03 Nisan 2012

lafını balla kestim...

Sıradan bir sihirbazlık gösterisini en azından televizyonda görmüşsünüzdür; masanın üzerinde duran şapkayı şöyle bir seyirciye gösterirler ve üzerine beyaz bir mendil kapatıp çektiklerinde şapkadan birkaç tane kuş çıkar...

Hep düşünmüşümdür; o güvercinler şapkanın içinde dururken hiç mi guguldamaz, gösteriyi düzenleyen ortada hiç kuş yokmuş gibi davranırken seyirci kuşların sesini duyarsa diye düşünmez mi?

Eh “Minareyi çalan, kılıfını uydurur.” diye bir atasözümüz var. Bu gösteriyi yapmadan önce sihirbaz bunu da düşünmüştür elbette. Fazla uzatmadan böyle şeyler için alınan önlemi söyleyeyim; müzik... evet müzik.

Arkada yardım eden kişinin duyulabilecek ayak sesleri, kuşların kutularda beklerken çıkarabileceği sesler ya da özel bir düzeneğin devreye girmesiyle ortaya çıkan klik, trik, tık gibi dikkatimizi başka yere vereceğimiz sesler gösteriyi düzenleyenler tarafından müzikle fark edilemeyecek şekilde engellenir... [Tabii ki biz zavallı seyirciler de bu müziği eğlencenin bir parçası olarak görürüz :)]

Sonuçta her şey; odaklanmamız gereken “ana konu”nun takibini aksatmaması, zihnimize bir şey takılmasının engellenerek numarayı yutmamızı sağlaması için düzenlenmiştir.

Yoksa az önce kutunun içindeki kız ikiye bölünüp tekrar birleştiğinde ya da başka bir yerdeyken birden sahnenin ortasında sihirbaz tarafından örtünün altından çıkarıldıktan sonra seyirciye dönerek gülümser miydi? (Sizin başınıza böyle bir şey gelse; evde otururken birden bir şey olsa ve kendinizi sihirbazlık gösterisi yapılan bir sahnede buluverseniz tepkiniz böyle mi olur?)

Tabii ki bunların hepsi gösteri sanatlarının bir parçası ve hepsi de seyirciyi kandırıp eğlendirmek için düşünülmüş küçük oyunlar ve ayrıntıları...

Bütün bunları yazıyorum çünkü varmak istediğim yer bambaşka...

İnsanlar kendilerine sunulan/gösterilen şeyleri incelerken o anda bahsi geçen şeye ya da dikkatlerin toplandığı olayın merkezine odaklanır ve gözlerinin önünde bütün açıklığıyla olayın sahteliğini bas bas bağıran ayrıntıları göz ardı eder.

Her şey bu kadar apaçık ortadayken insanları kandırmak da artık zorlaştı ama kandırmak isteyenler bu tip şeyleri yaparken artık güzel giysiler içinde birden beliren sevimli bir kızın gülümsemesini ya da olan biteni perdelemeye yarayan etkileyici bir müziği kullanmaya gerek bile duymuyorlar.

Çünkü büyük bir çoğunluğumuz hâlâ birçok şeyi ucuza kapatmanın peşinde koşmaya devam ediyor.

İşte şimdi geldik en başta anlattığım gösteriye aldanan ve “esas göz önünde bulundurulması gereken şeylere dikkat etmesi gerekirken kendisini olayın cazip yanına kaptıranların” gerçek hayattaki yerine...

Çabuk ve emeksiz bir şekilde sahte şeyleri satıp kısa yoldan zengin olmaya çalışan tüccarların gösterisindeki aldatmaca için çeşitli pazarlama tekniklerini sonuna kadar kullandıklarını da hemen hemen herkes bilir ama yine de büyük çoğunluk kandırmacanın döndüğü esas alana bakacağına kendisi için düzenlenen oyunlu kısma dikkat kesilir...

Bunların sonuncusu da neredeyse bütün televizyon kanallarını kaplamış olan bal reklamları... Geçtiğimiz günlerde bu yöntemle satılan balların hepsinden birer örnek alıp laboratuvarda inceletmişler ve sonuç; balların içindeki bal oranı % 0 evet bir de yazıyla yazayım “yüzde sıfır!”

Araştırmayı yaptıran bakanlık görevlileri de incelemeyi yapan laboratuvar çalışanları da bu işe şaşırmışlar :)

Tabii ki satın alanlar da şaşırmış:) yani marketlerde kavanozda yarım kilosu 20 liraya satılan normal markalar varken bunlar 5 kilosunu 100 liraya veriyor, yanında 70 liralık polen hediye ettiğini söylüyor ve sen bunun olamayacağını düşünmeyip alıyorsun ama sahte çıkınca da şaşırıyorsan söyleyecek bir şeyim yok...

Ne düzgün bir gıda nizamnamesi var, ne sahte ve zararlı ürün satana büyük bir yaptırım var, ne de bu konu hakkında halkı bilgilendiren birimler var. Adamlar meydanı boş bulmuş basmışlar mısır şurubundan elde edilen glikozu macun gibi doldurmuşlar kavanozlara, içine de biraz koku biraz gıda boyası oldu bitti...

(Bir de bu ürünleri satanlardan biri kavanozun üzerine kocaman “Organik bal” diye yazmış, adama soruyorlar “Bu ürünlerin organik olmasını bırakın, endüstriyel üretimle elde edilen katkı maddeli bal bile değil, bunu nasıl açıklıyorsunuz?” diye, adam “Benim firmamın adı ‘organik’ o yüzden öyle yazdık” diye cevap verebiliyor)

Görün bakın bunlardan hiçbirine hiçbir şey olmayacak, öyle olsaydı Uğur Dündar’ın yaptığı yüzlerce programla afişe ettiği firmalar bugün hâlâ çalışıyor, pis üretim yapan insanlar işlerini devam ettiriyor olmazdı...

Siz siz olun beyaz gömlek giydirilen televizyon figüranlarını doktor, keçi sakallı gözlüklüleri profesör sanarak ucuz malın peşinden koşmayın, hesap da mal da ortada... [müziğe dikkat :) ]

(bu konuyla bağlantılı okunabilecek gıda sağlığı ve yapay gıda ile ilgili şu linkteki eski bir gönderiyi okumanızı da ayrıca tavsiye ediyorum; http://karelidefter.blogspot.com/2007/02/meyve-suyu-hem-de-katksz-ha.html )