30 Eylül 2011

Bukowski - Büyük Zen düğünü

Bukowski'yi okudukça hem yazar hem de kitapları hakkında yazmaya devam ediyorum.

Daha önceden Pis moruğun notları, Hollywood, Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi, Sıradan delilik öyküleri isimli kitaplarını okuyup beğendiğim için hemen başka bir kitabına başladım; Büyük Zen düğünü...

Bu kitaptaki öyküler yine Bukowski'nin alışık olduğumuz tarzı içinde değerlendirilebilir; Hayat kadınları, alkolikler, işsizler, bar müdavimleri, at yarışı meraklıları, en alttakileri sömüren şirketler, Amerikan milliyetçiliği yapan savaş taraftarları, şiddet uygulayan polisler, insafsız sağlık kurumu çalışanları, küçük çaplı çetecilik ve mafya işiyle uğraşan İtalyanlar vs. vs. vs...

Bir sürü iç parçalayıcı olayı kendine özgü rahat (ve olabildiğince açık) bir anlatımla sıradan günlük yaşantısının içine sıkıştıran Bukowski; içinde yaşadığı dünyayı ve hissettiklerini öylesine gerçekçi bir şekilde aktarıyor ki bütün bu yazılanların gerçekten yaşanmış olabileceğini düşünmek bile insanı rahatsız ediyor.

Yazar tarafından oluşturulan ve normal edebiyat okurunun alışık olmadığı (argoyu bile zorlayan küfürlu çirkin kelimelerle örülmüş anlatım tarzının) okuru bu kadar çabuk kavramasının ilginçliği bir yana bu tarz bir yazım şeklinin inandırıcılığının bu kadar yüksek olabilmesi de ayrı bir psiko-sosyal konu.

Sıradan olamayacak kadar en altlarda yaşayan insanların hayatları arasında kendi hayat mücadelesini veren yazar, kişisel olarak kendi özel hayatını anlatırken bir yandan da sistemi ve toplumu eleştirmeyi ihmal etmiyor.

İlginç hayatları ve akla gelmeyecek olayları tüm "çıplaklığıyla" yazması Bukowski'nin efsane olmasını sağlarken okurlara da gerçek Amerikan rüyası'nın parası olmayanların yüzünde bir tokat gibi nasıl patladığını en iyi şekilde gösteriyor.

Okuduğum Bukowski kitapları hakkında yorum yaparken her zaman olduğu gibi yine yazarın kullandığı dil ve konu edindiği içerik nedeniyle kitaplarının belli bir yaşın altındaki (mesela 16) çocuklara uygun olmadığını belirtmemde fayda var.

Not: Bukowski hakkında yazdığım diğer konulara da aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

27 Eylül 2011

Savaş başlamak üzereyken siz ne yapardınız? :)

II. Dünya Savaşı'nın başlangıç yılları, İsmet Paşa Cumhurbaşkanı ve Türkiye onyıllar süren savaşlar sonunda yorgun düşmüş, bütün ülke kendini toparlamaya çalıştığından bu savaşın dışında kalmak için elinden gelen çabayı sarfediyor...

Fakat ortam öyle hareketli ve bütün dünya öylesine gözükara bir şekilde birbiriyle savaşmaya başlamış ki bunun dışında kalıp tehlikeleri savuşturmak için çok çok özel yetenekler ve büyük bir diplomasi tecrübesi gerekiyor.

Almanlar Ruslarla anlaşıp Polonya'yı işgal etmiş, İtalya Almanya'ya güvenip Fransa'ya saldırmış, Ruslar Balkanlar'ın tozunu attırıyor, her an Türkiye de kendini savaşın içinde buldu bulacak, ortam çok hareketli ve bir gün sonrası bile belirsiz...

Bizim meclis de bütün bu tehlikeleri savuşturup "o sıralar topraklarımızda gözü olduğunu açık açık söylemekten çekinmeyen" Mussolini İtalya'sına gözdağı vermek için İngiltere ve Fransa'yla bir protokol imzalıyor.

"Savaşın dışında kalırız ama İtalya, Almanya'ya güvenip de bize saldırırsa Türkiye'ye yardım edersiniz, yok eğer İtalya, Fransa ve İngiltere'ye karşı savaşa girerse o zaman da biz size yardım ederiz..."

Sizin anlayacağınız; Herkesin bir gecede birbirine saldırmaya başladığı o dönemde durumlar bu kadar kritikken savaşın dışında kalmak neredeyse imkânsız ve bizim için de her an her şeyi bekleyip anında harekete geçme zamanı...

Bütün gözler gazete manşetlerinde kulaklar radyodan ayrılmıyor; İtalya Yunanistan'a saldırıyor, Almanlar Bulgaristan ve Yugoslavya'ya giriyor her saat başı başka bir tehlike savaşı adım adım Türkiye'ye yaklaştırmaya devam ediyor.

Ülkede genel seferberlik ilan edilmiş, Trakya (İstanbul dahil) boşaltılmaya çalışılıyor, sınıra asker yığılıyor, sığınaklar hazırlanıp bahçelere siperler kazılıyor, karartma uygulanıyor vs...

Bunlar olurken, İtalya; bizim savaşa girmemiz için gereken koşullardan birini, yaptığı Fransa saldırısıyla gerçekleştiriyor. İmzaladığımız protokole göre bizim de İngiltere ve Fransa'nın yanında yer alıp İtalya'ya savaş açmamız lazım!

Hemen meclis toplanıyor fakat o sırada Cumhurbaşkanı İsmet Paşa Tekirdağ'da incelemelerde bulunuyormuş. Kendisine durumu telgrafla aktarıyorlar.

Karar alınıp ne yapılacağına onay vermek için İsmet Paşa'nın çok ama çok acele bir şekilde Ankara'ya dönmesi gerekiyor. Durum çok hassas...

Şimdi konu böyle, fakat biz bir de İsmet Paşa tarafından olayları izleyelim bakalım neler oluyor :)

O günkü durumu daha iyi anlayabilmek için Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan İsmet Paşa'nın cep defterlerindeki notlarına bakıyoruz;


Tarih 10 Haziran 1940

İtalya’nın müttefiklere ilan-ı harbi (savaş ilanı). 
Başvekil çağırıyor. 
Ertesi gün süvari fırkasını görmekten sarfınazar (vazgeçme). 
Hemen oto ile Kırklareli’ne dönüş. 
Trenle İstanbul. 

11 HAZİRAN SALI - Sirkeci - Motorla Boğaziçi’nde dolaşma.

Bu notların öncesi de var devamı da ama bizim için önemli olan bu satırlar.

Yani, İsmet Paşa; savaşa girdik gireceğiz dediğimiz, bütün ülkenin yüreği ağzında olduğu bir dönemde İtalya'nın anlaşma yaptığımız ülkelere saldırı düzenlediğini öğreniyor ve Tekirdağ'dan Ankara'ya dönmek için yola çıkıyor ama İstanbul'dan geçerken motorla bir boğaz turunu da ihmal etmiyor :)

Tabii ki İsmet Paşa'nın bildiği bir şey vardır ve ona göre zaman kazanmak için belirli bir plan uyguluyordur ama böyle bir durumda ben olsaydım bütün ülke ağzımdan çıkacak tek bir kelimeye kilitlenmiş, savaşa girip girmediğimizi öğrenmek üzere mecliste beni beklerken boğazda motorla dolaşmak aklımın ucundan bile geçmezdi :)

Bu garip olayı şimdi gülerek yazıyorum ama her şey bir yana İsmet Paşa ve o dönemdeki meclisin tüm üyelerini "Bizleri II. Dünya Savaşı'ndan uzak tuttukları için" ayrıca saygıyla anıyorum...

Şu sıralar Sayın Altan Öymen'in "Bir dönem, bir çocuk" isimli kitabını okuyorum, çok ilginç ayrıntılar, zamanında gözümüzden kaçan ya da öyle olduğunu hiç bilmediğimiz bilgiler kitabı elimden bırakmadan okumamı sağlıyor, sizlere de "bir dönemi çok samimi ve yalın bir dille anlatan" bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.


Yukarıda bahsettiğim konunun ayrıntılarını, öncesi ve sonrasını bu kitapta bulabilirsiniz.

26 Eylül 2011

ManDee - Talk To Me

Klasik müzik ve HardRock parçaları dışında 4 dakikayı geçenleri pek sevmem ama

ManDee - Talk To Me (ManDee Vs The Matrix Break ReWork) isimli 5 dakikalık çalışmayı beğendim

dinledikten sonra pek akılda kalacak bir özelliği yok ama son iki dakikasına girmek üzereyken yapılan efektler sıkıcı bir ortamda kulaklıkla dinlerken iyi geliyor :)

Jamelia - "Superstar - The Hits"

Jamelia ve Superstar, geçen yıl markette bir şeylere bakarken kulağıma çalınmıştı, cep telefonuma yüklü olan Shazam programıyla parçayı dinletip "Superstar - The Hits" albümünü bulmuştum.

Dikkatimi çeken parça

Albümden beğendiğim diğer iki parça


Daha önce yazmadığımı farkedince ekleyeyim dedim... Tarzının içinde dinlenebilir ve güzel bulduğum için kareli defter'de kayıt altına almış oldum :)

Gereksiz güzelliğe karşıyım!

Bu konuya giriş yaparken, bahsedeceğim uygulamanın ne kadar gereksiz olduğuyla mı başlayayım yoksa öğrenci ve velilerin çektikleri eziyeti mi anlatayım ya da çağın gerisinde kalmış eğitim sisteminin üzerine gül kondurmaya çalışmanın saçmalığını mı bilemiyorum.

Şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında "Aaa! Olur mu öyle şey, aslında ne kadar da gerekli." diyenler de olacaktır ama hiç umurumda değil.

Gelelim, gereksiz ve yanlış bulduğum uygulamaya:

Hepimiz ilkokula gittik, hepimiz alfabeyi ve harflerin yazımını söylenişini öğrendik.

"Bunca insan öğrendiğine göre yanlış ya da eksik bir şey yok. İyi, okula giden herkese çabucacık okuma yazma öğretiyorlar." diye düşünüyorduk ki son yıllarda okullarda bu yöntemi değiştirerek "Çocuklar daha normal harfleri oluşturan çizgileri öğrenmeden" alfabeyi "El yazısı" ya da "Güzel yazı" denilen şekliyle öğretmeye başladılar.

Şimdi bilen bilmeyen, konuyla ilgili olan olmayan herkese soruyorum:

Daha kalemi eline yeni almış minicik çocuklara okuma yazmayı (büyüklerin bile çok zorlanarak yazdıkları ve okudukları) "el yazısı"yla öğretmek yerine;

önce klasik yöntemle okuma yazma öğretilse, harflerin yazılması ve söylenmesi öğrenildiği zaman bu minicik yavrular bir şeyler yapıp öğrenmenin güzelliğini yaşasa, kendilerine güvenleri artsa da ondan sonra "el yazısı" öğretilse (ki bizlere böyle öğretildi) daha güzel, daha rahat, daha kolay, daha cazip, daha hızlı, daha pratik ve daha yararlı olmaz mı?

Günümüzde artık bırakın elle normal şekilde yazı yazmayı, neredeyse bilgisayar ve cep telefonlarıyla "söylediğini ekrana yazdırma" dönemi başlamışken,

bütün işler bilgisayarla yapılıp herkes bilgisayar klavyesiyle haşır neşir olduğu için normal yazı yazmakta zorlanırken;

taaa 300 - 400 yıl önce mürekkeple yazı yazılırken kalemi kağıda koyup kaldırdığınızda mürekkep dağılıyor diye normal yazım yerine zorunlu olarak tercih edilen "el yazısı"nı öğrenmeyi zorunlu kılmak saçma değil mi?

Tabii ki o da gösterilecek ve öğretilecektir, hayatın bir parçasıdır, bir doktorun yazısını okumak gerekebileceği gibi süslü davetiyeleri kartvizitleri ya da eski elyazması kitapları, sanatsal uygulamaları okumak için de lazım olacaktır ama daha ilkokul bir'e yeni başlamış 5,5 - 6 yaşındaki oyun çocuğuna okula adım attığı anda okumayı yazmayı el yazısıyla öğretmenin mantıklı hiçbir açıklaması olamaz...

Çocuk daha defteri düz tutmasını, kalemi doğru kavramasını öğrenme durumundayken, el yazısıyla yazılmış harfleri metinleri öğrenmeye (okumaya ve yazmaya) zorlanınca ileride yazısı güzel olacağına daha da kötü olmaktadır. (bu yöntemle okuma yazma öğrenen çocuklara bir sayfa bir şeyler yazdırarak ne demeye çalıştığımı sizler de görebilirsiniz.)

Kaldı ki insanların bu "Süslü" el yazısıyla yazılanları "okumakta" bile zorlandığı bir ülkede asıl olan içerik ve işlev yerine; yine "dış görüntüye önem vererek görünüşte süslü işler yapan ama yaptığı işi doğru dürüst becermekte zorlanan, okuması ve yazması kötü olan" nesiller yetiştirmenin de bir anlamı yok.

Bu yöntem yanlıştır, okuma yazma, okul ve öğrenme şevkini kırmaktadır, öğrenciyi okul ve eğitim-öğretimle ilgili şeylerden soğutmaktadır, en kısa sürede bu yöntem terk edilerek, standart alfabe ve yazım şekline geçilmelidir.

Eminim şu yazıyı okuyacak olan ilkokul bir öğrenci velilerinin ve öğretmenlerinin çok ama çok büyük bir çoğunluğu aynı görüşü paylaşıyordur.  (öyle değilse de her zaman olduğu gibi tek başına doğruyu söyleyen deli olmaya da razıyım.)

Eğitim sistemimizin başka eksikleri de bulunmaktadır ama bence şu anda üzerinde değişiklik yapılması gereken en önemli konu budur.

Çocukluğumda bu yöntemle okuma yazma mecburiyetini yaşamadığım için kendimi şanslı hissediyorum.

Bizim zamanımızda da el yazısıyla "güzel" yazmak özendirilip öğretilir, özel "Güzel yazı" defterlerine yazmamız sağlanmaya çalışılırdı ama becerenler becerir, beceremeyenlerin yeteneği de bu kadarmış diye üzerinde o kadar durulmazdı.

Çünkü okuma yazma işinin temeli normal bildiğimiz "Latin alfabesinin standart harfleri" ile çok önceden halledilmiş olurdu.

Bu yüzden de el yazısı ancak süslü püslü yazmaya heveslenen kocaman beyaz kurdeleli çalışkan kızların (haklı olarak) övünecekleri hobiden başka bir şey değildi.

(not: bu konuyu kendi çocuklarım için yazmadım, şimdi lise son sınıfta olan kızım ve ilkokula giden oğlum okumayı yazmayı okula başlamadan çok önce öğrenmişlerdi)

Sıradan delilik öyküleri - Bukowski

Bukowski'nin "Sıradan delilik öyküleri" kitabını beğenerek okudum.

Bukowski hakkında daha önceden de yazdım; "Yaptıklarını ve hayatını onaylamıyorum ama yazdıklarını beğeniyorum."

Sıradan insanların hayatlarını olduğu gibi anlatması bir yana; normal insanların en yakınına bile anlatamayacağı şeyleri "destursuz" bir şekilde tüm açıklığıyla yazması Bukowski'nin en önemli özelliklerinden biri.

Süslü bir dil ve edebi ağırlığa önem vererek boş şeyler yazmayı aklına bile getirmeyen Bukowski, "aklına geleni içinden geldiği gibi yazan" gerçek bir yazar.

Hayatı, dünyayı, insanları nasıl görüyorsa neler hissediyorsa küfürle, argoyla, tatlı dille, felsefi cümlelerle ya da parlak bir iki edebi lafla "o an nasıl düşünüyorsa" aklından geçenleri düşündüğü şekliyle aynen aktaran biri.

Şu ana kadar okuduğum kitapları arasında en çok "Pis moruğun notları"nı beğenmiştim ama son okuduğum "Sıradan delilik öyküleri" ondan da güzeldi.

Yazarın yayınlanmış 45 kitabı varmış ama sanırım dilimize bu kitapların ancak dörtte biri kadarı çevrilmiş.

Eğer bulabilirsem tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum; çünkü o her şeye rağmen ruhunu kaybetmeden özgürce düşündüğünü yazabilen nadir insanlardan biri.

"Hayata karşı hırsı olmayan" yazarın, insanlardan uzak kalma isteğinin altında yatan nedenleri kendi anlattıklarından çıkarmaya başladıkça; aslında en uçlarda gezen insanla normal ve sıradan olan bir insanın birbirine ne kadar benzediğini de görebiliyorsunuz.

Dünyada hiç kimse olmasaydı tek başına yaşamayı kendine dert edinmeyecek kadar her şeye boşvermiş olan Bukowski'yi sanırım en çok onun gibi düşünenler beğenecektir.

Yaşınız 20'nin altındaysa size uygun olmayacağını belirtmemde de fayda var.

Okuduğunuzu anlarsınız tabii ki ama anlattıklarını yaşınıza bağlı hayat tecrübeniz yüzünden tam olarak hissetmeniz biraz zor olur. (Yoksa sadece açık saçık bölümlerinin kimi yerlerini ilginç kimi yerlerini iğrenç bulur ve sarhoşluğu ile başına gelenlerin arasında sıkışıp kalmış bir adamın sokaklardaki maceraları diye yorumlarsınız.)

Farklı ama gerçek bir şeyler okumak isteyenlere tavsiye ediyorum. (Bol küfür, pornografi ve kötü örnek olabilecek içeriğinden dolayı; bu kitabın çocuklara ve gençlere uygun olmadığını özellikle tekrar söylemek zorundayım.)

Not: Bukowski hakkında yazdığım diğer konulara da aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

23 Eylül 2011

ışık hızı?

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) yapılan bir deneyle atomaltı parçacıkların (nötrino) ışıktan hızlı hareket edebildiği tespit edilmiş. Einstein abimiz ise izafiyet teorisinde; evrendeki hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğini söylemişti...

Demek ki olmaz diye bir şey yok.

Çeşitli bilim kurullarının deneyi onaylamasıyla ışık hızının aşılabildiği bilimsel olarak resmen ispatlanabilirse, bilimkurgu eserlerindeki birçok şeyin gerçekleşebilir olma ihtimali de artacak...

plaka kolye

Bugün aklıma şöyle bir kolye tasarımı geldi; Bir araba plakasının aynısının çok ama çok küçüğünü düşünün.

Plakadaki harflerle aynı karakterden yine beyaz üzerine siyah renkte yazılacak

Örnek olarak: 34.AHMET.85
(tabii ki siz nereliyseniz 34 yerine o ilin plaka numarası, isminiz neyse Ahmet yerine isminiz ve son olarak da doğum yılınızın son iki rakamı) yazılacak ve normal plaka için kullanılan malzemenin aynısı kullanılacak.
(Takılırken de sadece bir köşesi delinip oradan kolyenin zincirine takılacak, yoksa künyeyi boynuna takmışsın gibi dümdüz olur.)

Şahsen; bileklik, kolye, zincir vs.'yi geçtim yüzük, saat, şapka, gözlük bile kullanmayan biriyim ama tabii ki bu başkaları kullanmayacak anlamına gelmiyor.

Bir an için gözümde canlandırınca güzel gibi olur diye düşündüm, bilmem, belki birileri yapar. Hiçbir yararı yok ama süs işte :)

22 Eylül 2011

Procon - Structed

Electro punk tarzı bir şeyler dinlemeyi düşünürseniz Procon'un "Structed" albümünü dinlemenizi tavsiye ederim.

Albümden en beğendiğim parçalar;
Rub and Ride
(giriş sonrası açılan vokal teması çok iyi olan bu parçayı çok beğendim)

Meth whore

Cop vs. fireman
(sigue sigue sputnik'i hatırlayan ya da bilen varsa bu parçanın love missile f1-11'a benzeyen ritmlerine bayılacaktır)

Foxhole (it's a grin oop north mix) kingshavelongarms

Solisti biraz kilolu bir bayan olduğu için grup iyi bir tanıtımla güçlü bir çıkış yapamamış ama albümü internetten bulup indirirseniz değişik bir tarzları olduğunu sizler de göreceksiniz.

Farklı bir türde, enerjik ritmli ama bazen biraz da melankolik olabilen vokalleriyle dikkat çeken grubu ben beğendim.

Procon hiç tanınmayan tam bir altkültür grubu olduğu için youtube'ta bile çok zor bulunuyor, ki olan videoları da verdikleri konserlerde fanların çektiği kötü kayıtlar...

O yüzden size http://plixid.com/2011/09/19/procon-procon-2007-mp3/ linkini veriyorum, buradaki "Short preview" bölümünden grubun ne tür şeyler yaptığı hakkında biraz fikir edinebilirsiniz. (Kötü kayıtlı ve birbirine geçmiş 5-10 saniyelik parça girişleriyle grubu tanımak pek mümkün olmadığı için albümü edinip parçalara öyle bakmanızı kesinlikle tavsiye ederim.)

(albüm kapağındaki burnundan lazer ışını çıkma olayına takılmayın, ben de önce önyargıyla yaklaştım ama sonuçta yapılan işe bakmak lazım, bunlar hiç destek almadan kendi başına bir şeyler yapmaya çalışan amatör gruplar, en azından dinleyerek ve beğendiklerimizi çevremize söyleyerek bilinip tanınmaları için bir "müzik sever" olarak yardım edebilirz.

21 Eylül 2011

Skinny Patrini - Sweat

Yüzlerce albüme bakıp bakıp ümitsizce yüzümü buruşturduğum bir sırada kendini fark ettiren Skinny Patrini'nin Sweat'i ilaç gibi geldi.

Bu parçanın yer aldığı Duty Free albümü de fena sayılmaz, aradaki 35 ve 46 saniyelik parçalarındaki frekans bile işi bildiklerini gösteriyor.

İşte Skinny Patrini ve Sweat parçasının linki;

20 Eylül 2011

Kulübe - Vicente Blasco Ibanez


Dünyanın neresinde  ve hangi zamanda olursa olsun hayat mücadelesi  veren insanın başından bela eksik olmuyor. Ibanez'in "Kulübe"si de işte böyle bir hikayeyi anlatıyor.
Ekmeğini tarlalardan çıkaran yoksul köylü ailelerinin toprakla ve toprak sahipleriyle ölümüne mücadelesi...
Hükümet tarafından aranan yazar ülkeyi terketmeden önce bir süre bir bodrumda saklanırken oturup yazmaya başlamış, ülkesini terk etmek zorunda kalınca da her şeyiyle birlikte yazdıklarını da orada bırakmış.
Tabii yıllar geçmiş devran dönmüş Ibanez ülkesine geri gelmiş, başarılı bir gazeteci hatta milletvekili olmuş... birgün de arandığı zamanlar saklandığı yere ziyarete gitmiş, oradaki eşyaların arasında yazdıklarını bulmuş ve yeniden elden geçirip yayınlamış.
Kitap başta öyle çok büyük bir ilgi görmemiş ama diğer dillere de çevrilince yeniden ilgi odağı olmuş ve milyon barajını bile aşıp dünyanın en çok satan kitapları arasına girmiş...
Bu kitabı nasıl olup da bugüne kadar okumamış olduğuma ben de şaşırdım doğrusu :)
Konu olarak başta da bahsettiğim gibi zor şartlarda hayatını sürdürmeye çalışan insanları anlatan kitabı okuyunca bizim ülkemizle benzer o kadar çok şey buluyorsunuz ki yer yer konunun yabancı bir ülke ve kültürde geçtiğini unutup bizden biri anlatıyormuş havasına kapıldığınız bile oluyor.
İlkokul öğrencilerinin değil ama liselilerin okuyabileceği, yapısı kurgusu sağlam romanın anlattıklarıyla üzerinden bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen yine de insanlık açısından öğrenilecek çok şey barındırdığını söyleyebilirim.
Baştan çok fazla tanımlama ve çevre ile ilgili ayrıntılar veren yazar kitabın %10'unu geride bırakınca konuyu bir aileyle bağlıyor ve ondan sonra konu kendiliğinden akıyor...
Batista'nın ailesini, köyünü ve oradaki insanları, bulundukları zaman ve koşullara göre gözünüzde canlandırarak yaşananları kalbinizde hissetmemeniz imkânsız.
Kolaylıkla bulabileceğiniz bu kitabı öncelikle Latin dünyasına meraklı edebiyat severlere tavsiye ediyorum ama kitap konusuyla artık evrensel bir yapıt olduğu için herkesin büyük bir beğeniyle okuyacağını düşünüyorum...

haydi bakalım resim çizmeye başlıyorsunuz :)

Önümüzde bir kâğıt kalem olmaya görsün, hepimiz hemen bir şeyler çiziktirmeye başlarız :)

İşi biraz ilerletip, gölgeli ve üçboyutlu yazılar yazanlarla çeşitli şeylerin resimlerini yapanlara da rastlarız ama bunların hevesleri de çoğunlukla geçici olur.

Peki gerçekten güzel bir şeyler çizmeyi, elinize bir kurşun kalem alıp aklınıza gelen şeyleri çizmeyi denediğinizde ne olur? Sanıyorum genellikle hüsrana uğrarsınız, çünkü ezbere bir iki çizgi bir iki karalamayla yapabileceklerinizle sınırlısınızdır.

İşte bu aşamadan sonra gerçekten meraklı ve yetenekli olan birkaç kişi dışında hemen hemen herkes bir daha çizmeyi ya da karakalem bir şeyler yapmayı aklından bile geçirmez. Çünkü kendisinde öyle bir yetenek olmadığını düşünür.

Oysa ki karakalem çalışma tekniği temelden başlayarak öğretilebilen ve öğrenilebilen bir uğraştır. Eğer gerçekten bu işi öğrenip en baştan başlayarak söylenenleri yapmaya çalışırsanız zamanla kendi tekniğinizi bularak güzel resimler yapmanız işten bile değildir.

Tüm bu yazdıklarımı düşünen milyonlarca insan olduğu için; yayınladığı kitaplarla defalarca çeşitli ödüller alan Brenda Hoddinott çok güzel bir oluşumu www.drawspace.com internet sitesinde hayata geçirmiş.

http://www.drawspace.com/lessons/ adresinden ulaşabileceğiniz resim dersleri çok ama çok geniş kapsamlı bilgileri en temelden başlayarak adım adım öğrettiği için hem çok kolay anlaşılıyor hem de uygulamaları takip edip dersleri tamamladıkça gerçekten de en acemi olanlara bile bir şeyler öğretebiliyor.

Brenda Hoddinott'un sitesini kendine bir uğraş edinmek isteyenlere ve resimle, çizimle ilgilenen herkese mutlaka tavsiye ediyorum.

Dersler A'dan başlıyor ve Z'ye kadar devam ediyor. Bu sıralama ve açılım her harfe geldiğinizde bir sürü dersle genişliyor. (Mesela A harfinde 9, B harfinde 11 ders var).

Dersler;
"Başlangıç" seviyesi (yeşil harfler ve başlıklar)
"Orta" seviye (mavi harfler ve başlıklar)
"Normal ve usta" seviyesi (turuncu harfler ve başlıklar)
olarak üç gruba ayrılmış.

Derslere, o harf altındaki numaralı ders notlarından ulaşıyorsunuz.

Dersler İngilizce diye sakın bakmamazlık etmeyin, genelde en baştaki birkaç derste, bir ressamın nasıl bakış açısı geliştirmesi gerekiyor, öğretmen Brenda Hoddinott hangi aşamaları geçerek ve nasıl bir çalışma düzeni izleyerek buralara geldi vs. gibi konularda bol yazı var ama B harfine geldiğiniz zaman artık ne yapılması gerektiği anlaşılacak kadar iş çizimlere bakmaya kalıyor.

Çalışmalara geçmeden önce öğretmen, dağıttığı ders notlarında (ödev kağıtları) ilk önce bu işin başlangıcını uzun uzun anlatıp, resim tekniklerinden örnekler gösteriyor, malzemeleri tanıtıyor ve bütün kurs boyunca göreceğiniz çalışmalardan bahsederek ön tanıtım yapıyor. Bunlar sakın gözünüzü korkutmasın, bunlar hemen yapacağınız şeyler değil, ileride göreceğiniz şeyler.

Siz anlasanız da anlamasanız da tek tek ders notlarını açıp bakın ve öğrenciden ne yapması istendiğini anlamaya çalışın, göreceksiniz ki gerçekten bir şeyler anlıyorsunuz ve siz de bir şeyler çizebiliyorsunuz.

Tabii ki biraz İngilizce'niz varsa ya da az biraz anlayan birinden yardım alabilirseniz daha da iyi olur ama yine de hiç İngilizce bilmeseniz bile bu siteden faydalanabilirsiniz. Umarım meraklısı için faydalı bir konu olmuştur.

Sizlere iyi dersler diliyorum :)

Charles Bukowski - Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi

İşte bir Bukowski kitabı daha.

Yazarın ölmeden bir iki yıl önce (bir köşeye çekilip klasik müzik dinleyerek karısı Linda'nın bakımı altındayken) yazdığı denemelerini bir araya toplayan bu kitapta Bukowski'nin dünyadan ve insan ırkından ne kadar bıktığını rahatlıkla görebiliyoruz.

Yazar 70'ine gelmiş ama yazdıklarında hâlâ o genç ve serseri ruhu hissedebiliyorsunuz... [ ve tabii ki yine her zaman olduğu gibi küfürün bini bir para:) ]

Amerikan toplumunu edebiyattan sinemaya, televizyon dizilerinden müziklerine kadar eleştiren yazar, her zaman olduğu gibi "zekâ pırıltısına sahip insanların sayısının azlığından" şikayet etmeye de devam ediyor.

Geçmişte her türlü serseriliği yapmış olmaktan hiçbir pişmanlık duymadığını hatta bugünün dünyasına bakınca o günlerinin daha bir yaşanılası olduğunu belirten yazar; dünya klasiklerinin büyük ustalarını nasıl hayal ettiğinden, gençliğinde tanıştığı şairlerin maddi durumlarına kadar yine el atmadığı konu bırakmamış.

"Pis moruğun notları"nın yıllar sonra biraz daha sakince yazılmış hali gibi de olsa bana aynı tadı vermedi.

Edebi tarz olarak "underground" diye tanımlanabilecek türde bir yazar olmasına rağmen yer yer "hayatın bir anını, bir filmin sahnesini ağır gösterimdeymiş gibi" önümüze serebildiği için bu kitabında da beğeneceğiniz şeyler bulabilirsiniz.

Bol küfür ve fazlaca açık tanımlamalar "normal şeyler okumaya alışmış, normal okurları" rahatsız edebilir ama ağzı bozuk yaşlı bir adamı "sadece küfürlü konuşup, alışılmışın dışında şeyler düşünüp yazıyor" diye okumamazlık etmek de olmaz...

Çünkü o, hayatı boyunca hiçbir beklentiye girmeden aynen düşünüp yaşadığı gibi yazarak renkli Amerikan rüyasının boyalarını tırnaklarıyla kazıyarak önümüze atan en önemli yazarlardan biri.

Sonuçta Bukowski benim babamın oğlu değil, müthiş büyük bir edebiyat dehası da değil ve keşke yazdıklarını biraz daha kabul edilebilir bir dille anlatsaydı o zaman çok daha tanınmış ve çok daha önemli bir yazar olurdu diye düşünmedim de değil ama sanırım o zaman da Bukowski "Bukowski" olmazdı :)

Bu yazarı merak ettiyseniz okuduğum üç kitabı arasından "Pis moruğun notları"nı öncelikle okumanızı tavsiye ederim...

Charles Bukowski - Pis moruğun notları

Charles Bukowski'nin yazdıklarına önyargıyla yaklaşmazsanız, Amerika'nın kenar mahallelerinde kullanılan argoya ve en açığından bol küfüre aldırmazsanız bu adamın hayat karşısında düzen ve sisteme başkaldıran modern bir filozof olduğu bile söylenebilir.

Hiçbir ideali olmadan hiç kimsenin hiçbir fikrin peşinde koşmadan sadece içip sokak kadınlarıyla yata kalka aşkı arayan ama hiçbir zaman da aradığını bulamayan bir yazar.

Tabii ki Bukowski'yi Bukowski yapan en önemli şeylerin başında kendi özgür ve bağımsız hayatından taviz vermemesi geliyor.

Fular bağlayıp şapka takarak belli bir entelektüel hava yaratmaya çalışan basit yazarlardan ya da kokteyllerde boy gösterip sanat dünyasına ve basına yakın olmaya çalışanlardan biri değil o.

Dağınık bir ailenin sokaklara erken düşen ve aradığını hiçbir zaman hiçbir yerde bulamayan ayyaş çocuğu... ama güzel şiir yazar Mahler dinlemeye bayılır, siyasi destek almayan yayınlarda köşe yazıları yazar vs. vs. vs...

Küfürlü, terbiyesizce açık ve hatta bazen iğrenilecek şeyleri anlatır ama bunlar her ne kadar hayal ürünü gibi dursa da yazarın hayatına o kadar yakın şeylerdir ki hepsini Bukowski'nin gerçekten de yaşamış olabileceğini düşünürsünüz.

Hayatıyla ve hatta yazdıklarıyla örnek olarak gösterilebilecek biri olmasa da yaşadığımız şu dünyada pek sık görmeye alışık olmadığımız hayatlara dokunduğu yazıları içinde bir miktar gerçeklik de barındırdığı için bir hayli ilginç gelebilir.

Pis moruğun notları'nı okurken yazarın anlattıklar karşısında bazen dehşete düşşek de Amerika'nın en alt sosyal sınıflarını tüm yalınlığıyla aktardığı ve hayatın gerçeklerini gösterebildiği için yazarı başarılı buluyorum.

Kalabalıklardan sıkılan, övgüden ve iltifattan utanan ama yeri gelince hiç tanımadığı biriyle sabaha kadar içip muhabbet edebilen tam bir serseri olan Bukowski'nin nasıl olup da arada elli kitapta rastlanmayan bazı derin felsefi şeyleri günlük konuşmalara yedirebildiğini de hâlâ anlayabilmiş değilim, belki Bukowski'yi önemli ve tanınmış bir yazar yapan da budur...

Sadece bu kitabı değil tüm kitaplarında pornografinin en adi sözlerini kullandığını, neredeyse tüm eserlerinde iğrenerek okuyacağınız tanımlamalar bulunabileceğini ve iki kelimeden birinin küfür olduğunu tekrar söyleyerek kitaplarının belli bir yaşın üzerindekiler tarafından okunabileceğini belirtmekte fayda var.

Yani arkadaşınızın ondört yaşındaki çocuğuna kitap hediye edecekseniz Bukowski aklınıza bile gelmesin ama en alt tabakada neler dönüyor ve anlatılan binlerce hikaye içinde en akla gelmeyecek inanılmaz rahatsız edici pis ne olabilir diye merak ediyorsanız "Pis moruğun notları"nı okumanızı tavsiye ederim.


Meşhur Bar kelebeği (Barfly) filminin çekim öncesi'ni kitaplaştırdığı Hollywood isimli romanı için yazdığım yazıya;

Yazarın karakterini anlatan Factotum filmi için yazdığım yazıya da

Sohodolls - The rest for the wicked ve 1724

Elektronik altyapısı sağlam pop dans parçalarını 80'lerden gelen alışkanlıkla da olsa severek dinlemeyi sürdürüyorum :) işte, günümüzde bu türde güzel müzik yapan Sohodolls'un "Ribbed Music For The Numb Generation" albümünden iki güzel parça;


Rest for the wicked

http://youtu.be/WOXiMphLSrE

http://youtu.be/-R3LJED3Y18

19 Eylül 2011

Dionne Bromfield

İnternette yayın yapan bir radyoda duyduğumda bu kızda iş var demiştim.

Baktım; Dionne Bromfield. Daha önceden hiç duymamıştım. Sonra öğrendim ki kız daha 14-15 yaşında... Fakat yaşına göre çok güzel bir sesi var ve Amy Winehouse'u andıran vokal anlayışıyla da ileride mutlaka büyük bir isim olur diye düşündüm. (Vakit bulamadığım için de sizinle anca şimdi paylaşabiliyorum.)

Sonra araştırdım, iki albümü var;
biri iki yıl önce çıkmış olan "Introducing"...
[Bu albümün tamamı Grease müzikalindeki parçaları andıran, 60'lı yılların şubidubap parçaları gibi soul, funk, blues, rock karışımından oluşan bir hayli eğlenceli ve güzel "Cover"lardan oluşuyor.]

diğeri ise yeni yayınlanan "Good for the Soul"...
[Dionne'un tarzını bulduğu bu albümde ise bazı şeyler yerli yerine oturmuş ortaya çok güzel bir sesle söylenmiş kaliteli bir "R&B-pop-soul" albümü çıkmış.]

Birinci albümden parça seçmekte gerçekten zorlandım desem yeridir, o yüzden ilk albümden "en çok beğendiğim iki parça" diyerek aşağıdaki linkleri veriyorum;

http://youtu.be/s-mnJbGy_Rs

http://youtu.be/JozmjB51uf4

Yeni albümden en beğendiğim iki parça ise

http://youtu.be/hda2MlISmS8

http://youtu.be/xiXCpP-B7bU

Albümle aynı adı taşıyan Good for the Soul'u albüm kaydıyla youtube'a koymadıkları için linkini vermedim ama albümü dinlerken siz o parçaya da dikkat edin derim :)

La bestia nel cuore (don't tell) [film]


Bu filmin 2005 yılında "En iyi yabancı film" dalında Oscar'a aday olduğunu öğrenince “Dur bir bakayım." dedim ama sonuç hiç de beklediğim gibi olmadı...
Film, bir kadının iç dünyasına ve psikolojik durumuna yakından bakıyor ama kadın sıradan bir kadın değil...
Çocukken babası tarafından cinsel tacize uğramış, büyüyünce ilşkilerinde hep sorun yaşamış, bir dönem kadınlara yönelmiş ve en sonunda nasıl olduysa bir erkek arkadaşı olmuştur.
Kadının adı Sabina, yaşadığı şeyler çok kötü ama filmde bunlara tepkiden çok yaşanan şeylerin yarattığı etkiler işleniyor.
Ben filmi "Psikolojik sorunlu kadın çözümlemesi" girişimi olarak ele aldıklarını düşünüyorum ve bunu yaparken de kadının yaşadıklarını öylesine durağan bir şekilde işlemişler ki sıkılmamak elde değil.
Filmde Sabina'yı  ve psikolojisini anlayabiliyorum, erkeklere karşı düşüncelerinden dolayı erkek arkadaşınla yaşadığı ilişkide sorunlar çıkmasını da anlıyorum.
Ama; Sabina'nın işyerinden arkadaşı olan orta yaşlı bir kadını (kocası daha genç biriyle beraber diye) daha önceden lezbiyen ilişki yaşadığı kör arkadaşıyla tanıştırıp onların da birbiriyle iyi arkadaş(!) olmalarını sağlamasını, "kadın kadına yaşanan bütün ilşkilerin arkasında bir şekilde erkeklerle yaşanmış sorunlar olduğunu" ima etmesini pek anlayamıyorum ya da daha açık söylemek gerekirse bu fikri tam olarak doğru  bulmuyorum.
Film sıkıcıydı, konusu bilindikti, oyuncular pek de parlak değildi ama tüm sıkıcılığına karşın insanların en zor şeyleri bile kendileriyle yüzleşip bir şekilde düşünmesi gerektiğini vurgulaması açısından dikkate değer bir psikolojik derinliği olduğunu da kabul etmek lazım.
Sadece, ümitsiz ve canı sıkılan orta yaştaki kadınların kahvaltıdan sonra kahve yapıp sigarayı da yakarak değerli iki saatini öldürmesi için işe yarar yoksa sinema adına izlenmese de olur...

15 Eylül 2011

Wezeer - You might think (The cars cover)

Weezer grubundan pek hoşlanmam :) ama çocukların çok sevdiği Arabalar2 film müziklerinde The cars'ın parçası you might think'i yeniden yorumlamaları eskileri tekrar hatırlattığı için hoşuma gitti.

Wezeer'in You might think yorumu için
http://youtu.be/97zYMoLD0Sg linkine
The cars'ın orijinal yorumu için
http://youtu.be/c8oZZJojROo linkine bakabilirsiniz.

13 Eylül 2011

Om Numah Shivaya - Apache Indian

Ağır ritmli çok güzel bir parça, vokali ve bas ritmleri hoşuma gitti, lütfen 40 saniyelik giriş bölümünü dinlerken sabır gösterin, parça eminim kendini sevdirecek :)

Cleopatra in New York - Nickodemus feat. Carol C.

Biraz Lounge, biraz Chill out, biraz elektro; işte kulaklara iyi gelen yumuşak bir parça Cleopatra in New York - Nickodemus feat. Carol C.

AccuRadio

Yaklaşık bir haftadır bu radyodan başka bir radyoyu dinlemek aklıma bile gelmedi, ben beğendim size de öneriyorum... [ ne isterseniz onu dinleyebiliyorsunuz :) ]

Her türde müzik için ayrı ayrı oluşturulmuş radyo kanallarının bulunduğu AccuRadio'nun kendi online player'i hiç takılmadan, parçaların içine konuşma ve reklam girmeden, her çalan parçanın bilgisini vererek dinleyiciye büyük kullanım kolaylığı sağlıyor.

Parçaları yıldız verip derecelendirebildiğiniz gibi istemediğiniz bir şarkıcı ya da grubu player'daki "Ban" tuşu ile ban'layarak engelleyebiliyorsunuz da.

Beş yıl önce yazdığım bir konudaki fikri bir şekilde kullanmış olduğu için tabii ki bu özellik en çok benim hoşuma gitti:)

Açın istediğiniz kanalı güzel güzel arkada çalsın öyle, parça tekrarı en fazla 6 ya da 8 saatte bir rastlanılıyor, bu açıdan da iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir program ya da eklenti vs. indirmeniz, bilgisayarınıza bir şeyler yüklemeniz de gerekmiyor, aç seç dinle...

Radyoya http://www.accuradio.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

12 Eylül 2011

Little Dragon - Ritual Union

Little Dragon'un "Ritual Union" isimli parçası geçtiğimiz haftasonu en çok dinlediğim parça oldu, sizin de beğeneceğinizi umuyorum. Aşağıdaki linke tıklayarak parçayı Youtube'ta dinleyebilirsiniz.

07 Eylül 2011

Savaş icatları ve Çanakkale 1915

Çanakkale 1915 Dergisi'nin yeni sayısını sağolsun Yetkin İşçen Bey basılır basılmaz bana da ulaştırdı...

Derginin bugüne kadar yayınlanan sayılarında yüzlerce ilginç ve değerli konu, haber, araştırma, belge, resim-fotoğraf yayınlandı. Bunlardan bazılarını ben de burada yayınlayıp böyle değerli bir yayının tanıtımına kendimce katkıda bulunmaya çalıştım.

İlgili makamların daha çok üzerinde durması ve destek olması gereken bu dergiyi (tarihimizin en önemli noktalarından birini büyük bir titizlikle detaylandırması dolayısıyla) ben de destekleyerek burada tanıtmaya çalışıyorum.

Fakat bunu yapmamın nedeni üzerime aldığım bir görev ve sorumluluk bilinci değil, gerçekten derginin içerik olarak bunu hakketmesiyle ilgili bir durum.

Şimdi gelelim bu ay dergideki (benim için) en ilginç yazıya;

Savaşın icat ettirdikleri başlıklı yazıda siper kazma makinesinden "Flechette" denilen havadan insanların üzerine atılan büyük çivilere, zaman ayarlı tüfeklerden kolay açılan kapı koluna kadar bir sürü ilginç şey var.

İşte, bugüne kadar hiç duymadıklarımdan biri;

Eğer bir denizaltı "yüzeye yaklaşırken periskop'uyla kendini ele verirse" savaş gemileri de denizaltının üzerine giderek ["mahmuzlama" diye tabir edilen bir şekilde] saldırırmış...

Fakat bu yöntem de başka bir şeyin geliştirilmesine neden olmuş; periskoplu deniz mayınları...

Bildiğimiz deniz mayınlarına periskop takılarak geliştirilen bu icadın "altında bir gemiyi havaya uçurmaya yetecek kadar patlayıcı taşıdığını" bilmeyen savaş gemileri periskop görüp de denizaltıya saldırdığını düşündüğü zaman haliyle kaybeden kendisi oluyormuş.

Şimdi de gelelim linklere;

Dergiye abone olmak ve içerikle ilgili daha detaylı bilgi almak için; http://gallipoli-1915.org/adres.htm adresine bakabilirsiniz.

Çanakkale 1915 Dergisi'nde okuyup ilginç bularak burada ayrıca konu haline getirdiğim
başlıklı yazıları da ilgiyle okuyacağınıza eminim

Norwegian Recycling - The real breath

Norwegian Recycling'in so far albümünde "The real breath" diye bir parça var.

Bu; Eminem'le Blu cantrell'in parçalarının birbirine geçirilmiş ve epeyce de bir değiştirilmiş hali. Parça çok bilindik ara temalar ve ana path üzerinde ilerliyor ama vokallerin düzenlenişi, hareketlilik ve ruh bu parçayı biraz farklı kılmış :) "çok basit ama güzel" olur ya hani işte bu da öyle bir şey; http://youtu.be/6mKiBy_Od3Q linkinden parçayı dinleyebilirsiniz.

Norwegian Recycling'in nasıl başarılı acayip "Mashup"lar yaptığını görmek istiyorsanız grubun
http://norwegianrecycling.net adresindeki sitesine bakabilirsiniz.

Altı farklı parçanın içiçe geçirilip adeta birbirine yedirildiği "Don't stop believin'" isimli çalışmaya da bir göz atarsanız (her ne kadar piyasa işi olsa da) grubun bu konuda ne kadar iyi olduğunu görebilirsiniz.

nasıl çiziyorlar?

Kağıt kalem alıp bir şeyler karalamayı seviyorsanız ya da bu tür şeyler ilginizi çekiyorsa bu site de hoşunuza gidecek, çünkü karakalem çalışmalarından birini seçtiğinizde o resmin adım adım nasıl oluştuğunu görebiliyorsunuz. (şu anda 2327 çalışma var, istediğinizi seçip deneyebilirsiniz)

Dur yahu ben de biraz bir şeyler deneyeyim dedirtecek kadar insanın hevesini kabartan çalışmalar var. Ben beğendim ve sizlerin de beğeneceğini umuyorum.

06 Eylül 2011

Smokin' aces

Yine sıradan ve bilindik bir Amerikan polisiyesi...

Mafyayı tamamen kazımak için en güçlü olan tarafın içinden ayrılan rakibin tanık koruma programına dahil edilmesi düşünülmektedir ama güçlü mafya babası da bir sürü katili görevlendirip rakibini ortadan kaldırmak için harekete geçmiştir.

Sahne dünyasında yükselip oradan da tanıştığı mafya elemanlarıyla karanlık işlere bulaşan yeni şefi mafya öldürmeye çalışırken FBI da korumaya çalışacaktır. Adam lüks bir otelin süitinde adeta ölümünü beklerken polis gelen katillerle çatışmaya girer falan filan...

Sıkılan kurşunun, patlayan silahın, edilen küfürün haddi hesabı olmadığı gibi ölenin öldürenin kaçıp kovalamanın atlayıp zıplamanın da haddi hududu olmayan şiddet dolu mantıksız bir film.

İnsanlar bu kadar uğraşıp bu kadar emek sarfederek nasıl oluyor da bu kadar uyduruk filmler çekmeyi becerebiliyorlar ona mı yanayım yoksa bu tür filmleri seyredip beğenebilecek insanlar da bulunabildiğine mi bilemiyorum.

Bu tür filmlerin yaklaşık 20 yıl önce piyasadan kalkmış olması gerektiğini düşündüğüm için farklı bir şey veremeyen filmi de tavsiye etmiyorum...

(çocukların seyretmesi sakıncalı sahneleri olduğunu tekrar belirtmek isterim)

Golemata voda (Great water)

Stalin döneminde Yugoslavya tamamen Rusya'nın etkisi altına girmiştir. Savaş sonrası yokluk her yeri sarmışken kimsesiz çocukları toplayıp aşırı partizan olacak şekilde beyinlerini yıkayan "parti" minicik çocuklara inanılmaz baskı dolu bir eğitim uygulamaktadır.

Film, bir dönemi bir çocuğun gözünden anlatmaya çalışmış ama kurgu hataları, senaryoda sapmalar ve eksiklikler konuyu öyle bir dağıtmış ki ne bir konu takibi ne bir olay çizgisi ne bir duygusallık ne de bir heyecan bulmak mümkün değil...

Meraklısına sahne tasarımları ve mekân için belki bir anlığına ilginç gelebilecek olsa da konunun kopup durması ve çeşitli dallara ayrılıp birbirinin içinde kaybolması filmin olası etkisini öldürmüş.

Orta seviyeye yaklaşamayan kalitesi sarf edilen emekleri silip süpürdüğü için seyredilmese de olur denilebilecek bir filmdi o yüzden sizlere de seyretmenizi tavsiye etmiyorum. (Ayrıca; çocuklarla seyredilmesi uygun olmayan sahneleri bulunduğunu da belirteyim)