmiş.

Fakat psikopatlara aynı deneyi yapınca beyinlerinde oluşan tepkilerin farklı bölgelerde oluştuğu belirlenmiş. Özellikle bir fotoğraf veya sözler gibi duygusal ağırlığı olan bir şeyin incelenmesinde psikopatların beyinlerinde harekete geçen bölgeler normal insanlardan farklıymış.

Bir psikopata, ters etki yapacak kötü bir kelime söylendiğinde ya da hiç hoş olmayan suç sahneleri gösterildiğinde beyninin çalışan bölümü normal insanlara “masa”, “sandalye” gibi kelimeler gösterildiği zaman çalışan bölümlerin verdiği tepkilere benzer tepkiler veriyormuş.

Yani bu ağır durumları içeren söz ya da fotoğraflar psikopatlarda normal insanlarda yaptığı etkiyi yapmayarak sanki kendilerine bir köpek ya da manzara fotoğrafı gösterilmiş gibi durumu nötr olarak değerlendirdikleri anlaşılmış. Bunun nedeni psikopatlarda vicdan ve empati duygularının bulunmayışı olarak gösteriliyor.

Psikopatların beyinlerinde bu gibi duyguları işlemesi gereken limbik bölgeler var olmasına rağmen doğru çalışmıyormuş. Bu yüzden de yaptıkları kötü şeyler kendilerinde kötü duygulara neden olmadığı için rahatlıkla en kötü şekilde cinayet işleyebilmeleri mümkünmüş.

Profesör Hare, onlarca yıl yaptığı araştırmalar ve laboratuvar çalışmaları sonucunda normal insanların karakterlerini belirlemede büyük bir rolü olan aile ve sosyal çevrenin psikopatların kişilik oluşumunda bir etkisi olmadığını ve gerek hapis cezası gerekse diğer rehabilitasyon yöntemlerinin hiçbir şekilde bunlar üzerinde iyileştirici etkisi bulunmadığını da üzülerek belirtiyor.

Bu konuyu Eduardo Punset’in ünlü bilimadamlarıyla yaptığı röportajları gözden geçirerek oluşturduğu Hayat kitabı isimli kitapta okudum ve özetleyip aktardım.

Şempanzeler nasıl su bulurlar?

Şempanze ve gorillere ilişkin alan çalışmalarının dünyadaki öncülerinden Jordi Sabater Pi (Barcelona Üniversitesi Psikobiyoloji ve Etoloji Onursal Profesörü), Eduardo Punset’in Hayat kitabı’ndaki röportajında yaptığı görüşmede Şempanzeler hakkında değişik bir bilgi vermiş, bana da ilginç geldi kareli defter’e yazayım dedim.

Afrika’daki kuraklık zamanlarında hayvanlar gidebilecekleri her yeri dolaşıp su bulmaya çalışıyorlar.

Şempanzeler de temiz içme suyu bulmak için bu aramayı yapan hayvanlar arasında ama Şempanzeler asla buldukları beklemiş su birikintilerinden ve göletlerden su içmiyorlarmış.

Bunları uzaktan gözlemleyen ekip, enfeksiyon kapma olasılığı yüzünden beklemiş suları kullanmayan Şempanzelerin su sorununu nasıl halledeceklerini merak edip takibe devam etmişler.

Şempanzeler uygun yeri bulduklarında burada derin kuyular kazıp kuyu duvarlarına da delikler açarak temiz su elde ettiklerinde bütün ekip şaşırmış.

Bu şekilde davranmayı yani susuzluğa karşı böyle etkili bir yöntemi kendilerinden önceki nesillerden öğrenen Şempanzeler bu bilgiyi genç kuşaklara göstererek onların da öğrenmesini sağlıyorlarmış.

Hamile kadınlar ve kediler...

Eduardo Punset Hayat kitabı’nda Nöroloji Bilimleri Profesörü Robert Sapolsky ile yaptığı söyleşinin bir yerinde Sapolsky’nin kitabındaki bir konudan bahsediyor.

Daha önce bir iki benzerini “başka canlılar üzerindeki olaylarda” gördüğümüz sistemi “farklı canlılardaki örnekleriyle” açıklayan Sapolsky bu röportajında çok ilginç bir konuya değinmiş. Okuduklarımı özetleyerek sizlere aktarmaya çalışacağım.

Kadınlar hamile kaldıklarında aniden kedilerden soğurlar ve mümkün olduğunca onlardan uzak durmaya çalışırlar. Bunun nedeni ise kedilerin fare ve sıçanları avlamalarıdır.

Şimdi bu ne alaka diyeceksiniz ama şöyle garip bir döngü var ve hamile kadının karnındaki bebek için durum en az seviyede risk taşısa bile insanlar bir şekilde bu koşullara karşı bilinçaltı bir hareketle kedilerden uzak durarak neredeyse korunmasız olan doğmamış bebeği bu riskten uzak tutmuş oluyorlar.

Bu karışık durumu şu şekilde sıralı bir mantığa oturtmam gerekiyor, başlayayım;

Fare ve sıçanlar aç kalınca buldukları dışkıları da yerler, bu dışkılarda canlıların beyinlerine ulaşıp zamanı gelince vücudu felç eden tek hücreli parazit olan “Toksoplazma” bulunur.

Toksoplazma, yerleştiği fare ya da sıçanın beynine girerek içinde bulunduğu canlının beyin hücrelerinde çeşitli değişiklikler yapıyor.

(doğal ortamında yaşamış olan dede ve ninesiyle aralarında 400 nesil bulunan kedi görmemiş bir laboratuvar faresi bile kedi kokusu bulunan ortamda rahatsız olurken bu tek hücreli parazit fareye bulaşınca beyinde yaptığı hasar yüzünden fareler artık kedi kokusunu sever hale geliyormuş.)

Bu hayati önem taşıyan uyarıcı sistemi tersine çevirerek çökerten parazit, farenin kedi gördüğünde kaçması yerine kediye doğru gitmesini ve hatta felç olarak hareketsiz kalmasını sağlıyormuş.

Bu aşamada parazitin yapmaya çalıştığı şey, kendisi için fareden kat be kat büyük olan yeni bir konuta taşınarak kendi (ve kendinden sonraki) neslinin ömrünü olabildiğince uzatmayı istemesinden başka bir şey değil.

Parazitin, fare beynindeki içgüdüsel kodlarla oynayıp hayatta kalmak için bir uyarıcı olan fobisini nasıl ortadan kaldırdığı tam olarak bilinemiyor ama bunu yaptığı ispatlanmış.

İşte, bu parazitin bulaştığı fareleri yemiş olabileceği düşünülen kedilerden uzak durulmasını sağlamak için de hamile kadınlar içgüdüsel olarak bütün kedilerden (en sevimli yavrulardan bile) soğuyarak uzak dururlarmış. (Tabii ki hamile kadınlar bunları düşünüp bu böyle böyledir bunun için böyle yapmak lazım diye düşünmüyor, bu davranış sadece hamilelik döneminde birden baş gösteriyor ve tamamen vücuttaki kimyasalların değişmesi sonucu içgüdüsel olarak yaşanıyor.)

Mutluluk “beklemek”teymiş...

Bekleyiş... Bir şeyi beklemek insanoğlu için sıkıcı ve en zor şeymiş gibi görünse de mutluluğun en büyük kaynağıymış. (Hatta verilen örneklere bakacak olursak bu neredeyse bütün canlılar için de bu şekildeymiş.)

Eduardo Punset köpeğine yemek vermek için hazırlık yapmaya başladığında bahçeden kendisini mutfaktayken gören köpek camlara zıplıyor sağa sola koşup duruyor ve hazırlanan mama kabını alınca da mutlulukla hepsini yiyormuş.

Ama kabı daha önceden hazırlayıp da köpek farketmeden bahçenin bir kenarına bırakıverirseniz hayvan o kadar da neşelenip hoplayıp zıplamıyormuş.

Bu örnekte dikkat edilecek esas nokta, hayvanın beklentiyle birlikte dopamin salgılayıp bunun sayesinde mutluluk hissini yaşaması. Beklemediği anda birden önüne çıkan ödül ya da yemek, hayvanları o kadar da mutlu etmiyormuş.

Nöroloji Bilimleri Profesörü Robert Sapolsky, yapılan deneylerle bir laboratuvar faresini eğittiklerini açıklıyor; farenin kafesinde mekanik bir kol var, bir ışık yandığında arkaya yem dolduruluyor ve fare ışığı görünce koşa koşa gidip kolu hareket ettiriyor ardından hooop yemler kafese geliyor.

Bu fareyi incelediklerinde Sapolsky şunu görüyor, fare yem almak için kolu hareket ettirdiğinde yeme ulaşınca değil, bu sistemin devreye girdiğini söyleyen ışık yandığı zaman dopamin salgılanıyor.

Yani fare; Yaşasın, yaşasın. Bu ışığı biliyorum, yemi veren kolu biliyorum, ona basabilirim, bak bu şahane olacak, işte, tam üstündeyim, kontrol bende... diyerek seviniyor. Ama bu sevinç sistemin başlangıç anında yaşanıyor, yani ödül alacağının söylendiği o ışığın yandığı anda... (yemi alınca mutluluk hormonu olarak bilinen dopamin seviyesi daha düşük seviyelere iniyor.)

Fakat gel zaman git zaman bu şekilde yaşayan fare artık ışık yandığı anlarda eskisi kadar mutlu olmuyor, çünkü ne olup bittiğini öğrenmiş, sistemin nasıl çalıştığını çözdüğü için beklentisini sevince dönüştüren bu olayı yaşaya yaşaya duygusal olarak ilk başlarda hissettiği kadar mutlu olmamaya başlamıştır.

Laboratuvar görevlileri bu durumu değiştirmek için ışığın her yandığında yem koyma yerine bazen koyup bazen koymamaya başlamışlar. Fare bu sefer sonucu bilemediği için yine en baştaki mutlu beklenti içine girmeye başlamış; en başta “Yaşasın ışık yandı yem verecekler!” durumu “Acaba bu sefer yem var mı?” beklentisine dönüşmüş. Başta bilinen kesinlik, yerini belirsizliğe bırakınca olayı sonuna kadar takip etmek olayın kendisinden daha önemli olmaya başlamış.

Bu beklentinin en iyi ayarlanmış durumu ise %50’ymiş. Yani en iyi belirsizlik durumu yarı yarıya olan koşullarmış. Daha kötü olan %25’lik ödüllendirme ile daha çok ödül içeren %75’lik olasılıklarda ya ödülden vaz geçiliyor ya da ödül sıklığından dolayı beklenti daha az olduğu için mutluluğun oranı düşüyormuş.

Kısacası, güzel bir şeyler olabileceği beklentisiyle yaşamak ve bu beklentinin gerçekleşebilme olasılığının %50 civarında olması, %100 gerçekleşecek olan ve kolayca elde edilen şeylerden daha fazla mutluluk elde edildiği bilimsel olarak da ispatlanmış...

(bu konuyu Eduardo Punset’in Hayat Kitabı’nda Robert Sapolsky ile yapılan röportajda okuyup buraya özetleyerek aktardım, kitabın tanıtımını daha önce yazdığım konularda bulabilirsiniz.)

Korteks ve bilincin sınırları...

Stanford Tıp Fakültesi Biyoloji Bölümü Nöroloji Bilimleri Profesörü Robert Sapolsky yaptığı araştırmalar sonucu bilgilerini aktarırken;

“İnsan, uyurken beyindeki metabolik ve enerji değerlerinin azaldığını ama buna rağmen uyuduktan 90 dakika sonra (birinci uyku evresinde) beynin bazı bölümlerinin uyanıkken olduğundan daha aktif olduğunu...” açıklamış.

Konunun devamında Sapolsky'nin yaptığı açıklamaları okuyunca daha ilginç bilgiler de dikkatimi çekti, özetlersek ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor;

Uyku durumu yaşanırken beynin duygusal ve mantıksal hareketlerini planlayan korteks tabakasındaki metabolizma hızı neredeyse sıfıra yaklaşıyor ve uyuyan kişiyi zihinsel açıdan mantıklı olmaya zorlayan bütün şartlar ortadan kalkıyor.

Bu yüzden rüyalar “Rüya” gibidir, çünkü sizi sınırlayan mantıksal koşulları planlayan korteks tabakası artık devre dışı kalmıştır.

Gerçekdışı ya da gerçeküstü (sürrealizm) eserler veren sanatçıların (fotoğraftaki Dali bunun için iyi bir örnek olabilir) “yetersiz çalışan” (ya da düzgün çalışmayan) korteks tabakasına sahip olduğu veya istedikleri zaman (mesela resim yaparken) korteks tabakasını devre dışı bırakabiliyor olabileceği de bu konuyla birlikte araştırılabilecek ilginç bir alan.

(konuyu Eduardo Punset’in Hayat kitabı adlı eserinde bilimadamıyla yaptığı röportajda okudum.)

Zekânın genetik olarak aktarımı...

İnsanları fiziksel özelliklerine göre ayırıp ırklar diye tanımlamak hiç hoşuma gitmeyen bir şeydir ama bu araştırma ile ilgili konuyu yazarken bu tanımlamaları yapmak zorunda kalacağım.

Bilindiği gibi hastalıklara karşı bağışıklıklar ya da bazı genetik hastalıkların kolayca bir sonraki nesle geçebilmesi açısından belli bir genetik aktarımın var olduğu bilimsel olarak ispatlanmış bir olgudur.

Bunun yanında, saç rengi, boyumuz, göz rengimiz, beden yapımız vs. vs. hep genetik olarak bir önceki nesilden aktarılan özellikler arasında yer alır.

Bilimadamları uzun yıllar bunları araştırırken bir de çok tartışmalı olan başka bir konuyu daha bu araştırmalara dahil etmişlerdir; Genetik zekâ aktarımı!

Bunun mümkün olup olmadığı, farklı koşullarda farklı çevrelerde farklı kültürel ortamlarda hatta ve hatta farklı maddi zenginliklere göre bu özelliğin değişebileceği ispatlanmış olsa da yine de belli bir genetik zekâ aktarımının söz konusu olduğu yapılan binlerce testle onaylanmış gibi.

Farklı sosyal çevreler farklı genetik yapıdaki insanları farklı bir şekilde kodluyormuş gibi belli bir seviyeye getiriyor olabilse de tüm ırkların öğrenme ve bunları kullanma şekillerinin aynı olduğu ispat edilmiş.

Bu konuyla ilgili yapılan çeşitli zekâ testlerine göre (Amerika Birleşik Devletleri’nde) şöyle ilginç bir sonuç bulunmuş; Siyahlar çoğu beyazdan, beyazlar da çoğu Asyalı’dan daha düşük puan alıyormuş.

Yani şartlar üç aşağı beş yukarı aynı gibiyken, ortam, maddi koşullar, çevre, okul ve aile yapıları fazla farklılık göstermiyorsa aynı toplum içinde Asyalılar zekâ testlerinden diğer ırklara göre daha fazla puan alıyormuş.

Bu testlerin doğruluğunu sınamak için altı aylıktan küçükken Amerikalı beyazlar tarafından evlat edinilen Asyalıları kapsayan testler de yapılmış ama sonuç yine aynı; Asyalılar her türlü zekâ testinde beyazlardan daha fazla puan almış, işte bu farkın kökeninde de genetik yapının bulunduğu düşünülüyor.

Testlerin bu şekilde Asyalıları işaret etmesi (sanırım bu testlerin toplum olarak beyaz ırkı üstün gören görüşlere daha fazla yer veren) Amerika Birleşik Devletleri’deki araştırmalar sonucunda elde edildiği için fazla duyulmamasına da neden olmuş.

Bu konuyu Eduardo Punset’in Cambridge Üniversitesi’nden Deneysel Psikoloji Onursal Profesörü Nicholas Mackintosh’la yaptığı röportajda okudum.

Olağan işler - Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin’in edebiyat dünyamızın en değerli isimlerinden biri olduğunu herkes bilir.

Birçok romanını mutlaka siz de duymuş ya da okumuşsunuzdur ama hiç öykülerini duymuş muydunuz?

Yazarın “Olağan işler” (Küçük hikayeler) isimli öykü kitabını, edebiyatı bu kadar sevmeme rağmen bunca yıl sonra anca fark ettim. Zararın neresinden dönülse kârdır diyerek kitabı alıp hemen okudum.

Güntekin, büyük bir ustalıkla şehir hayatını, hayatın gidişatını, iyi kötü insan hayatlarının barındırdığı tesadüfleri ya da bazı uyanıklar tarafından bu tesadüflerin nasıl düzenlenebileceğini çok iyi bir anlatımla yazmış.

Kitabın yazıldığı dönem klasik romanın ülkemizde moda olduğu dönemlerdir ve yazar da iyi bir çevirmen olarak o zamanın şartlarına göre takip edebildiği kadarıyla Fransız edebiyatını yakından takip etmektedir.

Okudukları, çevirdikleri ve hepsini birleştirip ülkemizin kültürüyle hayalinde yeniden harmanladığı küçük hikâyeleriyle insanoğlunun aşk, para, hırs, hayat mücadelesi bakımından her zaman aynı davranış biçimlerine sahip olduğunu gösterdiği bu öykü kitabı kalbimde yazarı yeniden başka yerlere yerleştirmeme neden oldu.

Bugün uzatılıp dallandırılıp budaklandırılarak roman haline getirilmiş bir çok konuyu kısa öykülerinde aynı duygu ve merakı vererek o zaman işlemiş olan yazarımızın kitabının sonunda Fransız yazarlarından yaptığı çeviri öykülere de yer verilmiş.

Akıcı anlatımıyla, ilginç olaylar ağıyla, kimisi “Bir arkadaşım anlattı:” diye başlayan samimi havasıyla eski dönem edebiyatımızı merak edenleri yormayacak zevkli bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Okumak için eskiyi özleyenlere özellikle tavsiye ediyorum.

Kitapta Reşat Nuri Güntekin’den 20, çevirisini bizzat kendi yaptığı Fransız yazarlarından da 10 öykü bulunmakta. 176 sayfalık kitabın fiyatı 15TL.

Hayat kitabı - Eduardo Punset

Eduardo Punset, İspanyol televizyonu için yapılan ve büyük beğeni toplayan tv programı “Redes”in yapımcısı.

Bu programda Punset, dünyaca ünlü (ve her biri kendi alanında en önemli) bilimadamlarına ulaşarak onları konuk edip röportajlar yapıyor.

İspanya Kültür Bakanlığı için halkın aday gösterdiği ünlü televizyon programcısı Punset’in kendi ülkesinde çıkan kitabı “Cara a cara” (yüz yüze) uluslararası alanda yazarın daha da tanınmasını sağlayınca bilimsel yayınlarla ismini duyurmuş kaliteli editörler röportajlardan oluşan yeni bir kitap projesini gündeme getirmişler.

Bu proje için Punset’in yaptığı bütün röportaj kayıtları kasalardan çıkarılıp bantlar yeniden gözden geçiriliyor, televizyondaki karşılıklı konuşmaların kitap için uygun hale getirilmesinden sonra en ilgi çekici en önemli görülen 37 konuk belirleniyor.

Punset, tecrübeli ve yılların kazandırdığı birikimle kime ne soracağını, hangi sorunun halkın daha çok ilgisini çekeceğini bilen tecrübeli biri. Yaptığı programları seyredenlerin temel bilimsel bilgileri bilmeleri gerekmiyor, Punset dümdüz normal meraklı insanlar gibi soru soruyor, bilimadamları da cevaplıyor ama bu arada anlaşılmayan bir şeyler olursa Punset hemen o noktaya geri dönüp o bölümün biraz daha açılıp açıklanmasını isteyerek konuyu anlaşılır kılıyor.

Belki de hiç aklınıza gelmemiş ama duyduğunuzda sizin de ilginizi çekecek çok güzel mantıklı soru cevaplar bu kitap için tekrar ele alınıp işlenmiş ve ortaya harika bir kitap çıkmış.

İşte, şimdi de ben o kitabın yani “Hayat kitabı”nın ülkemizde NTV Yayınları tarafından çıkarılan bir tanesini elimde bulunduruyorum. Kitabı okudum, müthiş güzel ve çok ilginç bilgilerle dolu. (bundan sonraki birkaç konuyu bu kitaptaki konulardan elde ettiğim notlara ayıracağım)

Arasıra bilimle ilgili aklına bir şey gelen, kendi kendine sorular sorup bir şeyleri merak eden tüm insanlar için olağanüstü güzellikte bilgiler içeren bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.

Kitap, görüşülen bilimadamlarının çalıştığı alanlara göre öylesine ilginç sorular içeriyor ki bilimsel konulara meraklı olmayan sıradan bir insanın bile ilgisini çekebilecek bu konuları merakla okumamak mümkün değil.

Zaman yolculuğundan duyu dışı algıya, kök hücreden kuantum mekaniğine, psikopatların davranış biçimlerini etkileyen beyin yapısından nano teknolojiye kadar yüzlerce konu ve yüzlerce soru-cevap meraklı okurlarını bekliyor.

335 sayfalık büyük boy kitabın fiyatı ise 17 TL ve kaçırılmaması gereken bir kitap için çok uygun.

(Eduardo Punset)

20 Mayıs 2011

Cahillikler kitabı 3 (Sağlık)

Sağlık sorunlarını çözebilmiş ülke var mıdır, varsa onlarda da “bu devirde kendi doktorun kendin olacaksın” diye bir deyim kullanılıyor mudur bilemiyorum ama bizim ülkemizde bunun gerçekten önemli olduğunu biliyorum.

Hiç ilgilenmeyenler bile gazete ve dergilerinin sağlık yazılarına şöyle bir üstten bakmıştır, çevreden duyduklarını aklının bir kenarına atar vs.

Peki bu kendimize özgü sağlık kültürü(!) acaba bize ne kadar faydalı olabilir ve bu kulaktan dolma bilgiler ne derece doğru? Hatta bir de bunlara doktorların televizyonlara çıkıp anlattıklarını da ekleyin ve neredeyse sağlık hakkında genel olarak bilinen birçok şeyin yanlış olabileceğini düşünün. Olur mu olur! Peki bu yanlışlar nelerdir ve bilmediğimiz ama bilmemiz gereken doğrular nedir?

Keşke bunları ele alıp işleyen bir kitap olsaydı diyorsanız işte size bir öneri;

Cahillikler kitabı serisinin sağlık konusuna ayırdığı üçüncü kitabında sağlık hakkında yanlış bilinenler ve bilmediklerimiz işleniyor.

Kitabın yazarı Werner Bartens hem bir tıp doktoru hem yazar hem de gazeteci.

Bartens, günlük yayınlarda ve medyanın diğer alanlarında ilaç şirketlerinin yönlendirmesiyle yapılan haberlerin toplumu yanıltabileceğini bu yüzden her konuyu yazmadan önce mutlaka o konuda en uzman olan doktorlarla görüşüp yapılan tarafsız deneylerle ispat olunmuş bilgileri en güvenilir kaynaklarla destekleyerek okuruna sunmayı tercih ediyor. (bu konu hakkında yazılmış önsöz’ü okumanızı mutlaka tavsiye ediyorum, kitabın güvenilirliği ve sağlamlığı bu şekilde daha da iyi anlaşılacaktır.)

Kitabı okuyunca doğru bildiğimiz ne kadar yanlış şey olduğunu ve bilmediğimiz birçok şeyin bulunduğunu sizler de anlayacaksınız.

Kitap çok yalın ve çok sade, anlaşılır bir dille yazılmış.
Werner Bartens hem en ünlü laboratuvarlarda çalışmış, hem en önemli hastanelerde doktorluk yapmış önemli bir isim. Bartens aynı zamanda daha önceden Almanya’da yayınlanan “Sağlık hakkında yanlış bilgiler ansiklopedisi”nin de yazarı. O yüzden halktan insanlara karışık şeyleri nasıl daha anlaşılır bir şekilde anlatacağını iyi biliyor.

Kitapta yaşlı genç, kadın erkek herkesi ilgilendiren çok ilginç konular ele alınmış ve bunlar ele alınırken de neyin neden öyle olduğu neyin neye yol açtığı yapılan araştırmalar ve sonuçları konulara bilimsel kaynaklarıyla birlikte eklenmiş.

İşte size kitaptaki ilginç ve çok önemli 183 konudan sadece 10’u...
(ayrıca her konu içinde birbiriyle yakından ilgili küçük bilgiler ve ayrıntılarda işleniyor)

Fazla uyumak zararlı olabilir mi?
Antibiyotikler öksürük nezle ve ses kısıklığına karşı etkili olur mu?
Çocuklar doğru numara ayakkabı giydiğinde bile neden çoğu kez ayakkabıları ayağını vurur?
Hastanelerde çiçekleri geceleri hasta odalarından çıkarmak gerekir mi?
Çok fazla tatlı yiyecekler tüketenler şeker hastası olur mu?
Bademcikler küçük yaştaki çocuklarda bile alınsalar olur mu?
Alerjiler ömür boyu devam eder mi?
Alkol kalp ve damarları genç tutar mı?
Kilo vermek sağlıklı mıdır, uzun yaşamamızı sağlar mı?
Antibakteriyel sabun normal sabundan daha mı etkilidir?

NTV Yayınları’ndan çıkan 255 sayfalık kitap 13 TL.

Cahillikler kitabı 2 (Hayvanlar alemi)

Kitabın ismini duyunca insanı sıkıntı basıyor değil mi? Hani hem cahilsin al oku öğren :) bir de üstüne üstlük okuyup öğreneceğin şey de hayvanlar alemi... Hele bir de televizyonda bu kadar belgesel varken...

Ama asla öyle değil... Okuduğum en ilginç kitaplardan biri buydu diyebilirim. Çünkü burada verilen bilgiler ve anlatılan şeyler o kadar değişik ki bazen insan yazılanlara inanamıyor. (ki ben de bazılarına inanamayıp internetten araştırdım)

Evet, rengârenk büyük ekranlarda seyredebileceğimiz hayvanlarla ilgili bir sürü belgesel var ama artık onlarda gösterilen ceylanı yakalayan aslanla, denizin vahşi dişleri diye tanıtılan köpekbalıklarından bıkmayanınız var mı?

Bu kitaptaki anlatılan konularda öylesine acayip bilgiler var ki öğrenmeyi ve okumayı eğlenceye dönüştürüyor... Hayvanlar alemi hakkında bildiklerimizin de gerçekten ne kadar sınırlı olduğunu tekar hatırlatıyor.

Evdeki toz akarları, binturong, hoatzin, kolibri, varan, tardigrat gibi çok az şey bilinen hayvanlar hakkında bu kadar bilgiyi ve bunlara ait ilginç özellikleri okudukça insanın zoolog olası geliyor :) ama kitap sadece ansiklopedik bilgi verir gibi bunlar hakkında bilinen bilimsel şeyleri yazmıyor, işi sıkı tutmuşlar çok acayip bir şekilde konuları çok farklı olarak işlemişler.

Diyelim bir konuyu okuyorsunuz, arada öyle farklı değişik yerlerden ve değişik alanlardan toplanan bilgiler veriliyor ki her bir ayrıntı peşine düşülüp konu yapılacak kadar ilginç olabiliyor.

Örnek olarak ele alırsak;
Tesbihböcekleri’nin her türlü çöpü beğenerek yediği için doğa tarihi müzelerinde narin hayvan iskeletlerinin temizlenmesi için kullanıldığının, dişilerinin çiftleşmeden de üreyebildiğinin [ ki o zaman erkekleri niye var diye merak etmemek mümkün değil :) ] erkeklerinin vücudunda onları dişiye dönüştürebilen bir bakterinin yaşadığının belirtilmesinin Tesbihböceği konusu içinde verilen sayısız ayrıntıdan sadece birkaçı olduğunu görebiliriz...

Hayvanlar dünyasının en bilinmeyen alanlarında dolaşırken yakından tanıdığımız hayvanlar hakkında da hiç duymadığımız bilmediğimiz şeyleri bu kitapta okuyacağınıza garanti veriyorum, yeter ki siz hayvanlara, doğaya, biyolojiye ve zoolojiye karşı biraz meraklı olun, kitap gerisini kendiliğinden eğlenceli hale getiriveriyor.

NTV Yayınları’ndan çıkan 203 sayfalık kitabın fiyatı 13 TL.

Cahillikler kitabı 1

NTV Yayınları’ndan çıkan kitabı birçok kez görüp almaktan vazgeçmiştim ama ilginç bilgilerle dolu kitabı okuyunca hoşuma gittiği için hemen bu seriden çıkan diğer ikisini de aldım :)

Cahillikler kitabı’nın yüzeysel ansiklopedik bilgiyle doldurulmuş olacağını düşünüyordum ama kesinlikle öyle değilmiş, hani internette olur öyle ilginç kısa kısa bilgiler “bilmem ne dağı şu kadar metre, bilmem neresi en eski yerleşim yeri vs.” diye kitap bu şekilde düzenlenmiş sanıyordum ama yanılmışım.

Kitap, belli bir bilgiyi verirken onu konu haline getirerek temelde bilinmesi gereken asıl ayrıntılara da girip sonra bunları ilginç bir sorunun cevabını verir gibi işlemiş. Kitapta böyle tam 210 soru oluşturulup açıklanmış.

Bütün insanların dört burun deliği bulunması, suyun gerçekte mavi renkte olduğunun belirtilmesi, arıların kanatlarını koparsanız bile vızıldamaya devam edeceğini açıklaması hep bu tür konular içinde geçen ayrıntılar...

İçlerinden bazıları o kadar ilgimi çekti ve o kadar merakla okudum ki bunları not alıp sonradan araştırarak konu yapıp kareli defter’e bile yazdım.

Yaz tatilinde zevkle okurken bir yandan da hem ilginç bilgiler edinip hem de kültürünüzü arttırmak isterseniz bu kitap tam size göre...

278 sayfalık kitabın fiyatı ise 13 TL.

17 Mayıs 2011

merhaba...

Sevgili kareli defter okurları, şu aralar çalıştığım yerdeki işlerim çok yoğun (bu ay üç dergi birden yetiştirmem gerekiyor), bunun dışında öykülerim için bir kitap teklifi aldım onun kapağıyla uğraştım, bir de birkaç gündür hastaydım anca kendime gelebildim ama merak etmeyin notlarımı alıyorum ve en kısa süre içinde kareli deftere aktaracağım.

Kareli defter sayacımız 200.000 girişi geçtiğimizi söylüyor :) takip eden ve destek olan herkese teşekkür ediyorum.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, bu kadar iş gücün yanında utanmadan bir de twitter hesabı açtım :) dileyenler oradan da günlük basit şeyler için yazdıklarıma bakabilirler.
http://twitter.com/ONALTIKIRKALTI

03 Mayıs 2011

Şıpsevdi - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Daha önce de Hüseyin Rahmi'nin birçok eserini okuyup beğenmiştim ama Şıpsevdi isimli kitabı ayrı bir güzelmiş :)

Hem dönemi hem o zamana ait kültür yapısını hem de toplumsal olarak avrupai yaşam tarzına bakışımızı gözler önüne sermesi bakımından önemli bir eser olduğunu kabul etmek lazım...

İsmine bakınca, olsa olsa her önüne gelene gönlünü kaptıran aşk budalası bir adamın maceralarıdır diye düşünmüştüm ama konusu çok başkaymış...

Fransız kültürünün ve yaşam tarzının iyice kendini hissettirdiği o dönemde İstanbul'un kalbur üstü ailelerinin, entellektüel camiasının yaşamı adeta bir tiyatro oyunu gibi bu roman sayesinde gözlerimizin önünde beliriyor...

Koltuğunun altında Fransızca dergi ve gazeteler, üst-başı Beyoğlu'ndaki moda evlerinden düzmeler, balolar partiler, içki markaları, yazar isimleri ve romanlar... Hepsi Fransadan ithal edilmiş kültürün bir parçasıdır...

İşte, "Şıpsevdi" diye çevresi tarafından lakap takılan romanımızın kahramanı Meftun Bey de bu rüzgâra fazlasıyla kendini kaptırmış bir beyefendidir...

Onun macerası, okumak için ailesi tarafından Paris'e gönderilmesiyle başlıyor; Meftun Bey, gençliğinin verdiği hevesle okumak hariç her türlü şeye bulaşıp Paris'in altını üstüne getiriyor oradaki hayatı ve yaşam tarzını da yarım yamalak kavrayıp bir zaman sonra memleketine geri dönüyor...

Babasının vefatıyla mirasa konan Meftun Bey lalaların dadıların ve hizmetçilerin olduğu, teyzelerin yeğenlerin ve kardeşlerin bulunduğu o zamanki sıradan bir geniş ailenin aile reisi konumuna gelince de komedi başlıyor...

Komedi diyorum çünkü; Tüm aile, Meftun Bey'in işi ele almasıyla birlikte bugüne kadar sürdürdükleri alaturka hayatı terkederek avrupai bir yaşam tarzına zorlanıyor...

Yeni tarz yaşam için de kadın erkek ilişkilerindeki ayrıntılardan tutun da sofra adabına kadar her konuda başöğretmen tabii ki yine Meftun Bey oluyor...

Yaşanan aksilikler (öğretilen şeylerin o zamanki yaşam tarzına uymaması) sokaktaki insanın sürdürdüğü hayattan verilen örneklerle Meftun beyin yaptığı bu ev içi eğitimin ne kadar uygunsuz olduğu yazar tarafından harika bir şekilde en ince ayrıntılarıyla anlatılıyor...

Kitabın üçte biri Meftun Bey'i ve çevresindekileri tasvir ederken bu kısma kadar aslında verilmek istenen şey; "batı tarzı yaşama özenerek (burada bu şekilde yaşamaya çalıştığını göstererek) sükse yaptığını düşünenlerin" bizim hayatımızı kavrayamadığı için komik duruma düştüğünü okuyucuya göstermekten...

Kitaptaki kahramanımız Meftun Bey de işte aynen bu şekilde yaşayan ve çevresindekileri "batı tarzı yaşamı anlamadıkları için" küçümseyen biridir...

Ama zamanla paralar suyunu çekip de tatlı hayat sona ermek üzereyken Meftun Bey de (sırf konacağı yeni mirasın hayaliyle) alaturka bir aileye damat olmaya karar verip planlar yapmaya başlar.

Komşu köşkteki uyanık ve cimri tefecinin saf kızını alıp paralara konmayı düşünen Meftun bey, aile içinde ve özel hayatında öyle dolaplar çevirir ki günümüzde yaşayanlar için bile yaptıkları fazla alafranga sayılabilir :)

Kitabın ikinci bölümü de böyle devam ederken kalan diğer yarısı kalabalık aile fertlerinin hizmetçisinden anneannesine kadar karakter değiştirip gelişen olaylar karşısında neler yaptıklarıyla devam ederek evlilik ve miras işinin nasıl halledileceği hakkında dönen dolaplarla da iyice karışıyor:)

Üzerinden yüz yirmi yıl geçen (evet 120 yıl) bu eseri okuyunca batının aynı batı bizim kültürümüzün de neredeyse aynı kültür olduğunu, çoğu şeyin günümüzde de aynen devam ettiğini görmek bir hayli ilginçti...

Kitaptaki karakterleri gözünüzde canlandırmaya başlayıp da olayları merakla takip ettiğinizde günümüzdeki televizyon dizilerine taş çıkartacak romanın kurgusu Hüseyin Rahmi'nin ne kadar usta bir yazar olduğunu bir kez daha gösteriyor...

Yenilenmiş akıcı ve rahat diliyle herkesin kolaylıkla okuyabileceğı bu eseri edebiyata meraklı olanlara tavsiye ediyorum...