24 Aralık 2012

Bu sefer son...


Merhaba sevgili karelidefter okurları... 

İşte size uzuuuun, upuzun bir “son” yazısı. (ilk kez gelenler için tatsız bir başlangıç olduğunun farkındayım ama ne yapalım... insan her zaman istediği yerden başlayamıyor.)

Aranızdan üzülecekler  olacaktır ama uzun bir süredir direnmeme rağmen kararımı verdim ve ne yazık ki artık yazmayacağım. (evet, artık yazmayı bırakıyorum, hiçbir şekilde, hiçbir teklifle de yazmaya yeniden başlamayacağım. Aynı zamanda meraklılarına da buradan tekrar söylüyorum, karelidefter bloğunu ne içerik ne de isim olarak hiç kimseye satmıyorum, sitenin sayfalarına da ne google’dan ne de özel şirketlerden ilan koymuyorum, lütfen bu konu için başvuruda bulunmayın)

Böylelikle bu yazı, karelidefter bloğunun son yazısı olacak... (gönül isterdi ki ortam ve şartlar uygun olsun, her şey yerli yerinde dursun... ama olmayınca olmuyor, zorlamanın da pek fazla bir anlamı yok. Yalnız burayı hiç okumamış olanlar bunu okuyup da hemen çıkıp gitmesin, yeni yazı yazmıyorum ama karelidefter'de çok ama çok çok çok yazı var!) 

Ama, peki, neden? diye soracak olursanız buyurun okumaya başlayın size açıklayayım. Biraz uzun bir yazı olacak ama beni devamlı okuyanlardansanız zaten uzun yazılarıma da alışıksınızdır ;)
[yaklaşık 10 yıldır, hileye hurdaya, küfüre hakarete bulaşmadan, okuduğundan gördüğünden, bilip öğrendiğinden başkalarının da haberi olsun diye internette yazıp çizen, aklını fikrini paylaşan, kimi zaman “yılın en sevilen 100 bloğu”ndan biri bile olabilen karelidefter yazarının son gönderisinin bu kadar uzun olmasını umarım anlayışla karşılarsınız.]

Bugüne kadar bir sürü konuda sadece burada 1500'e yakın yazı yazmışım.

[Aaaa niye yazmıyorsun biz ne okuyacağız diyenlere bloğun eski yazılarını okumayı tavsiye ediyorum, çünkü hiç kimsenin bu bloğun tamamını okuduğunu sanmıyorum. (ayrıca ilk yazdığım günden beri büyük bir özellikle dikkat ettiğim şeylerden biri de bu yazıların eskimeyen yazılar olarak her zaman okunabilecek şeyler olmasıdır... o yüzden bu blogda futbol tartışmaları, güncel olaylar hakkında siyasi kimlikler üzerine, kurumlar, partiler, seçimler vs. gibi zaman içinde hiçbir etkisi kalmayacak gazete konularını her zaman dışarıda bırakmaya çalıştım. Belki bir belki iki - üç yazı bunun dışında kalabilir ki onları da yazmamın çok özel sebepleri olmasaydı yine yazmazdım... eh, 1500’e yakın yazıdan da iki - üç tane böyle konu oluversin.  Sanırım, bu bloğun “her zaman okunacak yazılar” içerdiği konusunu bundan sonra burayı ziyaret edenlere bırakmak en doğru hareket olacaktır... )]

Neyse, mevzuya döneyim;

Kendi hayatımdan, görüşlerimden, fikirlerimden, izlediklerim, okuduklarım ve dinlediklerimden çok daha fazlasını bloğuma aktarmaya, insanlara kendi hayatları yanında devam eden diğer insanların hayatlarında, başka ülkelerde, dünyada, geçmişte (ve belki de gelecekte) olup biten (ya da olacak) neler var diye göstermeye çalıştım.

[Yaşadığım şehirde, ülkede ve dünyada geçmişte olan biten, yazılan, filmi yapılan konular, konuşulan şeyler, tarihteki olaylar, insanların davranışları ve bu davranışları etkileyen her türlü etkiyi içeren ilginç bulduğum ne varsa not alıp bunları aktarmaya, küçük de olsa başka konulara, başka dünyalara açılan pencerelerden gördüklerimi, ileride olacak bilimsel ve teknolojik gelişmeleri değerlendirip aktarmaya çalıştım.]

Tabii ki kendi fikirlerim, görüşlerim, beğeni ve düşüncelerim de bu konulara dahil oldu. Kimi zaman aklıma bir şey geldi onu yazdım, onu yazarken araştırma yaptığımda bir şey dikkatimi çekti ilginç buldum onu yazdım kimi zaman da bir film izledim veya bir müzik albümü keşfedip  onu paylaştım... böyle böyle derken psikolojiden teknolojiye, edebiyattan biyolojiye, siyasetten tarihe, müzikten sinemaya kadar pek çok konuda 10 yıla yakın bir süredir hem burada hem de farklı yerlerde bir sürü konu üzerine yazdım durdum.

Ülkemizdeki ekonomik durum her ülkede olduğu gibi bizde de günlük yaşantı biçimimizi etkiliyor. Günlük yaşantı biçimimiz de düşünce yapımızı ve davranışlarımızı etkiliyor... (sonra bu etkilenen düşünce yapımızla tekrar teknolojik ve kültürel üretimimizi belirleyip ekonomik yapımızı değiştirerek günlük yaşantımızı biçimlendiriyoruz, birinin diğerini etkilediği birbirine bağlı sabit ve yavaş gelişen kısır bir döngü...)

Şu anda bu kısır döngüyü aşmanın yollarını, neyin doğru neyin yanlış olacağını tartışacak yer ve zaman değil, herkes her şeyi biliyor. Özgür iradenin, konuşma özgürlüğünün, kişisel hakların, hukuk ve adaletin birçok engel yüzünden olması gerektiği gibi olmadığı şu günlerde her yazdığım şeyi kendi kendime denetleyip kendi kendime otosansür uygulamaktan çok sıkıldım.

Böyle bir ortamda bilgi kültür ve düşünce aktarımı boşuna çabalamaktan başka bir şey değil.

Amacım, sadece okuduğum bir kitabı değerlendirip içinde ilginç bulduğum bir konuyu yazmaktan ibaret olmamalı diye düşünüyorum, o konuyla ilgili fikirlerimi de açıklamak, kendi düşündüklerimi ve doğru bulduklarımı yazıp okuyanlara kendimce aklımdakileri iletmek de buna dahil olmalı ki zihnimden akanları hızlı bir şekilde hiç ölçüp tartmadan yazayım, yazdığım yazı kendiliğinden akıp gitsin istiyorum ama ne yazık ki ortam ve zaman buna uygun değil...

Ben ne düşünüyorsam onu söyleyen biriyim, hayatımda hiçbir şeyi düşünüp taşınıp planladıktan sonra konuştuğumu bilmem, bugüne kadar karakolda ifade verirken de öyle yaptım, mahkemeye çıktığımda da... Yazdığım yazılarda da, arkadaşlarımla konuşurken de...

Ama şimdi yazmayı düşündüğüm her şeyi düşünüp tartmak zorunda kalıyorum, kendi kendime otosansür uygularsam, düşündüklerimi işin içine katmazsam, fikrimi belirtmezsem, yazdıklarımın benim için bir anlamı kalmıyor.

Durum böyle olunca da izlediğim film, beğendiğim bir klip dışında bir şeyler yazmanın ötesine geçmek zor oluyor, dahası yazdığın şeyi iyice kontrol edip iki üç kez tekrar tekrar okumak zorunda kalıyorsun... Buna da ne vaktim, ne de dayanacak gücüm var.

Hiçbir şeye ya da bir yere bağlı veya bağımlı değilim, hiçbir yerle bir bağlantım yok. Hiçbir gruba, örgüte, partiye üye değilim, sade dümdüz bir vatandaşım... ve bu memleketin ekmeğini yemiş suyunu içmiş bir insan olarak üzerime düşen görevleri fazlasıyla yerine getirdiğimi düşünüyorum.

Bundan sonra bu ülkede ne burada ne de başka bir gazete veya dergide ya da blogda, sitede yazmayacağım.

Hepimizin hayatları çok zor; işe ya da okula git gel, ulaşımda sabah iki saat akşam iki saat zaman kaybet, çoluk çocukla, evle ve diğer işlerle uğraş dur... İmkânlar sınırlı, zaman sınırlı ve hep kendinden gidiyor. Fakat böyle söylüyorum diye yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim şey parayla ilgili değil, parayı sevmediğim gibi bir de üzerine nefret de ediyorum.  (günümüz dünyasında anlaşılması zor bir şey ama ne yazık ki böyle...)

Sorun sadece yazmayla da ilgili değil, işin içine okumayı da katıyorum. Bu da size belki anlamsız gelecek ama artık öyle bir yere geldim ki bana her şey anlamsız geliyor. Kendimi bildim bileli okuyorum, on değil yüz değil binlerce kitap okudum ve artık okuyacağım son kitapların listelerini yapıp tamamlamaya çalışıyorum, sonuçta her şeyin bir sınırı ve sonu var.

Bu kitapları da okuduktan sonra olağanüstü bir şey olmazsa kitap okumayı da bırakacağım. Kitaplar bana büyük bir empati özelliği, ölçülemez boyutlarda bir geniş görüş ve bilgi dağarcığı kazandırdı ama hiç kitap okumayan sabit fikirli zevksiz anlayışsız dar kalıplı insanlara her şeyi tekrar tekrar anlatıp onlara bütün dünyanın kabul ettiği gerçekleri bile tekrar tekrar ispat etmek zorunda kalmanın dışında maddi manevi bir şey de kazandırmadı.

İlkel çağlarda herkesin tarlada çalıştığı bir köyde bilim adamı ya da sanatçı, edebiyatçı olmanın hiçbir anlamı yok. Olacaksanız ya büyücü, ya kâhin ya da ruhani liderleri olmalısınız bunların üçü de bana göre değil.

Alavere dalavere konularını beceremem, becerebilsem bile vicdanım elvermez. Bugün bu fikirdeysem, yarın başkası başka fikri daha fazla destekliyor diye o fikirden yanaymışım gibi görünemem.

Sevdiğim şeyler ortada, düşündüklerim belli, olması gerekenlerin oluşturmasını beklediğim ortam hiçbir zaman oluşmadı ve asla oluşmayacak, en küçük bir gelişme ya da ilerleme görmüyorum. İnsanların gelişme diye gördükleri şey ise sadece başkalarının tükettiği nesnelerin zamana paralel olarak teknolojik üretim ve pazarlama gelişmişliğinden başka bir şey değil.

O ürünlerin üretildiği teknoloji için gelişmiş bir kültürel altyapıya ve eğitime ihtiyaç duyulan ortam burada asla oluşamayacağı için akıl fikir düşünce bilim teknik edebiyat ve sanatta her zaman tüketen olmanın ötesine geçilemeyecek... ki bunu bile başkalarının fikrine ve beğenisine göre oluşan modaya ayak uydurmaya çalışarak yapıyorlar... seviyesizlik, görgüsüzlük, cahillik ve saygısızlık had safhaya ulaşmış durumdayken bu kültürün ve ortamın eksiklerini tamamlayan bir parçası olmam mümkün değil.

Yıllar evvel gerçekliğini ve amacını kaybeden basını takip etmeyi bıraktım, yıllar evvel aynı nedenlerden dolayı televizyon izlemeye de son verdim. Yine aynı nedenlerden ötürü uyduruk filmleri, reklamla şişirilmiş isimlerden ibaret müzikle hiçbir alakası olmayan sadece televizyonda ve internette dönen klipleriyle saçma sapan şeyler yapıp bunun müzik olduğunu iddia edenleri dinlemeyi de bıraktım.

Abuk sabuk, özenti ve yanlış bir dille yazanları da okumuyorum, çok satmaları benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bunları gösterebilmek için iyi ve kötüleri bıkmadan yazdım.  Ama hepsi bir yere kadar... Belli bir süre sonra bahsettiğiniz şey farklı da olsa anlattığınız şeyler aynı oluyor, en azından bu sıkıcılıktan kurtulmayı düşünüyorum.

Sayıları milyonla ifade edilen üniversite öğrencileri, okumuş etmiş, görmüş geçirmiş eğitimli öğretmen, yazar, ressam, çizer, bilimadamı var ama 80 milyonluk ülkede bildiğini, düşündüğünü, alıp tüketip zihninin çarklarında öğüttüğünü yazıp çizen, bunu internette paylaşan insanların sayısı ne yazık ki çok ama çok çok az... ve ben tüm bu eksiği tek başıma tamamlama görevini üstleniyormuşum gibi bir sorumluluk alamam.

Çok uzun bir yazı yazıp gereksiz ayrıntılarla vaktinizi çaldıysam kusuruma bakmayın, son yazımda biraz hoşgörü göstereceğinizi ümit etmem sanırım büyük bir beklenti olmaz. Bundan sonra listemdeki kitaplara, seyretmek için sıraya koyduğum filmlere dizilere daha fazla vakit ayırmak istiyorum.

Buraya abone olan sağdaki sütunun en üstünde sıralanan 200 kişinin hepsinden ayrı ayrı özür diliyorum, onların yeri başka, ama elimden de fazla bir şey gelmiyor... 80 milyon insan içinden bu  200 özel kişinin yazdıklarımı takip etmek üzere buraya abone olması benim için büyük bir onur, kendilerine ayrıca teşekkür ediyorum.

Aynı paylaşım ortamında birlikte olmaya devam etmeyi isteyenleri facebookta arkadaş olmaya da beklerim :) ama kareli defterin kapağını bu yazıyla kapatıyorum. 

Reklamlarını sayfalarıma koymadığım için arama sonuçlarında beni altlara atan google'a her şeye rağmen böyle bir imkân sağladığı için yine de teşekkür ederim. Kendilerinden önce benzer servisleri kullanırken çok büyük zorluklarla karşılaşıyorduk, interneti kullanıp bir şeyler yapmaya çalışanlara büyük katkı sağladılar, bunu inkâr etmek mümkün değil, ama artık ben yokum...

Bugüne kadar yorumlarıyla, mailleriyle, bu gibi durumları yaşadığım bir iki seferde yazdıklarıyla destek olan bütün okuyuculara canı gönülden sevgi ve saygılarımı iletiyorum, hepiniz de iyi ki varsınız, iyi ki yazmışım, iyi ki okumuşsunuz...

Kusurumuz olduysa affola. 

11 Aralık 2012

UX, gizli sanat grubu...

UX (Urban eXperiment); kimi onları "kültür gerillası" kimi "Hacker artist" kimi de "yeraltı sanatçıları" olarak tanımlıyor...

UX grubundakiler, Paris'in yeraltındaki dehlizlerinde kendilerine taşları oyup koltuk yaptıkları yeraltı sinemaları, "underground" sanatçıların toplandığı gizli bar ve mini kafeler yapıp, çok özel partiler düzenliyorlar...

Fakat yaptıkları sadece bunlar değil. Mesela (kimseye duyurmadan binaya gizlice girerek) Paris'in simgelerinden biri olan Pantheon'un bozulan saatini onarıyorlar, yeraltı sergileri düzenleyip isimlerini açıklamadan sanatsal olaylar düzenliyorlar...

Dünyaca ünlü Wired Dergisi'nde "Paris'in bu gizli yeraltı sanat grubunu konu alan" İngilizce yazıyı uzun bulsanız da belki çeşitli fotoğraflara ve saat tamiriyle ilgili videoya gözatmak isteyebilirsiniz, o zaman buraya tıklıyorsunuz...

Yakın zamanda BBC Türkçe Sanat Servisi'nin UX elemanlarıyla sitenin izlenimler bölümünde yaptığı röportajın Türkçesine ise buradan ulaşabilirsiniz.

2012 fotoğrafları

Evet, yılsonu yaklaşıyor ve her yıl olduğu gibi bu yıl da biterken birçok kurumun kendi seçtiği "yılın fotoğrafları" açıklanıyor...

Gelin, biz de bu fotoğraflara bir bakalım ve yılın fotoğrafla ilgili kısmını bu müthiş fotoğraflarla kapatalım.

Bildiğiniz gibi bu tarz fotoğraflar gazetelerde, televizyon kanallarında gösteriliyor, internet sitelerinde, sosyal ağlarda yayınlanıp paylaşılıyor.

Görmeye alışık olduğumuz birbirine yakın bir sürü fotoğraf her yıl bu şekilde yayınlanır, bunlar artık bir klasik oldu; bomba atıldığı an, uçak geçerken, kaza olurken, seçimde kazananlar zıplarken vs. vs. vs.

Bu tür yarışmalar ya da açıklanan en iyiler kategorileri içinde ben de sizler için en iyilerini derleyip sunuyorum, buyurun başlayalım;

[1]
1964'ten beri düzenlenen bir fotoğraf yarışması var ki gerçekten bambaşka...

98 ülkeden 18 kategoride 48.000 ayrı fotoğrafın değerlendirildiği "Veolia Environnement" fotoğraf yarışmasında konu vahşi yaşam.

Dereceye giren fotoğrafların İngiltere Doğa Tarihi Müzesi'nde sergilendiği bu yarışmanın 2012'yi önde kapatan fotoğraflarına bakmak için buraya, Doğa Tarihi Müzesi'nin seçmelerini geçip sergilenmeyi hak edenleri görmek için buraya tıklayabilirsiniz...

[2]
Bu işlerde öncülüğü ve kalitesi tartışılmaz olan National Geographic'in 2012 fotoğraf yarışmasında seçilen fotoğraflara bakmak için buraya ya da National Geographic sitesine gidip her hafta katılan fotoğrafların tamamına bakmak için buraya tıklayabilirsiniz.

[3]
Alan Taylor'un The Atlantic'teki meşhur "in focus" fotoğraf bölümündeki 2012'nin en iyi fotoğraflarına bakmak için de sırasıyla bölüm 1, bölüm 2 ve bölüm 3'e bakabilirsiniz...




anti-insta!

Çektiğiniz fotoğrafları 70'li yıllardan kalma, kitapların arasında bulunmuş gibi kendine özgü renkleri olan polaroid fotoğraflara benzetmek de bir yere kadar kardeşim...

Adam 2012'de uzay mekiğinin yanında resim çektiriyor ama üzerine instagram programıyla efekt yapıp nostaljik hava vermeye çalışıyor! 

Neyin nostaljisi kardeşim adam gibi çekip bıraksana şu fotoğrafı ne diye ha babam sararmış eski suratlı efektler yapıp duruyorsun [diyeceğim ama zamanında benim de bu tür başka programlarla yapmadığım şey değil:)]...

Herkesin albümü böyle kırmızı tenli, yeşil su zeminli, eskitilmiş fotoğraflarla dolu - yarın öbür gün çocukların bu fotoğraflara bakınca bunlar 120 yıl öncesinde yaşamış diye düşünmez mi... :)

O yüzden yeter, efekt falan yapmak yok bundan sonra, fotoğraf çekilince en fazla ışığını açarsın, renklerini biraz daha doygunlaştırırsın hepsi bu... Sadelik ve netlik her zaman daha iyidir, ileride baktığınızda da sırıtmaz. Budur fikrim ve ne instagram ne de benzeri başka bir efekt programıyla bundan sonra fotoğraflarımı efektlemeyeceğim, aynen devam diyenler de kendi bilir.

farscape [dizi]

Farscape; yormayan, üzmeyen, hayalgücünü çalıştıran, dinlendiren ve bazen de heyecanlandırıp merak ettiren güzel bir bilimkurgu dizisi.

Bilimkurgu dizilerini, uzaylı yaratıkları, evrenin çok uzak yerlerindeki uygarlıkları ve buralarda yaşanan maceraları seviyorsanız bu diziyi izlemenizi tavsiye ederim.

[Dizi 4 sezon + iki filmden oluşuyor. Her sezon 22 bölüm, bütün altyazıları çevrilmiş ve altyazı sitelerinde Türkçe altyazıları bulmak kolay.]

Farscape; belki bir Star wars, bir Star trek ya da bir Galactica Battle Star gibi dünyaca bilinen bir bilimkurgu dizisi değil ama yine de Amerika ve Avrupa'da oldukça geniş bir hayran kitlesine sahip.

Dizinin konusunu çok kısa bir şekilde özetlemek gerekirse; John Crichton isimli kahramanımız uzay çalışmalarında görevli biridir ve bir gün uzayda bir solucan deliğine girip evrenin başka bir yerinden çıkar.

Maya isimli yarı organik bir uzay gemisine inen John, burada farklı türde canlılarla karşılaşır ve kendisini bir çarpışmanın içinde bulur. 

Tüm galaksiyi denetimleri altında tutan "Peacekeepers"larla çarpışan bu uzay gemisiyle yolculuk etmeye başlayan John, yavaş yavaş gemidekilerle arkadaş olmaya başlar ve maceralarında gemidekilerin yanında yer alıp onlara destek olur...

Maya isimli bu uzay gemisindeki herkesin bir geçmişi ve haklı sebeplerle kaçak bulunma durumu vardır. Dünyalı John da dahil olmak üzere gemideki herkes uzayın derinliklerinde bir yandan "Peacekeepers"lardan kaçarken bir yandan da kendi dünyalarını bulma çabası içindedir.

[Farklı konuları bilimkurgu türünü sevip takip edenlere bazen tanıdık gibi görünse de arada güzel ve değişik şeylerin işlendiğini de gözardı edemeyiz.]

Başta, bir iki bölüm bana sıkıcı ve basit gibi gelmişti ama sabredip üç dört bölüm seyredince ve tiplere de alışınca yavaş yavaş sarmaya başladı. Birinci sezonun sonuna doğru yükselen heyecanla birlikte gerisi su gibi aktı gitti...

[Eleştirilebilecek çok yanı olsa da yine de başarılı, uzun soluklu bir "bilimkurgu roman" gibi hatırlayacağınız bir dizi olacağından eminim.]

5. sezon yerine çekilen (Peacekeeper wars isimli) iki filmle biten dizide 4 sezonda toplam 88 bölüm yayınlandı ve bu 88 bölümde aralarında üç dört tane dolgu ya da geçiştirme diyebileceğimiz bölümler de vardı ama her biri tek başına ayrı bir film olabilecek kadar güzel bölümleri olduğunu da söylemem lazım...

İnsan ruhunu, karakteri, çekişmeleri, hırsı, farklılıklara yaklaşımı ve tabii ki hayalgücünü en iyi şekilde kullanan senaristler ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmışlar... Yarı bilimkurgu yarı masal gibi bir dizi arıyorsanız Farscape'i izlemenizi tavsiye ederim.

Dizinin son bölümlerini iki gün önce bitirdim ama şimdiden özlemeye başladım bile...

İçecek olarak ne alırdınız?



Sizce... Coca Cola mı daha güzel yoksa Pepsi mi?

Emin misiniz? :)

Bu konuyla ilgili yapılan bir iki deney var, önce onları kısaca bir anlatayım, sonra da inceleme sonuçlarına geçeceğim, çünkü o bölüm gerçekten çok ilginç...

Deney 1
Baylor Medical School'dan Read Montague, katılımcılara üzerinde marka etiketi olmayan bardaklarda Coca Cola ve Pepsi ikram ediyor, beğeni oranı şaşılacak derecede aynı... Marka belli değilken kimi onu kimi bunu beğeniyor ve bu beğeni oranı ikisi için de aynı.

Deney 2
Montague bu sefer deneyi başka bir grupla deniyor fakat bu sefer her iki bardakta da Coca Cola var ama sadece birinde Coca Cola etiketi var. Katılımcıların %85'i kesinlikle Coca Cola'nın (etiketi olanın) daha iyi olduğunu, diğerini beğenmediklerini söylüyorlar.

Deney 3
Yukarıda bahsettiğim ikinci deney çok ilginç çünkü üzerinde Coca Cola markası bulunan bardaklardaki kolalar etiketi olmayan kolalardan daha çok beğeniliyor... Peki bunu Pepsi ile yapsaydık ne olurdu diye merak ediyorlar ve aynı deneyi bu sefer birinde Pepsi etiketi bulunan iki bardak Pepsi ile yapıyorlar. [iki bardakta da Pepsi var]

Sonuç Coca Cola gibi bir fark yaratmıyor, hemen hemen iki bardak içecek de aynı beğeniye ulaşıyor. [anlaşılan o ki Pepsiciler markaya değil tada bakıyorlar:)]

Üçüncü deney, Coca Cola'nın marka olarak daha fazla etkili olduğunu açıkça gösteriyor... Bunun anlamı, içilen şeyin üzerinde Coca Cola yazdıktan sonra kolanın lezzetiyle oynansa bile Coca Cola fanları bunun farkına varmıyor, burada önemli olan şey "Marka"...

Peki bu gerçekten de böyle miydi? İşte bilimsel olarak araştırılıp incelenecekse bu araştırılmalıydı ve incelemeye başlamak için yeni bir deneye giriştiler: MR Beyin Taraması...

4. Deney (tıbbi inceleme)
Montague, gönüllü olan deneklerden bir grup kurdu ve çalışmaya başladı.
(Yazı uzun ben özetleyeyim) Denekleri MR cihazına bağlıyorlar ve beyinlerindeki aktiviteyi ekranda gözlemliyorlar.

Deneğe Coca Cola veriyorlar biraz beyin aktivitesi oluyor.

Pepsi veriyorlar yine aynı oranda beyin aktivitesi gözlemleniyor.

Aynı deneğe yine Coca Cola veriyorlar ama kolayı vermeden önce deneğin önündeki ekranda bir kutu Coca Cola reklamı gösterilince deneğin beyin aktivitesi öncekilerden fark edilir derecede fazla oluyor.

Aynı deneğe yine Coca Cola veriyorlar ama bu sefer boş bir ekran (bir başka sefer Pepsi reklamı) gösteriyorlar fakat sonuç Coca Cola reklamı gördüğü zamanki kadar farklı değil... Halbuki her sefer verilen hep aynı Coca Cola! [bu deney farklı denekler üzerinde birçok kez tekrarlanıyor ve hep aynı sonuç elde ediliyor.]

Yani tüketilen şey aynı olsa da reklamlar beyindeki nöronların çalışmasını öylesine düzenlemiş ki (etkilemiş diyelim) reklamı yapılan şeyi tüketirken bile ancak "markayı tükettiğinizi görürseniz" etkili bir beğeni düzeyi oluşturuyor.

Kısacası "reklam ve marka etkisi" insan beyninin yaşadığı, tattığı, gördüğü gerçek duyuları algılamasını da etkiliyor. Birinin diğerinden daha iyi olduğunu söyleyen marka tutkunları gerçekten doğruyu söylüyor, yani gerçekten öyle hissediyorlar.

Bu durumda sevdiğiniz ürünlerin marka ve etiketlerini saklamanız sizin yararınıza olabilir diye düşünüyorum :) çünkü bu mantığa göre birini bulup diğerini bulamadığınız zamanlarda sevdiğiniz markanın etiketini diğerinin üzerine yapıştırıp onu daha güzel bulmanız mümkün görünüyor :)

kaynaklar: Thompson, C. 10.26.03 There's a sucker born in every medial prefrontal cortex NewYork Times Books 123, 32 ; Neural correlates of behavioral preference for cultural familiar drinks, Neuron 44: 379_87; Kafası güzel filler ve en acayip deneyler _ Alex Boese 2007 Gürer yayınları; Elephants on acid and other bizarre experiments.

07 Aralık 2012

sokak sanatı


İnsanların sanatsal yaratıcılıklarını sokaklara yansıtması gelişmiş ülkelerde örneklerine çok rastlanan bir durum.

Bu tip şeyleri sizler de internette çeşitli sayfalarda, bloglarda ya da sosyal paylaşım sitelerinde görmüşsünüzdür...

Keşke bizim ülkemizin sokaklarında, binalarında, duraklarında da böyle şeylere daha sık rastlasak.

Bu tip eserleri dünyanın dört bir yanından fotoğraflayarak gönderenlerin oluşturduğu internet sanat gruplarının en çok tercih ettiği streetartutopia sitesi "2012'nin en iyileri"ni sayfalarında tanıtmaya başlamış...

Çok güzel şeyler, çok güzel fikirler... Herkesin beğeneceği bir sanat eseri, herkesin beğeneceği bir fikir mutlaka vardır diye düşündüğüm için bu sayfayı paylaşmak istedim. İnsanlar çok güzel şeyler yapıp bulundukları yerleri güzelleştirip fikirlerini yaymak için büyük bir emek harcamışlar, eminim sizler de beğeneceksiniz... Kendinize bir kahve ya da çay yapın ve başlayın açılan sayfayı kaydırarak fotoğraflara bakmaya :)

[dikkat! fotoğrafların üzerindeki başlıklara tıkladığınızda o sanatçıya ait işlerin sayfasına gitmeniz de mümkün, örnek olarak ana sayfadaki "17 beloved street art photos" başlığına basınca http://www.streetartutopia.com/?p=10258 adresine yönlendiriliyorsunuz]

(Umarım sadece akşamları ışıkları yanınca daha çok dikkat çeksin diye çevresinde bulunan sokak lambalarının kapatılarak karanlığa teslim edilen Mecidiyeköy merkezindeki ışıklı "Billboard"lara reklam koyanlar da bakıp biraz feyz alır.) 

Sayfanın açık linki: http://www.streetartutopia.com/?p=10554

16 Kasım 2012

3 boyutta yeni bir uygulama

Karelidefter'i takip edenler daha önceden üç boyutlu baskı makineleriyle yapılan işler hakkında yazdıklarımı okumuşlardır.

3D printer makineleriyle yedek parça, teknik donanım vs. gibi şeyler yapılabildiği gibi silah yapanlar bile vardı ama şimdi bu tekniği (önümüzdeki on yıl içinde bütün dünyayı saracağını tahmin ettiğim) yeni bir fotoğrafçılık uygulaması olarak kullanmaya başlamışlar.

Şimdilik çok ama çok yeni bir şey. Fakat bu sistemi uygulayanların açtığı sergiler ve bu uygulamayı yapan şirketler gittikçe artacak gibi görünüyor.

Bu yeni sistemde; özel kameralarla her yönden fotoğraflarınız çekiliyor ve daha sonra bunlar işlenerek size ya da sevdiklerinize ait küçük boyutlu (oyuncak bebek gibi) bir heykelcik elde ediliyor.

Shashin Kan'ın Japonya'da (24 Kasım'da) açılacak olan sergisinde isteyenler fotoğraf çektirip kendi minyatür figürlerine sahip olabilirler ama 10 - 20cm. arasındaki figürler için yaklaşık olarak 250 dolar ile 500 dolarlık bir fiyatlandırma yapıldığını da hatırlatayım.

(Her yeni teknoloji ürünü gibi şimdilik çok pahalı bir şey ama eminim bir iki yıla kalmaz yarı fiyatının da altına düşer.)

Shashin Kan'ın sergisi için link www.omote3d.com

İspanya'da bu işi yapan 3dU isimli bir fotoğraf stüdyosuna ait tanıtım videosu linki http://youtu.be/0vSq4dAjZos ve şirketin kendi youtube kanalındaki diğer videolar için link http://www.youtube.com/user/ThreeDeeYouDotCom

14 Kasım 2012

Nermin Candan

Bazen yeni çıkan albümlerden öyle sıkılıp bıkıyorsunuz ki yapacak bir şey bulamayınca "Ne varsa eskide var..." diye arşive saldırmaktan başka bir şey gelmiyor elinizden :)

Onları da çoktaaan ezberlemiş olduğunuz için bu da sizi anca bir süreliğine idare ediyor ve sonrasında çok beğendiğiniz şeylerin benzerlerini ya da aynı dönem yapılmış işleri araştırmaya başlıyorsunuz...

Geçenlerde bir ara bu şekilde her yeri kurcalarken "Eski Türk Filmleri Müzikleri"ne daldım, youtube'da  o herkesin bildiği şeyleri bir daha dinledim bazen sıkıldım bazen hoşuma gitti ama birden çoktan unutmuş olduğum Nermin Candan'ın şarkılarına rastlayınca geçmişe taaa çocukluk yıllarımda dinlediğim plaklara kadar güzel bir müzik yolculuğu yaptım...

Şarkılar o kadar hoşuma gitti ki hemen Nermin Candan'ın bütün 45'liklerini ve albümlerini buldum, birkaç gün aralıksız bunları dinledim...

Yabancı ülkelerde satış rekorları kıran parçaların yeniden düzenlenip Türkçe seslendirildiği yıllardan kalan şarkılar mı istersiniz, Yunan müziklerinden alınıp düzenlenenleri mi, eski filmlerden çok bilinenler mi... hepsi var... ama ben en çok bu parçaları beğendim. [biliyorum biraz arabesk duruyor ama bu ülkede yaşıyorsanız bazen ona da ihtiyaç oluyor işte :)]

Nermin Candan (en beğendiğim 45'likler)

Al kollarına

Canımın için

Dön bana

O gitti




sessizlik...

Zamanında çalıştığım müzik ve video şirketlerinin ses kayıt ve dublaj işleri için kullandığı stüdyoları vardı. İşim gereği olmasa da meraktan birkaç kez bu stüdyolara girmişliğim vardır. Girenler bilir, buradaki alet edevatın kalitesi kadar ses yalıtımı da çok önemlidir.

Fakat; bu ses yalıtımı o zamanlar stüdyoya dışarıdan bir ses girmesinden çok çevredekiler (özellikle aynı binada bulunanlar) rahatsız olmasın diye gerekli bir şeydi :) şimdi ise şehir öylesine gürültülü ve o kadar çok rahatsız edici ses var ki stüdyoların ses yalıtımı bu sesler içeri girip kayıtları bozmasın diye eskisinden de önemli...

İleride "sessizlik" o kadar zorunlu ve doğal bir ihtiyaç olacak ki bütün ev ve iş yerleri gereksiz ses ve gürültüye karşı bu tarz stüdyo tipi yalıtımlı şekilde olacak.

Şişli'nin merkezinde şu anda bile buna o kadar ihtiyaç duyuyoruz ki eğer böyle bir yer olsa ve sessizliği "saat başı şu kadar" diye parayla temin eden bir yer olsa, parası neyse verip bir saat oturup kafamı dinleyeceğim.

Olmaz olmaz demeyin, biz çocukken "Çeşmeden akan suyu içemeyeceksiniz, içme suyu ayrıca satılacak" dediklerinde biz de "Olur mu hiç öyle şey!" diyorduk.

Peyami Safa - Yalnızız


1800'lerin sonunda sanayi devriminden etkilenen batı edebiyatı “geleceğin insanlar için hiç de güzel olmayacağını” daha o zamanlarda oluşturduğu eserlerle dünyaya duyururken yeni bir tür sayılan ütopya tarzı roman ve denemelerin sayısı da her geçen gün artıyordu...

Eh, o zamanlar için dünya edebiyatını epey bir etkileyen bu olaylar ve meydana getirdiği edebi eserlerden de etkilenmemek mümkün değildi... Bu bir tarz olarak fikirleri beyan etmenin, hayal kurup anlatmanın bambaşka bir yolu olarak moda olmuştu...

[Kendi zihninde oluşturduğu mükemmel (sosyo-ekonomik, teknolojik ya da felsefi) dünya sistemlerini en ince ayrıntısına kadar yazanları “kimi zaman bu ütopik dünyayı Robinson Cruose gibi bir adada dünya ve hayat üzerine fikirlerini belirtirken, kimi zaman da bulunduğu çağın 500 yıl ötesini yazarken” gördük...]

Tabii ki bu tarz eserler Avrupa'da en güzel örnekleriyle bütün dünyayı etkilerken bizim yazarlarımızın etkilenmemesi de düşünülemez.

Peyami Safa'nın "Yalnızız" isimli eserinde de (Zamanının tipik örneklerinde olduğu gibi) böyle bir etkilenmenin olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yazarın bu eserinde okuyucuya vermek istediği "ütopik dünya"nın notlarını tutan bir "roman kahramanı" var.

Zamanı için anlattıkları ve önerdiği ütopik dünyayla [şimdiki zamanın bile ilerisinde olan] yazarın düşündükleri "her ne kadar güzel ve anlamlı mesajlar içeriyor olsa da" hızlı filmlere ve binlerce bilimkurgu romana alışkın zihinlere (anlatım tarzıyla) biraz eski moda ve yavaş gelebilir.

Okura "(aile içi özel sorunları çözüp anlamak için) ağabeyinin tuttuğu günlükleri okuyan diğer aile fertleri" tarafından aktarılan hayali dünyayı takip edebilirseniz, belki ilginç fikirler edinebilirsiniz ama aynı zamanda böyle şeylere alışkınsanız sıkılabilirsiniz de...

Edebiyat tarihimiz için ilginç bir eser olduğunu, meraklıları tarafından iyi bir analizi ve yorumu bugün bile hak ettiğini belirterek değişik şeyleri seven okurlara tavsiye ediyorum. (Normal tarzda akıcı şeyler okumaya alışık olan okurun "yazarın başka eserlerini okuyup" sonra bu esere geçmesi daha iyi olur.)

Kitabı rahatlıkla her yerden temin edebileceğiniz için yayınevi ve fiyat yazmadım...