31 Ekim 2011

Taare zameen par (film)

Slumdog millionaire filmiyle birlikte Hindistan'dan Oscar ödülü için aday olan bu filmle birlikte Hint sinemasına bakışınız değişebilir.

(Bol şarkılı müzikli sayılabilecek iki üç sahnesini, konu iyice anlaşılsın diye gereğinden biraz uzun tutulan giriş kısmını saymazsak mükemmel bir filmdi.)

Beğendiğim filmlerin sayısı çok azdır ama tavsiye ettiğim böyle filmleri seyredenler asla pişman olmazlar, işte bu da öyle bir filmdi...

Okuma yazma bozukluğu (disleksi) olan küçük İshaan'ın hayatından bir kesit sunan film "klasik Hollywood klişelerinden biri olan; öğrencisinin hayatını değiştiren öğretmen" konusunu o kadar güzel ve farklı bir bakış açısıyla işlemiş ki beğenmemek mümkün değil...

Filmin olağanüstü güzellikteki sahneleri duygu yönünden de o kadar yüklüydü ki ağlamamak için kendimi tutmama rağmen yine de dayanamadım...

(Mutlaka seyredilmesi gereken aranıp bulunup arşive koyulması şart olan bu harika filmi herkes öğrensin diye de buraya yazmayı bir görev biliyorum.)

İnsan ilişkilerindeki bakış açısı, aile-çocuk iletişiminde sevginin değeri (ve hele ki konu çocuklar olunca) hissedilen hassasiyet ve masumluk çok ama çok güzel anlatılmış.

Filmin sinema sanatı bakımından sahne, çekim ve kurgu olarak eleştirilebilecek yönleri de var tabii ki ama esas aktarmak istediği şeyi o kadar derine işleyerek açık açık anlatıyor ki filmin yarattığı etki küçük hatalarından bahsetmemize engel oluyor.

Hüzün ve coşkunun bu kadar iç içe geçtiği filmler çok nadirdir o yüzden filmi ne yapıp edip bulun seyredin.

Başkalarının yanında ağlamaktan çekinen biriyseniz tek başınıza seyredin ve yanınıza mendil almayı da unutmayın...

Çok beğenip önerdiğim diğer filmlerde de yaptığım gibi bu filmin konusuyla ilgili fazla bir şeyler yazıp işin büyüsünü bozmak istemiyorum.

Not olarak da son bir şey; film bitince çıkan yazılarla birlikte gösterilenleri de seyretmeyi unutmayın, eminim sizler de kalbinizde çok acayip bir şeyler hissedeceksiniz.

30 Ekim 2011

haydi bakalım pamuk eller cebe :)

İnternette orayı burayı kurcalayıp bakarken “Bir Liranın Büyüsü!” başlığıyla yazılmış bir yazı dikkatimi çekti.

Büyü müyü boş işler de yine de bir bakalım ne demişler diye tamamını okudum ve iyi ki de okumuşum. Konu tamamen bambaşka bir şeyle ilgiliymiş ve sonuna kadar okuyunca o bir liranın büyüsü olduğuna ben de can-ı gönülden inandım. [ daha doğrusu hatırladım:) ]

Kısaca özetlemem gerekirse konunun ana fikri şu;
Bir çocuk parkında salıncağın sağına soluna, kaydırağın önüne ya da bir ilkokul kapısının çevresinde uygun gördüğümüz yerlere cebimizdeki bozuk paraları (hiç değilse ayda yılda bir kez bir lira) rastgele atalım ya da çaktırmadan düşürmüş gibi yapalım ;)

Bizler küçükken yolda para bulunca çok sevinirdik, gidip hemen leblebi, şeker, sakız, çikolata, dondurma vs. alırdık. Artık şimdiki çocukların böyle para bulmaları çok zor. Ayda yılda bir, birkaç bozuk para kaybetmek bizi fakir yapmaz ama çocukların dünyasına çok şey katar...

Daha fazlasını anlatıp ayrıntıya girmek istemiyorum, sanırım olay anlaşıldı :)

Yazı Sayın Ahmet Karayün’e ait ve okuduğumda o kadar hoşuma gitti ki “Keşke şunu ilk olarak ben akıl etseydim” demekten kendimi alamadım.

Bu gönderinin sonunda vereceğim linkten Sayın Karayün’ün yazısının tamamını okursanız inanın sizler de benim gibi düşüneceksiniz.

Sayfanın bulunduğu yerdeki yorum bölümüne övgü ve sevgi dolu düşüncelerimi yazıp gönderdim ama sanırım yazı eski bir yazı ve siteyi yönetenler de artık ne siteyle ne de bu konuyla ilgileniyor.

O yüzden Sayın Karayün’ün yazısının altında yer alma şansı bulamayan yorumumun yerine buradan sevgi dolu selamlarımı gönderiyorum.

Çevremizdeki çocuklara bizler de az çok bir şeyler yapıp dergi, oyuncak, şeker vs. gibi bir şeyleri alıp verip dağıtıyoruz ama sanırım bu yöntemle sağa sola tesadüfen bulacakları bozuk paralar bırakmak onları daha çok mutlu edecektir...

Haydi bakalım şimdi aşağıdaki linke basıp yazının tamamını okuyarak o ruhu iyice bir içimize sindirelim, unutmayın ki siz de bir zamanlar çocuk oldunuz :) o zamanlar neler hissettiğinizi iyi hatırlayacağınıza eminim.

28 Ekim 2011

Boogie Balagan RAKI N ROLL TURKISH TOUR!!!

Çok sevdiğim Boogie Balagan, RAKI N ROLL TURKISH TOUR!!! ismini verdiği konser serisi ile Türkiye'ye geliyor, duyurayım dedim :)

Kendilerini keşfettiğim ilk parçayı aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz;
Sosyal gezinti :) durumum sıfır olmasına rağmen mutlaka gitmeye çalışacağım, sizleri de beklerim :)


4th Nov. Old School (taksim) / istanbul

5th Nov. Karga (kadıköy) / istanbul

6th Araf (taksim) / istanbul

9th Nefes / Ankara

11/12th Mandarin / Bodrum ( 2 concerts)

13th Simurg / Antalya

16th Hayalbaz / İzmir

18th Karantina (taksim) / istanbul

İlk konser gece 12'de başlıyormuş, bu biraz zor ama diğerleri olabilir... 

25 Ekim 2011

İlber Ortaylı – İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu

Sevgili kareli defter okuyucusu;

Bu konu, okuduğum kitabın tanıtımından çok bu kitabı okurken karşılaştığım ilgi çekici bilgileri aktarmak için oluşturuldu.

Konunun girişinde kitabın özellikleri hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra ilginç bulduğum (kolay kolay karşımıza çıkmayan, öğrenilmesi, bilinip bulunması zor olan) bilgileri yazdım.

Sıkılmadan bu yazının sonunu getirebilirseniz, ülkemizle ilgili gerçekten çok önemli konular hakkında ilginç şeyler okuyup öğreneceğinizi söyleyebilirim. (Böyle önemli bilgiler içeren bir konuyu yazarken de mecburen yazının uzunluğu biraz fazla oldu ama akla takılan ya da havada kalan şeyler olmaması için bazen ayrıntıya girerek yazmak gerekiyor.)

Kitap, bilimsel olarak ele alınan “tarih bilgisi” bakımından çok önemli yüzlerce ayrıntıyı içeriyor olsa da doğal olarak buraya ancak beni şaşırtan ve çok ilginç bulduğum sayılı şeyi alabiliyorum.

Evet, şimdi konuya giriyorum;

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları tarafından 30 yıl önce basılmış olan bu kitabı okumaya başladığım zaman ilginç bilgilerle karşılaşacağımı tahmin ediyordum ama bu kadarını ummuyordum...

(Tarih, siyaset, politika, uluslararası ilişkiler konularına meraklı olan herkesin okumasını tavsiye ediyorum...)

Her şeyden önce şunu söylemekte fayda görüyorum;

Kitapta konusu geçen ne varsa, hepsi için belge ya da yayın olmak üzere yazılıp anlatılan şeylerin alındığı kaynakların bilgisi mutlaka verilmiş. Çeşitli araştırma ve istatistik bilgiler doğrultusunda sayı ve grafiklerle de konunun ayrıntılı bilgileri karşılaştırılıp incelenmiş ayrıca kitap sonunda yazışmaların belgeleri olan ekler de kitaba dahil edilmiş...

Kitap, adından da anlaşılacağı gibi Osmanlı’nın son dönemlerinde Almanya ile kurulan ilişkileri, bu ilişkilerin etki ve sonuçlarını inceliyor. Ama bunları anlatırken o dönemin çeşitli özelliklerine de dikkat çekerek (birçok konuyu da farklı yandan ele alarak) değişik bilgiler edinmemizi sağlıyor...

Şimdi gelelim (olabildiğince kısa bir şekilde) kitapta ilginç olan konulara...

Son yıllarda bütün ülkenin (ve hatta neredeyse bütün dünyanın) konuştuğu Ermeni meselesi ile ilgili bir bölüm oldukça ilginç bilgilere yer veriyor.

Bu konuyla ilgili olarak döneme ait kısa bir hatırlatma yapalım;

O zamanlar İngiltere, Fransa ve Amerika’nın gerek siyasi gerekse ekonomik çıkarları için bütün bölgeyi (Ortadoğu ve balkanlar) olabilecek en fazla sayıda ulus ya da özerk bölgeye ayırmaya çalıştığını hatırlayarak konuya girelim.

Osmanlı içinde yabancı ülkeler tarafından milliyetçi fikirler etrafında toplanması sağlanan azınlıkların örgütlendirilip ayaklandırılarak kendi ülkelerini kurmaları için destek gördüğünü tarih okuyan herkes gibi bizler de biliyoruz.

Bu siyasi uygulamanın moda olup Osmanlı’dan koparabildiği kadarını kopararak ülkeyi iyice zayıflatmasından sonra sıra Anadolu’da yüzlerce yıldır Türklerle birlikte yaşayan Ermenilere gelmiş.

Şimdi burada biraz ara verip konuyla ilgili olan diğer alana girip orada da biraz hatırlatma yapalım, sonra iki oluşumu birleştirip sonucu elde edeceğiz. (ki benim işim burada "elde edilen sonucu belgelere dayanarak anlatan" kitaptaki bölümleri sizlere özetlemekten başka bir şey değil.)

Almanya sanayi devrimine geç girdiği için diğer Avrupa ülkelerinin çok önceleri başlattığı sömürgecilik sistemine tam olarak dahil olamadı... Önceleri Uzakdoğu’ya kadar gidip sömürge kolonileri kurmaya çalışan Almanya, çok önceden buralara yerleşmiş olan İngiltere’yle baş edecek kapasitede değildi.

Rusya’nın Balkanlardaki hakimiyeti, diğer ülkelerin Afrika’yı ele geçirmiş olması Almanya’yı (yayılıp sömürgeleştirebileceği yer bulamadığı için) mecburen Ortadoğu’nun büyük bir bölümünü elinde tutan Osmanlı’ya yaklaştırdı.

Almanya, Osmanlı’yla her yönden yakın ilişkiler kurmaya başladı ve tek amacı Osmanlı’nın sahip olduğu topraklardaki her türlü kaynağı kendi ülkesine taşımaya çalışmaktı.

Diğer ülkelerle kurduğu her ilişkiden devamlı ekonomik yaptırımlar veya çeşitli zararlar gören Osmanlı, Almanya’nın yakınlığını samimi buldu. Çünkü Almanlar hiç durmadan askeri, ekonomik ve ulaşım gibi sosyal bakımdan ülkenin ihtiyacı olan konularda Osmanlı’ya yatırım yaparken diğer ülkeler gibi (görünür olarak) geniş tavizler istemiyordu.

Diğer güçlü Avrupa ülkelerinin Osmanlı’ya hakim olup kendi çıkarlarına zarar vermesini istemeyen Almanya tüm bu sebepler yüzünden Osmanlı’yı destekleyerek bölünmesine engel olmaya çalıştı.

Bu bölünme ve toprak kapma olaylarını dışarıdan destekleyen diğer ülkelerin uygulamaya aldığı “Ermenilerin savaş sırasında içeriden saldırılar düzenlemesi”ni engellemek isteyen Almanya; (Ermeni tehciri olarak bildiğimiz) bu konuda da  kararlılığını gösterip  “Ermenilerin yurt sınırları dışına çıkarılmaya zorlanması”nı bizzat yönetip yetkilileri de özellikle yönlendirmiş...

Sonradan büyük bir faciaya dönüşecek olan Ermeni tehcirini en üst kademede Alman Genelkurmaylığı’nın tavsiye edip yönettiği savaş sırasında ve sonrasında açıklanmış...

Askeri güvenlik nedeniyle çıkarılan bu sürgün (tehcir) kararının arkasında dönemin Alman Genelkurmaylığı’nın bulunması konuyu çok ilginç yerlere taşıyor.

Daha önceden Ermeni tehciri ile ilgili okuduğum yazıların hiçbirinde Almanya’nın konuyla ilgisi olduğuna dair bir bilgiye rastlamamıştım... Durum böyle olduğu için ben de bunu kareli deftere aldım...

Peki, ilginç olan başka neler var?

Yukarıdaki konuyla da ilgisi bulunan askeri birliktelik de bunlardan biri...

Konunun şöyle bir evveliyatı var; Bir yandan Osmanlı kuvvet kaybederken, Avrupa’da da Prusya içinden doğmuş yeni Alman devleti Avrupa’nın güçlü ülkeleriyle savaşıp gücünü ispat ediyor. Almanların özellikle o dönemde güçlü olan Fransızlara karşı başarılı olması bütün dünyanın dikkatini çekerken bizimkiler de Osmanlı ordusunun geliştirilmesi için karşılıklı askeri anlaşmalar yapıyorlar.

Buna göre Alman ordusunda görevli olan bazı subay ve üst rütbeli askerler Osmanlı ordusunda görev almaya başlıyor... Hatta bu görev alma ve yönetim işi o kadar ileri gidiyor ki bildiğiniz gibi I. Dünya Savaşı’nda ordumuzu bir Alman komutan yönetiyor.

Ben bugüne kadar Almanlar askeri açıdan sadece Osmanlı’yla anlaşıp bizim ordunun başında komutanlık (ve diğer hassas noktalarda subaylık) yaptılar diye biliyordum ama bu kitapta öğrendim ki Almanlar aynı zamanda Yunan ordusunu eğitmek için de subaylarını yolladıkları gibi Bulgaristan’da da belli bir Alman etkisi olduğu biliniyormuş...

Hatta;

“Prusya askeri eğitim ve disiplin düzeni”ne ait yöntemleri geliştirerek Alman ordusunda yapılandıran Alman subaylarının kazandığı Fransa Savaşı’nın etkileri o kadar nam salmış ki
Japonya bile çeşitli imtiyazlar elde etmek için kendileri adına savaşmaya gelen Fransız askeri misyonunu gönderip yerine Almanları getirtmiş.

Çin de bu olayları yakından takip ettiği için 1894-95 Çin-Japon Savaşı’nda Almanlara (Çin’deki o kadar nüfusu düşününce insanın aklı almıyor) Çin ordusunun komuta kademelerinde görev vermiş...

İşte, dönem böyle bir dönemmiş ve Alman ordusu askeri yapı bakımından neredeyse bütün dünyada itibar gören bir kurummuş...

Tabii yine kitaptan öğrendiğime göre bizimkiler bu işin de suyunu çıkarmışlar; Almanya’dan gönderilen subaylara o kadar kısa sürede o kadar bol keseden para dağıtılması gibi aynı şekilde bol bol askeri ünvanlar da ihmal edilmiyormuş...

Bu işin sonu, ilk gelen gruplar içinde yüzbaşı olan Kamphövener’in kısa sürede müşir yapılması ve sonrasında padişahın kendisine “yaver-i ekrem”lik vermesine kadar gitmiş. Bu sayede Kamphövener gibi sıradan bir subay törenler sırasında uygulanan askeri protokolde Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ile aynı sırada yer alıyormuş hem de en ön safta ve at üstünde...

Tabii ki Kamphövener isimli Alman subayının Gazi Osman Paşa kadar bu ülke adına kahramanlık yapmadığını herkes biliyordur ama amaç burada o dönemin modası olan Alman askeri gücünün Osmanlı ordusunda da en önde yer verilerek tüm dünyaya gösterilmeye çalışılmasından başka bir şey değildir.


Bu ve bunlar gibi yüzlerce tarihi bilgiyi yansıtan ayrıntılarıyla okunmaya değer olan kitabı kesinlikle öneriyorum.

İşgal etmeden bir ülkeyi kültürel olarak ele geçirip yönetip sömürmenin temellerini atanların ne kadar disiplinli ve çalışkan olduklarını, kaç türlü oyunla binlerce numara çevirdiklerini göstermesi açısından okunmasını da özellikle konuyla ilgili olanlara tavsiye ediyorum.

21 Ekim 2011

videomark

Konunun başlığından anlayan anladı ama ben yine de aklıma gelen bir geliştirme fikrini yazmak istiyorum.

Cep telefonu, bilgisayar, tablet pc'ler gibi elektronik ortamda video dosyalarını oynatmamızı sağlayan bir sürü alet var... Konu bununla ilgili ama önce başka bir alandan örnek verip sonra da bu konuya bağlayayım.

Kitap okuduğumuz zaman önemli olan yerlerin altını çizdiğimiz gibi elektronik ortamda okuduğumuz kitapları işaretlemek için de aynı şekilde hangi sayfada neyi beğendiysek işaretleyebildiğimiz programlar var.

Elektronik kitap üzerinde önemli gördüğümüz yerleri işaretleme işlemine "bookmark" oluşturma deniliyor, oraya bir "bookmark" atayıp not yazabiliyorsunuz ve kitap bitince önemli yerlerle birlikte neye dikkat etmeniz gerektiğini lazım olunca "yazdığınız notlarla birlikte" görebiliyorsunuz.)

İşte bundan yola çıkarak diyorum ki; e-kitap okurken not almak için kullandığımız "bookmark" oluşturma işlemini hayır sahibi :) bir "video oynatıcı programı" firması da (elektronik ortamda seyrettiğimiz filmlerin beğendiğimiz bölümlerini işaretlemek için) programına eklese kullanım açısından bizim için satış açısından da onlar için iyi olmaz mı?

Bu sayede seyrettiğimiz filmlerin beğendiğimiz sahnelerini "bookmark" koyup işaretleriz ve daha sonra istediğimiz zaman da filmi açıp çok kolayca o sahneleri anında buluruz.

Her zaman olduğu gibi fikir verip söylemesi benden, yapması onlardan :)

19 Ekim 2011

Değişim yılları - Altan Öymen

"Bir dönem bir çocuk" isimli kitabında çocukluğundan gençliğine kadar olan dönemde kendi çevresiyle birlikte Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri akıcı bir dille anlatan Altan Öymen'in "Değişim yılları" isimli kitabını da beğenerek okudum.

Kitaptaki konuları aktarmak için "şöyle hepsinin biraz üstünden" bahsetmeye kalkmak bile başlı başına bir kitap hazırlamak gerektireceği için :) sadece çok ilgimi çeken konulardan bahsetmeyi daha doğru buluyorum.

Kitabın içeriği o kadar geniş ve o kadar kapsamlı, o kadar detaylı ki ilginizi çekmeyen konular olabileceği gibi mutlaka ilgilendiğiniz alanlarda da bir şeyler bulacağınıza eminim.

Şimdi gelelim kitaptan aklımda kalanlara;

Atatürk sonrası tek partili demokrasi arayışının sonu olan "Çok partili dönem"e geçişte Demokrat Parti seçimleri kazanınca ülkenin siyasi yapısı da değişim göstermektedir. Öymen, bu durumu "Bir milletvekilinin oğlu ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi" olarak yakından takip etmektedir...

Atatürk, gerek uyguladığı askeri ve milli kalkınma yöntemleriyle gerek siyasi yapılanmanın başlangıcını kurmasıyla büyük bir atılım yapmış fakat zamansız bir şekilde hayata veda etmiştir.

Zaman, CHP ve Millet Meclisi'nin yönettiği bir ülkenin demokratikleşme sürecini yaşadığı bir zamandır.

CHP çatısı altında birleşen tüm siyasi yönetim kadroları, Milli Şef İsmet Paşa'nın önderliğinde çok partili döneme doğru ilerlemektedir.

CHP'den sonra Demokrat Parti, daha sonra da Millet Partisi kurulur fakat burada ilginç olan şudur ki;
CHP'den ayrılanlar (yeni katılanlarla birlikte) Demokrat Parti ismiyle yeni bir parti kuruyor. Sonra DP'den ayrılanlar da (yine yeni katılanlarla birlikte) Millet Partisi'ni kuruyor.

Yani meclisin içinde siyasi olarak tek başına daha fazla büyüyemeyen CHP bölüne bölüne yeni partiler oluşturuyor ve:
Bu üç partinin de başında Atatürk'ün en yakın üç arkadaşı (CHP'de İsmet İnönü, Demokrat Parti'de Celal Bayar, Millet Partisi'nde Mareşal Fevzi Çakmak.) bulunuyor.

Bu konu bana ilginç geldi, çünkü;
Cumhuriyeti kuran askeri yapının, siyasal alana kayıp CHP'yi oluşturmasından sonra tek partili meclis içinde "kendine istediği konumda yer bulamayan" askeri yöneticilerin sivil olarak da olsa ülkeyi yönetme düşüncesinin devam ediyor olması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu.

Meclis ve partilerle ilgili siyasi olayların detaylarından bahsetmesi dışında ülkemizin önemli isimleriyle de ilgili birçok bilgi içeren kitap gerçekten okunmaya değer.

Ünlü yazarımız Sabahattin Ali'nin siyasal baskı sonucu ülkeden kaçmak zorunda kalışı ve kaçış yolunda öldürülmesiyle ilgili yürütülen soruşturmaların ayrıntıları, ailesinin ve yakınlarının konuyla ilgili anlattıkları...

Nazım Hikmet'in tüm engellemelere rağmen çıkan aftan yararlanarak serbest kalması ve ülkeden kaçışına yardım eden birincil tanığın açıklamaları...

Türkçe okunan ezandan arapça okunan ezana geçişin siyasal aşamaları... Kitaptaki ilginç olan yakın tarihimizin olaylarından sadece birkaçı.

Öymen "Değişim yılları" isimli kitabında sadece ülke içinde değil bütün dünyada olan bitenden bahsederken; II. Dünya Savaşı sonrası siyasi iki kutba ayrılan dünyayla Türkiye'nin politik ve stratejik durumunu da ilginç ayrıntılarla aktarıyor.

Bu kitabın en ilginç bulduğum konularından biri de bu bölümde yer alıyor. Bugüne kadar Türkiye'nin (Birleşmiş Milletler'de alınan kararla) Amerikalılara destek olması için Kore'de savaşmaya gittiğini sanırım bilmeyen yoktur.

İngilizler nasıl ki bizim Kurtuluş Savaşı'mızda kendi ülkesi dışında dünyadan topladığı diğer ülke askerlerini Çanakkale'ye yığdıysa, Amerika da Kore'de gerçekleşen Kuzey-Güney Kore İç Savaşı'na Birleşmiş Milletler'de alınan kararla çeşitli ülkelerden askeri güç topluyordu.

Bu savaşın amacı;
Kore'nin kuzeyini ele geçiren "Sovyet destekli komünist rejimin" ülkenin tamamını ele geçirmesine engel olmak diye biliyordum.

Fakat daha önceden Sovyetler'le Amerika'nın Kore'yi "Bir anlaşma dahilinde alınan ortak kararla" aralarında bölüştüklerini ve sonradan çıkan anlaşmazlıklar yüzünden Amerika'nın buraya müdahale ettiğini bu kitaptan öğrendim.

Bundan başka; Kuzey Kore'nin Çin'de yükselen Mao'cu komünistlerden destek görmesi ve hatta Türk askerinin "Kuzey Kore'ye asker gönderip savaşa fiilen dahil olan Çin askeri kuvvetleriyle" birebir çarpışmaya girip kayıplar vermiş olmasını, Amerikalıların sadece kendilerini koruduğunu ve "Amerikalıları korumak için" orada bulunan askerimiz zorda kalınca yardıma gelmediğini de yine Öymen'in çeşitli kaynaklardan alıntılarla kitabına aldığı bu açıklamalardan öğrendim.

Kore Savaşı'na Türkiye'nin asker yolladığını biliyordunuz ama Çin Ordusu ile Türk Ordusu'nun savaştığını biliyor muydunuz?

"Değişim yılları" isimli kitapta işte böyle bir sürü bilgi ve ayrıntı var. Okumanızı tavsiye ediyorum.

Ben, yazarın "Bir dönem bir çocuk" isimli kitabını ve "Değişim yılları"nı okudum, şimdi sırada (yine Doğan Kitap'tan çıkan) "Öfkeli yıllar" kitabı var.
[Bu arada içeriden aldığım bilgiye göre Altan Öymen bu serinin dördüncü kitabını da hazırlamaya devam ediyormuş. Merakla bekliyorum :) ]

18 Ekim 2011

Noruwei no mori [film]

 Ünlü Japon yazar Haruki Murakami'nin "İmkansızın şarkısı" isimli kitabından uyarlanan filmi çok sıkıcı buldum.

Sinema ve görüntü estetiği olarak film bazı yerlerinde güzel sahneler içeriyor olsa da konu farklı versiyonla anlatılan basit bir aşk üçgeni sınırlarını zorlayamıyor.

60'lardaki Japonya'da geçen öyküde; Watanabe isimli bir genç vardır ve yakın arkadaşının sevgilisine aşık olur ama aşkını gizler.

Bir süre sonra arkadaşı intihar eder ve aşık olduğu kız üzüntüsünden ağır bir bunalım geçirip tedavi görmeye başlar. Watanabe kızı bulur ve üzüntüsünü paylaşır.

Aralarında yaşananlar geliştikçe olay yatmaya kadar varır ama bu arada Watanabe'nin okul çevresinden tanıştığı başka bir kız daha vardır.

İki kadın arasında kalan Watanabe'nin zor bir karar vermesi gerekiyordur; üzüntüyle iç içe olan ve zor günler yaşayan eski aşkıyla mı yoksa kendisinden hoşlanan yeni aşkıyla mı devam edecektir?

Bunu anlatmakta zorlanan, ağır durgun sahneleri uzatan, konuşmaları ve kurgusuyla çok sıradan olan filmi bir iki sevişme sahnesiyle bir iki dağ kaya ve deniz akarsu manzarasıyla kurtarmak mümkün olmamış.

O kadar sıkıcı, uzun, basit, ağır tempolu ve sıradan bir filmdi ki para verip seyretseydim çok üzülürdüm.

Kitap belki iyidir ama filmi gerçekten kötüydü, gereksiz açık sahneler ve densiz konuşmalar hem filmin hem karakterlerin mantığına ters düşmüş, hiç beğenmediğim için sizlere de seyretmenizi tavsiye etmiyorum. (Bir şey değil filmin kalitesizliği yüzünden kitabını almış olduğum halde okumaktan da vazgeçtim.)

Serenity (Firefly) [dizi+film]

Seyredecek bitmiş dizi ararken Firefly'ı bulduk. Dizi bilimkurgu türünde olduğu için tercih ettik ama dizinin ömrü sadece bir sezonlukmuş ve 14 bölüm yayınlanabilmiş. Bu şekilde konusu yarım kalınca ardından da iki saatlik bir devam filmiyle final yapmışlar.

Başladık seyretmeye, önce sıkıldık hatta öyle ki dört-beş bölüm seyredince bırakmayı bile düşündük ama yine de devam ettik, iyi ki de etmişiz.

Dizinin ilk beş-altı bölümünü atlatınca yavaş yavaş sarmaya başladı ve o şekilde her akşam bir bölüm seyrederek diziyi tamamladık.

Fakaaat... dizinin arkasından final olarak çekilen Serenity'i seyretmeye başlayınca gördük ki emeklerimiz boşa gitmemiş :)

Uzun zamandır bu kadar heyecanlı bir bilimkurgu macera filmi seyretmemiştim...

Dizinin konusu ve işlenişi diğer bilimkurgu filmlerinden farklı olarak sanki uzayda geçen bir kovboy filmi havası yaratıyormuş gibi olsa da aslında "Uzay çağı ve gelecekten fazla ümitli olmayın, insan ve dünyadaki her şey aynen devam edecek. Parası olanlar iyi yerlerde yaşarken parası olmayanlar dünyanın ilkel şartlarında hayatlarına devam edecek." mesajı veriyordu.

Kimi yerde ultra lüks uzay çağı yaşanırken kimi yerde "Vahşi batı" tarzı yaşam devam ediyor ve bizim dizinin elemanları da bir yerden sonra yolcuları yüzünden kaçak duruma düşüp maceradan maceraya atılıyorlar...

Bu şekilde diziyi bitirip final bölümü sayılan Serenity'e gelince hem çekim tekniği hem efektler değişti ve konu bambaşka bir yere geldi...

Hızla değişen sahneleriyle, ilginç olayları ve heyecanı had safhada akışıyla muhteşem bir film seyretmiş olduk.

Dizisinden biraz sıkılabilirsiniz ama bu kadar güzel bir bilimkurgu filmine geçiş yapabilmek için seyretmeyi göze almalısınız.

Terminatör 2 filminden beri böyle heyecanlı bir bilimkurgu seyretmemiştim... Bulup seyredebilirseniz sizin de beğeneceğinizi tahmin ediyorum.

Half Nelson [film]

Amerika'nın iç ve dış siyasi olaylarına eleştirel yolla yaklaşan filmde hayata zorlukla tutunan bir öğretmenin en alt sınıftaki insanlar arasında kendi sorunlarıyla uğraşına tanık oluyoruz.

Kenar mahallelerden birinde genelde siyahi öğrencilerin bulunduğu bir okulda öğretmenlik yapan Dan, öğrencilerine tarih dersleri vermektedir.

Yaşadığı çevrenin sorunlarını fark edip uygulanan politikaları öğrencilerine anlatan Dan, özel hayatında uyuşturucu kullandığı için en dibe vurmak üzeredir. Bu durumunu öğrencilerine yansıtmamaya çalışsa da küçük bir kız öğrencisine uyuşturucu kullanırken yakalanır.

Kızla öğretmen yavaş yavaş arkadaş olmaya başlar ve öğretmen kendi sorunları arasında bir de bu kızla uğraşır.

Kızın anne babası ayrılmış, kardeşi ölmüştür ve annesi de çalışmaktadır, bu zorlu hayatta kendisiyle ilgilenen birilerine ihtiyaç duymaktadır ama ona yardım(!) edebilecek tek insan yine o çevreden uyuşturucu satıcısı olan başka biridir.

Dan bu durumun farkına varınca kızı o ortamdan kurtarmak için bir iki girişimde bulunur ama çeşitli sorunlar kızın kurtulmasına engel olur...

Öğrencisinin uyuşturucu satan birinin himayesinde olmasının ne anlama geldiğini bilen Dan, duruma müdahele etmeye devam eder ama sokakların insanları sürüklediği yol artık onların karşı koyamadığı kaderleri haline gelmiştir.

Filmin akışı ana planda böyleyken bir yandan da Dan'in özel hayatına girip çıkarız; sosyal bir yapılanma içinde gösterilecek tepkilere karşı inancını kaybetmiş olan ebeveynler, okuduğu kitabın ismine göre karşısındakini siyasal bir "taraf"a yerleştiren sevgili, durumu farkedip pek de umursamayan öğretmen arkadaşlar, vs. vs...

"Tek başına ne yapabilirsin ki?" cümlesi çok sık söylense de tek başına da bir şeyler yapılabileceğini ve ne kadar ümitsiz olsanız da hayata karşı dik bir duruş için; en azından kendinizi sağlam tutabilmeniz gerektiğini "uyuşturucu kullanarak buna kendiniz açısından engel olduğunuzu" da filmde iyi vurgulamışlar.

Filmin kısaca özeti üç aşağı beş yukarı böyle ama tabii ki bunu görüp anlamak için birbuçuk saatlik ağır akan filme tahammül edip sıkılmadan seyretmeniz gerekiyor ki gerçeklik uyandırması amacıyla uzatılan sessiz sahnelere sabırla katlanıp sonunu getirmek zor.

El kamerasıyla çekilen filmde oyuncular iyi, verilmek istenen fikir iyi ama diyaloglar, kurgu ve akış çok sıkıcı.

Rastlarsanız bir bakarsınız ama yine de "devlet, bireylerin haklarını ve özgürlüğünü korumuyor ancak sen çevreni değiştirebilir belki bir iki kişiye yararlı olabilirsin" ana fikri için sonuna kadar dayanabileceğinizi sanmıyorum...

Her filmi seyrederim diyenler şansını deneyebilir fakat ben tavsiye etmiyorum, sonuçta seyredilmesi gereken farklı ve etkileyici bir film demek zor.

Jill Scott - Blessed

The light of the sun albümünden çıkan "Blessed" biraz eski suratlı :) ama çok sıkı bir giriş ve devam eden akıcı ritmiyle güzel bir parça.

Biraz 70'lerin Funk tarzını andırsa da modern bir R&B parçası da sayılabilir.

Kaliteli bir sound'u olduğu için özellikle buraya alıp sizinle paylaşıyorum.
Çok iyi bir ses sisteminde etkileyici derinliğini siz de farkedeceksiniz...

17 Ekim 2011

Olly Murs - Heart Skips a Beat

Olly Murs'un önümüzdeki ay çıkacak olan albümü “In Case You Didn’t Know”dan iki parça
sanırım albüm eğlenceli olacak :)

14 Ekim 2011

Nabiha - Cracks

Sakin ama eğlenceli bir albüm olan "Cracks"le beğendiğim müzisyenler arasına giren Nabiha'nın bu albümü bir iki değişiklikle "More Cracks" ismiyle tekrar yayınlanınca beğendiğim parçaları kareli defter'in müziğe düşkün okurları için yazayım dedim...

Nabiha'nın "Cracks" albümünden beğendiğim parçalardan youtube'ta sadece bu ikisini bulabildim.

ama bu albümü bulursanız
"You",
"2-3-4",
"Sneaking out the backdoor" ve
"Red letter days" gibi birçok parçanın linklerini bulabildiklerimden de güzel olduğunu görebilirsiniz.

White Arrows - Get Gone

İlk dinlediğimde farklı bulup beğendiğim "Get gone"ı bir iki kez niyetlenip buraya koymak istedim, yazısını yazıp linkini bile kopyaladığım halde niyeyse başkalarının beğenmeyebileceğini düşünüp vazgeçtim, hem de iki kez...

Derken bugün yolda dinlediklerim arasında çalmaya başlayınca White Arrows'a haksızlık yaptığımı düşündüm.

Parça ilk başta biraz ağır gibi geliyor ama nakarat bölümleri işin içine girince parçadaki ruhu ve ritmi hissetmeye başlıyorsunuz... es geçmek istemediğim için kareli defter'e alıyorum :)

13 Ekim 2011

It's Kind of a Funny Story [film]

Gençlik çağının bunalımlı havasını yaşayan Craig, sık sık intihar etmeyi düşünmektedir. Ve bunun psikolojik bir sorun olduğunun bilincine vararak kendi isteğiyle gidip kliniğe yatar.

Beş günlük bir gözlem süresi boyunca psikoloji kliniğinde kalmak zorunda olan Craig, her birinin ayrı bir sorunu olan diğer hastalarla arkadaş olmaya başlar.

Craig, kurduğu arkadaşlıklarla başkalarının sorunlarını da öğrenip bütün insanların bir dönem mutlaka hayatla alıp veremediği olabileceğini farkedince hissettiği baskı biraz hafifler ve yavaş yavaş kendini olayların akışına bırakmaya başlar.

Grup terapisinden kişisel rehabilitasyon görüşmelerine kadar birçok detayı da barındıran ve buna rağmen duygu sömürüsü ya da bilmişlik yapmayan senaryoda her şey yerli yerindeydi...

Küçük ayrıntılarla süslü genel akış, insanı hiç sıkmayan minik "gençlik filmi efektleri"yle de desteklenince ortaya gerçekten de ismi gibi "neredeyse eğlenceli bir hikâye" çıkmış.

Film böyle eğlenceli ve akıcı bir anlatıma sahip (hatta anlatım tarzıyla gençleri hedef almış) olmasına rağmen; ebeveynler için de doğru yönlendirmeler içeriyor.

Klasik akıl hastanesi konularını işleyen filmlerin belli tiplerini biraz yumuşatarak veren (ve biraz daha eğlendirici bir havayla sunmaya çalışan) senaryonun diyalogları akıcıydı, anlattığı şeyler hepimizin sorunlarına benzer sorunlardı, hayatın insanların üzerine yüklediği sorumluluklara dair güzel yorumlar vardı, bu yüzden de ayrıca tercih edilebilir bir film olmuş.

Filmi hiç kopmadan ve bazen de gülerek izledim, size de izlemenizi tavsiye ediyorum.
Bir iki yerde denk gelen iyi seçilmiş film müzikleri filmi izlerken daha da bir havaya girmenizi sağlıyor. Olağanüstü bir başyapıt değil ama güzel vakit geçirilebilecek kaliteli bir film olduğunu söyleyebilirim.

12 Ekim 2011

karıncanın tırnağı?

Bir noktadan yola çıkarak, ondan ona atlaya atlaya giden aklımın; belli bir mantık silsilesini takip ederek çok acayip yerlere ulaştığı olur. Dümdüz düşünce akışıyla ulaştığım sonuçlardan elde ettiklerimden bazen ben bile korkarım ama sizin için endişelenecek bir durum söz konusu değil :)

Şimdi, aklıma gelince telefonuma yazdığım uzun gönderiyi sizinle paylaşıyorum. Akıl hastanelerinin kaldırılmasının düşünüldüğü şu sıralar, elinizin gereksiz yere telefona gitmeyeceğini umuyorum :)

Doğada yaşayan kuşların tırnaklarının kesilmesine gerek yoktur, onlar ağaçlara dallara oraya buraya kona kalka tırnaklarının uzunluğunu günlük yaşamları içinde doğal yollarla farkında olmadan törpüleyerek sabit tutarlar.

Evde, kafes içinde beslenen kuşların tırnakları ise belli aralıklarla kesilmelidir çünkü hayvanın tırnakları kafes içindeki yaşam koşulları nedeniyle yıpranmadığı için normalden daha uzun olur.

Kafesin ince tellerine tutunduklarında da tırnaklarının uzunluğu nedeniyle kendi kendilerini yaralayabilir, en azından derisinin çizilmesine neden olup mikrop kapıp hastalanabilirler...

Tırnakları olan birçok evcil hayvanda da benzeri sorunlar vardır.

Kısacası; tırnakları olan hayvanlar doğada yaptıkları hareketlerle ve yaşam koşulları sebebiyle farkında olmadan tırnaklarını törpülerler, evcil hayvanların böyle bir yaşamı olmadığı için tırnakları yıpranmaz ve olması gereken uzunluğun üzerine çıkarak birçok yönden hayvana engel olabilir.

Gelelim karıncalara;

Karıncalar dik yüzeylere tırmanırken nasıl tutunur, onların da tırnakları mı var, varsa bunların rahatsızlık verecek kadar uzaması yine diğer hayvanlarda olduğu gibi sağa sola tırmandıkları (ya da başka şeyler yaptıkları) için doğal yolla engellenmiş oluyor mu?

Eğer karıncalarda da durum böyleyse yuvanın dışında görevli avcı ya da asker olan karıncalar normal olarak oraya buraya gidiyor bir şeyler tutup kaldırıyor, taşıyor ve tabii ki hiç durmadan da bir yerlere tırmanıp duruyorlar.... bu durumda bunların tırnakları normal olarak uzarken bir yandan da çevre koşulları nedeniyle yıpranıp normalde olması gerektiği boyutlarını korumuş oluyor... (mantığım bunu emrediyor)

İşte şimdi geldik esas konuya;

Bunlar böyleyse devamlı yuvada kalan karıncaların tırnakları ne oluyor?

Onlar da uzuyordur ama devamlı yuvada diğer işlerle uğraştıkları için yıpranıp doğal yollardan törpülenmesi mutlaka daha az oluyordur.

Bu durumda bu karıncaların tırnakları uzamaya devam eder ve normalden daha uzun olur...ki böyle bir şey o kadar küçük bir alanda çok sayıdaki karıncayı düşününce mantıklı gelmiyor....

Peki o zaman ne oluyor, nasıl oluyor?

Yuvada görevli karıncalar tırnakları uzamayan özel karıncalar mıdır?

Bu durumda da aynı koloni içinde iki farklı karınca oluyor; biri tırnakları uzayan karınca diğeri uzamayan...

Böyle iki ayrı tipte karınca olursa;
"yuvada çalışıp hayatı boyunca yuvada kalacak olan" karıncalarla "yuva dışında görevli olacak" karıncaların daha doğmadan önce hangisinin hangi özellikte olduğu genetik açıdan belirlenmiş olmalı... ki bu da doğanın izlediği basit ve kullanışlı olan yanına yani "pratik olanın hayata geçirilmesi" şartına ters düşüyor...

İki farklı tip karıncaya iki farklı tırnak tipi genetik olarak fazladan karışıklık çıkaracaksa ve uygulanabilirlik açısından da gereksiz bir fazlalıksa... O zaman ne!?

Bu durumda bunu açıklamak için en mantıklı sonuç;
[karıncaların yuvada kalan ve dışarıda görevli olan (iki ayrı işbölümünü yüklenen) iki ayrı tipi olduğu bilimsel gerçeğini de göz önünde bulundurduktan sonra] bu iki ayrı tipin tırnak yapılarının aynı olduğu ve hiç uzamadığıdır...

Peki öyleyse "içeride hafif koşullarda" ve "dışarıda zorlu koşullarda" tırnakların uzamasına biyolojik olarak gerek duyulmaması bizi hangi sonuca götürür?

Bu mantığa göre (Karıncaların tırnakları yıpranınca yeniden uzamasıyla yerine gelmiyorsa hayatını sürdürmesi için de tırnaklarının olması zorunluysa) cevap;

O zaman "karıncaların tırnakları, yıpranmayacak kadar dayanıklıdır." olmalıdır...
Öyle ki; hayatları boyunca o kadar şeyle karşılaşmalarına rağmen işlevlerini yerine getirir ve hiç aşınmazlar...

Durum ve en baştan beri yürüttüğüm bu mantık doğruysa o zaman karıncaların tırnakları incelenmeli o yapı çözümlenip dayanıklı yapay yarı organik malzemeler yapılması için çalışmalar, araştırmalar yapılmalı....

Not: Aslında çok kısa bir şekilde;
"Karıncaların tırnağını oluşturan dokuyu inceleyip buradaki malzeme benzeri bir madde yapıp kullanarak yapay organların dayanıklı olması yanında organik olması da sağlanabilir mi?" diye yazıp bırakmam lazımdı ama bu cümleyi okuyanlar neyi nasıl düşünüp nereden ne çıkardığımı anlamayabilirler diye bu konu hakkında ilk olarak yazdıklarımı da silmeden aynen bıraktım...

Sonuçta, "neyi söylediğin ya da yaptığın" kadar "nasıl söylediğin ve bulmak için izlediğin yöntem" de önemli olabiliyor, o yüzden hem kendi izlediğim düşünce akışını hem de buradan elde ettiğim sonucu birlikte yazmanın daha yararlı olacağını düşündüm.

Bu yazı hoşunuza gittiyse ve hâlâ buraya kadar bıkmadan okumaya devam ediyorsanız bir de şuna bakın: Mikrodalga fırından arılara uzanan bir tez

Serdar Özkan - Kayıp gül

Metrobüsteki reklamlarda görünce ilgimi çekmişti geçenlerde elime geçince iki üç günde yavaş yavaş inceleye inceleye okudum...

Kitapta öncelikle en çok dikkatimi çeken şey sanki özellikle batı kültürü için sipariş edilmiş gibi olmasıydı.

Bende böyle bir duygu uyandıran şey ise isimlerin ve yerlerin yabancı olmasından çok; romana ait kurgunun temelindeki klasik yapıyla birlikte giriş gelişme sonuç bölüm bağlantıları için geçişlerde okuyucuya "daha sonra açıklanacağı" özellikle hissettirilen ipuçları gibi ayrıntıların ustalıkla yerleştirilmiş olmasıydı...

Bütün bunlar, kitabın mekanik yapısı için çok uğraşıldığını açıkça belli ediyor ama sonuçta alışık olduğumuz bir Hollywood filminin senaryo iskeletini de andırmıyor değil...

Fakat romanın işlediği konu bu şekilde "batı kültürünün sanatsal kalıpları"na göre profesyonelce hazırlanmış olunca bizler için biraz yapay kalıyor.

Bu yapaylığı hissederek konuyu takip ettiğinizde de roman içindeki birçok şey inandırıcılığını kaybediyor.

Şimdi de oraya gelelim;
Doğu kültürüne ait ruhani öğelerin "dünyadaki sembolik nesnelerle eşleştirilip" sonra da bunları "mantığımızda gerçekten öyleymiş gibi doğrulatmayı" amaçlaması felsefi açıdan her zaman uygulanan bir yöntemdir.

Tamam, bunun için bir eleştirim olamaz ama kitabın kahramanı olan genç kızın bütün anlatılanları harfiyen kabül edip ona göre tercihler yaparak gerçek kişiliğini bulma yolunda kat ettiği mesafeyi kabullenmek bana biraz gerçek dışı geldi.

Bir romanın kahramanı davranışlarıyla gerçek dışı gibi gelmeye başlayınca da romanın tamamı için aynı şeyi düşünmeye başlıyorsunuz, anlatılanlar ve anlatım şekli ne kadar profesyonelce olursa olsun fazla inandırıcı gelmiyor.

Yeri gelmişken şöyle üstten bir romanın konusunu anlatmakta fayda var;
Diana adında Amerikalı genç ve zengin bir kız var. Annesi ölünce dünyada yapayalnız kaldığını düşünüyor ama annesinin "öldükten sonra açılmak üzere" bıraktığı mektupları okuyunca aslında babasının ölmediğini ve bir de ikiz kız kardeşi olduğunu öğreniyor.

Kız kardeşiyle son zamanlarda temasa geçen annesinde kardeşinin yazdığı dört tane mektup da vardır ama bunlardan hiçbirinde adres ya da telefon yoktur.

Diana kız kardeşinden gelen mektupları okuyunca bir şekilde onu bulmak için harekete geçer ve kız kardeşini ararken tanıştığı insanlarla yaptığı konuşmalar işin içine çeşitli sırlar katmaya başlar.

Bunlardan en önemlisi İstanbul'da bir otel işleten Zeynep Hanımdır.

Diana, Zeynep Hanımla tanışınca doğu kültürünün temelini oluşturan dini bilgilerin özü sayılan "iman etme ve kabüllenme"yi öğrenmeye başlıyor.

Fakat Zeynep Hanım bu itikadi felsefeyi güllerle, ruhlarla ve çeşitli kıyaslamalarla dolaylı yollardan (devamlı ima edilen şekilleriyle) ele alıp anlatıyor...

Diana bu felsefenin ilkelerine vakıf olmaya başlayınca; bu zamana kadar çevresindeki insanlara göre yaşadığını, gösterişli ve maddi bir hayat yaşadığı için de annesine ruhen yaklaşamadığını hissediyor...

Daha sonra Amerika'ya döndüğünde de bütün bunlardan kurtularak manevi değeri olan bir hayat yaşamanın en doğrusu olduğuna ikna oluyor...

Tabii ki benim burada yazarın romanında kahramanları aracılığıyla yarattığı dünya içinde yaşananları eleştirmem doğru olmaz.

Sonuçta hepsi bir kurgudur ve bunların tamamını birleştirince romanın takip ettiği konu dışında doğal olarak yazarın okuyucuya iletmek istediği bir ana fikir de olacaktır.

Bu ana fikri besleyen "dini inanca sahip olmanın manevi açıdan destek sağlayacağı düşüncesi"nin  romanda işlenmesinde bir gariplik yok ama "son yıllarda moda olan kişisel gelişim içerikli kitapların mantığıyla işlenmiş bir romanda" kullanılması "hafif dozda mistik felsefi öğelere itirazı olmayan batılı okurlar" için kitabın özellikle bu şekilde yapılandırıldığını da düşündürmüyor değil.

Her şeye rağmen hem teknik açıdan hem de "günümüz dünyasına ters düşmeyen" kültürel ve manevi içeriğiyle okunabilecek bir roman olduğu için alınabilecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Ben okumasam da olurmuş ama; Özellikle roman içinde edebi açıdan yapılan benzetmeleri çözüp kavramak, dini yönden tasavvuf felsefesine meraklı olan gençlerin ilgisini çekebilir.

07 Ekim 2011

Victoria Justice - All I want is everything

Bir sürü dizi ve filmde oynayan Victoria Justice'in şarkıcı olarak da geleceği parlak görünüyor.

Nickelodeon televizyon kanalının Victorious dizisinin müziklerini içeren albümden All I want is everything'i çalma listeme alarak buraya da ekliyorum...

underwater portraits

Olmayacak yerlere uzanıp yatarak poz verenlerden sonra ayaklarını bir yere takıp yarasa gibi asılanlardan sonra şimdi de yeni moda su altı portreleri olmuş. Ben bu akım içinde çekilen fotoğrafları diğerlerinden daha çok sevdim, işte size bir sürü örnek;

06 Ekim 2011

Nneka- Camouflage

Nneka'yı keşfettiğim "Heartbeat" parçasını her zaman severek dinlediğim gibi bateristiyle birlikte yolun ortasında sergilediği mükemmel performasını izlemekten de hiç bıkmam :)

Ayrıca Heartbeat gibi mükemmel bir diğer parça olan "Walking"i de unutmamak lazım.

15 gün kadar önce Nneka'nın "Soul is heavy" albümü yayınlandı. Açıkçası parçalar güzel olsa da ben albümün tamamını beklediğim kadar etkileyici bulmadım...

Fakat yine de bu ay dinleyeceğim parçalar listesine aldığım "Camouflage"i beğendiğimi söyleyebilirim. Bir de siz bakın bakalım... (http://youtu.be/dHAJhRa-eWA)

A serious man (ciddi bir adam) [film]

Üniversitede öğretim görevlisi olan Larry'nin çok sıradan ve monoton bir hayatı vardır.

Yanlarında yaşayan kardeşi, sorunlu ergen çocukları ve donuk kalpli hain karısı, Larry hiç yokmuş gibi yaşamaktadırlar ama bir yandan da her türlü naneyi yemektedirler. (aldatma, üçkağıt, saygısızlık vs.)

Larry'nin geçirdiği kötü günler ve olaylar normal bir insanın psikolojik olarak kaldıramayacağı boyutlara varır ama Larry psikolog yerine dertlerine derman olmaları için hahamlara danışmaya karar verir.

60'ların sonlarında Amerika'da geçen filmin konusu Yahudi cemaatinin iç işleyişini verirken din adamlarının bireylerin günlük sorunlarına yaklaşımlarındaki yetersizliği ve ilgisizliği de aktarıyor.

"Hayattaki her şey gelir geçer sakin ol ve sorgulama, bunlar sadece senin başına gelmiyor ama neden böyle oluyor kimse bunu bilemez. Kaderini yaşa ya da hayatını değiştirmek için bir şeyler yap, onu da yapamıyorsan bakış açını değiştir." filmin anlatmaya çalıştığı ana konu olsa da karakterler, olaylar ve diğer ayrıntılar izleyeni sıkacak kadar sıradandı.

Coen kardeşler yapmış olduğu için görüntü estetiği açısından iyi sayılır ama kendini kaptırıp ne olacak diye bir türlü filme dalamıyorsan ya da büyülü bir atmosfer, gerçek fakat etkileyici bir kurgu yoksa böyle filmler benim için sadece vakit kaybı oluyor. Seyretmeseniz de olur diyerek filmin peşine düşmemenizi tavsiye ediyorum.

05 Ekim 2011

AK

Onlarla işimiz olsa da olmasa da öyle firmalar ya da markalar vardır ki isimleri (veya isimlerini oluşturan kısaltmalar) hayatımızın bir parçası haline gelir ama bu isimlerin (veya kısaltmaların) ne anlama geldiğini çoğumuz bilmeyiz.

Böyle şeylere biraz ilgi duyduğum için aklıma gelenleri ya da özellikle merak ettiklerimi araştırdığım da olmuştur fakat bazen öyle bir denk gelir ki hiç aklımda yokken biri böyle bir şeyi ayrıntı olarak yazar ve o güne kadar hiç dikkat etmediğim bir şeyi de bu sayede öğrenmiş olurum :)

İşte böyle bir şeyle Altan Öymen'in "Değişim yılları" isimli kitabında karşılaştım;

Konu Türkiye'nin ilk bankalarına gelince Akbank'ın ismi de geçiyor... Bugüne kadar başındaki AK kelimesini "Beyaz" olarak düşündüğüm için en baştaki o AK harflerinin bir kısaltma olduğu hiç aklıma gelmemişti, sağolsun Altan Bey arada bir ayrıntı olarak bu konuya da değinmiş.

Sakıp Sabancı'nın babası Kayserili Ömer Ağa ve o zamanki Adana'nın büyük zenginlerinden Ahmet Sapmaz'ın kurduğu Akbank'ın isminde ortaklardan birinin Adanalı diğerinin de Kayserili olması nedeniyle bu iki şehrin baş harfleri bulunuyormuş.

Öymen bu konu hakkında bir yerde de şu şekilde yazmış aynen alıntı yapıyorum :)

"..................
Akbank'ın "AK"ı "Adana ile Kayseri'nin ilk harflerinden alınmıştı.
Sabancı'yla Sapmaz'ın dışında, çok sayıda küçük ortakları vardı. Çoğu,
ya Adanalı ya da Kayserili'ydi. Veya Kayserili'ydiler ama Adana'da
yaşıyorlardı. Akbank'a bu yüzden "Adana'daki Kayserililerin bankası"
da deniliyordu."

Ayfer Tunç - Harflere bölünmüş zaman

Ayfer Tunç'un daha önceden okuduğum kitapları gibi bunu da bir solukta bitiriverdim :) keşke böyle edebiyat sohbetleri gibi konuları ciltler dolusu yazsa da biz de hiç durmadan okusak.

"Harflere bölünmüş zaman" eğer okuma ve yazmayla yakından ilgiliyseniz hoşunuza gidebilecek bir kitap.

Tunç, bu eserinde "okur-yazar ilişkisinin değişen dünyayla hangi konuma taşındığı"nı anlatan birbirinden güzel denemeleriyle göz doldurup zihinleri okşarken; el yazısı karakterlerinden tutun da yazı ve yazarlığın tüm alanlarına ilişkin edebi çeşitlerin birbiriyle olan bağlarına kadar birçok tanımlamayı da harika bir şekilde kişiliklere büründürüp yüzünüzde küçük gülümsemeler yaratıyor.

Mesela "El yazısı" başlıklı denemesinde herkesin kendine özel bir el yazısı olduğunu anlatırken arada şöyle bir şey demiş;

".........Kimileri sıkışık, bitişik yazarlar, en yuvarlak harflerde bile bir köşelilik, bir sinirlilik hali okunur. Bazısı (çocukken ve gençken) büyük-küçük bütün i’lere, ü’lere nokta yerine yuvarlak koyar, arızalı bir neşe okunur yazıda, insan yazının dibinde çiçek böcek resmi arar."

Şimdi gel de bundan hoşlanma :) gel de beğenme...

Bir de yazarın birbirinden güzel öyle "Öykü", "Deneme", "Oyun", "Senaryo", "Anı", "Biyografi" tanımlamaları var ki; edebiyatın bu türlerini yazarın yaptığı açıklamalarla gerçekten insani kişiliklere bürünmüş gibi görüyorsunuz.

Ben kitabın okuma- yazma, okur-yazar, yazar-edebiyat ve hayat ilişkisi içinde olan bütün konularını büyük keyif alarak okudum.

Ama iş "Edebiyat ve yazarların kendine edindiği konular"ın değerlendirildiği bölümlere gelince tabu olan "Anne" üzerine yazılmış uzun bölümden (Özellikle Leyla Erbil üzerine olan uzun yazıdan) biraz sıkıldım. (Yine böyle uzun olmasına rağmen Sabahattin Ali'nin öykücülüğü ve çözümlemelerinin anlatıldığı bölümde ise hiç sıkılmadım.)

[Keşke aralarda şu gözüme çarpıp beni rahatsız eden ünsiyet, maraz, kunt gibi kelimeler olmasaymış diyeceğim ama o kadar da olacak artık, neyse...]

Sonuçta genel olarak değerlendirmem gerekirse, Kitap; Ayfer Tunç'la karşılıklı geçmişiz de edebiyat ve yazarlar üzerine muhabbet ediyormuşuz gibi harika bir hava yaratıyor. Bu yüzden hem yazarı hem de yazdıklarını samimi buldum, hoşuma gitti.

Edebiyat dünyasının ayrıntıları belki normal bir okurun ilgisini fazla çekmeyecektir ama bunlar üzerine düşünmeyi ve öğrenmeyi seven kıdemli okur-yazarların kitabı beğeneceğine eminim.

Bir yazar dünyayı nasıl gözlemler, neyi nasıl neyin etkisiyle yazar, yazarlar arasındaki farklılıklar benzerlikler, yazma eylemi ve isteğinin oluşması gibi konularla oradan oraya hızlı geçişler yapan yazarı "Okumaya meraklı" herkese tavsiye ediyorum.

Çünkü; barındırdığı güzel ayrıntılarla bu tür içinde okunmaya değer güzel bir eser olan "Harflere bölünmüş zaman" edebi dünyayı yorumlamasının yanında kendi yazarının dünyasını da okuyucusuyla buluşturuyor.

(Ayfer Tunç'un "Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi" isimli romanı için yazdığım yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz; http://karelidefter.blogspot.com/2010/10/bir-deliler-evinin-yalan-yanlis.html)

03 Ekim 2011

Natasha Bedingfield - Weightless

İlk başta biraz bilindik ve basitmiş gibi gelse de bir iki kez daha dinleyince sarıyor; Pazartesi gününe yavaş bir giriş yapmak için uygun diye düşündüm :)

Natasha Bedingfield - Weightless

Bir dönem bir çocuk - Altan Öymen

Kitabı elime aldım, okumaya başladım ve bitene kadar da diğer okuduğum kitapları bir kenara bıraktım...

Türkiye'nin geçmişinde önemli bir yeri olan tek partili dönemi kendi çocukluğuyla birlikte anlatan Öymen, kitaba önce ailesi ve geçmişiyle başlıyor.

Dönemin Osmanlı'ya uzanan tarihi içinde bütün ülkenin yaşadığı karışıklığı ve insanların oradan oraya savrulmasını bir aile kütüğü üzerinden takip edebilmemiz açısından Öymen Ailesi'nin geçmişi o zamanki ortamı anlayabilmemiz için önemli bir örnek oluşturuyor.

Eğitim öğretime gönül vermiş bir babanın oğlu olan Öymen, okul yıllarından itibaren çevresini ilgiyle gözlemleyip hem sosyal hem de siyasi hayatı yakından takip etmiş.

Atatürk'ün ölümünden sonra İsmet Paşa'nın hakim olduğu tek partili dönemde babasının milletvekili seçilmesiyle birlikte siyaseti daha da bir ilgiyle izleyen Öymen ülke tarihinin siyasal yapısının ayrıntılarını adım adım kitabına aktarmış.

Meclisin yapısı, milletvekilleri, ülkenin maddi manevi bulunduğu yer ve aşamalar, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş dışı kalmanın ne kadar zor bir diplomasi gerektirdiği ve tüm bunlara ait ayrıntılar, gazete manşetleri, radyo yorumları, halkın görüşü, mecliste konuşulanlar... Bunların hepsi akıcı ve sade bir dille anlatıldığı gibi büyük bir ustalık gerektiren sakinlikle yazılmış.

Öymen, sadece siyasi hayatı ve tek partili dönemden çok partili döneme geçişi anlatmakla kalmıyor, o zamanların mimarisini, ünlü yazarlarını, moda fikirlerini ve yaşam tarzını da okurlarıyla paylaşıyor.

Konuların eski tarihlerde geçmesi ve resmen bir ülkenin demokrasiye geçişini gün gün anlatan bir kitabın ilginç olabilmesi için isimlerle, olaylarla, hayatın içinden günlük yaşamın ayrıntılarıyla çok iyi bir şekilde yoğurulması gerekiyor ki Öymen de bunu olabilecek en iyi şekilde başarmış.

Kitapta olayların geçtiği günlerde yayınlanan ve ilgili konuya ait manşetleri içeren gazete kupürleri, karikatürler, fotoğraflar o günleri bizlere daha da bir yaklaştırırken aynı zamanda anlatılanları doğrulayan belgeler yerine de geçiyor.

Yazarın geriye dönük yaptığı ayrıntılı araştırmalar sayesinde "Bir dönem bir çocuk"un anı kitabından çok "İnceleme - araştırma" kategorisinde değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Sabahattin Ali'den Nazım Hikmet'e, İsmet İnönü'den Aydın Menderes'e, ülkemizin edebiyat, fikir ve siyaset alanındaki önemli isimlerinin geçmişimizde bıraktığı izler kadar; "uluslararası alandaki politik oyunlar" ve "çıkar hesaplarıyla birlikte ülke içindeki sağ sol ayrımının kilometre taşları"nı da bulabileceğiniz bu kitabı konuyla ilgili olmasanız da geçmişimizdeki ayrıntıları güzel bir anlatımla ele aldığı için mutlaka tavsiye ediyorum.

Kitabın anlatım çizgisi üzerinde uğradığı konular o kadar çeşitli ve ayrıntılı ki;
"Demokrat Parti demekte zorlanan halk için "Demokrat" yerine "Demir kırat "kelimesinin bulunması ve DP'nin de amblemini buna göre şahlanmış bir at olarak seçmesi..." gibi karşınıza çıkan ayrıntılar sizi de şaşırtabilir.

Doğan Kitap'tan çıkan kitabın fiyatı biraz pahalı (30 TL) ama kütüphanede bulundurulması gereken bir "Başvuru kaynağı" niteliği taşıdığı için indirimli bulunduğu anda alınabilir.

Bukowski - Sevimli bir aşk hikayesi

Yine Bukowski yine ayyaşlık, berduşluk yine sokak kadınları ve bolca küfür... küfür... küfür...

Ağıza alınmayacak laflar, pornografiyi zorlayan açık saçık anlatım, kumar ve kendini beğenmiş uyduruk yazarlar, şairler, siyaset adamları... Hepsi Bukowski'nin yazdıklarını oluşturan vazgeçilmez malzemeler.

Daha önce de Bukowski hakkında epey bir yazdım o yüzden ne kendisinden ne de bu kitabındaki öykülerinden bahsederek yazıyı uzatıp sizleri sıkmak istemiyorum.

Adam aynı adam, tarz aynı tarz... Her ne kadar anlatım şekli bazen adi ve basit hatta miğde bulandırıcı olsa da yazdıkları sıkılmadan okunabiliyor.

Yaşamın en dibine vuran hayatları "içki şişelerinin ardından bakan birinin gözlemleriyle" aktaran yazar, basit konuların içine serpiştirdiği her türdeki eleştirisini yine büyük bir başarıyla öykülerine yediriyor.

Bukowski hakkında yaptığım uyarıyı bu yazıda da tekrar ederek; hem çok fazla açık saçık bölümler hem de psikolojik rahatsızlık verebilecek diğer öğeler nedeniyle 16 yaşından küçüklerin okumasının doğru olmayacağını belirtmekte fayda görüyorum.

Fakat, yaşınız uygunsa farklı bir dünyanın farklı yaşamlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren birbirinden ilginç Bukowski öykülerini okumanızı tavsiye ediyorum. Seçtiği hayatla her zaman kötü bir örnek olan böyle birinin iyi yazabilmesi eminim sizin için de ilginç bir deneyim olacaktır.

Not: Bukowski hakkında yazdığım diğer konulara da aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz: