30 Kasım 2011

Hayata her daim can katan “DAĞLAR’’… [sergi]

Mailime gönderilen tanıtım bülteninde "....biyolojik çeşitliği insanlara tanıtmayı ve doğa sevgisi aşılamayı hedefleyen..." bu sergiyi sizlerle paylaşmadan edemedim.

Fransa’daki Dağ ve Macera Filmleri Festivali'ne de kabul edilmiş olan Alper Dalkılıç'ın sergisi "şehirden sıkılanlara dünyada yaşadıklarını hatırlatması" açısından faydalı olabilir.

Çevreyi koruma bilinci yanında Anadolu'nun ağaçlandırılmasına da katkıda bulunan çeşitli etkinliklere imza atan Sayın Dalkılıç'ın sergisini gezmeyi ihmal etmeyin...

[ Adam, İran'dan Çin'e, Gobi Çölü'nden Himalayalar'a kadar bütün dünyayı dolaşıp dağlara tırmanarak fotoğraf çekip (bir de bütün imkânlarını zorlayarak) bunları sergiliyorken; bizim şuradan şuraya gitmeye üşenmemiz pek yakışık almaz diye düşünüyorum :) vakit bulursanız ve yolunuz da yakınsa sizin için de değişiklik olur, hatta çocuğunuz varsa insanlar neler yapıyor görüp öğrensin, ufku genişlesin diye onu da götürürseniz daha da güzel olur ]

Tarih: 3-16 Aralık 2011
Açılış: 3 Aralık Cumartesi saat:13:30
Yer: Zemin Kat Sergi Alanı, MetroCity AVM

good night, and good luck. [film]

Amerika'da (2. Dünya Savaşı sonrasındaki on yılda) yaratılmak istenen "Komünizm" paranoyası ile başlatılan soğuk savaş, ülke içinde de yavaş yavaş "Cadı avı"na dönmeye başlayınca, bu durumdan etkilen sıradan vatandaşların uğradıkları zarar kamu vicdanını rahatsız etmeye başlar.

Medyanın ünlü isimleri bile "suçlamalar kendi üzerine dönebilir" korkusuyla bu olaylara pek ses çıkarmazken, Amerikan CBS yayın kanalının haber programı sunucusu Edward R. Murrow son yaşanan bir olayla kimsenin konuşmaya bile cesaret edemediği bu konuyu ele almaya başlar.

Programını "İyi akşamlar ve iyi şanslar." cümlesiyle kapatan Murrow, bu konu üzerine gidebilmek için önce kendi ekibini sonra da CBS yönetimini ikna etmeye çalışır çünkü karşılarındaki rakip o dönemin güçlü siyasi ismi McCarthy'dir.

Karşılıklı atışmalar, meslek içi olayların arka yüzü ve çeşitli dökümanter görüntüler eşliğinde detaylara önem verilerek çekilen film, siyasi konulara ilgisi olmayanlara sıkıcı gelebilir ama toplumsal haberlerin verilme ilkeleri ile haber kanallarının sponsor, reklam bağlantılarıyla nasıl iç içe geçip birbirlerini nasıl etkilediğine iyi bir örnek oluşturduğu için bu filmi konunun meraklısına tavsiye ederim.

29 Kasım 2011

Danton [film]

Fransız devrimini hazırlayanların devrim sonrası fikir ayrılıklarına düşünce birbirleriyle ölümüne yaptıkları politik mücadeleyi anlatan çok sıkıcı ve sıradan bir film.

Robespierre'in geçici komiteleri kullanarak (kendilerine karşı yeni bir devrim hareketi içinde bulunduğunu düşündüğü) halk kahramanı Danton'u giyotine yollaması o kadar kuru ve heyecansız bir şekilde işlenmiş ki olayların tarihi geçmişi hakkında bilgisi olmayanların filmden bir şey anlamaları çok zor...

Gérard Depardieu'nün klasik orta ayar oyunu dışında diğer tüm oyuncular abartılı bir yapmacıklık içindeydi.

Filmin ana teması olan "Devrim, kendi evlatlarını yer." lafı, filmin düzensizliği içinde ne yazık ki klişe olmaktan kurtulamamış.

80'li yılların trt'de oynayan soğuk İngiliz filmleri bile bu film yanında daha hareketli kalır... (ki bu film de 83 yapımıymış.)

İki saat süren film bitsin diye büyük sabır gösterdim ama siz artık durumu öğrendiğiniz için bu filmi seyretmek yerine balkona çıkıp çekirdek çıtlatarak etraftan geçenlere bakıp o iki saati daha iyi bir şekilde geçirme şansına sahip oldunuz :)

22 Kasım 2011

Our idiot brother [film]

Böyle basit, sakin ama sıcak ve sağlam senaryolu filmler hoşuma gidiyor.

Ned diye bir adam var, biraz saf gibi duruyor ama aslında onun hayat felsefesi farklı o yüzden çevresi hatta yakınları tarafından bile devamlı salak muamelesi görüyor.

Ned; Hippi dönemine yetişememiş, her şeye boşvermiş olmaktan çok "günlük dünyanın koşturmacası içindeki küçük hırslardan uzak kalmaya çalışan" yakın dönemin (nadir rastlanan) doğal insanlarından biri.

Gizlisi saklısı yok, ne söylüyorsa onu yapıyor, ne yapıyorsa içinden geldiği gibi davrandığı için yapıyor ama tabii ki bu davranış biçimi de Ned'in başını durmadan belaya sokup duruyor :)

Ned'in üç kız kardeşi ve annesi var, kardeşlerinin de sorunlu ilişkileri... Küçük bir olay yüzünden hapise girip çıkan Ned, sevgilisi tarafından kapının önüne konunca kendine kalacak yer aramaya başlıyor ve tabii ki ilk olarak kardeşlerinin yanına gitmeyi tercih ediyor.

Ama bakalım kız kardeşlerin hayatı Ned'in umursamaz ve saflık derecesindeki sakin davranışlarını kaldırabilecek midir?

Filmde Ned'in söylediği "... Eğer gerçekten insanların doğru söylediğini kabul edersen, onların iyi niyetlerini görürsen onlar da buna sımsıkı tutunmak isteyeceklerdir..." gibi öyle güzel sözler var ki, filmi seyrederken bizleri "günümüzde herkesin delirdiğine ve filmdeki karakterler içinde tek doğru insanın Ned olduğuna ikna edebiliyor.

Kaçıp kovalamaca, silahlı sahneler, bombalar ve havada uçup takla atan arabalar yok ama ilişkilerin hızlı diyaloglarıyla aynı etkiyi yaratacak kadar akıcığılı olan bir yapım.

Film güzel, seyretmenizi tavsiye ederim ama çoluk çocukla seyretmeyin çünkü filmin bütünü içinde ayrıntı olarak kalsa bile lezbiyen bir arkadaşlıktan eşcinsel ilişkiye, uyuşturucu satıcılığından argo ve küfür kullanımına kadar bir sürü zararlı olabilecek sahne var.

Güzel filmlerde her zaman yaptığım gibi işin tadını kaçırmamak için fazla ayrıntıya girmiyorum. Öyle bütün her yeri arayıp tarayacak kadar çok olağanüstü mükemmel bir sinema olayı değil ama seyredilince pişman olunmayacak kadar da güzel ve kaliteli bir film. O yüzden seyretmenizi tavsiye ediyorum.

[ Clerks, Clerks2, Jay and Silent Bob Strike Back gibi filmleri beğenenler kesinlikle kaçırmasın diye de son bir dip not düşeyim ki bu filmi beğenirseniz bunlara da bakın :) ]

Shirley Ellis - Ever See A Diver Kiss His Wife...

Paloma Faith'in Facebook'taki gönderileri arasında bulduğum bu video ile Shirley Ellis gibi bir ismi keşfetmenin mutluluğunu sizlerle paylaşıyorum...
(Ever See A Diver Kiss His Wife...)

Bu güzel parçayı Shirley Ellis'in 2001 yılında çıkarılan "The Complete Congress Recordings" albümünde bulabilirsiniz. Bir şekilde albümü bulursanız "That's What The Nitty Gritty Is " isimli parçaya "dikkat!" diyorum :)

Şimdi evinde olup da bu parçaları dinlerken sesi sonuna kadar açanların yerinde olmayı çok isterdim ;)

Ever See A Diver Kiss His Wife
http://youtu.be/9EspFovgxUw

That's What The Nitty Gritty Is
(http://youtu.be/JpE5msmw9tU

Tree of life [film]

Sigara molasında işyerinden bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine filmi aradım ve bulup seyrettim.

Bu tip filmlerin ardından yapılan yorumlarda seyirci genelde ikiye ayrılır ve birinci grup çok sıkıldığını, ikinci grup da sanat filmlerini anlamayanların böyle filmlerden sıkılmasının doğal olduğunu söyler :)

Ben bu film üzerine Nasrettin Hoca gibi her iki gruba da ayrı ayrı "Sen de haklısın, sen de haklısın..." diyorum :)

Gelelim filme...

Brat Pitt ve Sean Penn isimlerini duyunca Brat Pitt'in ara sıra piyasa işi filmlerde oynadığını ama Sean Penn'in bu güne kadar kötü tek bir filmini izlemediğim için Tree of life'ın da çok güzel olacağı beklentisine kapılıverdim.

Eh, bir de Cannes Film Festivali'nde ödül almış olunca beklentim haliyle yükseldi.

Tam iki saat yirmi dakika gözümü ayırmadan her sahneyi dikkatle inceleye inceleye, verilmeye çalışılan konuyu (ve sembolik anlatımlar altında işaret ettiği şeyleri yorumlamaya çalışarak da) çok yönlü düşünerek izledim.

Muhteşem kamera kullanımı ve çok harika estetik sahneleri için bir sözüm yok ayakta alkışlıyorum ama buna rağmen film gerçekten sıkıcıydı...

Hayatın derinliğini, yaşam ve oluşum diyebileceğimiz "her türlü var oluşun karmaşıklığı ile evrenin akıl almaz genişliği"ni vermeye çalışan belgesel sayılabilecek görüntüler, geniş bir anlatım şekliyle filmin uygun bölümlerine ustaca eklenmiş.

Ama film buna rağmen ne belgesel ne de bilimkurgu türüne giriyor.

Konuya girersek;

Klasik bir Amerikan ailesi. Kötü bir olay sonucu aile üç çocuğundan birini kaybediyor. Baba otoriter ve aşırı disiplinli bir tip, anne yumuşak ve dindar. Her ikisi de çok üzülüyor. Bizler de onlarla birlikte üzülüyoruz.

Film bundan sonra başka bir yola girip ileriye atlayarak yakın zamana geliyor. Büyüyen kardeşlerden biri ölen abisini hatırlayıp eski günleri düşünmeye başlıyor.

Çocukların aile içindeki yeri, anneye yakınlık, korku yüzünden babaya duyulan zoraki saygı, "diğer kardeşlerle ya da çevreyle ilişkilerin hayatın biçimlenmesini ve karakterin oluşumunu nasıl etkilediği" bu bölümünde ele alınıyor.

Film; Ailenin, dünyayı biçimlendiren evren gibi çocukların karakterlerini biçimlendirdiğini sembolik yollardan anlatmaya çalışırken seyirciyi de büyük bir zorlamayla karşı karşıya bırakıyor.

Çünkü; aile içinde yaşanan küçük bir olay sonrası duyguları yansıtmak ve bu olayın evrensel oluşum içindeki yerini gösterebilmek için öylesine sembolik şeyler kullanıyorlar ki ne demek istendiğini bazen içgüdülerinizi kullanarak anlamak zorunda kalıyorsunuz. Mesela şiddet, saldırganlık, kavga ve bağışlama gibi şeylerin dünyanın ilk çağlarında yaşayan canlılardan beri var olduğunu gösterebilmek için adamlar resmen dinozorların kullanıldığı animasyonlar bile kullanmışlar...

Evren yanıyor, bigbang gerçekleşiyor, dünya oluşuyor, volkanlar patlayıp sıcak lavlar denizlere karışıyor, ilk canlılar belirmeye başlıyor vs. böyle giderken tekrar filmdeki aileye dönüyoruz...

Ailedekiler neredeyse hiç konuşmuyor ya da çok nadir konuşuyorlar. Bu konuşmaların çoğunda da anne; tanrının varlığını sorgulayıp niye böyle, bizi izliyor musun, her şeyi sen yapıyorsan her şeyi sen belirliyorsan niye benim çocuğum ölmek zorundaydı diye soruyor...

Bu soruların barındırdığı felsefeyi görebilmek için evrenin uçsuz bucaksızlığını ve karmaşıklığın ardında işleyen sistemin görkemini gözler önüne sermeye çalışarak seyirciye "Bu kadar muhteşem bir düzen kurulmuşsa, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür. Ölümleri bu hayatın bir parçası olarak kabul etmeli ve yaşarken bize verilen armağanın farkına varıp olabildiğince güzel bir şekilde yaşamalıyız. Zaten öbür tarafta da bütün sevenler birbirine kavuşacak." deniliyor.

"Baba"nın sert ve disipliner otoritesinin arkasında çocukları hayatın zorluklarına karşı hazırlama isteğinin yatmasıyla, dünyanın kendi gidişatı içerisindeki zorluklara karşı kurallar bulunmasının zorunluluğu "Tanrının kuralları da hayatın akışı için zorunludur" mesajıyla birleştirilmek istenmiş... Ama bunu çok zorlanarak filmin parçalarını birleştirerek yapmak zorunda kalıyoruz ki bu da her sahneye anlam yüklemeyi gerektirdiği için filmi izlemek zorlaşıyor.

Ben; ne verebildiği heyecanı, ne akışın hızını, ne tekrar tekrar gösterilen şelaleleri dalgaları ne de evin önünde bahçe musluklarını ikide bir açıp serinlemeyi gösterdikleri sahnelerin tekrar etmesini beğendim. (en küçük bir sorun için bile çözüm vardır, bulursan rahat edersin şikâyete gerek kalmaz demeye çalışmışlar da olabilir, ama filmdeki sembolik her sahnenin anlamı gibi bu da yoruma açık bir şey)

Görüntü olarak film dört dörtlük ama anlatılmak istenen konunun içeriğine göre kurgusu çok karışık, senaryosu zor anlaşılır bir film...

Öyle ki; Filmin İtalya'da gösterime girdiği bir sinemada bir iki hafta boyunca ikinci yarısı önce, ilk yarısı sonra gösterilmesine rağmen kimse karışıklığın farkına varmamış ve yine film o kadar sıkıcı ki Amerika'da bir sinema salonu bu filmin afişinin altına "Filmi izleyip çok sıkıcı bulduğu için seyretmekten vazgeçenlere parası iade edilmemektedir." diye yazmak zorunda kalmış...

Sean Penn de bir röportajında oynadığı bölümlerin bazılarının montajdan çıkarılmasına içerleyerek "Filmin zaten karışık olan senaryosunu daha da zorlamışlar ve ortaya hiç memnun olmadığım bir şey çıkmış." diye bir beyanda da bulunmuş. Kaldı ki ben de filmi Sean Penn oynuyor diye hevesle bulup seyretmeye başlamıştım ama adamı 2,5 sattlik filmde toplam 10 dakika ya oynatmışlar ya oynatmamışlar...

Neyse, uzun lafın kısası; güzeldir diye büyük bir beklentiyle seyrettiğim filmin arka plandaki konusu hoşuma gitmedi. Oyuncular, sahneler, çekimler vs. mükemmeldi ama ortada takip edilecek bir konu yok. Çok sıkıcı buldum, kusura bakmasınlar bana göre olmamış.

Ben uykusuz kaldım, siz kalmayın... Ama uykusuzluktan şikâyetiniz varsa bire bir ;)

18 Kasım 2011

Kitabım çıktı! :)

Merhabalar sevgili Kareli defter okurları...

Düşündüğüm, okuduğum, seyrettiğim ya da dinlediğim şeyleri yazıp burada sizlerle paylaştığımı biliyorsunuz. Bu gönderide ise her zamankinden farklı olarak değişik bir konu üzerine benim için güzel olan bir haberi paylaşmak istiyorum :)

Öncelikle şunu belirtmeliyim; Kareli defter'deki konular dışında başka alanlarda farklı şeyler de yazıyorum :) Edebiyata ve öyküye karşı da özel bir ilgim var. Bu yüzden, dönem dönem olsa da yaklaşık 25 yıldır süren bir öykü yazarlığım var...

Öykülerim bu güne kadar; Hece Öykü, Kaçak Yayın, Aylak gibi çeşitli dergilerde, İmgenet, Kahvemolası, Yazımhane, Dergi@Net, gibi internet sitelerinde ya da “Renkler, Öyküler” gibi çok yazarlı kitaplarda yayınlandı ve ben de fırsat buldukça yazmaya devam ettim.

Öykülerimi bir kitapta toplamayı düşünerek yazmaya devam ederken, yazdıklarımı beğenip beni bulan yayınevi olmasa belki de öykülerimin iki üç kitap olacak kadar biriktiğinin farkına varamayacaktım :)

Çeşitli mecralarda yayınlanan öykülerimi bularak "Bir kitap yapma" fikriyle gelen Postiga Yayınları'ndan Ece Hanım ve Alper Bey'e bu girişimlerinden dolayı ne kadar teşekkür etsem azdır.

Uzun lafın kısası; yazdığım bütün öyküler ortaya döküldü, içinden en çok sevdiklerim seçildi, öyküler üzerinde son düzeltmeler yapıldı ve son olarak kitap kapağı için de grafiker olarak bilgisayarın başına geçip kapak tasarımınını şahsen yaptıktan sonra ilk kitabım "Kesin bir şeyler olacak!" baskıya gönderildi.

Yayınevinin söz verdiği gibi kitabım 30. TÜYAP Kitap Fuarı'na yetişti ve hatta imza günüm bile oldu :)

Sağolsun eş, dost, akraba, arkadaş ve daha eskiden okuyup takip eden okuyucular beni yalnız bırakmadı, hepsine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Kitap Fuarı biter bitmez piyasaya verilecek olan kitabımın Kareli defter okurları tarafından da beğenileceğini ümit ediyorum.

Her öykümde mutlaka ya farklı bir kurgu yapısı ya da değişik bir anlatım örgüsü oluşturmaya çalıştım. Kimi zaman hüzünlü kimi zaman mizahi bir anlatımı ön plana çıkarmak için de farklı karakterler kullanarak karşılıklı hızlı diyaloglar yarattım :) ve bir de mutlaka ama mutlaka her öyküde okuyucuyu "Kesin bir şeyler olacak!" beklentisiyle merak içinde bırakmaya özen gösterdim ;)

Bulunduğu yerden kitabıma ulaşma imkânı olmayanlar internette online satış yapan İdefixe, Hepsiburada, D&R, Netkitap, Pandora, Kitapyurdu, Yenisayfa, İlknokta, Kitapadresi, Bonmarket, Kitapsepeti ya da diğer alışveriş sitelerinden sipariş vererek de edinebilirler.

19 ayrı öykünün yer aldığı 152 sayfalık kitabımın etiket fiyatı 10 TL.

(Son bir not: TÜYAP Kitap Fuarı'nın son iki günü (19 ve 20 Kasım günleri) fuara gidecek olanlar kitabı indirimli fiyatıyla 3. salon 102 A Postiga Yayınları Standı'ndan da alabilirler)

17 Kasım 2011

İTÜ Bilim Merkezi çocuk akademileri

Yurt dışında neredeyse her şehirde onlarcası bulunan bilim temalı eğitim merkezlerinin benzerleri ne mutlu ki artık bizim ülkemizde de hem ilgi görmeye hem de çeşitli aktiviteler yapmaya başladılar.

Bunların en önemlilerinden biri olan "İTÜ Bilim Merkezi" güzel bir faaliyet programı hazırlayarak 7-14 yaş arası çocuklar için çeşitli etkinlikler düzenlemiş...

Çılgın Bilim Akademisi, Elektronik Akademisi, Robot Akademisi, Mutfakta Bilim gibi farklı konularda farklı yaş grupları için düzenlenen etkinlikleri inceleyip uygun olanı seçerek çocuğunuzun hayata ve fen bilimlerine bakışını değiştirebilirsiniz.

www.bilimmerkezi.itu.edu.tr adresine girerek İTÜ Bilim Merkezi hakkında daha fazla bilgiye sahip olabileceğiniz gibi sitedeki çeşitli e-kitapları da ücretsiz olarak indirebilirsiniz.

10 Kasım 2011

once [film]

Hafif, sade ama gerçekçi görünmesinin yanında romantik öğeler de barındıran bu "müzik dolu" filmi yumuşaklığından dolayı sevdim.

İnsanların iç dünyasını anlatımı, sorunları olan insanların yavaş yavaş da olsa küçük bir kıvılcımla hayatlarına yön vermek için kendilerini ve yaşantılarını tekrar sorgulaması gerektiği ana fikrinden hareket etmesi bence başarılıydı.

Sade senaryosuna rağmen baştan sona seyirciye takip duygusunu kaybettirmeyen filmin tek kötü yanı sonunun seyircinin hayalgücüne bırakılmış olması. (ki aslında bu da filmi daha gerçekçi yapmış ama yine de sonuçları görmek isterdim.)

Konusu İrlanda'da geçen filmde; sokak şarkıcılığı yapan "Guy" şu alışık olduğumuz gitar çalan tiplerden biridir ve sabahtan akşama kadar sokaklarda kendi bestelerini çalıp söylemektedir.

Bir gün yine böyle çalıp söylerken karşısına bir kız dikilip dinlemeye başlar ve çaldığı şarkıyı kimin için yazdığını sorar... Bundan sonra olaylar gelişir ;)

İrlandalı ünlü müzik grubu "Frames"in solisti olan Glen Hansard'ın birebir oynayıp (kendi parçalarını çalıp söylediği) film; klasik gitarla rock'ımsı romantik parçalardan hoşlananlar için birebir...

Özellikle şarkıların sözleri ve yaratılan ortama uygun müzik, filmi kendi çapında bir müzikale çevirmiş. Bu tür müziği sevmiyorsanız sıkılabilirsiniz ama müzikle kıyısından köşesinden ilgileniyorsanız yavaş ilerliyor olsa da filmi beğeneceğinizi umuyorum.

Farklı ve sakin akan filmleri sevenler kaçırmasın, ama hız, şiddet, kaçıp kovalamaca, soygun, vs. konuları seviyorsanız filmden sıkılma olasılığınız da bulunuyor.

Ben filmi beğendim, sizlere de farklı bir şeyler seyretmeniz için öneriyorum.
[özellikle (filmin ortalarına doğru) cdplayer'ın pilleri bitip de kızın dükkândan pil aldıktan sonra sokağa çıktığı zaman söylediği şarkıya bayıldım]
(filmin tanıtım videosuna http://youtu.be/726SFblz9Lk ya da güzel bir parçayı da dinleyerek http://youtu.be/prWo3YQukIw linkinden bakabilirsiniz)

03 Kasım 2011

Elektrikli multicopter'le uçan ilk insan!

Adam resmen yıllar önce hepimizin çocukken düşünüp bulduğu şeyi gerçekleştirmiş :)
ama hayatta başarılı olmanın en büyük etkenlerinden birini de bu sayede tekrar hatırlamış oluyoruz; düşünüp bulmak ayrı, yapmak ayrı bir şey ;)

Ms Dynamite, Spooks, Ze Pequeno

bugün üçlü üçlü gidiyorum :) bir önceki gönderide üç tane "hareketli ve sıkı ritmleri olan" parça vardı, biraz daha yumuşak olan bu üç parçayı da bu gönderiye alıyorum :) Basit ve piyasa işi gibi görünse de her şeyiyle çok profesyonel ve kaliteli parçalar, her zaman uçlarda dolaşmaya gerek yok, bazen piyasa da böyle güzel şeyler çıkarabiliyor ;)



eminem, kanye west, t.i.

Bu üç parçadan ancak geçen ay haberim oldu, hepsi de çok güzel. Bu türü seviyorsanız eminim siz de beğeneceksiniz...



02 Kasım 2011

Tara McDonald vs Sidney Samson - Dynamite (Nicky Romero Remix)

Parça öyle pek ahım şahım bir şey değilmiş gibi görünüyor ama kendine göre özellikleri de yok değil, ilk bir dakikayı sabırla geçin :) sonra vokal girsin bir 20 saniye daha...veeee o acayip efektli dijital basa bir bakın ;)


(parçanın, süresi 2.58 olan son gerçek hali de bulunuyor ama resmen pornografik bir video olduğu için o linki bloğumda veremiyorum, kusura bakmayın.)

01 Kasım 2011

karınca-sal

Karıncaların yaşadığı dünyanın bambaşka bir alem olduğunu hepimiz biliyoruz ama bazen bu dünyanın öyle acayip ayrıntıları oluyor ki şaşkınlık uyandıracak şeylere karşı hazırlıklı olmamıza rağmen yine de şaşırmadan edemiyoruz.

İşte, size karıncalara ait ilginç bir ayrıntı;

Ateş karıncalarının yuvaları bir sel baskınına uğrarsa onbinlerce karınca büyük bir ağ oluşturup suyun yüzeyinde kalıyormuş... (bunu bir iki kez belgeselde görmüştüm ama ayrıntılarını bilmiyordum)

İşin esas ilginç yanı bu ağın iki kat olması. Birinci kattakiler suyun üzerinde nefes alırken ikinci katı oluşturan karıncalar suyun altında bulunuyormuş.

Suyun üzerinde bulunan karıncalarla suyun altında bulunan karıncalar sürekli yer değiştirerek sırayla nefes alıp boğulmadan karaya varmayı başarıyorlarmış.

Onbinlerce karıncanın sel sularından kurtulmak için belli bir düzen içinde görev dağılımı yapacak kadar disiplinli olduğunu anladık ama o kadar karınca nasıl oluyor da dağılmıyor?

İşte, şimdi de geldik olayın en ilginç kısmına; Sel felaketinde suyun üzerinde adeta bir sal gibi sürüklenip giden bu karıncalar dağılmadan bir arada durabilmek için birbirilerinin bacağını ısırıyormuş :)

(Konuyu Tübitak Bilim Teknik Dergisi'nde okumuştum, aldığım notları özetleyip size aktardım. Karıncalarla ilgili diğer ilginç yazılarım için aşağıdaki linklere bakabilirsiniz.)



Superheavy - Mahiya

Böyle birbirine girmiş ve birçok şeyi bir arada güzel harmanlamış parçaları seviyorum.

Superheavy'nin kendi ismini taşıyan 2011 albümünü de tavsiye ederim, beğenebileceğiniz başka parçalar da olabilir diye düşünüyorum ama benim tek geçtiğim parçası budur;

Superheavy - Mahiya

o minicik kanatlarla :)

Arıların kendi içindeki düzen ve işbirliğine hayran kalmamak mümkün değil, bu yüzden de arılarla ilgili not aldığım ("arılar ve renkler" gibi) birçok konuyu kareli defter'e yazmıştım...

Bir iki ay önceki Tübitak Bilim Teknik Dergisi'nde okuyup not aldığım bir şeyi de yazayım istedim.

Balı herkes bilir, arı polenini de çoğumuz duymuşuzdur hatta bir de arı sütü denen çok faydalı başka bir ürün var.

Bunları daha önceden duymuştum ama arıların ürettikleri Propolis isimli, hava ve su geçirmez çok özel bir madde daha varmış ki onu da yeni öğrendim.

Yukarıda saydığım ürünlerin her biri arıların hayatlarında bir sürü farklı yerde kullanılıyor ve hepsi çok özel maddeler ama bu son söylediğim Propolis'in hava ve suyu geçirmeme özelliği arılar tarafından başka türlü de kullanılıyormuş. (normalde bunu yavruların koyulduğu peteklerin içini kaplamada kullanıyorlar)

Havalar soğuyup da kışı kovanlarda geçirme zamanı gelince, dışarıdan kovana girebilecek her türlü toz, kir vs. gibi yabancı maddelere karşı arılar kovanın dışını ve içini bu maddeyle kaplıyorlarmış.

Kendilerini bu şekilde kışın zorluklarına karşı güvenceye alan arılar, mevsimler iyileşmeye başlayınca Propolisle kapladıkları havalandırma deliklerini tekrar açıp bir de içeride hep beraber (havalandırmaya katkıda bulunmak için) kanat çırpıyorlarmış.

Hay Allahım ya :) minicik arının minicik kanadından ne olacak, ama hepsi bir araya toplanıp kovan iyice havalanıncaya kadar hep birlikte kanat çırpıyorlarmış...

Bahar gelmek üzereyken böyle uğul uğul ses çıkaran bir kovan görürseniz (ya da duyarsanız) bilin ki içeride bizimkiler havalandırma yapıyorlar :)