31 Ağustos 2012

Persona [film]

Hakkında çok konuşulmuş ve belli çevrelerde eleştirilmesi tabu olarak görülen filmi oturup sakin kafayla izledim.

Sinema tarihi açısından "modern sinemanın ele aldığı psikolojik temalar"a girişi 1966 yılında gerçekleştirdiği ve günümüz sineması kadar da başarılı işlediği için gerçekten önemli bir film sayılabilir ama günümüz seyircisinin beğenisine ne kadar hitap edebildiği tartışılır.

O zamanın teknolojisiyle yapılan iki ayrı insana ait yarım yüzleri birleştirip tek bir insan yapma, sahneyi kağıt gibi yırtarak ikiye ayırma, ruhsal bunalımın yüksek olduğu bir anda film karelerini kalemle karalıyormuş gibi efektler oluşturma vs. bugün ne derece etkileyici olabilir bunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Uzun lafın kısası, o zamanlar genelde aşk, soygun, savaş, kovboy ve ucuz macera filmleri çekilirken kalkıp da böyle ağır ve anlatılması zor bir film çekmek cesaret işi ama tabii ki bunu kendi zamanı içinde değerlendirmenin dışında fazla da bir özelliği yok.

Filmin konusundan bahsedince sanırım yukarıda bahsettiğim şeyler daha bir yerli yerine oturacak.

Efendim, şimdi ünlü bir tiyatro oyuncusu kadın var (Elisabeth). Bu kadın bir gün sahnede tam oyunun ortasında donup kalıyor ve bundan sonra kimseyle konuşmuyor.

Kadını hastaneye yatırıp psikolojik tedaviye başladıkları zaman film de başlamış oluyor.

Başarılı, güzel, ünlü ve genç bir kadın niye tek kelime etmez? Doktor, intihar çok çirkin ve sen böyle bir şey yapmazsın, onun yerine içine kapanıp dünyayla ilişkini kesersin diyerek konuya bir giriş yapıyor.

Gel zaman git zaman hastanede bir ilerleme kaydedilemeyince (aslında hastayı hayati anlamda etkileyen bir durum da olmadığı için) kadını “bakımını üstlenen hemşireyle birlikte” deniz kenarında yazlık bir eve gönderiyorlar.

Hemşire de çok güzel genç ve akıllı bir kadındır, Elisabeth’le aralarında çok sıkı bir dostluk başlar. Ama film boyunca devamlı olarak hemşire konuşur.

Kendi başından geçen aşk maceralarını en ince ayrıntısına kadar anlatır, endişelerini, insani zaaflarını, psikolojik yetersizliklerini, doğrusunu yanlışını ortaya koyar fakat kadın sessiz kalmaya devam eder.

Aşk maceralarından sonra konuşmalar daha özel ve acı tecrübelere gelir dayanır.

Özellikle oyuncu kadının geçmişinde kalan bir çocuk meselesi vardır. Bu konu, kadının hamilelik dönemini ve bebeğin doğumundan sonrasını kapsamaktadır.

Ünlü bir sanatçının çocuk sahibi olup da kariyerinden vazgeçmesi zordur, kadın o yüzden doğuracağı çocuğu istememek de hatta ölmesini dilemektedir.

Çocuk doğunca da başka birine verirler, kadın sahne hayatına geri döner... ama çocuk büyüyünce bir anne olarak çocuğuna karşı sorumluluklarını yerine getirmediğinin bilincinde olan kadın, çocuğunun fotoğrafına bile zor bakar, duyduğu suçluluktan dolayı ne yapacağını bilemeyip fotoğrafı yırtar. (Asıl sebep ise, sevip birlikte olduğu adamı başka biriyle aldatmış olması ve çocuğun bu adamdan değil de bir anlık bir ilişki sonucu başka birinden olmasıdır.)

Bunları hissedip böyle davranmasının arkasında yatan diğer şeyleri de filmde yer yer "kendini yakarak protesto eden insanların tv haberlerindeki görüntüleriyle" ya da "Naziler tarafından götürülen çocuklara dikkat çekerek" seyirciye vermeye çalışmışlar. (bu bölümde görüntüdeki belli bir kız çocuğuna çok fazla yer verip yakınlaştıkları için bu çocuğun kadının kendisi olabileceğini de düşündüm)

Tabii ki filmin gerçek sürprizi bambaşka ve bu anlattıklarım tamamen ayrıntı, filmin göstermeye çalıştığı "psikolojik sorunlar yaşayan insanların karakterlerini terk edip başka kişiliğe bürünme" yani kişilik bölünmesinin filmde veriliş şekli seyirci için hele hele o dönem sinema izleyicisi için gerçekten sürpriz olmalı.

Ama ben bu mantık üzerine kurulu filmleri beğenmiyorum, zaten film ağır akıyor, konuşmalarla yönleniyor ve sahneler çok sıkıcı. Bir de hepsinin üzerine böyle bir kurgu mantığı binince seyredilmesi iyice zorlaşan bir film oluyor.

Sonuç olarak sıkılacağınızı en baştan söyleyeyim, siyah beyaz olduğunu ve çocuklara uyğun olmayan sahneleri bulunduğunu da ekleyeyim.

“Yavaş ilerleyen festival filmlerini, ağır akan, çok konuşmalı, psikolojik temalı zor takip edilen filmleri sıkılmadan izlerim, bu filmden bahsediliyordu, Liv Ulmann’ı beğenirim, Ingmar Bergman’ın filmleri de güzel olur, merak ettim.” derseniz bu merak size birbuçuk saate patlayacak haberiniz olsun ama sonuçtan çok da memnun kalacağınızı sanmıyorum.