29 Temmuz 2011

Latin Krallığı'nın üzerindeymişiz...

Latin krallığı denilince aklınıza neresi gelir?
Latin Amerika ülkeleri ya da biraz kendinizi zorlarsanız eski İspanya veya Portekiz vs. değil mi...

Okuduğum tarih kitabında bakın neye rastladım;
Kutsal yerleri tekrar ele geçirme bahanesiyle hareket eden Haçlı ordusu 1204 yılında İstanbul'a yani o zamanki Bizans'a ulaştığında şehri yerle bir edip çeşitli katliamlar sonrasında da İstanbul'da Latin Krallığı ismiyle yeni bir devlet kurmuşlar.

Haçlılardan yardım isteyen ama karşılığında büyük bir talan sonrası elindeki devleti de kaybeden Bizanslılar, Haçlıların kurduğu Latin Krallığından ancak 1261 yılında kurtulabilmişler...

İstanbul'un tarihi de kendisi gibi karışık ve ilginç...

(Bu ayrıntıyı okuduğum "Malazgirt'ten Dumlupınar'a" isimli eser Doğan Kitap'tan çıkmış.)

28 Temmuz 2011

Candy - lick it (reggeaton edit)

Böyle pop disco karışımı parçaları seviyor musunuz bilmiyorum ama ben bununla bu sıcağa rağmen yerimde duramadım :)
http://youtu.be/DHdVyipKZSU

Güneş ne zaman batacak?

Yaz, tatil, güneş, gezme tozma vs.

Hava uzun süre aydınlık olduğu için pikniğe, denize, ormana gittiğimizde etrafı dolaşmak isteyip de birden güneş batarsa ve karanlıkta tepelerde, ormanın derinliklerinde kalırsak diye korkmayın.

Akşamüstü güneşin batıp da havanın ne zaman kararacağını anlamanın kolay bir yolu varmış, ben de yeni öğrendim ve kareli defter'e yazayım dedim.

Güneş ve ufuk çizgisi arasına elimizi (yatay olarak, parmaklar kapalı vaziyette) uzatıp tek gözümüzü kapayarak parmaklarımızı sayıyoruz.

(Ufuk çizgisinden Güneş'e kadar olan aralıktaki) Her parmak için 15 dakika ekleyerek hesabımızı yapıyoruz.

Parmaklar birbirine bitişik, kolumu uzatıyorum, elimin alt kısmını (serçe parmağın altını) ufuk çizgisine oturtuyorum. Güneş dört parmak yukarıdaysa 4x15=60dk. Yani bir saat sonra Güneş ufuk çizgisine dayanacak ve etraf kararmaya başlayacak anlamına geliyor.

İşte, böyle... basit ama güzel bir şey...

26 Temmuz 2011

(+) --0____--0____ (-)

İki patatesi çivi ve bakır tellerle birbirine bağlayıp uçlarını dijital saate bağlayınca saat aynen pil takılmış gibi çalışıyormuş...

Daha önceden bunu hem biliyordum hem de görmüştüm ama ben o saatleri böyle düzenekler için özel yapıyorlar diye düşünüyordum. Meğerse portakal, elma ya da patatesle çalışan bu tipteki dijital saatler bildiğimiz normal saatlermiş.

Düzeneği kendi mantığımla başlıktaki gibi yazdım ki unutmayayım diye ama anlamayanlar için açıklamasını da buraya yapayım;

Saatin pil koyduğumuz yuvasındaki iki uca iki kablo bağlıyoruz (ya da bitmiş bir pili takıp uçlarına ince kabloları sıkıştırabilirsiniz) şimdi elimizde elektrik bağlamamız için hazır bekleyen iki kablo ucu var.

Masanın üzerine iki orta boy ya da daha küçük çivi, iki parça küçük kısa kablo ve iki tane de patatesi koyuyoruz.

Çiviyi alıp patatese saplıyoruz,aynı patatesin diğer ucuna da bakır teli (kablo) saplıyoruz. Bu kablonun açıkta kalan ucunu diğer patatese sapladığımız çiviye sarıyoruz. (şimdi iki patates birbirine bağlanmış oldu).
ikinci patatesin alt tarafına da yine aynı şekilde bir bakır tel saplıyoruz...

Eveeet, düzenek bu... şimdi ilk sapladığımız çiviye de bir tane kabloyu ucundan sarıyoruz ve iki tarafından iki kablo çıkan böyle bir enerji kaynağı elde ediyoruz.

(+) --0____--0____ (-) şemasındaki

+ işareti artı ucunu
- işareti eksi ucunu
-- işareti çivileri
____ işareti de kabloları gösteriyor...

Haydi bakalım, çocukları şaşırtmak için mutfakta patates aramaya :)

Ensemble, C’est Tout (Bir aradayız hepsi bu) [film]

Fransız filmlerini severim, hayata dair, insanla, aşkla ilgili konular olur genelde...

Bazen ağır akar ama konuları roman gibi sarar insanı.... Fakat bu film pek öyle sarmadı beni; ne bir değişiklik ne bir ilginçlik ne de farklı bir derinliği vardı.

Yaşlı anneannesi hastalanınca onunla ilgilenmek zorunda kalan genç bir adam, temizlikçi olarak çalışan genç bir kadın ve soylu aile geçmişiyle öğünen kekeme bir adam...

Bunlar üçü aynı evde yaşamaya başlıyor, genç kadın genç adamla sevgili oluyor, kekeme adam çok çalışıp tiyatrocu oluyor ve filmin sonunda yaşlı kadın ölüyor... Fakat filmi seyredenlerin büyük bir çoğunluğu sıkıntıdan öldüğü için yaşlı kadının öldüğü bölümü ancak çok sabırlı seyirciler görebiliyor :)

Film gerçekten de hiçbir şey vermeyen çok durgun ve yavaş bir anlatıma sahipti... Ağır filmleri sabırla seyreden biri olmama rağmen boş ve sıradan konusu beni de sıkıntıdan bayılttı, o yüzden kimseye tavsiye etmiyorum. Arşivinizde varsa gönül rahatlığıyla silebilirsiniz...

22 Temmuz 2011

işte twitter hesabımdan geriye kalanlar...

blog için uzun uzun araştırıp yazmak bazen zor geliyor, bazen de küçük kısa güzel bir şey söyleyeyim diyorum bloğa göre olmuyor, e o zaman ben de bu tip şeyleri twitter'da bir hesap açıp oraya yazarım diyordum ama oraya ayrı bir zaman harcamak benim için gittikçe büyük bir lüks olmaya başladı...

kimi saçma, kimi güzel, iyi kötü hepsi benim düşüncelerim orada kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadı, nasıl olsa bundan sonra twitter'a yazmayacağım bari burada dursunlar, belki birkaçı sizin de hoşunuza gider...

işte başlıyorum;

En kazıkçı en sahtekâr dükkânların ana sloganları; % bilmem kaça varan indirim, bilmem kaçtan başlayan fiyatlar... (Çok gıcık kapıyorum)
7 Temmuz

dünya artık öyle bir hale gelmiş ki; iyi bir insan olmak için "kötülük yapmamak" bile tek başına yeterli olabiliyor.
4 Temmuz

bunu da yeni öğrendim; Güneş tek başına Güneş Sistemi'nin kütlesinin % 99,8'ini oluşturuyormuş... bütün o devasa gezegenler falan hava civa.
28 Haziran

her şeyi yenileyip para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyenler ota boka AB standartı getiriyor ama bireysel silahlanmada standart falan yok
27 Haziran

çok yakında insanlar cep telefonlarıyla tanımadıkları kişilerin fotoğraflarını çekip googleda kim olduğunu aratıp bulacak...
23 Haziran

Nasıl ki insanların "deha" olanları varsa hayvanlar arasında da deha olanlar var... Onlardan birine rastlayınca hemen anlıyorsunuz...
23 Haziran

telefonuyla parktaki kedinin resmini çekip yanında gezdirdiği köpeğine gösteren canlı türüyle de karşılaştım ya artık hiçbir şeye şaşırmam
20 Haziran

çaydanlığın ya da elektrikli su ısıtıcının üzerinde suyun sıcaklığını gösteren dijital bir gösterge istiyorum...
18 Haziran

avm'lerde bir iki işyeri internet erişimi sağlayacağına avm'nin kendisi komple binayı kaplayan herkese açık bir hotspot paylaşım yapsa ya...
16 Haziran

böylece şunu da anlamış bulunuyorum kiii eğer mutfağı karıncalar basmışsa çörekotlu bir şeyler yerken daha dikkatli olmak gerekiyor :)

CERN? bizde değil... NASA? bizde değil... o zaman niye Güneş'teki patlamalardan bu kadar korkuyorsunuz, bizde şişli'de meydan saati bile yok
9 Haziran

kurnazlık falan değil trafikteki sürücülerin %125'i arkalarından ambulans gelince ne yapması gerektiğini gerçekten bilmiyor.
8 Haziran

dışlanacağını bilerek vazgeçmeyip doğruyu yapıyorsan, doğru yapıyorsun!
7 Haziran

beyin, vücuda bağlı olduğu yerde bir tur çevrilip yerine öyle oturtulmuş gibi. O yüzden solu sağı vücudun tersinde etkiliymiş gibi oluyor.
7 Haziran

dört tane uçan balonu büyük boy siyah renkli çöp poşetine koyup poşetin ağzını da bağlayıp bırakacaksın, ne güzel olur :)
5 Haziran

bir ülkenin ekonomik konumunu merak ediyorsanız pc'nize internet radyo programı kurup o ülkenin kanal sayısını diğerleriyle karşılaştırın
3 Haziran

afrika ülkelerinin avrupa dillerini konuşuyor olması, avrupa'nın altından kalkamayacağı bir utançtır
28 Mayıs

üç parmak yüksekliğinde, odayı tamamen kaplayan içi kum dolu özel bir halı olsa, şöyle uzansam üstüne...
28 Mayıs

her ne kadar benzer davranışlar sergileseler de her bir böceğin kendine ait karakteri olduğunu düşünüyorum
28 Mayıs

metrobüs duraklarındaki mercedes otobüs ilanlarının mantığı nedir? Yolcuların mercedes marka metrobüs almasını falan mı düşünüyorlar?
27 Mayıs

70'li yılların parçalarındaki stereo düzenine hastayım, teknoloji o kadar geliştiği halde şimdi niye böyle anlayamıyorum :(
27 Mayıs

uyku, parayla satın alınabilen bir şey olsaydı, ekmek almaya param kalmazdı.
27 Mayıs

sıcakta ayakkabıda kızan ayaklar için çoraplara deodorant sıkmak süper :) bir anda buz gibi oluyor...
27 Mayıs

çok zengin olsam yerleri parke yerine jenga'yla kaplatırdım (da bunu yaparken delirmeyecek ustayı nereden bulurdum onu bilemem)
25 Mayıs

birçok mesleğin uzmanı olur da hiç uzman astrolog olur mu allahaşkına... (milliyet'e hiç yakıştıramadım)
25 Mayıs

ben okurken şoför çaktırmadan hız mı yapıyordur nedir okuyunca yol daha bir kısa geliyor
25 Mayıs

severek kullandığı 5 markayı söyleyen birinin nasıl biri olabileceğini düşünebiliyorsak kapitalizm ruhumuzu ele geçirmiş demektir
25 Mayıs

! direkt olarak ünlemle (!) başlayan bir şeyler yazmak istedim... Bir cümle için öykü yazdığım da oldu ama tek bir imla işareti için ilk...
24 Mayıs

evdeyken dışarıdan bir şeyler söylemek istersin, dışarıda da ev yemekleri olan yer ararsın; yiyecek ikilemi...
24 Mayıs

düşünsene; saksıda çiçek ya da herhangi bir bitkisin ve bir insan gelip yanında su içiyor...
23 Mayıs

kendini hiçbir yere ait hissetmeyen insanlar, hayatları boyunca kendilerine ait bir yer oluşturmak için uğraşırlar...
21 Mayıs

milli eğitim, ders kitaplarını ve yüz temel kitap içeriğini herkesin ulaşabileceği ayrı bir siteye e-kitap olarak koymalı
21 Mayıs

günün belli saatlerinde aşırı kalabalık olan bazı iett otobüs hatlarında hiç koltuk olmayan özel otobüslerle sefer yapılsa çok iyi olur
21 Mayıs

yorum yapmadan, kendi işine geleni ayırmadan, sadece haber veren tarafsız internet haber sitesi olmaması çok büyük bir eksiklik
20 Mayıs

kaynak yapanlar gözlerini korumak için maske kullanıyor ama çıkan zehirli dumandan korunmak için özel bir koruma aparatı kullanmıyor. niye?
20 Mayıs

bir şeyi bütün ayrıntılarıyla planlayıp yapma yerine önce yapıp sonra aksaklıkları gidermek sadece bu ülkede daha fazla para kazandırıyor
20 Mayıs

dişi tesbihböceği çiftleşmeden de üreyebiliyormuş, e! çocuk büyüyünce sormayacak mı babam nerede diye yazık değil mi ona?
19 Mayıs

adam rakun dışkısındaki parazit beyne ulaşıyor kesinlikle yemeyin diye yazmış, lan rakunu nerden bulacağız da bir de bokunu yiyeceğiz :) :)
19 Mayıs

doğup büyüdüğün mahalle, dünyanın manyetik alanındaki konumuyla bebekken beynine de işlediği için mi ne zaman gitse insanı etkiler?
19 Mayıs

çocukken, gizli bir yerde beslediğin yavru kediye örtüden taştan yuva yaparsın sonra bir bakarsın ki gitmiş o boş yuva ne kadar da acıklıdır
19 Mayıs

sımsıcak köy bageti... yazan "Komşufırın" lütfen bu "baget"in hangi köyümüzden olduğunu açıkla! + "Köy bageti" lafını bulan arkadaş ne içiyor?
18 Mayıs

30 yıldır aralıksız yazıyorum ve anca şimdi anladım ki kime yazabiliyorsam onu sevmişim...
18 Mayıs

25 yıl önce iron maiden konserine gidebilmek bizim için büyük olaydı 25 yıl geçtiği halde gitmek istememiz ise iron maiden için büyük olay!
18 Mayıs

sinsi lizozom... Ömrü dolan mitokondriyi sarıp parçalıyormuş. (Hücrenin içi de başlı başına ayrı bir belgesel dünyası gibi.)
18 Mayıs

coleslaw salata tarifi: dünden kalan salatanın üzerine lahanayı rendeliyorsun oluyor sana ismi coleslaw peh peh peh...
18 Mayıs

doğumgünümü kutlayan; türksat, hepsiburada, vodafone ve garantibankası'na teşekkürler... (bir de parayla dost alınmaz derler :))
17 Mayıs

çılgın projeden önce lütfen şu metrobüsleri iki katlı yapar mısınız?
17 Mayıs

fen dersinden bildiğimiz hücre çizimi tamamen sembolik çünkü bir hücrede sadece bir tane değil bin tane mitokondri bulunabiliyormuş
17 Mayıs

her baktığımda toprağın üstündeki kısmı kadar toprağın altında da bir o kadar ağaç olduğunu düşünmekten vaz geçemiyorum (tedavisi var mı?)
17 Mayıs

bazen o kadar güzel ve sevimli böceklere rastlıyorum ki insanın böcek olası geliyor
17 Mayıs

oksijen, elektron almaya meyilliymiş(tübitak'taki konudan) E, o kadar hayat kaynağı olmuş bir şahsiyetin de bu kadarcık eğlencesi olsun:)
17 Mayıs

hayat, beyaz leblebi yemek gibi bir şey; pofuduk pofuduk giderken birden arada sert bir tane denk geliyor(ama öyle oldu diye yılmamak lazım)
16 Mayıs

bu akşam anladım ki zamanı durdurmanın bir yolu da kısık ateşte yumurta haşlamaya çalışırken başında beklemekmiş...
16 Mayıs

danone reklamında çocuklar kemikleri kuvvetli diye yarışmayı kazanıyor. kuvvetin kemikle bir alakası yok, o kuvveti doğuran kaslardır.
9 Mayıs

sokakta satılan küçük pet suların çeşmeden doldurulup kapaklarını da japonla yapıştırıyorlar şüphesi içindeyim
9 Mayıs

bloglardaki eski "çılgın kız" modasının yerini twitter'daki "kurnaz piç" karakteri almış, şimdi herkes fırlama herkes çok zeki...
8 Mayıs

beyaz benek tek hücreli parazitmiş fakat fotosentez de yapabiliyormuş yuh yani daha hâlâ uzaylı arıyorsunuz
7 Mayıs

kırılan dişini japonla yerine yapıştıran akrabam var :) benim normal olmamı nasıl bekleyebilirsiniz ki...
7 Mayıs

sabretmeyi öğrenmek istiyorsan bir çocuk yap ve büyüt...
7 Mayıs

kendi uçak gemimizi yapabilecek seviyeye geldik diye açıklamış bizimkiler... Siz önce bir belediye otobüsü yapmayı deneseniz...
7 Mayıs

bütün toplu taşıma araçlarına "diğer yolcuları rahatsız etmemek için lütfen sırt çantanızı çıkarın" yazısı koyulsun
6 Mayıs

avrupa yakasındaki 0212 avm'den sonra anadolu yakasına da bir 0216 kurulabilir mesela
6 Mayıs

tellal = tell all ?
6 Mayıs

mickey'le matematik öğreniyorum-muş. Yazık lan kandırmayın çocukları ne anlar allahın faresi matematikten, muhasebeci mi bu...
6 Mayıs

ne istiyorsun diye sorsalar isteyecek bir şey bulamayacağımı farkedince uzay gemisine binip dünyadan uzaklaşmak istedim
6 Mayıs

sigara içilen yere çıkınca o kadar yer varken hepimiz yanyana durunca yavaş yavaş çoğalan bakteri popülasyonunun bir üyesi gibi hissettim
6 Mayıs

elinde naylon bir eldiven, önce yiyecekleri tutuyor, sonra kredi kartını, paraları, kasayı, telefonu... sonra yine yiyecekleri. ne o hijyen!
5 Mayıs

beyniyle bir şeyler yapamayacağını anlayan, vücudunla yapmaya çalışıyor... şiddet ondan.
4 Mayıs

hani bazen her şey üst üste gelir ya... işte öyle anlarda sakin olup hepsini yan yana dizmeyi becerebilmek lazım...
4 Mayıs

yağmur yağacak diye şemsiye taşırsam yağmur yağmıyor... arabayı yıkatınca da yağmur yağıyor, şemsiyeyi yanıma alıp arabayı öyle mi yıkatsam?
4 Mayıs

dizi ya da filmlerde rol alan oyuncunun gerçek hayatta da canlandırdığı karaktere sahip olduğunu düşünen insanlar var
3 Mayıs

nasıl ki her gazete her haberi kendine göre yorumluyorsa, her ülke de o haberi kendine göre yorumluyor, onun için yabancı basını da izlemeli
3 Mayıs

her şeyi unutabilirsiniz ama eskiden oturduğunuz evlerin içini, odaların yerleşimini asla unutmazsınız, çok garip değil mi...
2 Mayıs

bu kadar basit bir dünyada işler bu kadar karışık olsun... şaşılacak bir şey...
2 Mayıs

ruhen acı çekmenin ne olduğunu anlamak istiyorsanız estetikten anlamayan bir ülkede grafik tasarımcı olun...
2 Mayıs

zamanının ilerisinde olanlar yapacak bir şey bulamayınca işi filozofluğa dökmek zorunda kalıyor...
1 Mayıs

AVMlerin yürüyen merdivenlerini niye labirent gibi yerleştiriyorlar? Çok dolaşınca daha çok alışveriş yapılacağını düşünen salak kim?
1 Mayıs

çılgın(!) proje olur da gerçekleşirse ortada kalan bölge ada olunca trafiğin yönü de soldan mı olacak...
28 Nisan

damak tadımız hazır yoğurtlardaki probiyotiklere ne kadar alışmış... Komşumuz gerçek sütten evde yoğurt yapmış, tadını evde kimse beğenmedi
26 Nisan

get on a bus... Get on! Geton = jeton?
26 Nisan

siyasi akımların nesiller boyu gelişmeden olduğu yerde kalması bu ülkedeki en büyük sorunlardan biri
26 Nisan

ölene kadar uyumak istersem uyanınca öleceğime göre şimdiden ölmek istemem mantıklı sayılmaz mı?
21 Nisan

çamaşır makinesinin sıkma programına geçtiğinde aralıksız olarak gertrude gertrude gertrude dediğini farkettim
20 Nisan

medya internete taşınmış olsa da kalitesizlik aynı. değişen teknoloji, içeriği "burada" olumlu etkileyemedi.
19 Nisan

hiçbir şeye bağlanmadan, inanmadan, ait olmadan, hiçbir şeyi abartıp hayatının anlamı olarak değerlendirmeden de iyi biri olabilirsiniz.
18 Nisan

adamlarda hava her gün yağışlı, tevekkel bunlarda siyaset, politika, edebiyat, tiyatro vs. gelişmiş... yağmurdan sokağa çıkamıyorlar ki...
18 Nisan

çöp poşetinin üzerine çöp torbası yerine evsel atık yazınca daha mı hijyen oluyor?
15 Nisan

olabilecek en normal şeyi seçmek en mantıklısıyken, niye sonuç hep hüsran oluyor?
15 Nisan

dünya "pi sayısı günü" her yıl 14 mart'ta kutlanıyormuş. matematikçiler bazen gerçekten zeki olabiliyor:)
14 Nisan

hiç durmadan üst baştan elbiseden ayakkabıdan bahseden kadınlara bir bakın hepsi kısa boylu ve şişman...
14 Nisan

esnediğimiz zaman içimizde biriken co2yi dışarıya atmak için esniyormuşuz. Onun için esnerken nefes almıyoruz dışarıya hava veriyoruz
14 Nisan

lan... Pasta yapmak ne kolaymış meğerse... Jöleyi yap, çilekleri doğra içine, üstüne de çilekli puding... Oh ne ala mis... :)
7 Nisan

gecenin üçünde bitki hücresini inceledim... Mitekodrisinin olması beni mutlu etti...
7 Nisan

her şey çok mekanik :(
7 Nisan

fantastik, büyü bok püsür, ölüm sonrası, vampir hikâyeleri gibi pislik şeylerden ve inananlardan nefter ediyorum...
25 Mart

sarah connor - you are my desire

valla ne diyeyim işte, böyle çok basit şarkılar da oluyor arasıra ama insan dinlemekten kendini alamıyor, çok beğendim size de buradan linkini veriyorum.
http://youtu.be/-ZrenCD1B8Q

katy b - easy please me

linkini verdiğim bu parçayı dinle dinle bıkmadım, bir de siz bakın bakalım...
http://youtu.be/GxeHjIpbTPg

20 Temmuz 2011

Sunshine cleaning [film]

Ana konu arkada filmin tamamını kaplarken bir yandan da Amerikan halkının sıradan yaşamlarını küçük ayrıntılarla göz önüne seren çok katmanlı bir yapım.

Görüntü açısından şiddet öğesi, (baştaki intihar eden adamı saymazsak ki o da açık açık bir şey göstermiyor) hemen hemen yok denecek kadar az...

Bu filmin cinayetler silsilesi gibi bir içeriği olacağını düşünmüştüm ama hiç de öyle bir film değilmiş.

Bir iki yerinde üstü kapalı bir iki sevişme sahnesi (bir iki içki ve esrar içen bir grup içinde bulunma sahnesi) olmasa film neredeyse tv’de gösterilebilecek kadar normal sayılabilir.

Ben filmi seyrettiğime pişman olmadım.

Hayatın ne kadar zor olduğunu, anne baba ile aile içinde büyüyen normal çocukların ne kadar şanslı olduğunu ve herhangi bir sorunu bulunan ailenin çocuğu olunca hayattaki her şeyden nasıl etkilenildiğini çok güzel anlatan ama bunu anlatırken adamın gözüne sokmadan ayrıntılarla işleyen kaliteli bir filmdi...

İki kız kardeşin annesi bunlar çocukken intihar etmiş, babaları çok sıradan bir adam. İki kız kardeş de bekâr, büyük olanın 6-7 yaşlarında bir oğlu var...

İki kardeş hayat mücadelesi verirken karşılarına bir fırsat çıkıyor; (ne derece fırsat denir bilemem ama işte maddi yönden dibe vurmuşlarken bir iş fırsatı) yapacakları şey kanlı olaylar sonrası olay mahallini temizlemek, iki kız kardeş de işte bu işe soyunuyorlar...

Bu işe amatörce başlıyorlar elleri biraz para görmeye başlıyor, yavaş yavaş kendilerini toplamak üzere oldukları zaman da ufak bir kaza sonucu işler tersine dönüyor...

Ama filmin esas konusu buymuş gibi görünse de aslında bu konu filmi bir çizgi üzerinde taşımaya yarıyor, gerçekte ayrıntılarla araya serpiştirilen geçmişe ait izlerin ve günlük hayata dair konuşmaların içinde bulacağımız minik şeyler iki kardeşi ve ailesini anlatıyor...

Her insanın kendine ait bir derdi oluyor, hele hele bir de bu dertler aile içinde paylaşılıp bölüşülmüşse ve herkes bir başkasının derdini de yükleniyorsa hayat o zaman daha da zorlaşıyor...

Film hakkında fazla ayrıntıya girmeyi doğru bulmuyorum, sade, normal ve dramatik öğeleri olan kaliteli bir yapımdı.

Konu olarak değişik ve abartısız bir gerçekliğe sahipti. Çok hızlı bir temposu yoktu, macera havası yoktu ama yine de beğendim, kaptırınca seyrettiriyor. Sizlere de tavsiye ediyorum.

Büyük beklenti içinde olmadan "Normal kalitede, özenilerek hazırlanmış bir film." diye seyretmeye başlarsanız film size daha fazlasını veriyor.

Soloist [film]

Tek konu üzerine odaklanıp çizgi halinde sadece anlatmak istediği şeye konsantre olan, bu sayede de mükemmel bir konu olmasa bile senaryosunu seyirciye takip ettiren filmlere bayılıyorum...

Filmimizin kahramanı Amerika’daki ünlü gazetelerden birinde köşe yazarıdır.

Bisikletle geçirdiği bir kaza sonucunda sokaklarda dolaşırken kulağına uzaktan bir keman sesi çalınır...

Sesi takip eden yazarımız kendini keman çalmaya kaptırmış yarı deli bir evsizle karşılaşır.

Bu adamın hikâyesini merak eden yazarımız, adamla konuşup ismini araştırır ve gerçekten de (zamanında parlak bir öğrenci olduğunu filmdeki geri dönüşlerle öğrendiğimiz) kemancının bir zamanlar konservatuara gittiğini öğrenir...

“Bu adamın hayatında neler olmuştur ki bu hale gelip sokaklara düşmüş?” diye araştıran yazar, yavaş yavaş kemancıyla olan muhabbetini de arttırır...

Kemancıya gazetedeki yazısında yer veren yazarı okuyanlardan biri sokaklardaki bu müzik aşığı adama verilmesi için bir çello gönderir...

Çelloyu yeni dostuna ileten adamımız artık kemancının iyiden iyiye güvenini kazanır ve iki arkadaş olurlar...

Yazar, kemancı dostunu sokaklardan çekip hiç değilse belediyenin hizmet evlerinden birine yerleştirmek ister hatta ona küçük bir yer kiralayıp iyi bir hocadan dersler alması için yardımcı olmaya da çalışır ama kemancının küçükken yaşadığı birkaç olayla tetiklenen psikolojik rahatsızlıkları yeniden su yüzüne çıkmaya başlamaktadır.

Kemancıyı tanımaya başladıkça adamın şizofren olduğunu öğrensek de geçmişinde tam olarak neler yaşadığını filmin sonunda bile tam olarak öğrenemiyoruz. Bu şekildeki final, senaryo gereği özellikle yapılmış olsa bile filmi merakla takip edenler için pek hoş bir son değil.

Amerika’daki evsizlerin durumuna da dikkat çeken film “birbirini hiç tanımayan insanların başkaları hakkında düşünmesini sağladığı için” güzel bir yapım ama bu kadar duygusallığa, Amerika’nın sokaklarındaki gerçeğe ve başarılı sinema diline rağmen yine de filmin sonundaki boşluk yüzünden macera ve merak duygusu yarıda kalıyor...

Kemancıyı oynayan adamın yarı deli rolü görülmeye değer ama film ancak denk gelip de rastlanırsa seyredilebilecek ayarda. O yüzden arayıp bulunup illa seyredilmesi gereken bir film olarak düşünmeyin... Fakat, rastlarsanız seyredin.

Never let me go [film]

Bilindik bir bilimkurgu konusunu alıp aşk konusuyla harmanlayarak yeni bir şeyler yapmaya çalışmışlar ama ne bilimkurgu bilimkurgu gibi olmuş ne de aşk konusu o kadar etkileyici bir derinliğe ulaşabilmiş...

Film başlamadan önce konuyu anlayabilelim diye kısa bir açıklama yapıyorlar; bilim ve tıp çok ilerlemiştir, organ nakliyle insanlar yüz yaşına kadar rahatlıkla yaşayabilmektedir, vs. vs.

Film, konuya yatılı okuldaki üç arkadaş arasındaki ilişkinin başlangıcıyla giriyor...

Arkadaşlık, kıskançlık, yardım etme, aşk ve ihanet arasında gelişen olaylarla yılları deviren çocuklar gençliğe adım attıklarında artık başka sorunlarla uğraşmak zorundadır; bu okuldaki tüm çocuklar dışarıdaki dünyada başka insanların organ alabilmesi için kopyalanmıştır ve zamanı geldikçe hepsi zorunlu organ bağışı yapmak için ameliyata alınmaktadır...

Üç kez ameliyat olup organları alınanların tamamı ölümle karşı karşıya kalmaktadır ve bizim bu üçlü arkadaş grubundakiler de kendi sıralarını beklemektedir...

Film çok tanıdık ve bilindik bir konuyu olabilecek tüm soğukluğuyla kasvetli mekânlarda tekrar canlandırıyor ama ne bir farklı yorum ne değişik bir olay kurgusu ne de sürpriz bir son...

Çok sıradan, ağır tempolu, heyecansız, vasatın altında ilginçliğiyle, gereksiz ve uzatılmış sahneleriyle ancak konuya yabancı 16 yaşındaki sakin kızların ilgisini çekebilecek bir yapım olmuş...

(belli bir alana kapatılıp belli bir fikir etrafında toplanan eğitimle insanların şartlandırılarak yapacakları her şeyin normal gösterilerek kendi hayatından bile isteyerek vazgeçebilmesinin mümkün olabileceğini göstermesi dışında derinlerinde de pek bir şey bulunmuyor.)

Ben seyrederken sıkıldım filmin sonu gelmek bilmedi sizlerin de sıkılacağını tahmin ettiğim için bu filmi önermiyorum, hiç haberiniz yokmuş gibi davranıp başka bir şeyler seyrederseniz sizin için de daha iyi olur...

Sorcerer's Apprentice [film]

Film, tarihi bir ortamda açıldığında neler olup bittiği yeterli bir şekilde anlatılıyor.

Konuya girerken günümüze güzel bağlıyorlar, anlatım güçlü, akış yapay da olsa hızlı, yapım için ayrılan bütçe sağlam, efektler için harcanan çaba fazlasıyla övgüyü hak ediyor fakat konu o kadar sıradan ki ancak 13-15 yaşındakileri kendine bağlayabilir.

Klasik masal mantığında olduğu gibi filmde bir "iyiler" bir de "kötüler" var, iyi tarafta olanlar kötü tarafta olanların dünyayı yok etmesini engellemeye çalışırken film icabı saçmalıklar dizisinde eski çağlardaki büyücüler sihirbaza, sihirbazlar da günümüzde bilimi kullanan çok yönlü akıllı kahramanlara dönüşüyor.

Biraz “Back to the Future” biraz “Hary Potter” karışımı olmuş ama her yere efekt koyacağız diye aralara sahne sokuşturmaktan filmin kalitesini de bozmuşlar...

Sıradanlıktan ve sıkıcılıktan kurtulamamış bir filmdi, seyredilmese de olur. (fakat dediğim gibi, ancak 13-15 yaşındakiler bayılacaktır, kalite ve derinlik arayanlar uzak dursun.)

Inglourious Basterds [film]

Tamam biliyorum Tarantino büyük bir yönetmen, çok ünlü vs. vs. Fakat her kim ne derse desin ben bu adamın filmlerindeki şiddet sahnelerinden gerçekten rahatsız oluyorum...(adamın işi bu biliyorum ama sevmiyorum ne yapayım) uzatmadan konuya geçeyim...

"Hitler'in Fransa'yı işgal edip istediği gibi at koşturduğu dönemde Amerikalılar neredeydi?" diye soracak olanlara filmdeki fantastik tarih senaryosuyla (hayali ve bir o kadar da çarpıtılmış) bir cevap verilmeye çalışılmış...

Güya Amerika işgal altındaki Fransa’ya çok azılı ve gözü dönmüş bir katil çetesi gönderiyor da bunlar önüne çıkan bütün Nazilerin kafa derisini yüzüyor da falan filan...

Oh ne ala iş, hem kendi çıkarın oluncaya kadar kılını kıpırdatma hem parsayı topla hem de geçmişe dönük macera ile hayali karıştırıp böyle gerçek dışı bilinçaltı şeyler yarat... Millet de salak ya hemen bunları yesin...

(Ne uyanıklar valla savaşta da barışta da başkalarını ya kendileri adına ya da kendilerine karşı diye kapıştırıp en sonunda da gerekeni yaptık edasıyla ortada geziniyorlar. Kültür erezyonu ve sosyal şartlı reflex işte bu şekilde oluşturuluyor. Yine sinirim bozuldu başka yerlere kaydı aklım neyse ben devam edeyim...)

Efendim, şimdi Almanya Fransa’yı işgal etmiş vaziyette, Alman birlikleri en ücra köylerde bile Yahudi avına çıkmışlar.

Bunların başındaki güvenlik subayı bir evi basıyor. Bulduğu Yahudileri de katlediyor. Ama bir kız bu katliamdan kaçmayı başarıyor.

Gel zaman git zaman bu kız sahte kimlikle bir yerde sinema işletmecisi oluyor. Kendine askıntı olan Alman bir askerin kahramanlık filmi de bu sinemada gösterilecektir. En başta bahsettiğim kahraman(!) Amerikalı özel ekip de bu sinemayı havaya uçuracaktır.

Eh tabii işler göründüğü gibi kolay değildir. Güvenlik subayı tek tek olayları geriden takip edip önüne gelen herkesi sorgulayıp bütün ipuçlarını değerlendirerek olayları çözmeye başlamıştır.

Daha öncede katliamda ailesini kaybeden sinemacı kız da her şeyden habersiz olarak zenci arkadaşı ile birlikte bir plan yapıp aynı şekilde sinemayı havaya uçurmak istemektedir.

Sonra olaylar karışıp işler az da olsa bir heyecan içermeye başlıyor ama filmde o kadar gereksiz ayrıntı o kadar uzatılmış sahne ve saçmalık var ki Tarantino çekmiş olsa bile film kendini bir türlü kurtaramıyor. (hele hele o ne kadar uyduruk bir Hitler oyunculuğudur o öyle)

Kamera kullanımı, dekorlar, kostümler, ihtişamlı sahneler, kimi yerde heyecanlı diyaloglar tamam... ama senaryo tam bir saçmalık.

Filmde bir iki yer güzel gidiyor ama tamamını değerlendirmek gerekirse ben sıkıldım ve para verip seyretseydim dudak büküp “Amaaaan ya bu muymuş” derdim...

Müziklerin çoğunda filmde Tarantino çizgisinin etkisi yaratılsın diye seçilen tını ve melodiler ne yazık ki filme uymamış ve filme odaklanmayı zorlaştırıyor.

Ekranda resim içinde resim açıp ayrıntı verme, film karesi üzerine tebeşirle yazılmış gibi isimleri yazıp okla işaret etme vs. Çok saçma ve gereksizdi.... Yazarken bile sıkıldım valla kim ne derse desin ben filmi pek beğenmedim o yüzden sizlere de tavsiye etmiyorum. O güzel savaş filmleri yine öyle kalsın ve bence Tarantino bu konulara pek girmesin... Körü körüne Tarantino fanlığı yapanlar kusuruma bakmasınlar ama bu filmi seyretmesek de olurmuş...

Gegen die wand [film]

Aile içinde aşırı baskıya maruz kalan genç kızın gözü dışardaki hayattadır ve içinde bulunduğu durumdan bunaldıkça intihar girişiminde bulunmaktadır.

Son intihar ettiğinde tedavi gördüğü klinikte kendisi gibi intihar eden bir adamla karşılaşan kız, adama anlaşmalı bir evlilik teklif eder.

Adam, daha önceden evlenip ayrılmış sorunlu bir tiptir ve bir şekilde yalandan bir akraba uydurup kızı ailesinden ister.

Almanya'da doğup büyüyen yeni nesil Türk asıllı gençlerin dünyasına hiç girmeden "tutuculuk, serserilik ve gece hayatı arasında gidip gelen yaşamların bittiği yerde" nelerle karşılaşıldığını aşk hikâyesiyle birlikte işleyen filmi ben pek beğenmedim...

Küçük bir iki ayrıntı, dikkati çekmeyen birkaç güzel sahne dışında fazla derinliği olmayan "böyle yaşanınca böyle olursun"a getirilip olayı iki kişinin seçenekleriyle sınırlayarak konusunu daraltan bir filmdi...

Almanya'nın ve istanbul'un en izbe yerlerinde gece hayatını gösteren sahneler, porno yıldızı Sibel Kekilli'nin soyunduğu sahneler ve her sahneye bir fon müziği belki biraz ilginizi çekebilir ama hepsi o kadar...

Ben, filmde her ne kadar uç konular işlense de bazı olayları gerçekle bağdaşmayacak kadar mantık dışı buldum...

Filmi izleseniz de olur izlemeseniz de. Almanya’da en uç noktalardaki yaşamından gelip de oradaki uyuşturuculu esrarlı gece kulübü maceralarını unutamayan (artık pek rastlanmayan dövmeli küpeli) yeni nesil "Alamancı"lardan değilseniz filmin sizi pek saracağını sanmıyorum...

Pornografik görüntüler, şiddet, uyuştururcu ve içki kullanımıyla dolu sahneler yüzünden filmin çocuklara uygun olmadığını da özellikle belirtmeliyim.

17 Temmuz 2011

Beş şehir [film]

Sinema bölümünde okuyanların ilk bir iki uzun metrajlı deneme filmleri olur, her şeyi göz ardı edersiniz, gelişir değişir her şey yerine oturur diye ümitlenirsiniz.

Bu film de öyle bir film ama açıkçası bana pek ümit vermedi. Oyunculuktan dekora, kostümden makyaja, kurgudan senaryoya kadar özensizlik filmi yemiş bitirmiş...

Biliyorum böyle konuşmak kolay, gidip on dakika bir şey çekmeye kalksak bin tane ayrıntı var bir sürü emek gerekiyor ama o emeği sarfedip olağanüstü bir şeyler yaratırsan bu sektörün bir parçası olabiliyorsun...

Seksenlerin arabesk film anlayışı gibi bir mantıkla herkes birinin peşinden koşuyor, hiçbiri istediğine kavuşamıyor, bölümünün başrolünde oynayan herkes sonunda ölüyor vs. vs.

Bu bunalımlı 60’lar 70’ler sonrası “80’ler sinemasını etkileyen” ölümlü sevdalı ama bir şekilde de kader ve tesadüfler temalı filmlerle yetişenler kalmadı, sinemamız bambaşka bir yere geldi diye düşünürken böyle bir filmle karşılaşınca hiç hoşuma gitmedi...

Umarım daha iyisini yaparlar, daha güzel olur ama bu film olmamış, ben beğenmedim diyorum kimse kusura bakmasın...

Seyretmenizi tavsiye etmiyorum, boşa zaman kaybı diye değerlendirip bilgisayarımdan da siliyorum.

08 Temmuz 2011

yine, yeni bir "yeniden"

sırf bloğa istediğim zaman ulaşıp aklıma geleni anında yazabileyim diye büyük ekran telefon aldım :)

android telefonla başımı belaya soktum :) bütün bloglarımda 10 yılda büyük emek ve zahmetle oluşturduğum konuların onbinlerce fotoğrafı yanlış bir dokunuşla siliniverdi :(

bundan sonra kareli defter fotoğrafsız olacak...

ama daha kısa yazılarla, daha sık konu eklenecek... blogsa blog gibi olacak, daha güncel, daha özel, daha bi' günlük gibi.

kimi zaman bir iki satır yazı, kimi zaman bir link vs.

daha önceden buradan duyurduğum twitter'daki hesabıma bir şeyler yazmayı bırakıyorum, onun yerine buraya yazarım daha iyi :)

naylon defter bloğumu da tamamen kapattım, sırf resim fotoğraf üzerineydi fotoğraflar silinince bir anlamı kalmadı...

16-46 video müzik bloğunu da öylece kendi haline bırakıp müzik için video linklerini bundan sonra kareli defterde vermeyi düşünüyorum... (video müzik bloğumu takip eden nadide izleyicilerim artık buraya geçebilirsiniz)

sabırsızlıkla bekleyip, "ne oldu, kareli defter niye güncellenmiyor, niye yeni yazı yok?" diye merak edip soranlara, ilgilenenlere, destek olanlara ve kareli defteri sevenlere çok teşekkürler. Başımdaki sıkışıklığı atlatır atlatmaz tekrar buradayım, görüşmek üzere...