05 Nisan 2012

İki nesil bir şehir - Aydın Boysan, Burak Boysan

Büyük hayat tecrübesi, bilgi kültür ve tatlı anlatım tarzıyla Aydın Boysan’ı her zaman sevmiş ve okumaya değer bulmuşumdur.

Artık İstanbul’u hiç ama hiç sevmediğim halde Aydın Boysan’ın, oğlu Burak Boysan’la birlikte İstanbul üzerine yeni bir kitap yazmış olduğunu görünce dayanamadım aldım okudum.

Aydın Boysan yine o kendine has üslubuyla yaşadığı eski mahallelerden başlayarak İstanbul’daki hayatı küçük ayrıntılarıyla öylesine güzel anlatıyor ki beğenerek okumamak mümkün değil.

Büyük yangın sonrası İstanbul’undan da bahsediyor Aydın Bey, ilk tramvaylarla dolaşmadık yer bırakmadığından da, Çamlıca’da bir arkadaşıyla çalışmak için tuttukları evdeki farelerden de...

Şehrin her semtine işleyen o tuhaf ama özlemle anılan hatıraları bizleri o yılların İstanbul’unda gezdirirken geçirilen değişimin sadece büyük önemli yapılara, cadde ve sokaklara değil hayatın kendisine nasıl yansıdığını da anlayabiliyoruz.

Kitapta anlatılan konular arasında öylesine yer bulmuş küçük ayrıntılar var ki her biri ayrı ayrı incelense her birinden ayrı bir kitap konusu çıkar.

[Örneğin; II. Dünya Savaşı öncesi ve savaşın sürdüğü yıllarda ülkemizde alınan önlemler yanında, lise ve üniversite öğrencilerine her yaz üç hafta boyunca katıldıkları kamplarda askeri kıyafetlerle silahlı talimler yaptırılması çok ilginç bir konu.]

Aydın Boysan, modernleşme uğruna yapılan bütün değişimlerine uymak için “dünyanın en büyük şantiyesine çevrilen” yaşadığı şehrin her geçen gün gözlerinin önünde kaybolmasına tanık olmuş, bütün bunları görmüş geçirmiş ama yaşadığı şehre olan sevgisini hiç yitirmemiş...
Hatta hem kendi yaşadıklarından hem de çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan o kadar memnundur ki:
Kitabın bir yerinde, bir kez daha hayata gelse, aynı hayatı aynı yerde aynı şekilde yaşamak istediğini “İçimden hep diyorum ki hayal bile olsa ben, yaşamış olduğumdan başka bir hayatı kesinlikle istemiyorum. Hep önceki gibi olsun!.. Tüm insanları, kötülükleri ve elbet iyilikleri ile birlikte... İstisnasız bütün zamanları ile de birlikte.” sözleriyle okuyucuya aktarıyor.

Kitabın “Bu İstanbul o İstanbul değil” bölüm başlığını taşıyan ikinci yarısında ise kalem Burak Boysan’a geçiyor ve bu sefer daha teknik konulara girmeye başlıyoruz...

Yalnız, teknik konulara giriyoruz diyorsam o kadar da anlaşılmaz ve mesleki terimler içeren bilimsel makaleler değil bahsettiğim.


Yine çok eski tarihlerden başlayarak yakın dönemlere gelip şehrin imar planları ve topografyası üzerine süren muhabbetler yine akıcı ve güzel bir dille bir sürü ayrıntı konular arasında okuyucuyu sarıyor ve kitabı elinizden hiç bırakasınız gelmiyor.

Tabii ki Burak Boysan, babası Aydın Boysan kadar olaylara duygusal yaklaşmıyor :) bu sefer konular İstanbul’u biçimlendiren siyasi yapı ve onlardan yetki alıp şehri biçimlendirmeye çalışanlara doğru biraz daha fazla “teknik” eleştiri içeriyor.

Benim bunlar arasında en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de her ne kadar hem eski nesil hem yeni nesil şehir insanı olarak bu iş üzerine düşünenler eleştiride bulunup fikrini söylese de [ki bu şehirde yaşadığımız için hepimiz zaman zaman aynı şekilde düşünüp olması gerekenle olan biten arasındaki farklılıktan şikâyette bulunmuşuzdur] bu eleştirilerin ve İstanbul’daki her türlü imarın çoook çok önceden beri hep eleştirilmesi oldu; mesela kitapta John Freely’nin bir alıntısına yer verilerek aktarılan bilgiye göre “İstanbul’un MS 427 yılındaki kayıtlarında bile gecekondulardan, şehre gelen köylülerden, manzarayı kapatan binaların inşaatından” şikâyet ediliyor...

Demek ki devirler, çağlar, yıllar dönemler, ülkeler, kültürler ve insanlar değişmiş ama İstanbul’un kaderi bir türlü değişmek bilmemiş :)

[Hatta neredeyse her şey öylesine aynı şekilde devam edip duruyor ki yakın zaman sayılabilecek 1950’li yıllarda İstanbul’a göçün yoğunlaşmasıyla birlikte şehir hayatına uyum sağlayamayan görgüsüz, bilgisiz, kaba saba insanlardan rahatsız olan şehrin eşrafı bunun için “Saygısızlıkla Savaş Derneği” ismiyle bir dernek bile kurmuş :)]

1927 yılında İstanbul’da nüfusun azaldığı ve şehirdeki ticaretin iyice zayıfladığı notundan, yakın dönem siyasi isimlerinden Aydın Menderes’in İstanbul için büyük projeler tasarlayıp şehri baştan aşağı değiştirme işini hayatının en önemli şeylerinden biri olarak görmesine kadar çok çeşitte bilgi içeren kitabın bu bölümünde bizden önce buralarda neler olup bittiğine dair çok ilginç ayrıntılar var.

[Mesela; Menderes İstanbul’un imar işiyle o kadar fazla ilgiliymiş ki; gittiği bir Bağdat dış gezisi sırasında gece yarısı arayıp “Düşündüm de, Mısır Çarşısı karşısındaki binayı yıkmaya karar verdim, hemen istimlak muamelelerine başlayın.” diyebiliyormuş. :) ]

Neyse işte öyle böyle derken biraz sohbet muhabbet, biraz bilgi ve ilginç ayrıntıyla bütün konuları süsleyip İstanbul’la ilgili geçmişi ve bugünü hem duygusal insani yanlarıyla hem de teknik siyasi ve tarihi geçmişiyle baba oğul çok güzel bir şekilde anlatıp okuyucu için eğlendirici olduğu kadar eğitici de olan bir eser meydana getirmişler...

Kitapla birlikte verilen DVD hediyesini de söyleyerek şimdi de kitapta karşıma çıkınca benim için sürpriz olan bölüme geçeyim;

Bu bölümde biz daha önceden tam Burak Bey’in üslubuna ve konuşma tarzına alışıp biraz daha gerçekleri gösteren gözlükler takıp İstanbul’a öyle bakmaya alışmışken birden karşımıza yine Aydın Boysan çıkıyor :)
Fakat bu sefer yazılar İstanbul’dan çok “90 yaşındaki bir adamın hayat görüşünü, tecrübelerini, beğendiği özlü sözleri içeren” kendi deneme-köşe yazısı ve anektod karışımından oluşuyor.

Tamam, harika hatta çok harika şeyler var, Aydın Bey’in bu bölüme aldığı yazıları okuyunca kendisinden yansıyan yaşam sevinci beni bile sardı, özlü sözleri şöyle bir düşündürdü anlattığı fıkralar gerçekten güldürdü ama...


...keşke bu bölüm biraz daha genişletilip ayrıca bir kitap yapılsaydı ve keşke bu son bölüme ayrılan sayfalar da kitabın ilk iki bölümündeki konularda adı geçen yerlerle ilgili fotoğraflara ayrılsaydı... (evet, kitapta epey bir resim var ama ya bunların sayısı arttırılmış olurdu ya da boyutları büyütülebilirdi, tabii ki bu benim düşüncem, bu konu hakkında eleştiri yapmak ya da değerlendirmede bulunmak yazarın ve yayınevinin inisiyatifine kalmış.)

Evet, kitabı okuyup değerlendirdikten sonra siz Kareli defter okurlarına tanıtmaya da çalıştım ama şimdi bu kitapta “kitabın konusundan biraz uzak da olsa” hayat ve zamanla ilgili olduğu için en çok hoşuma giden iki alıntıyı aktararak konuyu kapatmak istiyorum;

(1) Aydın Boysan’ın Ömer Hayyam’dan yaptığı alıntı:

Yaşamanı akla uydurman gerekir
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir
Bereket eli çabuktur zaman ustanın
Başına vura vura sana da öğretir.


(2) yine Aydın Bey’in Ziya Paşa’dan yaptığı alıntı:

“Sanma ki saat çalar / Bil başına tokmak vurur.”


Sadece İstanbul değil, hayatla ve ülkemizde işlerin nasıl yürüdüğüyle ilgili büyük bilgi ve tecrübeler aktaran bu kitabı herkese öneriyorum...   (40 yaş üstündeki İstanbulluların çok beğeneceğini de tahmin ediyorum.)

Doğan Kitap'tan çıkan 218 sayfalık bu eserin fiyatı 25 TL.