30 Ağustos 2011

madem teknoloji var

Bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz şu deri altına yerleştirilen "microchip" kimlikler eğer birgün gerçekten kullanılacaksa lütfen ilk olarak ev içinde tv türü yayın yapan araçlar "odaya girenin yaşına göre" uygun olmayan görüntüleri devredışı bırakarak çocukları korusun...

Sonuçta bu da bir önlem

Hani tatile giderken posta kutunuzda biriken zarflardan evde olmadığınız anlaşılmasın diye komşunuza söylersiniz ya "Bize gelenleri alır mısın?" diye... Sonra kapınıza düzenli olarak bırakılan süt, gazete, su, ekmek vs. için kapıcınızı ya da komşunuzu uyarırsınız...

Sanırım bütün bunları hırsızlık olaylarına karşı önlem olarak yaptığımız şeylere örnek diye verdiğimi anlamışsınızdır.

İşte bu önlemlere yeni bir tanesini de ben ekliyorum; eğer balkonunuzda güneş gelmesin diye açık bir şemsiyeniz varsa kaldırın. Yaz ortasında bile rüzgardan ters dönebilir ve siz tatilden dönene kadar o şekilde kalarak hırsızlara evde hiç kimsenin bulunmadığını gösteren bir işarete dönüşebilir.

28 Ağustos 2011

My boy jack


Aşırı milliyetçi duygulara sahip İngiliz yazar, savaş öncesinde askeri okula yazılmaya çalışan oğlunu kabül etmeyen donanmadan tanıdık birilerini bularak Jack'i orduya yazdırır.
Seçkin bir yere sahip olan yazar, nüfuzunu kullanarak oğlunu askere yazdırınca hem eşi hem kızı önce itiraz ederler ama Jack de çok istekli olduğu için mecburen olan bitemi kabul etmek zorunda kalırlar.
Jack, askeri eğitimini başarıyla tamamlar ve emrindeki askerlerle cepheye gider, ilk saldırıda da çoğu askerle birlikte hayatını kaybeder.
Ailesi bundan sonra küçük çaplı bir iç hesaplaşmaya girişir.
Filmin konusu kısaca böyle. Çoğu sahnesi tiyatro metni okur gibi oyuncuların karşılıklı sıradan konuşmalarıyla geçiyor, savaş sahneleri filmin uzunluğuna göre bir hayli kısa kalmış, metinler ruhsuz ve yapmacık...
Sonuna kadar sıkılarak seyrettiğim için sizin de sıkılacağınızı düşünüyorum. Rastlasanız da bu filmi seyretmek yerine başka bir uğraş bulmanızı tavsiye ediyorum.

La tigre e la neve (Tiger and the snow)


Benigni'nin o muhteşem "Hayat güzeldir" filmini bilmeyen yoktur, diğer filmleri de güzeldir, bu film de güzel sayılır ama öyle olağanüstü bir başyapıt beklentisi içine de girmeyin.
Bütün film baştan sona Benigni'nin oyunculuğu üzerine kurulmuş, adam bütün filmi tek başına götürüyor ama işlenen konuya odaklanınca sürükleyici bir macera, heyecanla takip edilecek olaylar ya da olağanüstü bir duygusallık beklemeyin.
Bir şairin dalgın ruh halini ve dağınık hayatını mizahi yönden ele alıp gösteren Benigni, sevgilisinin peşinden koşan muzip aşığı canlandırırken yolu savaş dönemi Bağdat'ına kadar uzanınca savaş ve barış, kendi kaderini belirleme üzerine de güzel örnekler sunmayı ihmal etmemiş.
Film mükemmel değildi ama seyredilmeyecek kadar da kötü sayılmaz, rastlarsanız seyredebilirsiniz.

Safar e Ghandehar (Kandahar)

Konu ve sonucundan çok aktardığı görüntülerle Afganistan’dan manzaralar yansıtmaya çalışan "Kandahar" söylemek istediklerini çekinir gibi steril bir tarzla anlattığı için herkesin bildiklerinin dışına çıkamayan bir film olmuş.

Kanada'dan "psikolojik olarak zor durumda olan kız kardeşininin intiharını önlemek için"  Afganistan'a gelen genç kadın Kandahar'a gidebilmek için zorlu bir yolculuğa çıkar...
Mayınlardan kolu bacağı kopanlar, kadınlara yapılan aşağılayıcı davranışlar, güvensiz yollar, aşırı dini bir sosyal yaşam biçimini, yetersiz eğitim sistemi, açlık ve cahillik içindeki insanların dramı...
Konu gereği değişik ama benzerlerinden de pek farklı bir şey söylemediği için ille de görülmesi gereken bir film değil. Bu tarz yaşam alanlarıyla ancak masallarda karşılaşan Batı dünyası için ilginç gelebilir ama bizlere pek ilginç gelmeyeceğini düşünüyorum.
Rastlarsanız seyredebilirsiniz ama aranıp bulunacak, mutlaka seyredilmesi gereken bir film de değil.

Die Fälscher (Counterfeiters - Kalpazanlar)


İkinci Dünya Savaşı başlarken Nazi toplama kamplarına düşen yetenekli kalpazan Sorowitsch, sahip olduğu resim kabiliyeti sayesinde kamplardan birinde özel olarak kurulan birime gönderilir.
Nazi toplama kamplarındaki olumsuzluklardan bir nebze daha iyi durumda olan bu özel birimin çok gizli bir görevi vardır: İngilizleri ekonomik olarak çökertmek için sahte para basmak.
Bu işle ilgili olan ne kadar insan varsa bir yere toplayıp her türlü imkanı sağlamışlardır ve İngiliz Sterlin'i basıp İngiltere'deki bankaları bile paraların gerçek olduğuna ikna etmeyi başarmışlardır.
Savaşın yönü değişince yeni görevleri Amerikan doları basmak olur ama bu paraların sahtesini yapmakta teknik sorunlar yaşamaya başlarlar.
Takımda birileri Almanların bu işten kârlı çıkmasına mani olmak için işi sabote etmeye başlar, kamplarda zorlu şartlar devam etmektedir, arada küçük kavgalar çekişmeler olur ama sonunda Sorowitsch bir şekilde duruma hakim olur.
Kısaca filmin özeti böyle ve tabii ki devamı da var ama o kısmı da izlemek isteyenlere bırakıyorum.
Filmi bildiğimiz toplama kampı, Nazi ve savaş konulu filmler arasında bir yere koyarak değerlendirirsek  orta kalitede heyecansız sıradan bir filmdi demem gerekiyor.
Meraklısının ilgisini çekebilir ama “Almanlar savaş sırasında İngilizleri ekonomik olarak kötü duruma sokmak için toplama kamplarında sahte para da bastılar” ana fikrinin dışında özel bir şey bulmak çok zor.
Rastlanırsa izlenebilir yoksa bulunup seyredilecek kadar uğraşmaya değecek güzel ve önemli bir film değil...

Sunshine


Bilimkurgu filmlerini çok severim, olur olmaz akla gelmeyecek fikirlerle süslü ütopik şeyleri konu ederken içinde geleceğe ait düşündürücü gerçek ayrıntılar da barındırır...
Konu bilimkurgu, alan sinema olunca tabii ki hayalgücümüzün çıtasını bir parmak daha kaldırmaya alışmışız şimdi bahsettiğim filmi seyretmeye başlarken de ister istemez böyle bir beklentim vardı.
Fakat film bu beklentilerimi karşılayamadı.  
Öncelikle konu çok ama çok bilindik ve basitti, sahneler iyi tasarlanmış, bilgisayar destekli efekt ve çizimler özenli olsa da konunun gidişatı gereği ağır olması beklenen heyecanı yaratamaması filmi uzattıkça uzatmaları  ve sahne tekrarları "Günışığı"nı sıkıcı bir film yapmış...
Güneşe bırakılacak bir bombayla güneş yeniden canlandırılarak dünyadaki soğuk evreye son verilecektir ama bu görev için yola çıkan uzay gemisinde çıkan sorunlar yüzünden görev tehlikeye düşer. Herkes birbirine girer ve fantastik bir düşmanla mücadele etmek zorunda kalırlar falan filan...
Gelişen teknolojinin yardımıyla bazı görüntüler ilgi çekici olsa da konusuyla meraklısını tatmin etmeyen bir filmdi. O yüzden tavsiye etmiyorum...

Final cut

Robin Williams'ın bu güne kadar seyrettiğim en kötü filmiydi ve tek kelimeyle modası geçmiş eski bilimkurgular içinde en sıkıcı olanıydı.

İnsanlar, doğunca ailesi çocuğun bütün yaşadıklarını kaydeden bir hafıza kartını beynine yerleştirmeye izin verecek kadar ileri gitmişlerdir.
Bu çocuklar büyür yaşlanır ve ölür ama hafızaları komple beynindeki bir chip'e kaydolmuştur. Ölümden sonra ölen kişinin ailesi de cenaze töreninde yakınlarına bu kayıtlardan alınan güzel görüntülerden özel bir montajı izlettirirler...
Tabii ki bu kayıtlar arasında ne arasanız vardır ama ölen kişinin iyi biri olarak görünmesi için aralardan kesip biçerek özel bir kurgu yapılmaktadır. İşte bu hizmeti verenlerden biri de Robin Williams'dır (Alan).
Konu bu şekilde ilerlerken hafızayı kaydetmeye karşı olan aklı başında normal insanlar çeşitli eylemler yapmaktadır. Bunların başında da Robin Williams'ın eski asistanı vardır. Eski asistan,  bütün bu işleri insanların başına saran şirket çalışanlarından birinin kayıtlarını ister ama adamımız kayıtları verme taraftarı değildir.
Konusu, çekimleri, kurgusu, anlatımı ve sinema dili artık demode olmuş boş sahnelerle ve tekrarlarla dolu sıkıcı bir filmdi... çok daha iyileri  ile yüzlerce kez yapılmışken bu filmi sizlere tavsiye etmiyorum.

La science des rêves (Science of sleep)

Amatör ruhla hazırlanmış, "stop motion" tekniğiyle süslü sahneleri tüm filme yayılmış, alışılmışın dışında bir anlatıma sahip değişik bir filmdi...
Mutlaka seyredilmesi gereken bir yapım değildi ama gerek anlatım tarzı gerek kimi absürd bölümleriyle bu tarz filmler seyretmemiş olanlar için ilginç olabilir.
Babası ölünce Meksika'dan Fransa'daki annesinin yanına gelen Stephane, karşı dairede oturan kıza aşık olur.
Takvim hazırlayan bir şirkette işe başlayan Stephane aynı zamanda evinde hobi olarak çeşitli ilginç cihazlar icat etmektedir.
Gördüğü rüyaları bir televizyon programı düzeni ve kurgusuyla işleyen Stephane'ın gerçek hayatla rüyaları birbirine karıştırma gibi de önemli bir sorunu vardır.
Bu yüzden kız arkadaşıyla da çevresiyle yaşadıklarına benzer sorunlar yaşaması ilişkisini etkiler.
Sevimli bir iki küçük ayrıntı ve iki üç ilginç sahnesini saymazsak film kendisini takip ettirmede zorlanıyor. Seyredilmese de olur ama farklı ve değişik şeylere meraklı olanların ilgisini çekebilir. Fazlaca olmasa da bir iki açık sahnesi bir iki diyaloğu yüzünden çocuklarla birlikte seyredilmesi doğru olmayabilir.
Gençler izlesin ama her şeyden bıkanlar ve macera ruhu arayanlar bakmasın bile...

Rango

Çocuklar için yapılmış olduğunu düşünüyordum ama izleyince pek de çocuklara uygun olmadığını gördüm :( Fakat tam anlamıyla büyüklere göre de sayılmaz. Biz şuna gençlere göre diyelim...
Peki bu animasyonu tavsiye eder miyim? Pek sanmıyorum diyeceğim ama o kadar kötü de sayılmaz.
Rastlarsanız ve çok bilindik eski kovboy filmlerinin beylik sahnelerinden derlenmiş modern westernlerden sıkılmıyorsanız, bir göz atabilirsiniz.
Uzun sıkıcı tekrarların yanında, çok uğraşılmış güzel sahneler de yok değil.
Ama çocukların bu filmde sıkılacağını kesinlikle söyleyebilirim o yüzden çocuğunuza almayı düşünüyorsanız başka bir şeyi tercih etmeniz daha doğru olacaktır.

Element of crime

Lars von Trier'e bayılanlar beni topa tutacaklar ama filmi hiç beğenmedim...
Her şeyden önce özel bir anlatım şeması oluşturmak için yapay sahneler kurgulanmış olması, konuyla hiç ilgisi olmayan sahne detayları ve diğer ayrıntılar bütün konuyu gölgede bırakmış...
Acayip ve gereksiz bir trikromik kahve tonu izbe odaları lağımlı sokakları pis insanları ve karanlık dehlizleri gereksiz bir gizeme sokmuş ama bunların hiçbiri konuyu destekleyen öğeler değil.
Tamam, hakkını vermek gerekirse değişik çok değişik kamera açıları, özel olarak tasarlanmış sahne kurgusu bazen sanatsal görüntüler ortaya koyuyor ama film nerede, anlatılan şeye heyecan merak ya da farklılık katıp düşündürüyor mu bütün bunlar? Hayır!
Çok iyi bilinen bir dedektiflik öyküsü; yine çok sıradan ve uyduruk bir konu olan "bütün yapılanlardan haberi olmadan ikinci kişiliğinin işlediği cinayetleri çözmeye çalışan çift kişilikli polis" öyküsünü ne kadar süsleyip püsleyerek ne kadar sanatsal sahneler yaratıp “işte sinema!” deseler de ben bir seyirci olarak bundan hiç memnun olmadım.
Her şeyin özü iyi bir hikayedir, bu hikayeyi aktarmak için kullandığın yöntem sinema olabilir ve bu aktarma sırasında kullandığın malzemeyle o filmi bir sanat eserine çevirirsin. Sanat eseri yaratacak sinema teknolojisine sahipsen bunu kullanman için elinde iyi bir öykü olmalı yoksa anlamsız ve sadece kendini tatmin eden bir iş yaratırsın ki bu film de işte öyle içi boş kendi gösterişli uyduruk bir şey olmuş. Harcanan emeğe yazık.
Filmi ben sevmedim, gereksiz sevişme sahneleri, gereksiz ceset görüntüleri, gereksiz konuşmalar ve gereksiz “sahnelere fon olsun” diye oraya buraya serpiştirilmiş ayrıntılar sizi de sinir etmesin, onun için filmi tavsiye etmiyorum...

19 Ağustos 2011

Gasland [film]

Belgesel türündeki filmi seyrettim.

Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük bir bölümünü kapsayan doğalgaz yataklarından çıkarılan gaz'ın çevreye verdiği zararları "neredeyse bütün ülkeyi baştan başa gezerek yapılan röportajlarla" duyuran belgesel gerçekten ilginçti.

ABD. doğal kaynakları olarak toprakları altında büyük bir doğalgaz okyanusu barındırıyor. Devlet, bu doğalgazın çıkarılması adına büyük firmaların oluşturduğu bir ortaklığa hertürlü desteği verirken çevreyi kirleten bu işlemlerden şikâyet eden halkı görmemezlikten ve duymamazlıktan geliyor.

Doğalgazın çıkarılması için yeraltına basılan kimyasal maddeler yeraltı su kaynaklarına karışarak Amerika'nın büyük bir bölümünde çevresel felaketlere yol açmış.

Belgeseli yapanlar, bunu kendi yaşadıkları çevreden ve şikâyette bulunan diğer eyaletlerde yaşayanların röportajlarıyla ayrıntılı şekilde seyirciye aktarıyorlar.

Eğer durum gerçekten böyleyse hiç kimsenin Amerika'yla uğraşmasına gerek yok çünkü Amerika kendi kendini bitirmiş.

Bir yerinden sonra belgeseli seyretmek sıkıcı olabiliyor ama tüm ayrıntıları öğrenmek isteyenler için sonuna kadar izlenmeli.

Rastlarsanız seyredebildiğiniz kadarına bir göz atın.

17 Ağustos 2011

Door in the floor [film]

Biri 15 diğeri 17 yaşındaki iki oğlunu aynı trafik kazasında kaybeden karı koca, bir süre sonra başka bir yere taşınıp yeni bir hayata başlar, hatta bir de kızları olur.

Ama, karı koca arasında daha önceden de var olan anlaşmazlıklar aşılamamış ve evliliklerinin sonu gelmiştir.

Adam yazardır ve eski bir tanıdığının oğlu asistanlık yapmak üzere adamın yanında kalmaya başlar.

Genç asistanla kadın (pornografi sayılabilecek sahneler eşliğinde) yatıp kalkmaya başlar. Adam zaten ucuz bir çapkındır, resim yapma bahanesiyle model olarak kullandığı kadınlarla yatmaktadır.

Ne adam kadına, ne de kadın adama bir şey der...

Hayatları böyle devam etmektedir fakat kadın başlarından geçen kaza ile ilgili olayları unutamamakta, dört yaşındaki kızlarıyla da fazla ilgilenememektedir...

Kadın, daha fazla dayanamayarak; kocasını, genç aşığını ve kızını terk eder.

Kadın, kaza günü kocasının duyarsızlığını af edememiş, sonra yeni bir hayat kurmayı deneyince olmayacağını görmüş ve son olarak da asistanla geçirdiği ateşli aşk günlerinden de bir tat alamadığını görünce pes etmiştir.

Adam genç asisitanını kovar ama gitmeden önceki son gece sarhoş olunca kaza günü yaşananları anlatır...

Ayrıntı olarak; yazarın (filmde bahsettiği) eserindeki "yerdeki kapı"nın sembolik olarak filmin son sahnesinde spor yaptığı yerden dış dünyaya açılması ve dış dünyadaki tüm her şeyin kitaptaki gibi korkutucu olduğunun vurgulanması da bütün bu anlattıklarımın düzgün verilememesinden dolayı filmi kurtaramamış...

Ağır tempolu, Avrupalı ortalama entelektüel çevreyi hedef alan, aile içi mutsuzlukları hayat felsefesi içinde yorumlamaya çalışan orta ayar kalitede ama fazlasıyla sıkıcı bir filmdi...

Ben seyrettim ve Kim Bassinger'in sevişme sahneleri dahil filmin tamamını çok sıkıcı buldum. Sizin de sıkılacağınızı tahmin ettiğim için seyretmenizi tavsiye etmiyorum...

15 Ağustos 2011

Tiko's Groove ft. Laura Finocchiaro - Avoar

Biraz latin biraz elektro biraz club, güzel bir düzenleme olmuş, yeni düzenlemeyi elektro müzik camiasının toplanma yeri olan beatport'tan tanıdığımız Tiko yapmış; http://youtu.be/La2mFRJlQyQ

iki çizgifilm...

Haftasonu, 6 yaşındaki oğlumla beraber iki çizgifilm seyrettim. Biri Çılgın hırsız diğeri Megazekâ...

Çılgın hırsız, benzer kurguların üzerine kurulmuş ama gerek çizimleriyle gerek dublajıyla kaliteli ve güzel bir filmdi. "Sevgi"nin dünyanın en önemli insanı olmaktan daha da önemli olduğunu gösteren filmde Agnes isimli küçük kıza bayıldım...

Megazekâ ise güzel başlayıp işleri karıştıran, çocukların sıkılabileceği, büyüklere basit küçüklere zor gelebilecek bir filmdi... Tamamen aynı kurguya sahip yüzlerce benzerini aşamamış olan filme çok emek sarfetmişler ama film bence bir türlü söylemek istediğini söyleyemeden biten, mantık hatalarıyla dolu sıkıcı bir yapım olmuş.

Megazekâ'yı seyretmeseniz de olur ama Çılgın hırsız'ı seyretmenizi ve seyrettirmenizi tavsiye ederim.

La habitación de Fermat (Fermat's room) [film]

"Fermat'ın odası" ve kimi yerde de "Kapan" ismiyle geçen filmi seyrettim, fikir güzel fakat uygulama olarak pek olmamış.

Dört kişi özel bir toplantıya çağırılıyor ve davet edildikleri yere kapatılıyor. Kapatılan bu dört kişi dışardan telefonla gelen problemleri verilen süre içinde çözmek zorundalar, yoksa zamanla daralan duvarlar arasında ezilecekler...

Bu tuzağı kim ne için kurmuştur, niye özellikle bu kişileri seçmiştir, amacı nedir? Bunları bulmak da yine zorla buraya hapsedilen matematik dahilerine düşmektedir.

Biraz "Cube" (küp), biraz "Saw" (testere) karışımına "hızlı hızlı geçilen mantık ve matematik problemlerini" ekleyince heyecanlı bilmeceli güzel bir kurmaca hazırlanabileceğini düşünmüşler ama olmamış.

Hemen hemen hiç heyecan yok, yapılanlar yapay kaçıyor, her şeyi adım adım açıklayıp anlaşılır kılmaya çalışırlarken filmin bütün havasını kaçırıyorlar, vs. vs.

Biraz daha basit şekliyle bir kitap yapılırsa dura kalka üzerinde düşünüp çözülecek problemleri ile bu tür sorulara meraklı ortaokul çocuklarına ilginç gelebilir fakat film olarak akış hız böyle bir içeriği karşılayamamış.

Seyredilmese de olur denilebilecek sıradan bir yapımdı, o yüzden tavsiye etmiyorum, zaman kaybı.

11 Ağustos 2011

Fritz Kalkbrenner - Kings In Exile (Original Mix)

Hastalık işte, çok basit olduğunu biliyorum ama elimde değil, piramit yapılı parçaları seviyorum :)

10 Ağustos 2011

vay arkadaş [film]

Yeni nesil, kendine özgü konusu olan kaliteli bir film beklerken Hollywood'da çekilmiş izlenimi bırakan çok iyi bir kopyayla karşılaşınca filmden hoşlanmadım.

Tamam, montajı yapan arkadaşın çok ama çok büyük emeği var ve bu film varsa o arkadaş sayesinde var ama gerisi ı-ıh.

Konu, belki milyon yıllık; işsiz güçsüz serseri takımından (ama güya iyi kalpli) üç arkadaştan birinin babası ölüm döşeğinde hastaneye yatırılır. Yaşlı adamın yaşaması için ameliyat edilmesi gerekmektedir ama paraları yoktur.

Bu üç arkadaş parayı toplamak için araba çalar ama tesadüf o ki çaldıkları arabalardan birinde bir ceset, diğerinde bir çanta dolusu eroin vardır.

Mafya işi uyuşturucu para takasından sonra bir hesaplaşma olmuş, bizim adamlar da uyuşturucu ve ceset olan bu arabaları bulmuşlar. Üçüncü araba ise uyuşturucu şebekesinin başındaki adamı yakın takibe almış olan polis müdürünün kızına aittir. (yani oluyor böyle şeyler hayatta)...

Artık gerisini siz tahmin edin; İtalyan mafyasının rol kesmeye meraklı mafya babalarını taklit eden bir uyuşturucu çetesi reisi, sinirli bir (Trainspotting filminden tanıdık) eleman, tikli bir arkadaşla hiçbir şeyi umursamayan yakışıklı genç rolü verilmiş diğer arkadaş arasında koşup kovalamaca yaşanacak.

Bir yerinden polis müdürünün (Leon filmindeki kızdan özenilerek karakter biçilen) kızı arabası çalındığı için bu olaylara karışacak ve zor durumda kaldıklarında da “Baba bizi kurtar.” diye babasını arayacaktır...

Hayır, benim merak ettiğim. Bu filmler ve konular 90'larda milyon kez yapılıp her türlü senaryo zorlanarak kurgu ve ekranda oyunlarla efektlerle olabilecek tüm varyasyonları denenip terkedildi.
Orijinalleri varken insanlar bunu niye seyretsin ki?

Lock, Stock and Two Smoking Barrels filminden haberi olmayan ortalama bir televizyon seyircisi öylesine bakacak, seyrederken yer yer “Vay be bizimkiler de yapmışlar.” diyecek ve seyrettikten sonra da unutacak...

Filmdeki “tik”i canlandıran arkadaş eğer gerçekten tikli değilse Oscar'ı hak ediyor, gerisi abartı...

Seyretmediyseniz bir şey kaybetmiş sayılmazsınız, aramaya değmez ama tv'de denk gelirse teknik başarımına bir göz atabilirsiniz.

09 Ağustos 2011

yazlık online pop radyosu :)

80'lerin pop müzik tarzını seviyor musunuz? Buyurun 2011'de Brezilya'dan hem neşeli hem yazlık 80'ler tarzında müzik radyosu, ne abonelik var, ne program istiyor ne de para :) http://www.danceteriapopdancem​ix.com.br/

Egypt Strut - Salah Ragab and The Cairo Jazz Band

Yeterince sıcakken ben sizi daha bir Güney'e haydi oldu olacak Kuzey Afrika'ya götüreyim :)

Mısır'da caz müziğinin tanınıp yayılmasında öncü isim olan Salah Ragap ve Kahire Caz Orkestrası'ndan http://youtu.be/tulgbsLkU58

son kodachrome sergisi

Bundan sekiz ay önce Kareli defter'e yazmıştım, ilginç bir konuydu; http://karelidefter.blogspot.com/2011/01/son-rulo.html şimdi bu konuda bahsettiğim fotoğrafları İstanbul Modern'de görme imkânımız var. İlgilenenler http://www.istanbulmodern.org/tr/f_index.html adresinden ayrıntılı bilgi alabilirler.

Aksaray...

İstanbul'un Aksaray semtini bilmeyen yoktur.

Bir iki kez burasının zamanında taa Bizans devrinden kalma (yıkılmış olan) beyaz mermerli sarayına gönderme yapıldığı için Aksaray ("Ak" + "saray") ismini aldığını yalan yanlış duymuş ya da okumuştum.

Oysa bu semte ismini (İstanbul'un fethinden sonra kaçan Rumların yerine) Orta Anadolu'dan getirilen Aksaraylılar yerleştirildiği için Aksaray deniliyormuş.

("Malazgirt'ten Dumlupınar'a" isimli kitapta okudum, Yazarları; Rüknü Özkök,Mustafa Barış Özkök. Doğan Kitap)

08 Ağustos 2011

yeter ki siz okumak isteyin...

Oraları gez, buraları dolaş, saatlerce bir oraya bak bir buraya bak, oldu olmadı, birinde var birinde yok, zaman kaybet...

Gazetelerdeki köşe yazarlarını takip ediyorsanız veya yeni yazarlar keşfedip okumak istiyorsanız yukarıda saydığım karışıklıkları unutun.

işte size köşe yazarlarını derli toplu bir arada sunan güzel bir site; http://www.yazaroku.com/ 

05 Ağustos 2011

Nicolae Guta & Sorina - Nunta

Sorina ablaya bayıldım, parça süper... Parçanın çaldığı ortamı görmeniz için bu kısa videonun linkini veriyorum http://youtu.be/RbcL4D_k-YI ama siz dayanamayıp bir daha dinlemek isteyeceksiniz :) o yüzden şu linki de vereyim ki buradan parçanın tamamını rahat rahat dinleyin; http://youtu.be/U60VM5E7JPs

Carny - Pleasurekraft

Bazen çok basit bir iki şeyle de çok güzel müzik yapılabiliyor, işte Kontor 50 toplama albümünde yer alan Carny;
http://youtu.be/diQ4Gp13CmI

Raffaella Carra ve Bob Sinclar - Far LAmore

Raffaella Carra ve Bob Sinclar, eski bir şarkıyı (Far LAmore) yeniden yaratmışlar, çok da güzel olmuş. En iyi düzenleme olarak şuna; http://youtu.be/JqcvRwii7Rc en güzel klip olarak da buna; http://youtu.be/rSmdeqxxLLk mutlaka bakın derim...

04 Ağustos 2011

Virginia Labuat - The time is now

Bu ay da bunla geçer... Baştan tanıdık gibi geliyor ama sonra başka bir yola giriyor :) güzelmiş, beğendim.

01 Ağustos 2011

Eichmann [film]

Nazilerin yaptığı Yahudi katliamı üzerine çekilen yüzlerce filmden biri olan “Eichmann” Üst rütbeli Nazi subayı olan Otto Adolf Eichmann'ın Arjantin'de yakalanıp İsrail'e getirilerek sorgulanmasını işliyor.

Konu çok hassas, çekimler kaliteli, içerik ilgi çekici fakat buna rağmen Eichmann'ı sorgulayan adamın kişisel hayatı (ailesi, geçmişi, eşinin sağlık sorunları vs.) ile yine gereksiz olan Eichmann'ın sevgilileriyle yaşadığı aşk sahnelerinin açıklığı yüzünden film elde etmek istediği etkiyi yaratamıyor.

Nazilerin Yahudilere yaptıklarını dünya üzerinde yaşayıp da bilmeyen yoktur, Eichmann'ın yargılanmasını konu alan bu filmde de sorgulama sırasında geçmişe dönüşler yaparak olayları tekrar tekrar kamuoyuna gösterip propaganda yapmaktan öteye geçemeyen senaryoyu (bu konuları işleyen eserleri ilgiyle takip etmeme rağmen) sıkıcı ve yapay buldum.

Ne tarihi bir “bilinmeyen ayrıntı” ne de bir mahkeme salonu belirsizliğinde parlayan zeki diyaloglarla tırmanan gerilim.

Filmin tek dikkat çekici yanı oyuncu Thomas Kretschmann'ın Eichmann'a olan olağanüstü benzerliğiydi.

Ne olursa olsun ben seyredeceğim diye düşünenler aile içinde izlemezse iyi olur, gereğinden açık sahneleri kadar şiddet dolu bölümleri çocuklar üzerinde kötü etki bırakabilir.

Sonuç olarak aranıp bulunacak bir film değil, hatta rastlarsanız da seyredin diyemiyorum ama “İlla ki seyredeceğim, ben öyle Nazili Yahudili, mahkemeli tarih filmlerini severim.” derseniz pek beğeneceğinizi de sanmıyorum.

Ben çok sıradan, olayla ilgili ruhun iyi yansıtılamadığını ve konunun çok basite indirgenerek ziyan edildiğini düşünüyorum. Kısacası; seyretmeseniz de olur.