08 Haziran 2011

gizli gizli gerilla stencil :)

İşte size güzel bir uygulama...

Önce bir kartona istediğimiz deseni çizip içini (desen kopmayacak şekilde) kesip çıkarıyoruz.

Sonra, daha önceden altını (elimizdeki kartonun ölçülerine göre) kestiğimiz kağıt çantanın içine güzelce yapıştırıyoruz.

Bundan sonra da uygun gördüğümüz yerlerde çantayı yere koyup alttaki desenin üzerine sprey boyayı sıkıyoruz.

Bundan güzel “Gerilla” hareketi mi olur :) artık istediğimiz yere istediğimiz “Stencil”ı yapabiliriz ama içinize sinmeyen ve kötü duracağını düşündüğünüz yerlere yapmamanızı tavsiye ederim.

Notlar:

1- Ntv yayınları'ndan çıkan “Nasıl yapmalı?” kitabında gördüm, hazırlayanlara teşekkür ediyorum.

2- Gerilla reklam: "Gerilla pazarlama, mümkün olan en küçük bütçeyle, geleneksel araçların yaratacağı etkinin üstüne çıkan bir etki yaratacak pazarlama yöntemlerini bulmak ve uygulamak şeklinde tanımlanabilir." (tırnak içindeki tanımlama cümlesi tr.wikipedia.org'dan alıntıdır.)

3- Stencil, kelime olarak kalıp anlamına gelmektedir, belli bir malzemenin içinin kesilip çıkarılmasıyla belli bir desen yapılmasını sağlar. Bu desenli kalıbı alıp bir yere yapıştırarak üzerine boya sürülünce desendeki çizim duvara geçer...

06 Haziran 2011

Çalgı çengi [film]

Filmi şimdi seyrettim :)

Başlarda konudaki oradan buradan etkilenmeler biraz rahatsız etse de sonraları gittikçe çetrefilleşen senaryonun kendini kurtarabilmesi için gidişatı mantık çerçevesine oturtması filmi hem ilginç kıldı hem de eğlenceli bir hale soktu...

Filmin bütününü değerlendirmek gerekirse, ben seyrettiğime pişman olmadım ve bayağı bir eğlendim. Emeği geçenleri tebrik ederken ileride çok daha güzel ve kusursuz işler çıkaracaklarını tahmin ettiğimi söylemeliyim.

Buraya kadar yiğidin hakkını verdik şimdi sıra öldürme kısmına :) geldi ama önce üstten bir filmin konusunu anlatayım.

Gürkan ve Salih düğünlerde çalan basit iki müzisyendir.

Bir gün, gittikleri bir işte üstlerini değiştirmeleri için kendilerine gösterilen depo gibi bir yerde cinayet işleniyor ve adamlarımız da istemeden bu cinayete tanık oluyorlar.

Cinayeti işleyenler, bu iki kafadarı da ortadan kaldırmak istiyor ama bizimkiler cinayeti üstlenip cesedi ortadan kaldırmayı teklif ederek canlarını o an için kurtarıyorlar.

Böyle şeylere alışık olmayan filmimizin kahramanları bu olayı atlatıyor atlatmasına ama artık yanlarında dolaştırmak ve ortadan kaldırmak zorunda kaldıkları bir ceset vardır. [Ve tabii ki film boyunca da bu ikilinin başına gelmeyen kalmıyor :) ]

Amerikan sinemasından aşina olduğumuz "cinayete istemeden tanık olanların başına açılan beladan kurtulma" durumunu bizden iki tip için güzel uyarlamışlar...

Senaryo ve kurgunun ileri geri gidip ayrıntılara girip çıkması, diyalogların birçok yerde gerçek hayatı başarılı bir şekilde yansıtması oldukça iyiydi. (Bazı yerlerde tipleri abartılı bulsanız da inanın böyle insanlar var. :) )

Ama, filmin olmaması gereken o kadar çok "keşke"si de var ki; insan bunları gördükçe gerçekten "keşke olmasaymış" demeden de edemiyor.

Mesela;

Keşke, filmin açılışında "Testere" filminin açılışındaki gerilimli beklenti havası hiç olmasaydı...

Keşke, filmle hiç alakası olmayan ve ortalardan itibaren neredeyse unutulup taaa en sonda hatırlanan o çizgiroman efektleri (açılıştaki jenerik dahil) hiç olmasaymış...

Keşke, Salih ve Gürkan, Türk malı dizisiyle fenomen haline gelen ikinci sınıf piyanist şantör ve klarnetçi ikilisini andırmasaydı...

Keşke içip ağlarlarken gülüp oynamaya başladıkları sahnede söylenilen şarkı, denk gelip de teybin düğmesine basıldığı anda çıkmasaydı...

Ve keşke (her ne kadar gerçekçi de olsa) filmde bu kadar küfür olmasaydı...

Evet kusursuz eser yoktur tabii ki bunlar da olacaktır ama hani sevdiğimiz sahiplendiğimiz ve tüh be şunlara da dikkat etseler mükemmel olacakmış dedirtebilecek kadar güzel bir iş çıkarttıkları için insan söylemek zorunda kalıyor...

Yanılmıyorsam senaryo ve yönetmenlik olarak bir ilk film ve bütçesi olsun, çekim süresi olsun kısıtlı imkanlarla gerçekleştirilmiş bir proje. Bu yüzden bu ufak tefek ayrıntıları görmemezlikten geliyoruz...

Sonuç olarak; sinemada para verip seyretsem aklım parada kalmazdı, oyuncular başlarına gelen olaylarla seyirciyi kendilerine bağlayarak film boyunca tek bir çizgi üzerinde takibi sağlıyor, konusu ilginç, diyaloglar güzel ve filmin gerilimi çok tatlı bir ayardayken mizah yönü de tam kararında...

Şiddet ve küfür yüzünden çocukların seyretmesi doğru olmaz, hatta bazı küfürlü konuşmalar başkalarıyla seyrederseniz rahatsız edici olabilir ama bunlar yüzünden filmi seyretmemezlik etmeyin derim.

03 Haziran 2011

gözünüzün önünde buza dönüşsün

Her ne kadar sevdalısı olmasak da ara sıra gözümüz televizyona kayıyor. Genelde belgesel kanallarına baktığım için de rastladığım şeyler ilginç olabiliyor...

Bu sefer de öyle oldu. Tamam ben kareli defter'e bilimsel konular ve ciddi deneyleri yazıyorum ama bazen böyle eğlenceli şeylere rastlayınca onları da es geçmemek gerekir diye düşünüyorum :)

Şimdi gelelim televizyonda gördüğüm bu ilginç ve eğlenceli deneye;

Plastik ya da cam, sıradan bir şişe alıyoruz, bu bir gazoz şişesi de olabilir süt şişesi de... (Benim izlediğimde kullanılan örnek bir bira şişesiydi.)

Mühim olan bu yapılan şeyin başarılı olmasını kolaylaştırmak için şişenin içindeki sıvının gazlı içecek olmasına dikkat etmek. Yani ayran, süt veya meyve suyu gibi sıvılarla yaparsak (tam derecesine getiremezsek suyla yapılınca sıvının içinde gazın yaptığı basınç olmadığından)
numaramız başarılı olmayabilir...

Neyse uzatmayayım, bir şişe gazoz, kola ya da birayı alıyoruz ve üç saatliğine (sıvının akıcılığını kaybedip tamamen buz tutmamasına dikkat ederek) buzlukta tutuyoruz.

(Deneyi yapanlar, termal kamerayla ölçüm yaptıklarında şişenin ısısını -1 derece olarak ölçtüler.)

Sonra, buzlukta yeterince beklettiğimiz bu şişeyi alıp dibini sertçe masaya vuruyoruz...

(cam şişe ile yapmayı düşünüyorsanız şişenin kırılabileceğini hesap edip gerekli önlemleri almayı, kendinize ve masaya zarar verebileceğinizi unutmayın. Deneyi yapanlar kalın bir eldivenle şişeyi tutarak olabilecek bir kaza için önlem aldıkları gibi şişeyi her defasında masaya vurma yerine uygun sert plastikten bir çekiçle şişenin kapak kısmına tatlı sert bir şekilde vurmayı tercih ediyorlardı...)

Bu şekilde şişeyi masaya vurduğunuzda şişenin içindeki sıvı "sıvı halinde" bulunmasına rağmen birden buz haline dönüşerek gözlerimizin önünde güzel bir görüntü oluşturuyor.

Bu kadar karışık, uzun ve alengirli anlattığıma bakmayın aslında olay çok basit...

İçinde gazlı içecek bulunan şişeyi al,
buzlukta beklet,
donmasına yakın çıkar ve
hızla şişenin dibini masaya vur,
şişedeki içecek buz haline dönüşsün...

Bana ilginç geldi belki siz de deneyip eğlenirsiniz diye yazayım dedim...

(Not, bu linkteki [http://youtu.be/jpr-gYAo5Y8] videoda benzer bir numara yapmışlar, neler olup bittiğini anlamak için bir göz atabilirsiniz.)

Kapakların efendisi

Ülkemizdeki blogosferin en büyük eksiklerinden biri de kişisel blogların sayısına göre şirketlerin açtığı blog sayısının azlığıdır.

Bir şirketin yeni çıkacak ürünleri, bu ürünlerin detayları konuyu takip edenler açısından önemli olduğu kadar şirket için de önemlidir.

Fakat buna rağmen yine de birçok şirket kendisi ve ürünlerinin tanıtımı için sadece belli bir kurumsal internet sayfası açmayı yeterli görüyor.

Oysa ki bloglar, şirketlerin kurumsal internet sitelerinden çok daha detaylı ve belli bir konu üzerinde o konu gerçekleşmeden haber verdiği için de çok daha ilgi çekicidir.

Doğan Kitap'ta çalışan grafiker arkadaşım Yavuz Korkut'un kişisel bloğu da işte bu alandaki eksikliği bir nebze de olsa azaltmak amacıyla oluşturulmuş.

Yavuz, Bloğunda Doğan Kitap'ta kendi yaptığı kapak tasarımlarını (kitapların arkasında yer alan tanıtım bilgileriyle birlikte) yayınlamaya başladı.

Kapak tasarım çalışmaları biten ama henüz yayınlanmamış kitap kapaklarını da bloğuna koyan Yavuz Korkut'un çalışmalarını (dolayısıyla Doğan kitabın önümüzdeki günlerde hangi kitapları yayınlayacağını) www.yavuzkorkut.blogspot.com adresinden takip edebilirsiniz.

Yakın zamanda yayınlanacak olan ama şu anda duyurulmamış kitaplar arasında sevdiğiniz yazarların yeni eserlerine rastlayacağınız gibi, ileride "bestseller" olabilecek ünlü yazarların yayınlanacak kitaplarından da ilk önce sizin haberiniz olsun istiyorsanız bu bloğu takip etmenizi tavsiye ederim.

Keşke diğer yayınevlerinde çalışan grafiker arkadaşlarımız da böyle kişisel bloglar açsalar da önümüzdeki günlerde raflarda hangi kitapları göreceğimizi herkesten önce öğrensek.

Bunca işinin arasında tamamen kendi kişisel çabasıyla oluşturduğu bloğunun faydalı olacağını düşündüğüm Yazuz arkadaşıma başarılar diliyorum.

Grafik tasarım, yayıncılık ve kitap kapakları gibi konulara ilginiz varsa, “Kapakların efendisi” olarak anılmaya başlanan Yavuz Korkut'un Edebiyat Odası sitesindeki mesleki röportajına ulaşarak bu işin incelikleri hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

somewhere [film]

Bir film için yapılacak yorumda “sonra Nasrettin Hoca da; yahu ver şu kaşığı da biraz da biz ölelim, demiş.” cümlesinin açılış için kullanılması ne derece doğru olur bilemiyorum ama bu filmin olayı budur.

Güya; çok ünlü bir sinema oyuncusu olan Johnny Marco'nun hayatı kendisini kollarına atan kadınlardan sıkılarak ve sinema oyuncusu olduğu için de ara sıra röportajlara, ödül törenlerine yetişerek geçmektedir. Lüks otellerin kral dairelerinde kalıp, özel şoförlü lüks araçlarla partiden partiye koşan adamımız, ayaküstü elde ettiği kadınlarla sevişme esnasında uyuyakalacak kadar bu işlerden bıkmıştır.

Baştan söyleyeyim, striptiz ve sevişme sahneleri çok fazla açık olmasa da yine de çocuklarla seyredilemeyecek kadar açık sayılır o yüzden çocuklarla birlikte seyredilmesi doğru olmaz...

Neyse, ben geleyim filmin konusuna;
Ünlü sinema oyuncusunun hayatı dışarıdan bakanlar için çok caziptir ama kendisine sorsanız amaçsız, ruhsuz ve sıkıcı bunaltıcı bir hayatı vardır.

Ünlü olduğu için kadınlar üzerine atlamaktadır ama bu ailesinin dağılmasına neden olmuştur, çocuğu çok becerikli pırıl pırıl bir genç kızdır fakat onunla hiç ilgilenememektedir vs. vs. vs.

Sanatçıların hayatındaki sanatçı bunalımı benim bildiğim yaratıcılık evresinde oluşturmak istediği ortam ve ruh halinin çevreyle uyumsuzluğundan kaynaklanır, burada ise adamın günlük hayatındaki rutin olaylar adamımızı sıkıyor ve kendi hayatını anlamsız bulmaya başlıyor.

Adam kendi hayatını sıkıcı buluyor ama ben esas filmin kendisini çok sıkıcı buldum. Filmi Francis Ford Coppola’nın kızı Sofia Coppola yapmış. Ve anladığım kadarıyla da ünlü bir oyuncunun çocuğu olmak nasıl bir şey diye de geçmişinde yaşadıklarını yansıtmaya çalışmış.

Kimse kimseyi ünlü sinema oyuncusu ol diye zorlamıyor, bu bir...

Bütün ünlü insanlar bir yandan boşlukta amaçsız kalıp bir yandan da gününü gün edip sonra da bundan sıkıntı duymuyor bu iki (ki her türlü yaşam koşulunu koyabilecek durumdayken burada yaşadıkları oyuncunun kendi tercihi gibi duruyor)...

bir de üçüncü ve son olarak şunu söylemek isterim “kimin hayatı büyük amaçlarla ve eğlenceli geçiyor, kim düşlediği kadar mutlu ki?”

Sanatsal bir şeyler yapacağım diye fazla zorlamamışlar ama gereksiz yere anlam yüklemek için her sahnenin önemini vurgulamayı güçlendirmek adına bazı sahnelerde kamera açık kalmış ya da montajda atılması unutulmuş gibi uzatmışlar da uzatmışlar...

Filmin başında ilk açılış sahnesinde filmin kahramanı Johnny son model spor arabasıyla bir pistte dön baba dönelim hiç durmadan döndü durdu... (kafadan o anda anladım bu filmin başarısız bir sanatsal sıkıntı filmi olduğunu ama basiretim bağlandı kapatamadım işte.)

Aslında sembolik olarak filmin başında verilen bu sahne bütün filmi de açıklıyor; her şey hep aynı, nereye gidersen git yine başa dönüyorsun. Belli bir sınırın içine hapsolup kalmışsın, altında en lüks spor araba da olsa yaşadıkların bir süre sonra birbirinin tekrarı olduğu için sıkılmamak elde değil...

Bir dönem aşırı baskı varken Avrupa sanatsal zemininde üretilen her türlü eserin içinde bir şeyi başka bir şeyle gösterip sembollerle açıklama yöntemi geçerli bir tarzdı.

Francis Ford Coppola’nın sanatsal kişiliğini etkileyen bu dönemin eserlerinde bunlara sık rastlanıyor olabilir. Kendisi de bunlardan etkilendiği için konuşma-anlatma tarzı oluştururken ürettiği eserlerde bunları iletişim aracı olarak kullanıyor olabilir ama kızı olan Sofia Coppola'nın aynı dili günümüzde kullanması modern sinema açısından ne derece doğrudur orası ayrı bir konu...

Sonuç olarak;
Bir insanın sıkıldığı anda vücut hareketleri nasıldır, sıkıntıdan ölmek üzere olan bir insan neler yapar, mimikleri jestleri nasıldır. Öğrenmek istiyorsanız bu filmi koyup arkadaşınızı izleyin, çünkü filmi izlemek tamamen zaman kaybı olacaktır. (Böyle bir şeye kalkışacak olursanız yanınıza bol çekirdek almanızı tavsiye ederim, bu filmde sıkıntıdan hiç yemediğiniz kadar çekirdek yiyebilirsiniz.)

İsimlere, filmi yapan ve oynayanlar ünlü mü tanınmış mı diye hiç bakmam, ortaya çıkan işin bende bıraktığı etkidir esas olan. Bu filmin kimseyi etkileyebileceğini sanmıyorum. Siz de vaktinizi harcamayın.

02 Haziran 2011

Love and other drugs [film]

Bu film için ne diyeceğimi bilemiyorum.

Konu olarak ele alırsak izleyiciye pek bir şey veremediği gibi çok da sıradan...

Ama bir yandan da senaryo ve diyaloglar açısından değerlendirilince işçiliği normalin üstünde sayılır... Bu yüzden senaryo ve metin yazarlarının mutlaka incelemesi gerektiğini düşünüyorum.

Normal bir film koyunca heyecan duyup farklı bir şeyler bulmayı düşünüyorsanız bu filmi izlemenize gerek yok çünkü bu tip şeyleri tv'de binlerce kez zaten seyretmişsinizdir.

Yakışıklı, zeki, sevimli bir genç ve güzel, alımlı, zor bir kadın...

Adam, sevimliliğine güvenerek iletişimini ilerleten, ikna gücü yüksek biri ve önüne gelen her kadını çok kolay elde edip bir gecelik ilişkilerle günlerini geçirmektedir.

Tüm sevimliliğine (ve çalıştığı yerdeki pazarlama yeteneğine) rağmen bir gün iş yerindeki kadınlardan biriyle yaşadığı ilişki yüzünden işten atılır.

Kendisi için yeni bir sektör olan ilaç pazarlama işine girer. Kadınlarla olan iyi ilişkileri sayesinde işinde yükselir ama karşısına başta bahsettiğim kadın çıkar ve genç adam hayatında ilk kez bir ilişkide duygusal bir şeyler hissetmeye başlar.

Fakat bu sefer mücadele etmesi gereken bir sorun vardır; “aşık olduğu genç kadın bir Parkinson hastasıdır” ve kadın kendi geleceğinin adamın hayatını karartmaması için (adamla yatıp kalksa da) ciddi olarak birlikte yaşamayı düşünmemektedir...

Filmin “önde görünen ana konusu olarak” bu zorlu aşk ilişkisi veriliyor olsa da (filmin büyük bir kısmını kaplayan ilaç şirketi ) Pfizer'ın reklamının alenen yapıldığı arka plan çoğu zaman filmin ana konusu haline de gelebiliyor.

Film boyunca şirketin ürettiği ilaçların reklamı yapılırken aynı şirket tarafından piyasaya sürülen Viagra isimli meşhur ilacın konuya dahil olmasıyla bizim elemanımız da coşup piyasayı ve doktorları ele geçiriyor.

Filmin büyük bir bölümü soft porno sayılabilecek sevişme sahneleriyle dolu olduğu için tek başınıza seyretmeniz daha doğru olur... Hatta öyle ki “bu film evinizde varsa çocuklarınız bulup seyreder diye özellikle saklamanızı” ya da seyrettikten sonra yok etmenizi gerektirecek kadar açık sahneleri olduğunu söylemem gerekiyor.

Sonuç olarak;
Basit ve sıradan konusuna rağmen kaliteli diyaloglarıyla sağlam, senaryosuyla çok iyi bir televizyon filmi gibi düşünülüp seyredebilirsiniz ama filmin içerik olarak çok sıradan olduğunu, bu sebeple seyretmeseniz de bir şey kaybetmeyeceğinizi hatırlatmakta fayda var...

(Profesyonel olarak satılabilecek bir ürün gibi görüp, bir filmi nasıl ve kime pazarlayabilirim mantığını araştırıp bu konu üzerinde çalışan sinema sektörü çalışanlarının mutlaka görmesi gereken bir film. Çünkü ne reklam olmuş ne sinema ama ikisini birleştirince yine de ikisini de kurtarıyor, o denli profesyonel sağlam bir senaryosu var.)