03 Eylül 2012

Tenant [film]

Ünlü yazar ve yönetmen Roman Polanski...

Bir zamanlar Doğu bloğu ülkelerinin, Batı dünyasına onların tarzında yapıtlar sunabilen ve sanatçı kişiliğiyle öne çıkan kültür adamı...

Bu filminde Paris'te yaşayan sıradan bir memurun yeni bir daireye taşınmasıyla başlayan macerasını konu edinmiş.

Memur Trelkovski, Polonya asıllı bir Fransız vatandaşıdır zar zor eski püskü kiralık bir ev bulur. Ev sahibi ve diğer apartman sakinleri gereksiz yere aşırı kuralcı, geçimsiz ve küçümseyici tavırlarıyla Trelkovski'ye hayatı zehir ederler. En sonunda Trelskovski bu tutuma dayanamaz ve ruh sağlığını kaybedip kendi oturduğu yerdeki bir önceki kiracı gibi intihar eder.

Film, görünüşte konu olarak böyle ama...

Devlet tarafından "fikrini söyleyenlerin cezalandırıldığı" despot ülkelerde yaşayan yazarların "söylemek istediği şeyi dolaylı yollardan anlatmaktaki ustalığı" Polanski'de de bulunduğundan, bir sanat eserini oluşturmada kullanılan bu yöntemin getirdiği alışkanlıkla filmdeki her şey başka bir şeye göndermeler içeriyor.

Roman Polanski, Batı tarzı yaşamı kendi bakış açısıyla eleştirirken kendisini filmin merkezine yerleştirip çevresindekilerle olan ilişkisinde hissettiklerini aktarmaya çalışıyor. (Sanırım, hayalindeki oyunu gerçekleştirebilmek için başrolü de kendisi oynuyor.)

Trelkovski karakteri sıradan bir memurdur, kiralık bir ev bulur. Bu ev arkadaşlarının ya da bir ucundan sanatla kültürle teması bulunan diğer insanların Fransa'da sahip olduğu seviyeye göre çok daha aşağıda bir kaliteye sahiptir. Yabancı asıllı olan insanlara layık görülen budur.

Trelkovski, sakin ve normal bir insandır. Başkaları kabalık ve ahlaksızlık yaparak sıradan basit şeylerde bile bağırıp çağırarak üste çıkıp terbiyesizliği ve bencil kurnazlığı kişisel meziyet haline getirmişken; tutucu ve muhafazakâr Fransızlar (çevresine karşı kötü bir şey yapmamasına rağmen) Trelkovski gibi burada her şartı kabul edip yaşamaya çalışan yabancı uyruklulara aşırı kurallar uygulayıp ahlak timsali davranışlarla haksız yere baskı yapıp böylelerini dışlamaktadırlar.

Bu taraftan bakınca; acıma duygusunu yitirmiş, kanunları işine gelince en zayıf insanlar için kullanmaktan çekinmeyen, ülkelerini ve yaşam tarzlarını ön plana çıkarmayı büyük bir şeymiş gibi ortaya koyan ama Amerikan hayranlığından da vazgeçmeyen Fransızları görüyoruz.

Sokaktaki sıradan Fransızların sanat eserleri karşısında hiç bir şey anlamadıklarını, Trelkovski'nin apartmanında tuvaletin duvarlarındaki hiyeroglif yazılarına bakıp anlamaya çalışırken donmuş gibi durakalan insanlarla anlatan Polanski film boyunca çeşitli simgelerle birçok şeye bu şekilde göndermeler yapmış.

Bu tarz eleştirilerin artık kimsenin umurunda olmadığı, toplumsal davranışların yerini bireysel yaşamın ele geçirdiği modern dünyada böyle şeylerin "geçen yüzyıl"da birer anı olarak kaldığını düşünürsek film günümüz için ilginç olsa da biraz sıkıcı duruyor.

Bir iki üstü kapalı sevişme sahnesi, bir iki şiddet ve gerilim sahnesi yüzünden çocuklara uygun olmadığı uyarısını yaptıktan sonra sizlerin de bu filmi seyretmezseniz pek de bir şey kaybetmeyeceğinizi belirteyim.