31 Ocak 2012

Kör uçuş - Gültekin Yazgan

Caddenin başında mendil ya da sakız satan kör adamın nasıl bir hayatı olabilir? Ya şu sabahtan akşama kadar saz çalarak 5-10 lira kazanmaya çalışan ileri derecede görme özürlü için ne düşünüyorsunuz?

Körleri; ne yaparsa yapsın bir başkasına ihtiyaç duyan, yanında biri olmadan hayatını devam ettirmesi neredeyse imkânsız, olsa olsa en fazla sokaklarda avuç açan acınası insanlar olarak görüyorsanız yanılıyorsunuz...

Bu şekilde olmasa da benim de bazı ön yargılarım vardı ama bu kitabı okuyunca bütün bunları bir çırpıda silip attım. Hayata ve olaylara farklı şekilde bakmamızı sağlayan, sahip olduğumuz fikirleri değiştirip ön yargılarımızı yıkan böyle kitaplara bayılıyorum. O yüzden bu kitap çok önemli...

Kitabın yazarı Sayın Gültekin Yazgan'ı böyle bir eseri bizlere sunduğu için canı gönülden tebrik ediyorum. Hem yazdıkları çok kıymetli hem de anlatım dili ve Türkçesi mükemmel, söyleyecek tek kelime bulamıyorum.

Sayın Yazgan "Kör uçuş" isimli kitabında; 11 yaşında kör olduğu günden itibaren karşısına çıkan zorluklarla nasıl mücadele ettiğini anlatıyor ama ne anlatma, ne mücadele, ne hırs, ne azim... Sanırım kitabı okuyunca bizler bu mücadelenin anca binde birini anlayabiliyoruz.

"Ben kör olsam evin bir kenarında oturur, önüme bir tas yemek koyarlarsa şükran duyar, ‘kaderim buymuş’ diyerek olan biteni kabullenirim." diye zaman zaman aklıma geldiği olurdu. Meğer ben ne kadar tembel, ne kadar çabuk pes eden, ne aciz bir insanmışım... işte bunları "Kör uçuş"u okuyunca anladım.

Sayın Yazgan'ın başına da böyle bir şey geliyor ama asla ve asla bir kenara çekilip hayatı boyunca başkasının eline bakmayı kabul edemiyor.

Elektrik şöyle dursun kağıt kalemin bile zor bulunduğu 1940'lı yıllarda azmedip körler alfabesini, on parmak daktiloyu, İngilizceyi öğreniyor... İlkokulu ortayı liseyi okuyup birincilikle bitirmek yetmiyor üniversiteyi (hem de hukuku) bitirip avukat oluyor... Avukat olmayı yeterli görmüyor ticaret hukuku, tarih, coğrafya öğretmenliği yapıyor. Milli Eğitim Bakanlığı için ders kitapları hazırlıyor... (Tabii bunlar için ne zorluklar yaşayıp ne mücadeleler veriyor onları ayrıntı şekilde kitapta bulabilirsiniz.)

Yazgan, eğitim ve öğretim hayatının dışında da çok faal ve becerikli bir insan; mandolin, keman çalıyor hatta bunlarla yetinmeyip evlendiği gün düğününde Komparsita yerine çalınması için eşine armağan etmek üzere beste yapıyor.

Ve tabii ki tüm bunları öğrenip uygulayacak kadar bilgili ve kültürlü biri olan Sayın Yazgan diğer körlere yardımcı olmayı da ihmal etmiyor. Ama bir iki kişinin elinden tutup bir iki derneğe üye olarak yapılacak şeylerin yeterli olmayacağını düşünerek Altı Nokta Körler Cemiyeti'ni kuruyor.

Başka ülkelerdeki imkânların bizim ülkemizdeki körlere de sağlanması adına yasal düzenlemeler için görüşmeler yapıyor, yabancı ülkelere gidip iş imkânlarını ve eğitim koşullarını inceliyor, öğrendiklerini tüm çabasıyla herkese iletip göstererek buradaki insanları aydınlatmaya çalışıyor.

Çevresini, insanı ve hayatı coşkuyla seven; herkese yardımcı olup bunu kurumsallaştırarak tüm körlerin istifadesine sunan Sayın Yazgan, kitabında okuduğum zorlu hayatıyla gerek kendi örnek kişiliği gerekse insanlara yaptığı yararlı şeylerle benim için bu ülkenin en büyük insanlarından biri oldu...

Bugüne kadar Gültekin Bey'in hayat hikáyesi nasıl olmuş da film yapılmamış bilmiyorum ama en kısa süre içinde konunun daha fazla insana ulaşması için biri bu işe soyunmalı diye düşünüyorum.

Kitaba dönecek olursak; Hayata daha sıkı tutunmak için ipuçları içeren gerçek olayları, görme özürlüler için iş imkânlarının neler olabileceği ve bunların nasıl oluşturulup düzenleneceğini de yazan Sayın Yazgan; aşıladığı yaşama azmi ve psikolojik destekle çok büyük bir iş başarmış.

Doğan Kitap'tan çıkan bu eser sayesinde Gültekin Yazgan Bey gibi üstün bir insanı tanımaktan duyduğum memnuniyeti anlatamam.

Biz "gören körlerin" hayatı ne kadar boşladığını, eğer istersek (şartlar ve durum ne olursa olsun) herşeyi değiştirmenin "insanın kendi elinde olduğunu" görebilmesi için "Kör uçuşu" mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.

Bu kitabı okuyup bitirince hem yazılanlara hem yazarına hayranlık duyarak başkaları da öğrensin diye az önce okuduğunuz tanıtım yazısını yazmıştım. Fakat (dün) yazıyı Karelidefter’e koyacağım sırada Gültekin Bey’in vefatını öğrendim ve çok üzüldüm. Böyle yüce gönüllü vefakâr bir insanı kaybetmenin üzüntüsüyle ailesine, yakınlarına ve tüm sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Allah rahmet eylesin.

24 Ocak 2012

Tuya's marriage (Tuya de hun shi) [film]

Moğolistan'ın uçsuz bucaksız bozkırlarında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşayan ailenin ve tabii ki filme ismine veren Tuya'nın dramatik öyküsü...

İki çocuklu bir aile, babaları belden aşağısı felçli olduğu için anneleri (Tuya) çobanlık yapmaktır. Zorlu hayat şartları altında ezilen Tuya her şeye rağmen güçlü, dinç ve diri bir kadındır.

Tuya'nın kocası bu zorlu şartlar altında devam eden hayatları içinde ailesine yük olduğunu düşünmektedir ve karısının kendisini boşamasını istemektedir.

Çocuklara daha iyi bakabilecek yeni bir koca bulmayı kabul eden Tuya boşanmaya razı olur ama ilginç bir şartı vardır; evleneceği adam yanlarında kalmaya devam edecek olan kocasına da bakmayı kabul edecektir...

Felçli kocasına ve çocuklarına daha iyi bakabilmek için yeniden evlenmeye karar veren Tuya'nın boşanmasıyla birlikte evine talipliler gelip gitmeye başlar.

Tuya'nın damat adaylarıyla görüşmeleri, eviyle çocuklarıyla uğraşması, at üstünde koyunları çekip toparladığı bozkırın bakir doğası ve kendisine her fırsatta asılan komşusuyla ilişkisi film boyunca ilgimizi ayakta tutmayı sağlıyor.

Eğer sinema; biraz da farklı kültürleri ve dünyanın bir ucundaki insanları hayatlarıyla birlikte başkalarına yansıtmaksa bu film bunu çok güzel başarıyor.

Binlerce yıldır devam eden "yaşamlarının değişmez yerleşik düzenlerini" göstermesiyle film etnik öğeler taşıyan bir havaya sahip olsa da konu ve karakterler bakımından günümüz dünyasını da çok güzel yansıtıyor.

Filmde konunun geçtiği gibi bir yerde yaşayan insanların hem duygusal hem de davranış açısından bu kadar modern görüşlü bu kadar saf ve bu kadar içimizden biri gibi olmaları insanı hayrete düşürüyor. (fakat eminim ki orada yaşayan insanların birçoğu gerçekten de böyledir. Film bunu çok güzel yansıtmış.)

Kendi toplumunu ekonomi, siyasi, kültür ve yaşam şartları bakımından suçlayıp eleştirmeden “olduğu gibi, o ortamın içinde yer alan insanları” gösterip içlerinden birini çevresiyle birlikte konu olarak ele alan "Tuya'nın evliliği"ni ben beğendim sizlere de izlemeniz için tavsiye ederim.

Hem bireyi, hem kadın olmayı, hem aileyi, hem de hayatı konu edinen ama bunları işlerken bulunulan yere göre olması gereken davranışlardan, doğallık ve gerçeklikten ödün vermeyen evrensel etkiyi yakalayabilmiş şık bir film.

Filmin akış hızı Hollywood filmlerine alışık olanlara biraz yavaş gelebilir ama böylesine içten ve özgün konuları da Hollywood'da pek işlemiyorlar. Yavaş ilerleyen ama sıkmayan bu değişik filmi özellikle festival izleyicisine tavsiye ediyorum. Belki arşivlik mükemmel ötesi bir yapım değil ama gerçekten görülmeye değer ...

Shunning [film]

Şansıma seçtiğim film yine yavaş akan ve pek de macera havası olmayan bir filmdi.

Dublaj sonrası yapılan “ses montajındaki hatalarla” arka plandaki seslerin gidip gelmesi ara sıra dikkatimi dağıtsa da filmi sonuna kadar izledim.

Neyse, söylenmeyi bırakıp filme geçeyim...

Dış dünyaya kapalı aşırı muhafazakâr bir tarikat yaşamı sürdüren cemaat köyü, günümüz dünyasında 16. yüzyıl mantığında bir hayat sürdürmektedir.

Buradaki bir aile, zamanında başından geçen bir olay sonucu yasak ilişkiden doğan bir bebeği evlat edinip kendi çocukları gibi büyütmüşlerdir.

Aradan 20 yıl geçince çocuk büyüyüp güzel bir genç kız olmuştur ve yakında da (bir hayli dindar babası için övünç kaynağı olan) cemaatin genç papazıyla evlenecektir.

[Zamanında kızın bir sevgilisi olmuş ama bu genç (anladığımız kadarıyla kendi isteğiyle) ortadan kaybolmuştur...]

Genç kızın bir hafta içinde papazla evlendirilecek olması büyük bir baskı altında hissetmesine neden olurken bunların üstüne anne ve babasının aldığı bir mektupla aile içi düzeni de karmakarışık olacaktır.

Doğduğu gün kendisini evlatlık olarak veren kadın yani gerçek annesi kaldıkları yere gelerek kızını görebilmek için aileyle temasa geçmiştir.

Bundan sonra bir genç kızın ümitleri, üzüntüleri, geçmişi, ailesi, evlilik kararı ve tarikat içindeki durumuyla ilgili yaşadığı gelgitler filmin ana çizgisini oluşturacaktır...

Vakti bol olan orta yaşa yakın evhanımları için kahve keyfini tamamlayan bir film olduğu gibi gelişmiş ülkelerde de cemaat yaşamı ve tarikatların bulunduğunu gençlere göstermesi bakımından ilginç bir film.

“Sakınarak” ismiyle dilimize çevrilen film (özellikle anne rolündeki Sandra W. Van Natta'nın oyunculuğuyla) “görüntülü radyo tiyatrosu” gibi olmasına rağmen kostümleri ve sahneleriyle de değişik bir havaya sahip...

Filmi seyretseniz de olur seyretmeseniz de. Ama bulunup seyredilmesi tavsiye edilecek kadar etkileyici bir yapım olmadığını söylemeliyim... Hani "eh işte" derler ya aynen öyle.

La sconosciuta (Unknown woman) [film]

Televizyon aksiyonlarının beylik sahneleriyle doldurulmuş ikinci sınıf bir macera filmiyle orta ayar dram konusunun birleşimi olan film aslında çok da kötü değil...

Üzerinde çalışılsa biraz daha iyi olabilirmiş ama ayrıntıları işlerken düşülen hatalar filmi sıradanlaştırmaktan öteye gidememiş. Neyse... ben konuya geçeyim...

İsmi dilimize “Esrarengiz kadın” olarak çevrilen Film; Her türlü kirli işi yapan mafya çetesinin eline düşen “Ukraynalı genç kadının sayısız tecavüze uğraması ve hamile kaldıkça doğan bebeklerinin satılması” konusu üzerine oturtulmuş. (Konu böyle olunca çok gereksiz ve bir o kadar rahatsız edeci sahnelerle dolu olduğunu en baştan söylemekte fayda görüyorum.)

Kadın bir şekilde kurtuluyor ve mafya tarafından satılan son çocuğunu bulmak için takibe başlıyor. Çocuğun yeni ailesi yanında hizmetçi olarak işe giriyor, eskiden yaşadığı karanlık günleri hatırlayıp üzülüyor, bunları yaparken bir taraftan da mafyadan gizleniyor vs. vs. vs.

Keşke; daha sade ve net bir bakış açısıyla senaryolaştırılsaymış... Keşke; daha az sahne atlasalarmış ve ana konuyla hiç alakası olmayan gereksiz sahneleri “heyecan yaratacağız” diye keşke hiç aralara sıkıştırıp durmasalarmış...

Ve keşke; her sahnede “gerilim filminin en son, en kritik anıymış gibi gıy gıy gıy tek düze ve gittikçe daha yükselen bir keman sesiyle heyecan yapmaya çalışmasalarmış... Ve tabii ki bir de ne olduğu belli olmayan o saçma sapan açık saçık tecavüz sahnelerinin saniyelik görüntülerini filmin her yerine serpiştirip durmasalarmış...

Bu kadar keşkeye rağmen hâlâ seyretmeyi düşünüyorsanız şiddet ve estetik olmayan çıplaklık içerdiğini, 16 yaşından küçük çocuklara uygun olmadığını belirteyim.

Bütün bunlara rağmen filmin iyi kötü giden bir konusu, abartılı da olsa oyunculuğu ve hafiften bir "neymiş acaba?" diye merak ettiren gidişatı da yok değil hani, şimdi hakkını da yemeyelim...

Ama iyi bir film seyretmek istiyorsanız tercih edilecek kadar da güzel değil, filmi tarif etmek için “Elinde hiçbir şey yoktur o zaman vakit geçsin diye seyret, kaldır at” kategorisinde olduğunu söylersem sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılır...

19 Ocak 2012

Melancholia [film]

Lars von Trier, yaşadığı bunalımlı dönemin sonunda depresyondan çıkınca bol bol kitap (özellikle Dostoyevski ve Thomas Mann) okuduğunu söylemiş, keşke okuduklarından biraz etkilenmiş olsaydı!

Eleştirmenlerin bu filmi “Yılın en iyi filmi” seçmelerine aldanmış biri olarak sizlerin aldanmasını istemiyorum.

Bu kadar imkâna, bu kadar olanağa rağmen böyle kısır ve sıradan bile olamayacak kadar kötü filmleri nasıl yapıyorlar anlayabilmiş değilim.

Neyse, filme geçelim...

Melancholia, filmde dünyaya çarparak hayatın sonunu getirecek gezegenin ismi. (sanırım bu 2012'de dünyanın sonu gelecek saçmalığı dışarıda daha bir fazla ilgi görmüş ki adam da bundan yararlanıp araya böyle bir dünyanın sonu geliyor temalı film sıkıştırmış.)

İki kız kardeş var; biri şizofren ve melankolik Justine diğeri de Claire...

Film kız kardeşlerin isimlerini taşıyan iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm olan Justine’de görgüsüzce aşırı pahalı ama bir o kadar da durgun ve sönük geçen, insanların her şeye boşvermiş haliyle isteksizce katılmış olduğu bir düğün var.

Saçma sapan, aşırı boş ve gereksiz bu bölümü geçmeyi başarabilirseniz ikinci bölüm olan Claire’de film en başından tekrar başlıyor ve bu sefer her şey normal olan kız kardeş Claire tarafından aktarılıyor.

İkinci bölümde normal insan mantığına daha yakın bir kurgu takip etme imkânı buluyoruz. Ve anlıyoruz ki meğer birinci bölümde gördüklerimiz sadece şizofren kız kardeş Justine’in normal hayatı öyle algılaması ve kurduğu hayallerden ibaretmiş...

Justine gerçekten sorunlu bir tip ve dünyanın sonuna iki üç gün kala yavaş yavaş bu sonu doğal olarak (hatta hiç umursamadan) karşılamaya başlıyor (hayatı sevmeyen biri için bu anlaşılabilir bir şey buna bir şey diyemiyorum, olabilir). Küçük bir oğlu olan Claire ise gittikçe artan bir panikle (normal insanlar gibi) ne yapacağını bilemez hale geliyor.

Artan baskı karşısında anormal insanların normal, normal insanların anormal tepki vermesinden daha doğal bir şey olamayacağı için filmin bunu konu edinip söyleyecek bir şey bulamaması da bana normal geliyor ama keşke her akla gelen minik bir ayrıntı için bu şekilde “sanat(!)” yapmaya kalkmasalarmış daha iyi olurmuş.

Filmin ilk 10 dakikasında gösterilen durağan ağır gösterim sahnelerin bir hayli estetik olduğunu söylemem gerekse de filmin tamamı için bunu söylemek çok zor (hele son bir iki filmde gördüğümüz efektli uzay sahnelerine özenilip kötü taklitlerinin yapıldığı bölümleri hiç açmayayım). Kimi yerde zorlama bir iki estetik sahne sekansı, bir iki yerde yine gereksiz hareketli kamera ile hız katmaya çalışmalar falan filan... Kısacası berbat ötesi. (Kusura bakma Lars, film gerçekten kötü bir film.)

Çok basit konusu, çok sıradan ve sıkıcı anlatımı ile tamamı baştan aşağı uyduruk olan bu film için söylediklerimi Lars Von Trier’in onaylayacağından adım gibi emin olmasam bu şekilde yazmazdım. Bu film bu adamı bitirmiş demek çok doğru olur ama belki kendini toparlayıp ileride ününü kurtaracak bir iki açık saçık filmle durumunu düzeltir ve insanlar da bu Melancholia rezaletini unutur.

Zaman kaybından başka bir şey olmayan bu film, yönetmenin fanları tarafından bile beğenilmeyecek düzeyde o yüzden siz de seyretmeyin ve iki saat onbeş dakikanızı harcamayın. Her şeye rağmen hayat güzel ve bu kadar uzun bir süre içinde aklınıza gelen daha güzel bir şey yapmak varken niye böyle saçmalıklarla zamanınızı harcayasınız ki?

18 Ocak 2012

50/50 [film]

İsmine ve iddiasız afişine bakınca “Farklı bir soygun filmi, ganimeti de yarı yarıya paylaşmak üzere anlaşıyorlar ama sonra sorun çıkıyor, hesaplaşıyorlar.” diye düşünmüştüm :) halbuki tamamen farklı bir konusu varmış...

27 yaşındaki bir radyo programı yapımcısı sırtı ağrıyınca doktora gidiyor ve kanser olduğunu öğreniyor.

Filmdeki diyaloglarda; saf ama kurnaz (ve kaba) arkadaşının çok düzeysiz konuşmalarıyla düşündükleri gibi samimi bir hava yaratmak istemişler ama samimiyet şöyle dursun tam aksine yapay ve çok basit bir ortam yarattıkları için film de çok düzeysiz olmuş...

Filmde gerisi çok uyduruk bir şekilde devam ediyor; kanser hastası olan adamı sevgilisi terk ediyor, adam gittikçe bunalıma giriyor, görüştüğü psikolog kadınla yakınlaşıyor sonra ameliyat oluyor vs. vs.

(Bu hastalıktan kurtulma şansı yüzde elli diye öğrendiği için şansının yarı yarıya olduğuna gönderme yapma amacıyla da filmin ismi fifty fifty yani 50/50 koymuşlar.)

Ne teknik bir özellik var ne de güzel bir sahne, yaratılmak istenen duygusallık da izleyiciyi tatmin etmiyor. Gereksiz yere boş boş küfürlü, açık saçık, abuk sabuk diyaloglar insanın sinirini bozmaktan başka bir şeye yaramıyor. Film başka bir yerden yaklaşılsa belki normal ve izlenilebilir orta kaliteye yaklaşabilirmiş ama onun da pek önemi olmazdı diye düşünüyorum.

Filmde canlandırılan kanser hastası karakteri ile yanındaki seviyesiz ve densiz karakterin gerçek hayatta yakın arkadaş olmalarının mümkün olamayacağını bu filmi yapan ekipteki hiç kimse niye düşünmemiş bilemiyorum.

Neyse işte...

Vakit kaybından başka bir şey değil. Basit ve sıradan bir iki duygu sömürüsü yapan sahne için izlemeye değmez.

Duma [film]

Eskiden pazar sabahları TRT'de gösterilen ve genellikle bir çocuğun bir hayvanla dostluğunu konu alan filmler olurdu. Afrika'da geçen Duma'nın macerası da işte aynen o tarzda bir film.

Annesi ölen küçük çita, Afrika savanlarını boydan boya kesen asfalt yola çıkınca oradan geçen adamla filmin ana karakteri olan oğlu tarafından bulunur.

Kendilerine mutevazı bir çiftlik hayatı kuran ailenin yanında kalmasında bir sakınca olmayan kedi boyutundaki yavru çita (Duma) büyüyünce de kaçınılmaz olarak doğaya salınmasının vakti gelir.

Baba oğul bir plan yaparlar ama çocuğun babası aniden rahatsızlanır ve bir süre sonra ölür. Çocuğunla tek başına Afrika'nın ortasındaki bir çiftlikte yaşamak çok zor olduğu için kadın da kocasının ölümünden sonra şehire - teyzelerinin yanına- gitmeye karar verir.

Duma da oradaki bir barınağa bırakılacaktır ama bir şekilde insanların elinden kurtulur ve okula, çocuğun yanına gelir.

Çıkan arbedede çocuk Duma'yı insanların elinden kurtarır ve kararını verir; Babasıyla yaptıkları plana uyarak Duma'yı buldukları yere götürüp hayvanı doğal ortamına bırakacaktır.

İşte filmimiz güzel manzaralı sahnelerinin yarattığı sakinliğe uygun olarak ağır ağır akmasına rağmen bu şekilde hızlı bir giriş yaparak çocukla dostu çitanın Afrika'nın vahşi alanlarına yapacağı yolculuğa odaklanır.

Çöllerden dağlara, nehirlerden cangıllara kadar tehlikeli yerlerden geçen ikili, yılanlara örümceklere hatta fil ve timsahlara karşı zorlu doğa şartları altında ölüm kalım mücadelesi vermeye başlayacaktır.

Vahşi doğada adeta belgesel çekimlerinin ortasına dalmış gibi girişilen bu maceranın ana konusunu ve ayrıntılarını tabii ki anlatmayacağım hatta sonradan bu ikiliye katılan sürpriz yol arkadaşlarından da bahsetmeyeceğim :) ama genel olarak bir tür yol filmi kurgusu içinde seyreden filmi küçük büyük herkesin beğeneceğine emin olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Filmde Hollywood tarzı yapay heyecan yaratacak gereksiz atraksiyonlar, saçma sapan dövüş sahneleri, abuk sabuk diyalogların olmaması bile seyretmek için yeterli bir sebepken bunun üzerine bir de sağlam bir senaryo ve tablo gibi sahneler ekleyin, hafif de olsa bir merakı da koyun bunun üzerine... işte size ailece seyredilecek orta kalitenin üzerinde güzel bir film.

Öyle anlaşılması güç sanatsal felsefi kaygılarla yapılmış bir film olmadığını çok olağanüstü şeyler beklemenizin doğru olmayacağını ama takibi sıkmayan ve başladığınız gibi bitirilen güzel bir film olduğunu özellikle söylemem gerekiyor. Eğer 8-16 yaş arası çocuğunuz varsa birlikte seyretmekten büyük keyif alacağınızı da ekleyip konuyu burada kapatıyorum, iyi seyirler.

16 Ocak 2012

BAŞLAT (Ready player one)

Çok harika, müthiş heyecanlı ve çok sürükleyici bir bilimkurgu kitabı olan "Ready player one"ı iki üç gün içinde büyük bir merak ve beğeniyle (çocuk gibi içim içime sığmayarak) okuyup bitirdim.

Çok iyi seçilmiş bir konunun gerçek yanlarını ayrıntılarla süsleyerek geleceğe taşıyıp kurgulayan roman, okuyucuyu kitabın en başında avucunun içine almayı başardığı için okurken hiç sıkılmadan büyük bir hızla ilerliyorsunuz.

[Ayrıntılara ve konuya tam olarak geçmeden önce söylemek istediğim bir iki şeyi söyleyip ondan sonra devam etmek istiyorum.]
Öncelikle; ismini benim verdiğim yayınevinden böyle güzel bir kitabın çıkmasına çok memnun oldum. (Tamam, başka güzel kitapları da vardır elbette ama açıkça söylemem gerekirse şu son dönem moda olan vampirlerin aşk maceralarıyla dolu fantastik şeyleri gördükçe üzülmüyor da değildim.)


Neyse işte sonunda doğru yolu bulup :) böyle mükemmel bir bilimkurgu kitabı yayınladıkları için emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. (Kitabı bana "Sen böyle şeyleri seversin, mutlaka oku!" diyerek öneren Esen'i gidip bizzat öptüğümü de belirterek yazıma devam edeyim)

Gelelim şimdi kitaba;
Bilgisayarların gelişip iş dünyasının tekelinden çıkarak "kişisel oyuncaklar"a dönüşmesinin ardından, teknolojiyi (özellikle bilgisayarları) seven herkes bir şekilde bilgisayarında oyun oynamıştır.

Tabii ki bunu abartıp bütün hayatını bilgisayar başında oyun oynayarak geçirenler olduğunu da biliyorsunuzdur. İşte kitabımız bu tipteki insanları konu eden ana tema üzerine başarıyla oturtulmuş bir bilimkurgu eseri.

80'lerin başından itibaren gelişen bilgisayar teknolojisi bilgisayar oyunlarının gelişmesini de beraberinde getirdi. Bu daha karmaşık bir programlama becerisi, daha gelişmiş grafikler ve doğal olarak daha zor oynanan karışık ama bir o kadar da daha gerçekçi oyunların çıkmasını sağladı...

Şu anda hızla gelişen bu teknolojiye yakından tanık olan bir iki nesil 20-30 yıl sonra neler olabileceğini ve oyun teknolojisinin "üç boyutlu sanal gerçeklik ortamında oynanan eş zamanlı çok gerçekçi oyunlar"a doğru gelişeceğini çok iyi tahmin edebiliyor.

Parzival de bu ilerisi için öngörülen zamanda yaşayan bir genç ve romanımızın baş kahramanı.

2040'lı yıllarda çocuk ya da genç olmak çok zor çünkü bütün enerji sistemiyle birlikte ekonomi çökmüş, dünya kaosun ve çevre felaketlerinin eşiğinde büyük bunalımlar geçirmektedir.

Parzival de bu ortamın bütün kötü şartlarından etkilenmiş bir gençtir ve hayatın zorlukları içinde sürüklenmektedir. Diğer gençler gibi o da bilgisayar bağımlısıdır, sosyal hayatı sıfır olmasından başka okul hayatını bile internet üzerinden sürdürmektedir.

Dış dünyayla arası iyi olmadığı için bilgisayar similasyonu içinde yaşamayı daha ilginç ve eğlenceli bulan kahramanımızın günleri sıkıntı içinde geçmektedir.

Fakat Parzival'in bu tekdüze hayatı "Oasis isimli sanal dünyanın kurucusu (Halliday) ölünce yayınlanan videoyla" değişecektir.

Çünkü Oasis sisteminin sahibi herkese açık bir yarışma düzenlemiştir ve ardında bıraktığı inanılmaz servet de bu yarışmayı kazanan kişinin olacaktır.

Sanal ve gerçek dünyada bilgisayar oyunlarının tutkunu olan Parzival bu altkültüre oldukça aşinadır ve üç aşamalı yarışmanın birinci ayağını çözmek için bir ipucu yakalamıştır.

Sanal dünyadaki arkadaşları ile yarışmayı kazanmak için büyük bir maceraya atılacak olan Parzival tüm bilgi ve yeteneğini ortaya dökecektir ama sanal dünyayı ve hatta gerçek dünyayı ele geçirmeye çalışan "Altılılar" Parzivalin yeteneğinin farkına varınca oyunlardakinden daha heyecanlı, ölümüne bir sürek avı başlayacaktır.

1984, Matrix ve diğer bilimkurgu yapıtlarının klasik "birey ve sistem", "özgürlük ve modern kölelik" karşıtlıklarının başarıyla bu eserde de kullanıldığını görüp "doğru"dan yana olmamak ve oyuna iyinin yanında yer alarak bu heyecana katılmamak mümkün değil.

Başlat, bir bilimkurgu macera olmasına rağmen edebi tanımlamalarıyla yarattığı atmosfer sayesinde "herkesi geçmişte bir yerlerden" yakalayabilecek [".....Halliday’in bütün gezegeni, nereye giderseniz gidin ya da gezegenin neresinde olursanız olun, her zaman 1986’nın mükemmel bir sonbahar öğleden sonrasını yaşayacağınız şekilde kodladığını biliyordum." cümlesinden olduğu gibi] ayrıntılarla da dikkat çekiyor.

Yaşınıza göre çocukluğunuzda ya da gençliğinizde bir şekilde 80'lerin ve yakın zamanının bilgisayar oyunlarının, fantastik kahramanlarla dolu çizgifilm, dizi ve filmlerinin hatta müzik parçalarının, oyun konsollarının sizde de bıraktığı küçük anılar varsa bu romana bayılacaksınız.

Çok yakın bir zamanda filmi de çevrilecek olan eserin "kült" olacağından hiç şüphem yok.

Kitabı bilimkurgu severlere, macera kitaplarından hoşlanan 50 yaş altındaki genç zihinlere, farkında olmadığı yakın geçmişteki bilgisayar ve oyun kültürüne yabancı olup da bir dönemi ve ileride gideceği noktayı merak edip öğrenmek isteyenlere mutlaka öneriyorum. [Bu kitabın yazarı Ernest Cline'ın senaryosunu yazdığı Fanboy isimli filmi bulmak için de yazımı burada noktalıyorum :)]

(DEX Yayınları’ndan çıkan 516 sayfalık kitap 21 TL)

11 Ocak 2012

Orhan Pamuk - Sessiz ev

Orhan Pamuk kitaplarının neredeyse hepsini okudum ve yazarın acemilik döneminde (80'lerin başında) yazdığı bu eserini de (yazıldığı dönemin özelliklerini de ayrıca göz önünde bulundurarak) değerlendirdim.

Küçük bir iki hikayenin iç içe geçmiş haliyle ve yaşanılan dönemin “yazar tarafından bire bir tanıklığıyla” kurgulanan Sessiz ev; hem insan psikolojisini hem felsefeyi hem de yakın tarihin (çok küçük boyutlu ve bireysel de olsa) ayrıntılarını okuyucusuna başarıyla sunuyor.

Yazarın romandaki kahramanlar aracılığıyla bizlere kurdurttuğu "dönem karekterleri" empatisini ve ayrıntıları yeterli buldum.
(Romanın, pek öyle insanı sürükleyen bir macera havası olmasa da olayları takip etmeye başlayınca ister istemez insanların geçmişini ve yaşadıklarını merak ettiren bir yanı bulunduğunu da belirtmeliyim.)

Bazı şeyler konuyu desteklemek için verilen sıradan ayrıntılardan ibaret de olsa bazı ayrıntılar da yazar tarafından özenle seçilip zamanı gelince kullanılarak konuyla ilişkilendirilmiş. (Takip ve çözümleme açısından okuru oyalayan bu ayrıntılar kitabın konusunu güzelleştirmiş.)

Doğu ülkelerine ait bir korkuyla ya deliye ya ölüye (geride bıraktığı notlar, mektuplar veya sözler aracılığıyla) söyletilen ülke yapısına ait eleştirilerin yer aldığı bölümleri (batı uygarlığına yetişmek için kaynak eser oluşturma adına hayatını harcayan) dede sayesinde öğrenirken, bunlara sabit fikirle karşı koyarak sıradan "tutucu"ları temsil eden ve hiçbir şey yapmadan ömrünü sessiz bir evde tüketen babaanne sayesinde de romanın ana kahramanlarının geçmişlerini çözüyoruz.

(Ve tabii ki bütün bunların yaşanıp anlatıldığı dönemin gençlerini de işin içine katmak için dört genç ve onların dünya görüşleri, siyasi karşıtlıkları, aşkları, sokak hayatı gibi ayrıntılar da işin romana hareket kazandıran yanları olmuş...)

Roman, kahramanların sırayla kendi gözünden olayları anlatmasıyla ilerlerken bir yandan da okuyucunun şimdiki an'ı çözebilmesi için anlatıcıların hatırladıklarıyla eski olaylara da girip çıkıyor.

Romanın yarısına geldiğinizde “basit bir şeylerin karışık şekilde anlatılmasıyla mı?” yoksa “karışık olay kurgusunun basitçe anlatılmaya çalışılmasıyla mı?” karşı karşıya olduğunuzu anlayamıyorsunuz ki bence bu edebiyat eserlerinde bulunması gereken en önemli özelliklerden biri olduğu için eseri başarılı buldum.

Roman konusunun değerlendirmesini yaparken; “çıkar uğruna siyaseti baskı aracı yaparak aynı şeyleri nesiller boyunca kendi insanına farklı boyutlarla yaşatan” coğrafyayı anlaşılır kılması basit bir konu gibi görünse de “insan karakterlerinin barındırdığı binbir ruh halinin her ortamda aynı varoluş ve sorgulamaları yaptığını göstermesi” açısından hiç de basite alınamayacak derinliğe sahip olduğunu belirtmek gerekiyor.

Tarihi olayların eksik kalan bilgilerinin farklı tahminlerle tamamlanarak hikaye edilmesinin "tarih disiplini içinde değeri olmasa da" edebi olarak bir değer taşıyabileceğini farkettiren tarihçi (Faruk), başına gelenlere rağmen (her ne kadar içe kapanık ve sorunlu gibi görünse de) sükunetle yaşamını sürdüren cüce (Recep), küçük yerde kendine akacak mecra bulamayınca siyasetin en altındaki katmanlarına gençliğin verdiği yerinde duramazlılıkla girip (sonradan ortaya çıkacak kişiliğiyle) herşeyi yapmaya hazır olan Hasan ve tabii ki "Nuh deyip de peygamber demeyen" karakteriyle ömrünü dört duvar arasında [hiçbir insana yakışmayacak günahıyla (ama bu günahtan pek de rahatsız olmadan)] geçiren babaanne kitabın bana göre en ilginç ve en canlı karakterleriydi... (babaannenin ölen eşi Selahattin Bey'i de unutmamak lazım)

Orhan Pamuk, gerek olay örgüsü gerekse anlatım biçimi olarak bu kitabıyla daha sonradan büyük beğeni kazanacak olan kitaplarının öngösterimini taaa 80'lerde belli etmeye başlamış. Yazarın sonraki kitapları tabii ki çok daha ustaca ama bence sadece edebi anlamda Pamuk'un kat ettiği mesafeyi göstermesi açısından bile ilginç bir eser.

Sağ sol kavgalarının küçük yerlerdeki bilinçsiz yansımalarına, İstanbulda'ki bazı semtlerde zengin şımarık çocuklarının boş hayatlarına, akademik yaşamın yapıtların biçimlerini belirlemedeki sınırlayıcılığına, suçlu psikolojisinin açılımına, insan yapısının farklılığına ve en önemlisi bazen sürü psikolojisi yaşamak için iki üç kişinin bile yeterli olabileceğine dikkat çekilen bölümler dışında kitabın en önemli özelliğinin karşıt karakterlerde yaşatılıp konuşturulan doğu-batı, hayat-ölüm, ilkellik ve modernlik zıtlıklarının eleştirilerle felsefi olarak ele alınması olduğunu düşünüyorum. (ki bu ciddiyetle ele alınan konuları dile getiren Selahattin karakterine Darvin'e gönderme yapmak amacıyla verilen Darvınoğlu soyadını bu kitabın ciddiyetine yakıştıramadığımı da yeri gelmişken belirteyim)

(Düşünülünce, Pamuk bu kitabı yazdığı yaklaşık 30 yıl öncesinde -basım yılı 1983- çok büyük ve önemli ve hatta çoğu kimsenin şimdi bile cesaret edemeyeceği konuları büyük bir gözüpeklilikle yazma cesareti göstermiş.)

Farklı ama bilindik bir kültürün “zaman ve mekanda iç içe geçmiş” sade anlatımlı ama karışık kurgulu “felsefi siyasi eleştirisini yapan” bu roman bir hayli ilginç olduğu için okumanızı tavsiye ederim.

Kitabın konusu ve karakterleriyle ilgili daha ayrıntılı bilgi için
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sessiz_Ev_(roman) linkine de bakabilirsiniz.


343 sayfalık kitabı önce Can Yayınları sonra İletişim Yayınları basmış, şu anda internetteki satış fiyatı 20 TL civarında...

04 Ocak 2012

minuscule

Daha önceden çok harika bir animasyon olan Shaun the sheep'i Karelidefter'de duyurmuştum.
İki yıl aradan sonra işte yine harika bir animasyon dizi duyurusu daha yapıyorum; Minuscule the series...

Kısa kısa animasyonlardan oluşan Minuscule'ü çocuklar için yapmış olsalar da herkesin zevkle seyredebileceğini düşünüyorum.

Minuscule serisinin nasıl bir şey olduğunu youtube'ta görebilirsiniz.

Bir bölümde karıncalar, bir bölümde örümcek, birinde arılar diğerinde sinek vs. böyle 3-5 dakikalık, yüzün üzerinde bölümü olan Minuscule dizisinin "box set" diye tabir edilen (bütün bölümleri toplayan) 4 dvd'sini bulabilirseniz 6 sezonun tamamını izleyebilirsiniz.

Doğadaki küçük şeylerin de kendi içinde (kurmaca da olsa) nasıl bir hayatı olduğunu düşündürürken zihni çalıştıran ve en önemlisi büyük küçük herkesi güldüren bu animasyon serisini mutlaka izleyin...

03 Ocak 2012

Somebody That I Used To Know - Gotye +(Kimbra)

"Somebody That I Used To Know" daha önce ismini hiç duymadığım "Gotye"nin (gerçek ismi Wally De Backer) parçası ve parçayı ilginç yapan tabii ki 2.dakikadan sonra şarkıya dahil olan "Kimbra"nın birden işi başka bir boyuta taşıması... (Gotye'nin vokalleri ve müziği ile Sting'i andırması iyi bir şey mi kötü mü karar veremedim, ama bu parça güzel, sabırla dinlemenizi ve Kimbra'ya verdiğim linkteki parçaya da mutlaka bakmanızı tavsiye ederim)


(not: birbirinden kötü kliplerle verilen Coming back, Out of my mind ve What do you want parçaları, ağır tempolu bu sanatçıyı araştırmak için güzel bir neden)