29 Şubat 2012

ilansız, reklamsız...

Sevgili Kareli defter okurları... yıllar yılı şu bloğa yazıp duruyorum, bir aralar 10bin fotoğraftan oluşan Naylon defter adında başka bir bloğum olduğu gibi bunlara ek olarak iki üç tane de müzik, video, not, haber vs. gibi kendine özel ana çizgileri bulunan bloglar da açtım...

Sonra diğerleriyle fazla uğraşamadığım için hepsini kapatıp sadece Kareli defter'i devam ettirdim...

Kareli defter'in şu anda baktığımda sayacı 235.500'ü gösteriyor... uzun yıllar devam eden diğer bloglarımı da bunun üzerine eklersek bu da yaklaşık olarak 500bin yani diğer bir deyişle yarım milyon sayfa gösterimi anlamına geliyor...

Fiilen 2006 yılında Google reklam servisine üye olduğumdan bu zamana kadar geçen 6-7 yıllık dönem içinde yarım milyon kez bu sayfalar birileri tarafından açılıp görülmüş ve tabii ki haliyle aynı anda bu sayfalarda Google tarafından koyulan ilanlar da gösterilmiş oluyor...

Şimdi gelelim sadede; Google, reklamlarının bulunduğu sayfaların yarım milyon kez gösterilmesi karşılığında 6-7 yıllık bu süre sonunda bugün hesabıma ilk yüz dolarlık limiti anca doldurabildiğim için bir ödeme göndermiş...

7 yıl, yarım milyon kez reklam görüntülenme ve bunun karşılığı 100 dolar :)

Benim amacım zaten blog'larım aracığılıyla para kazanmak değil, ama böyle bir şeyler yaparken bu servise üye olunca da karşılığı bence bu kadar düşük olmamalı... Sonuçta Google da ticari düşündüğü için bu ilanlardan para alıyor...

Ben de şöyle düşündüm; peki madem biz bundan bu kadar cüzi ve hatta lafı bile edilmeyecek kadar düşük bir ücret alıyoruz o zaman bu herkesin sinir olduğu reklamları koymanın ne gereği var?

İşte bu yüzden bugünden itibaren Kareli defter'deki tüm Google reklamlarını kaldırarak sayfalarımı daha "net" bir şekilde okuyucularıma sunuyorum...

100 dolar için sizlerin göz zevkini bozup ilgili ilgisiz konularda çıkan reklamlarla dikkatinizin dağılmasını istemiyorum...

reklamsız hayat çok daha güzel :) sizce de öyle değil mi?

27 Şubat 2012

Osmanlı'nın son zaferleri (1918 Kafkas Harekâtı) - Ozan Arslan

Dönem Osmanlı’nın, 600 yıllık tarihinin sonuna gelerek, değişen dünya politikası içinde sürüklendiği savaşlar sonucunda sahip olduğu toprakların büyük bir bölümünü kaybettiği bir dönemdir.

Her taraftan her şekilde kuşatılan ülke, gerçekten çok zor durumdadır.

Bu zorlu durum içinde Osmanlı'nın bıraktığı topraklarda karışıklıklar sürerken Anadolu'daki işgal edilen topraklarda da Rus, ingiliz ve Fransızların desteğiyle Ermeniler çeşitli şehirlerde yerli halka karşı etnik temizlik yapmaya başlamışlardı...

(Ruslar imzaladıkları anlaşma gereği Doğu Anadolu'dan çekilmesine rağmen Ermeni ve Gürcüler Transkafkasya Federasyonu ismiyle birlik kurup buralarda hüküm sürmeyi düşündükleri için Ruslar çekildikten sonra birçok şehri kendi ellerinde tutmaya çalışmışlardı.)

İşte böylesine karışık bir ortamda kaybettiği savaşlarla iyice gücü tükenen Osmanlı, son bir hamleyle Doğu Anadolu'da Ermeni zulmü altında inleyen halk için atağa kalkmıştı.

Kısa süre içerisinde tüm imkânsızlıklara rağmen girişilen bu harekâtlar sonucunda; Kars, Ardahan, Batum, Van, Erzincan, Erzurum, Trabzon illeri, Kâzım Karabekir, Ali İhsan (Sabis), Mehmet Vehib (Kaçı), Yakup Şevki (Subaşı) gibi değerli komutanlar tarafından geri alınabilmiştir.

Öncelikle; büyük bir merak ve ilgiyle okuduğum bu kitabın “yarısı hayal ürünü” kurgu bir tarihi roman olmadığını belirtmem gerekiyor.

Eser; dünyanın en seçkin eğitim kurumlarında siyasi ve askeri tarih alanlarında doktora yapmış olan Sayın Ozan Arslan'ın Fransız, İngiliz, Amerikan ve Osmanlı diplomatik ve askeri arşivlerinde yaptığı araştırmalar sonucunda belgelerle oluşturulmuş gerçek bir tarihi “belge-kitap”.

Şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy “Ermeni birlik ve çetelerinin” Ruslardan kalan askeri malzeme ve Fransızların desteğiyle nasıl donanıp hangi köyde kaç kişiyi katlettiklerini, Türk birliklerinden hangi komutanın hangi tarihte kaç kişilik kuvvetle nerelerde hangi askeri taktiklerle nasıl savaştığını, karşılıklı güç dengelerini, askeri yazışmaları, bu olayların öncesini, bu durumu oluşturan koşulları, savaş sonrası olayları belgelere dayanan tüm gerçekliğiyle (birebir bütün olayların tamamı olmasa da büyük bir bölümünü) bu kitapta bulabilirsiniz.
(kitabın sonunda geniş bir kaynakça, uzun bir notlar bölümü ve dizin, eserin ciddiyetini hak ettiği şekilde yansıtıyor.)

Doğu Anadolu'da Ermenilerin yaptığı zulmün tarih içinde gerçek yerini ve boyutunu anlayabilmek, bu konu hakkında resmi belgelerle gerçekleri öğrenmek isteyenler için çok özel bilgilerle dolu bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Bir de özellikle kitabın sonunda yer alan ekler bölümünden bahsetmekte büyük fayda görüyorum; Kafkas Cephesi’nde görev yapan Osmanlı Komutanları’nın biyografilerinin yer aldığı bu bölüm bile başlı başına çok özel bilgiler içeriyor.

Sıradan ansiklopedik bilgiler içeren yazılarda rastlanamayacak bir ayrıntıyla hazırlanmış olan bu bölümde komutanların hayatlarına ve mesleki yeteneklerine öylesine güzel ayrıntılarla yer verilmiş ki; bu bölümden sadece komutanların kişisel özellikleri, eğitim durumları, askeri kariyerleri vs. değil onlar üzerinden o dönemin ve Osmanlı’nın askeri yapılanmasını, cumhuriyet döneminin siyasi yapısının arka planını da görebiliyorsunuz.

Ben kendi adıma; Atatürk’ün askeri okuldaki sınıf arkadaşlarının kariyerlerini , Enver Paşa’nın akrabalarının Osmanlı Ordusu’ndaki yerlerini, Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasındaki 3. Ordu’nun Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcındaki 15. Kolorduyu oluşturması gibi bilgilerin ayrıntılarını ilk kez bu kitapta bulduğumu söyleyebilirim.

Yalnız, kitabın akademik dili sade ve rahat okunup anlaşılabilen bir seviyede olsa da konuların yapısı gereği karışık ve uzun cümlelerde zorlanabilirsiniz. Konuya meraklı olanların sakin bir şekilde her paragrafı sindire zindire okuyup önemli yerlerin altını çize çize ağır ağır ilerlemeleri gerekiyor. Böyle önemli bir konu için yapılmış bu kadar ciddi bir kitap da bu kadarcık olsun okuyucusunu zorlamayı sanırım hak ediyor...

Sayın Ozan Arslan’ı bu güzel ve çok faydalı çalışması için tebrik edip başarılarının devamını diliyorum.

Doğan Kitaptan çıkan 180 sayfalık kitabın fiyat etiketi 13 TL. fakat internet’ten indirimli olarak daha ucuza bulmanız da mümkün. Meraklılarına kesinlikle tavsiye ediyorum.

Kárhozat - Damnation [film]

O dönemlerde Doğu bloğu içinde yer alan Macaristan'da virane sayılacak kadar döküntü yerler...

Ve yine o dönemde oradaki insanların umutsuzluğunu, hayata olan ilgilerini yitirmişliğini yansıtan karamsar, bunalımlı, uzun ve durağan sahneleriyle ağır akan bir film...

Filmin kahramanı; asla mutlu olamayacak karakteriyle her zaman depresif olan Karrer isimli bir adam.

Karrer, küçük bir maden kasabasının uyduruk barına takılan sıradan mutsuz biri... Barın şarkıcısına kafayı takıyor ve kendisine verilen bir yurtdışı işini şarkıcı kadının kocasına veriyor (ki kadına ulaşabileceği bir boşluk yaratabilsin)...

Hem bunalımlı bir adamın takıntılı ilişkisini hem o dönemin bütün topluma yayılmış olan genel umutsuzluğunu vermeye çalışan film bence (ne yazık ki) aktarmak istediklerini doğru dürüst iletemiyor...

Ne açık açık bir toplumsal eleştiri, ne üstü kapalı bir durum tespiti ne de birey psikolojisinin derinlikleri tam anlamıyla verilebilmiş. (Klasik Doğu bloğu edebiyatının Avrupa kültür ürünlerini taklit ettiği dram filmlerinden biri demek daha doğru olur.)

Bol bol 50'li 60'lı yılların İtalyan sinemasındaki romantik ve duygusal sahneleri taklitten başka bir şey yok... devamlı yakın plan çekim bir duvar kadrajından açılan sahneler, devamlı bir yağmur çamur, devamlı “biri konuşurken diğerinin donmuş gibi takılıp kalması” ve neredeyse her dış çekimde sağa sola koşturup duran sokak köpekleri... sıkıcı... çok sıkıcı...

Haaa... ama normalden az konuşma olmasına rağmen her replikte filmin ve o anda konuşan karakterin boyunu aşan laflar da fazlasıyla bütün filmi kaplıyor o ayrı... Belki bir romanda okusanız yarım saat üzerinde düşüneceğiniz bir lafı yaşlı vestiyer kadın da söylüyor, barın sahibi de, şarkıcı kadın da, filmin kahramanı olan adam da... Herkes feleğin çemberinden geçmiş herkes filozof...

Çekim ve görüntü estetiği düşük, oyunculuk ya zayıf ya abartılı, diyaloglar gerçek hayattan uzak...

Filmi zaman kaybı olarak değerlendirdiğim için sizlere de tavsiye etmiyorum.

Zaten seyretseniz de;
daha o zamanlarda (80'ler) bir tarafta kaderine razı, sıradan hayatının sınırlarında sıkışıp kalanlarla diğer tarafta sadece kendini kurtarmaya çalışan insan karakterlerine pek dikkat edeceğinizden emin değilim... (yeri gelmişken de hatırlatayım bir iki açık sahnesi var, çoluk çocukla seyredilmeye uygun değil...)

24 Şubat 2012

müzik sitesinden binlerce bedava albüm

Cumartesi pazar canınız mı sıkılıyor? Haydi yine iyisiniz; eğer bilgisayar ve internetiniz varsa sizi bütün gün oyalayacak bir iş buldum :)

http://www.music-bazaar.com/ sitesine giriyorsunuz; eski-yeni, albüm-single, pop'tan metal'e lounge'dan etnik müziğe aklınıza ne tür müzik geliyorsa seçip bakıp parçaların birer dakikalık ön tanıtımlarını dinliyorsunuz.

Tamam, bunu yapan başka siteler de var (ve burası her ne kadar son dönem gözde olan sanatçıları, çok bilinen albümleri barındırıyor olsa da çok çok çok geniş bir arşive sahip değil) amaaaa bu sitede binden fazla albümü ücretsiz [ve yasal?] olarak indirme imkânınız var...

Bedava verilen bu binden fazla albüm içinden mutlaka beğenecekleriniz olacaktır. bir bakın bakalım belki işe yarar bir şeyler çıkarırsınız... Belki yeni gruplar ve türler keşfedersiniz kim bilir...

(uğraşmaktan sıkılıp da sadece müzik dinlemek isterseniz sitenin üstünde bulunan radyo linkine tıklayarak [ve çıkan pencerede ses ayarının yanında istediğiniz türü seçerek] kesintisiz müziğe de ulaşabilirsiniz, hem de beğenmediğiniz parçayı atlama lüksüyle]

sitenin katolog görünümüyle daha fazla seçeneğine ulaşabileceğiniz sayfası
http://www.music-bazaar.com/world-music/catalog/

Türkçe eski yeni albüm ve sanatçılara ulaşacağınız linki
http://www.music-bazaar.com/turkish-music/catalog/

Bedava albüm linki
http://www.music-bazaar.com/world-music/albums/free/

(Tanıtımını yaptığım bu sitenin yasal altyapısının resmiliği ya da yasalarla olan ilişkisi kanunen beni hiçbir şekilde bağlamamaktadır. Tüm sorumluluk; kendilerini resmi olarak duyurup her şeyin yasal olduğu izlenimi veren www.music-bazaar.com sitesinin yetkililerinindir.)

23 Şubat 2012

pixlr-o-matic


Son zamanlar biraz canım sıkkın, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor bir de üzerine kar kış kıyamet ve hastalıktan sürününce tam oldu ama yine de kareli defter'e yazmak için notlar alıp bir kenara atıyorum.

neyse ben konuşmaya başlayınca susmam zor olur o yüzden hemen konuya geçeyim :)

fotoğraf makinesi ve fotoğraflar her zaman için ilgi çekici güzel şeyler olmuştur. Eski sistemle klasik makinelerle çekilen fotoğraflarla da olsa yeni sistem dijital makinelerle de olsa herkes iyi kötü bir makine bulup birkaç fotoğraf çekmiştir.

günümüzde cep telefonu olmayan ve cep telefonuyla fotoğraf çekmeyen de yok gibi... Şu pahalı iphone'larla çekilen fotoğrafları görmüşsünüzdür, son bir iki yıl bunları çektiğiniz anda ya da çektikten sonra üzerine bir şekilde çeşitli efektler yaparak fotoğrafları daha da bir güzel gösteren bir sürü program kullanıyorlar onu da büyük bir ihtimalle biliyorsunuzdur.

yeni sistem (ios ya da android) cep telefonları ile çekilen fotoğraflara efekt yapan bu tür programları internetten indirip cep telefonunuza kuruyorsunuz ve fotoğrafı ya o programla çekip sonra seçenekler arasından birini belirleyip fotoğrafın o şekilde görünmesini sağlıyorsunuz ya da daha önceden çektiğiniz fotoğrafları o programla açıp üzerine seçtiğiniz efekti uyguluyorsunuz.

buraya kadar bilenler biliyor, bilmeyenler de öğrenmiş olduysa devam ediyorum...

peki, daha önceden çekilmiş fotoğraflarımız varsa, yukarıda anlatılan foto-efekt programlarından birini yükleyebileceğimiz çok pahalı olan son model cep telefonumuz da yoksa biz bu güzelliklerden mahrum mu kalacağız? tabii ki hayır! işte, şimdi ne yapacağınızı anlatıyorum.

iyi kötü bir bilgisayarınız varsa, internette http://pixlr.com/o-matic/air/ adresine girerek Pixlr-o-matic programını bilgisayarınıza indiriyorsunuz. (mac bilgisayarlar için ayrı bir versiyonu da var)

program inince yüklüyoruz ve açılan pencerede sağdaki "computer" seçeneğine tıklayarak bilgisayarımızdan jpeg formatlı bir fotoğrafı seçiyoruz ondan sonrası zaten kolay, fotoğrafınızın altında çıkan efektleri seçe seçe hangisinin ne yaptığına bakıyorsunuz, beğendiğinize isterseniz ışık ve çerçeve efektleri de ekleyerek işiniz kaydediyorsunuz, işte size havalı görünümlü güzel fotoğrafları elde etmenin en kolay ve ucuz yolu...

bu programla fotoğraflar nasıl bir görünüme kavuşuyor diye merak edenler
http://www.flickr.com/search/?z=e&w=all&q=pixlr-o-matic&m=text
adresine bakabilir.

tamam ben indirdim yaptım çok da güzel oldu ama her gittiğim yere de bilgisayarımı götüremem ki diyenler internet bağlantısı olan herhangi bir bilgisayardaki fotoğrafı online olarak
http://pixlr.com/editor/ adresine girerek de düzenleyebilirler.

bunlar iyi güzel de ben bilgisayarda değil cep telefonumda kullanmak istiyorum diyorsanız android telefonlar için android marketten ücretsiz olarak telefonunuza da yükleyebilirsiniz.

yahu ben bu işlere çok meraklıyım, android telefonum da var bu efekt yapan programlardan hangisini tavsiye edersiniz diye soracak olursanız hemen hemen bütün programları tek tek denemiş biri olarak sizlere camera360 ve littlePhoto uygulamalarını da denemenizi kesinlikle tavsiye ederim...

haydi sizlere kolay gelsin :)

22 Şubat 2012

I'm not there [film]

En baştan söyleyeyim; görüntü estetiği olarak iki saat boyunca izleyeceğiniz her sahnesi ayrı güzel fakat içerik olarak konuyla ilgisi olmayanı büyük ölçüde sıkacak bir film.

Biliyorum söyleyeceğim şeyi hiç kimse yapmayacaktır ama bana göre bu film sesi kısılıp altyazısı kapatıldıktan sonra fonda çalan bir Best of Bob Dylan cd'si eşliğinde izlenmeli... Çünkü bu filmden ancak bu şekilde zevk alınabilir.

Şimdi gelelim filme; film Amerikan protest ve aktivist akımları içinde 60'larda ve 70'lerde bir hayli hayranı olan folk müzik şarkıcısı Bob Dylan'ın bir biyografisi fakat çalışma olarak epey farklı bir biyografik deneme.

Neden farklı bir biyografik deneme? Açıklayayım...

Bir sanatçının yetiştiği ortamı, siyasi çevresini, ailesini, arkadaşlarını, aşklarını, skandallarını, yapıtlarını ve ruh halini veren biyografileri bilirsiniz... Bunların bazısı iyi bazısı kötü olur ve klasik bir anlatım biçimi vardır, seyirci de ya beğenir ya beğenmez... ama bu filmde Bob Dylan'ın hayatı sinemaya öyle bir aktarılmış ki işin sinema kısmında gerek yönetmen, gerek senarist ve özellikle görüntü yönetmeni üzerine düşeni fazlasıyla iyi bir şekilde yapmış. Yani perdedeki görüntüleri, görüntü estetiğini, kurguyu ve anlatımdaki özgünlüğü seyircinin beğenmemesi neredeyse mümkün değil ama içerik için ne yazık ki aynı şeyi söylemek çok zor.

Peki bu neden böyle?

Çünkü film Bob Dylan hakkında bir biyografi olmasına rağmen bırakın Bob Dylan'ın kendisini adamın ismi bile bir kez olsun filmde geçmiyor.

Dylan'ın temsil ettiği kesimden insanları sembolize eden altı farklı karakter film boyunca Dylan'ın sanatçı kimliğini oluşturan altı dönemi farklı insanlar üzerinden seyirciye aktarmaya çalışıyor...

Bu karakterlerin yaşadığı çevre ve dönemlerdeki siyasi olayların arka planda gösterilmesiyle film Dylan'a yakışır politik bir çizgiyi de sorumluluğu içine almış ama bütün bunlar da filmi bizim gibi insanlar için karmakarışık ve anlaşılması ya da takip edilmesi zor bir sinema eserine çevirmiş.

Çünkü ülkemizde Bob Dylan'ı tanıyan onunla ilgilenen insanlar bulunuyor olsa da Dylan'ın Amerika'daki sendikacıların yanında yer alarak giriştiği siyasi protest tavrı yakından takip edip şarkı sözlerini tam manasıyla Amerikan folk müziği içindeki konumuyla birlikte çözümleyebilecek babayiğitlerin sayısı oldukça düşüktür diye düşünüyorum...

Kamera kullanımı, montaj, kolaj, renkli siyah-beyaz görüntü geçişleri vs. çok güzel ama iki saatlik film bitince adam neyi kimi protesto etmiş kim kimle ne yapmış Dylan'ı kimler seviyor ne için seviliyor ne olmuş ne bitmiş sadece bu filme bakarak anlamak mümkün değil.

Dediğim gibi sinema açısından görüntü estetiği olarak güzel fakat içerik ve akan konu takibi açısından anlaşılırlığı sanatsal kaygılar yüzünden zorlaştırılmış bir film...

Bütün bunların ışığında son söz olarak Bob Dylan hayranı değilseniz sıkılırsınız fakat sinema ile ilgili teknik işlerde çalışıyorsanız konuyu gözardı edip izlediğinizde güzel bulabilir farklı bir estetik görüş kazanabilirsiniz. Beni soracak olursanız, çok sıkıldım ve filmi de kimseye önereceğimi sanmıyorum...

17 Şubat 2012

Dom durakov (House of fools) [film]

1996 Rus Çeçen savaşı sırasında bulunduğu bölgede çatışmalar çıkınca küçük bir akıl hastanesi de bu durumdan zarar görür.


Doktorlar ve hastabakıcılar hastaları kaderine terk ederek kaçarlar.

Olayların en şiddetli olduğu günlerde önce Çeçen sonra da Rus baskınlarına uğrayan hastanede bu tür filmlerin hepsinde olduğu gibi “savaşan insanlar hastanedeki delilerden daha delidir” vurgusu yapılıp bütün delilere şöyle bir yüzeysel olarak yaklaşılıyor.

(Bryan Adams hayranı deli kızın aşk öyküsü biraz daha ön planda işlenmiş ama sanki bir yandan da kapitalist düzenin popüler kültürüne hayran olanlar ancak delilerdir ve azınlıkların özgürlük hayallerine inanıp anlattıklarına aldanmayın onlar sizleri kandırmaya çalışıyor, bahsettikleri şey yalandan bir aşk kandırmacası gibi demeye de getirmişler.)

Ayrıca Otistikleri, spastikleri, sakatları ve cüceleri bir sirk gösterisi gibi toplayarak deli profili budur diye göstermeleri pek hoş değildi, gerçek akıl hastalarının görünümüne uygun olmayan bu sahneler filmdeki gerçeklik duygusuna zarar vermiş…

Çeçenlerle Rusların zamanında aynı cephelerde yanyana savaşmış olduğuna dair göndermeler yapılması filmdeki önemli ayrıntılardan biri olsa da bu eski "kardeşlik" davası barış isteğinden çok "sen ne yapıyorsun" içerlemesi gibi algılanıyor. Neyse böyle ayrıntılarla kafanızı karıştırmayayım...

Gerçekçi olmayan abartılı patlamalar eşliğinde bir türlü konuyu toparlayamayan senaryoda ne olacak diye beklerken filmin sonlarında gerçekten küçük bir sürprizle de karşılaşıyoruz…

Bu kadar zorlamayla ite kaka ilerleyen filmde bahçeye düşen helikopter de gerçekten ilginç ve şaşırtıcı bir sahne oluşturdu ama o da anlık bir etki bırakıyor hepsi bu…

Konunun gerçek olduğu iddia edilmiş ama ben olayların hepsinin bir arada ve bu şekilde yaşanmış olduğuna pek ihtimal vermiyorum, filmi gerçekçi bulmadığımı söylemeliyim…

Filmin çekildiği yerin ve eşyaların dokusu ilginç gelebilir, Bryan Adams'ın şarkılarını beğenebilirsiniz, deli kızın (Yuliya Vysotskaya) güzelliğini abartılı oyunculuğuna rağmen zaman zaman gerçekten güzel bulabilirsiniz ama film "film" olarak pek de bir şey vermiyor… öylesine işte rastlarsanız bakarsınız, yoksa pek merak edilecek bir yanı yok.

House of D [film]

Babası ölmüş, annesi sorunlarıyla baş edemeyen bunalımlı bir kadın olan 13 yaşındaki bir erkek çocuğunun 1973 Amerika'sında yaşadığı ergenlik nostaljisi...

Sokaklardan, okuldan, çıraklık yapılan kasabın siparişlerini götürünce karşılaşılan müşterilerden, arkadaşlıklardan, çocukluk ve ergenlikten ayrıntılara dokunup şöyle bir üstten geçen film mantık dışı şeylerle doldurulmuş... (zaten senaryodaki hatalardan filmin aceleye geldiği de açıkça belli oluyor.)

Kimi sahneler sevimli olsun diye uğraşılırken daha da sevimsizleştirilen karakterlerle hiçbir konusu olmadan ilerleyen filmde elle tutulur doğru dürüst bir şey yok.

Sorunlu bir dönem atlatan çocuk, ailesini de kaybedince Amerika'dan Fransa'ya kaçıyor ve nasıl oluyorsa 13 yaşında orada kendine bir hayat kurabiliyor, iş buluyor, evleniyor, çocuğu oluyor vs.vs. karısından ayrılınca oğlu 13 yaşına geldiğinde kendi hayatını karısına anlatıyor sonra hep birlikte Amerika'da yaşamaya başlıyorlar falan filan...

Filmde bir şeyler eksik, bir şeyler gereksiz, bazı şeyler yanlış anlaşılmaya müsait olacak şekilde işlenmiş, bazı şeyler normalmiş gibi gösterilmiş ve gerçekle uyuşmayacak daha bir sürü ayrıntı...

Kabalık ve ruhsuzluk insanların karakterleri olunca “yaşanan şeylerdeki estetik dışı oluşumları farkedemeyecek kadar itici olabiliyorlar” ama ne yazık ki bunu hissedemeyecek yapıda o kadar çok insan var ki bu tiplerin filmdeki bazı kaba esprileri beğenmesi çok normal... (ben sizin öyle olduğunuzu sanmıyorum o yüzden de filmi tavsiye etmiyorum)

Seyretmediyseniz fazla bir şey kaybetmiş sayılmazsınız, öylesine bir göz atmak için de ilgilenmeye değmez... bazı yerleri fena değildi ama bu güzel olan kısımlar o kadar az ve kısa ki genel olarak değerlendirmek gerekirse pek güzel bulmadım diyebilirim.

Fried green tomatoes [film]

90‘lar için güzel, 2000'ler için bilindik, 2010'lara geldiğimizdeyse filmin yapıldığı yıl doğanlar için artık uzaklarda kalan inceliklerine rağmen iki saatlik uzunluğuyla sıkan bir film...

Savaş sonrası yıllarda küçük bir Amerikan kasabasında geçen arkadaşlık macerasını (bir kadının hayatını merkez alarak ve tren kazalarıyla yer yer duygu sömürüsüne de girerek) anlatan filmin çok gereksiz ayrıntıları karakterlerin inceliklerini verme açısından gerekli görülmüş ama günümüz için bu ayrıntılar sıkıcı gelebiliyor...

70 ve 90'lar arası dostluk duygularıyla arkadaşlığa verilen önemi birleştiren, Amerika'nın altın çağı bitince yaşanan bireysel bunalımlara çözüm olarak herkesin sarıldığı o "sevgi kardeşliği"ni konu eden, yarı “hayatın acı-tatlı yanları” yarı “yanındaki dostlar için hayatın kötü yanlarına katlanmalıyız” saçmalıklarıyla dolu romanları andıran filmi 30 yaşın üzerindeyseniz belki beğenirsiniz 20 yaş civarına pek önermiyorum.

Sonuç olarak seyretseniz de olur seyretmeseniz de... süper değil ama öyle kötü de sayılmaz fakat yüzlerce mükemmel film varken acaba neymiş diye iki saat kaybetmeye de değmez... seyret seyret ortada bir şey yok. (Amerika'daki 80'ler kuşağının kendi çocukluk ve gençliklerine duydukları özlem devri olan 60'ları nostaljiyle anlatma çabasını anlayamayan ağır zihin akışına sahip 40 yaş civarı kadınlar'ın "ayyyy çok güzeldiiiiiiiii" demeleri sizin için bir şeyler ifade edebiliyorsa tabii ki seyredebilirsiniz o ayrı.)

14 Şubat 2012

Atatürk’ün yanı başında – M. Kemal Ulusu

Babası Nurettin Ulusu’nun hatıralarını derleyerek aktaran Mustafa Kemal Ulusu; kitabın girişinde bu hatıraların nasıl ele alınıp hazırlandığını ve okuyucuya nasıl ulaştığını anlattıktan sonra sözü bu hatıraların gerçek sahibine bırakıyor.

Atatürk büyük bir devlet adamı ve haliyle de bakanlık konutlarında, cumhurbaşkanlığı köşklerinde, saraylarda, yalılarda kendisine ve devletin en üst yetkililerine ayrılmış yerlerde bulunmak zorunda...

Atatürk’ün vatandaşlarla görüşüp konuşması, çeşitli denetlemelerde bulunması, yurt genelinde geziler yapması, yatması kalkması, yemesi içmesi, güvenliğinin sağlanması gerekiyor... ve tabii ki tüm büyük devlet adamlarının olduğu gibi bu işler için Atatürk’ün emrinde çalışacak özenle seçilmiş güvenilir şahısların da bu görevleri yerine getirmesi gerekiyor.

İşte, bu kitapta hatıralarını oğlunun aracılığıyla bizlere aktaran da Atatürk’ün yukarıda saydığımız işlerini gören ve hep yakınında bulunan bu ekipten kütüphane memuru Nurettin Ulusu.

Atatürk’ü 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkaran Bandırma Vapuru’nun Birinci Kamarotu Tevfik Ulusu’nun oğlu olan Nurettin Ulusu askerlik çağı gelince Atatürk’ün yanında görevlendirilir ve 12 yıl boyunca bu hizmetini sürdürür.

Atatürk’ün dostlarına, gezilerine, sofrasına konuk olan ünlü isimlere, yaptığı muhabbetlerle düşüncelerine yakından tanık olan Ulusu, bu hatıralarını Atatürk’ün insani yanını ve biraz da özel hayatını ön planda tutarak bizlere aktarıyor.

Çok çeşitli yerlerde çok çeşitli olaylarla çok çeşitli isimlerle geçen 12 yıl boyunca Ulusu sayısız olaya tanıklık etmiş. Bunlar içinde gerçekten hiç bilmediğimiz belki de hiç duymadığımız bir sürü ayrıntı, bir sürü olay var.

İşte, kitaptan ilgimi çeken birkaç olay;

Atatürk zaman zaman sevdiği sanatçıları çağırıp onlardan şarkı gazel dinlermiş, Münir Nurettin Selçuk da bunlardan biriymiş ama bir yemek sırasında Atatürk silahını belinden çıkardıktan sonra Münir Nurettin Bey’e sesin çok güzel ama bakalım cesaretin nasıl diyerek rakı bardağını kafasının üzerine koymasını söylemiş...

Orada bulunanlar bunun bir şaka olduğunu düşünüyormuş ve Münir Nurettin Bey de hiç tereddütsüz bardağı kafasına koymuş. Atatürk nişan alıp dan diye ateş etmesin mi... herkes donup kalmış... fakat Atatürk bir kaza olmasın diye bilerek çok yukarıya ateş etmiş, Münir Nurettin Bey de başının üzerindeki kadehi alıp rakıyı “ Şerefinize, sağlığınıza paşam” diyerek içmiş...

Meğer bu gereksiz hareketin geçmişte yaşanan başka bir olayla bağlantısı varmış; Münir Nurettin bey bir yemekte şarkı söylerken Atatürk de eşlik ediyormuş. Münir Nurettin Bey Atatürk’ün yanına gelip kulağına “paşam, siz eşlik etmeseniz, şarkı bozuluyor” demiş ve Atatürk bunun üzerine çok bozulmuş ve böyle tatsız bir olay yaşamak zorunda kalmışlar...

Xxx

Kitapta böyle olaylar, hatıralar bulunduğu gibi küçük ayrıntılar da var.

Mesela, Atatürk tatlı ve meyveyi sevmez hatta çilek ve incirin çekirdekleri dişlerine kaçıyor diye bu meyveleri pek yemezmiş.

Xxx

Atatürk etrafındakilere demokrasi kelimesini “Kökü Türkçe olan bu kelime herkesin düşüncelerini ve fikrini söyleyebilmesi, demek yani söyleyebilmek” diye açıklıyormuş.

xxx

Atatürk latin alfabesini tanıtıp harf inkilabını yaptığı sıralarda bunun halkın aklında kalmasını sağlamak amacıyla Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Miralay Zeki Bey’e bir alfabe marşı ısmarlamış. Zeki Bey marşı bestelemiş ve bu alfabe marşı her gün her gece meclis bahçesinde Kızılay Meydanı’nda güm güm çalınıp söylenmiş...

Xxx

Bugün kullandığımız alfabe ilk önce 28 harf olarak kabul edilmiş daha sonradan “Ğ” eklenerek 29 harf olmuş...

Xxx

Atatürk, arapça kelimeleri o kadar sevmezmiş ki kendi ismi Kemal’i bile arapça kökenli olduğu için değiştirmek istemiş, doğrusunun Kemal mi Kamal mı olduğunu düşünüp duruyormuş ve hatta bir ara kendine “Kamal” ismiyle kart bile bastırtmış.

Xxx

Atatürk ölmeden önce siyasi bir vasiyet hazırlatıp bunu bizzat Kılıç Ali’ye vermiş fakat ölümünden sonra bu siyasi vasiyet asla bulunamamış...

Xxx

İran Şahı Şah Rıza Pehlevi Türkiye’yi ziyaret ettiği zaman Atatürk Adnan Saygun’a Özsoy isimli bir opera hazırlattırmış. Bu ilk Türk operasıymış ve Şah Rıza Pehlevi operayı dinledikten sonra Atatürk’ün boynuna sarılıp ağlamış...

Xxx

Atatürk atları sever ve atlı sporları da severek yaparmış, en çok sevdiği ve devamlı olarak bindiği atının adı da Sakarya’ymış... Bilardo oynamayı çok severmiş fakat boks ve futbolu hiç sevmezmiş...

Xxx

Böyle yüzlerce küçük ayrıntıdan biri de Atatürk’ün cenazesi Dolmabahçe’den çıkarılırken düzenlenen törene dünyanın dört bir yanından insanlar gelirken İsmet İnönü’nün cenazeye katılmamış olmasıydı... Bunu da daha önceden hiç duymamıştım...

Neyse işte, böyle bir sürü isim, bir sürü hatıra ve olay... tabii ki herkes tarafından bilinen bir iki tanesi hariç bunların hiçbir şekilde resmiyeti ve gerçekliği, doğruluğu ispatlanamaz, sonuçta anlatılanların hiçbiri resmi belgelerle, imzalı onaylı kağıtlarla doğrulanmış değil hepsi kitabın yazarı tarafından anlatılan hatıralardan ibaret...

Fakat yine de kitapta Atatürk’ün özel hayatını merak edenlere faydası olabilecek bazı şeyler bulunabilir. Bir de kitabın tamamını okuyunca acaba mı diyeceğiniz bazı şeyleri kendiniz de çıkararak farklı sonuçlara varabileceğiniz değişik yerlere ulaşabilirsiniz.

Doğan Kitap’tan çıkan 253 sayfalık bu “anı” kitabının fiyatı 15 lira.

08 Şubat 2012

love me, please love me - vive la fete

Seksen milyonluk ülkede bunca şey varken ısrarla Karelidefter'i takip eden şu bir avuç çılgın okuruma böyle karlı bir İstanbul gününde vive la Fete'den love me, please love me videosunu hediye etmek istiyorum... Teşekkürler...

06 Şubat 2012

Bondage Fairies - Bondage Fairies

Severek dinlediğim ve "Cheap italian wine" albümünden sonra yeni çalışmalarını dört gözle beklediğim "Bondage Fairies" kendi adını taşıyan 2012 yapımı albümünü yayınladı.

Piyasa çıktığı gün özel olarak temin ettiğim albümü zevkle dinledim ama sanki müzikler ve özellikle vokal biraz fazla duygu yüklü gibi geldi...

Tamam yine çok güzel ama oysa ki ben eski albümlerindeki Zeta reticuli parçaları gibi çok farklı numaralar bekliyordum ;)

Hiçbir şeyin dinlenmediği bu devirde tabii ki ben buna da çoktan razıyım, Bondage Fairies baştan sona tamamı dinlenebilen albüm yapabilen nadir gruplardan biri benim için o ayrı...

10 parçalık albümden en beğendiğim ve hiç durmadan dinlediğim parçalar;

Star signs
(kalıcı bir vazgeçilmez parça olacağa benziyor)

1-0
(dile ve beyne takılıp patinaj yaptırıyor, keşke klibindeki tip biraz daha kılsız olsaymış :) )

Morphine
(80'lerin bunalım elektronik armoni altyapısı unutulmuyor)

(bir haftadır hasta olduğum için grup hakkında fazla bir şey yazamadım, grubu tanımak isteyenler daha önceden yazdığım şu yazıya bakabilir http://karelidefter.blogspot.com/2009/07/bondage-fairies-cheap-italian-wine.html

La teta asustada - milk of sorrow [film]

İspanya Kültür Bakanlığı Katalon Kültürel Ürünler Enstitüsü tarafından desteklenen, Oscar adayı, Berlin Film Festivali’nden ödül de almış olan bu film için “Ağır konulu güzel ve farklı bir şey olur...” diye boşuna ümitlenmişim... meğer İspanyolların filmi yaptırmalarının nedeni Peru'yu ve Peru insanını, haliyle Latin Amerika Kültürünü aşağılayıp küçük düşürmekten başka bir şey değilmiş. (Utanmadan bir de bunun için dünya kültür fonundan da para almışlar. Kim kimi destekliyor kim ne için neye destek oluyor böyle şeyler sayesinde çok iyi anlaşılıyor.)

Zamanında kıtalar aşıp oradaki insanları sömürgeleştirerek yüzyıllarca acı çektirdikleri yetmiyormuş gibi günümüz dünyasında da insanların yakasını bırakmıyorlar.
[İspanyollar kültüre bu kadar meraklıysa (milattan önce 20.000 yıla kadar giden İnka tarihini köklerinde barındıran bu insanlara) İspanyolların Peru’yu işgal ettiği süre boyunca yaptıkları vahşetin belgeselini çekselermiş de onu seyretseymişiz... neyse işte ben de dayanamayıp boşu boşuna sinirleniyorum böyle şeyleri görünce...]

...konuya geçeyim;

Peru’nun başkenti Lima'da (gecekondu semti bile sayılamayacak kadar sefaletle içiçe baraka evler mahallesinde) bir kızın annesi ölür. Kız, annesinin cenazesini köyüne götürmek ister ama bunun için parası yoktur. Çalışıp para biriktirmesi için kızın bir işe girmesine yardımcı olurlar...

Hizmetçi olarak çalıştığı yerdeki evsahibi piyanist kadın bu zavallı fakir ve cahil kızın söylediği şarkıları alır kendi bestelemiş gibi konserde çalar. Sonra da kızı başından atar... (bu arada da cenaze evde yattığı yerde beklemektedir...)

Seyirciye çeşni olsun diye evlilik törenleri, hastaneler, gecekonduların arka sokakları, insanların normal dünyaya kıyasla kalitesiz basit zevkleri gösterilirken bir yandan da genç kızın batıl inançla yıkanmış beyni, laf arasında terör olayları, halkın cahilliği verilip duruluyor.

Bütün Peru böyle mi, bütün Peru kültürü böyle mi? Bir ülkeye ve insanlarına bu kadar haksızlık yapılmaz, o yüzden filmi çok taraflı ve yanlış yönlendiren özelliklerinden dolayı da rahatsız edici buldum. (Tabii ki bunda; kendi toplumunu batılı gözlerin nasıl görmeyi arzu ettiğini anlayıp onlar için yorumlayarak kendi ülkesini küçük düşürerek prim yapmaya/toplamaya çalışan Perulu kadın yönetmen Claudia Liosa’nın da payı çok büyük o da ayrı bir mevzu... )

Bu film, sinema içinde etnik kültürlerin tanıtımına hizmet eden bir eser olmaktan çok; sömürge düzeninden sonra oralarda başarılı olamamış İspanya'nın "kendini temize çıkarmak için başkalarını aşağılaması"ndan başka bir işe yaramamış...

Yani adamlar "Bakın biz sizi modern hayata taşımak çağdaş yapmak istiyoruz ama siz o kadar cahil ve sabit fikirli, batıl inançlara batmış vaziyettesiniz ki bizim size harcadıklarımızı da kendi yaşam tarzınız ve kültürünüz yüzünden ziyan ediyorsunuz, adam olamadıysanız bu bizim sizi sömürmemizden değil sizin kendi dar fikirliliğinizden" demeye çalışmışlar.

Bunu da iki şekilde yapıyorlar,

birincisi;
filmin akışı içindeki tüm görüntülerin sağladığı basitlik ve düşkünlüğü abartarak her yer herkes her şey böyleymiş gibi gösterip küçümsemek...

ikincisi;
filmin ana karakteri olan kızın batıl inançlarını cahilliğini simgelediği kültürel içerikle eşleştirmek.

Kızın sahip olduğu ağıdımsı etnik türküleri evsahibi müzisyen kadın dinler ve ona her söylediği şarkı için bir inci vereceğini söyler, kız yavaş yavaş kadına alışıp bir gün bu türkülerden söylemeye başlar, kadın da söz verdiği incileri onun adına bir kenarda biriktirmeye başlar. Fakat bu arada bazı türküler yeniden düzenlenip piyano için notaya dökülmüş hatta konseri bile verilmiştir, kız burada işe uyanıp “seyirciler de beğendi” deyiverir... Piyanist evsahibi bunu kabul edemez. O ilkel türküleri kendisi adam edip modernleştirip sanat haline getirmiştir artık bunlar onundur ve bunlara ait “kökler”le ilgilenmemektedir. Tatsızlık çıkar kadın bu kızı kovar... Kız alacağı olan incileri kendi imkânlarıyla gelip evden alır gider. ama o inciler (yani kültür alışverişinin karşılığında kazanılanlar) pek bir işine yaramaz. Çünkü kızın cahilliği yüzünden inandığı batıl inançları o derece ileri seviyededir ki zamanında kendine zarar verecek bir şeyler yapmış ve şimdi de bu yüzden ölmek üzeredir. işte o inciler bu sorunu halletmek için hastaneye gidecektir...

yani sen o kadar cahilsin ki kör inançların yüzünden kültürel alışverişten kazandığını zamanında kendine verdiğin zararı düzeltmek için harcamak zorunda kaldın ve bu yüzden gelişemedin, benim suçum yok demeye getiriyorlar... e madem öyle sen ne demeye taaa bu kıtaya gidip adamların evini barkını yıkıp bütün Latin Amerika’yı işgal ettin diye de ben sorayım ama üzerinden geçmiş 500 sene neyse işte...
Çok ayrıntıya girmeyeyim işte genel olarak böyle taraflı sıkıcı ve ağır akan bir filmdi ancak anlattıklarımı incelemek isteyen festival filmlerinin ağırlığına alışık olanlar isterlerse baksınlar.

Taken (96 saat) [film]

Sıradan konusu ve bilindik tv filmi sahneleri yüzünden "çok bir klişe" olan filmden beklediğimi bulamadım. Tamam, seyrediliyor ama eh işte, ilkel intikam duygusuyla kendini götüren filmden de ancak bu kadar oluyor. Gerisi duygu sömürüsü...

Neyse konuya geçeyim;

Adam, klişeleşmiş casuslu maceralı Hollywood filmlerinde "vatanı için duyduğu görev aşkı yüzünden ailesini ihmal etmek zorunda kalmış" sıradan ajan kahramanlardan biridir.

Eşi, haliyle kahramanı bırakıp kendine yeni bir hayat kurmuştur ;) 17 yaşındaki kızı şımarıklıkta ve saygısızlıkta işi had safhaya vardırmıştır, adamımız da kendi kendini yiyip bitirmektedir ama kendini tekrar göstereceği bir olay yaşarlar; kızı Paris'e gidince kaçırılır adamımız da kızını kadın tüccarlarının elinden kurtarmaya çalışır...

Kungfu tekvando karışımı hareketlerle önüne geleni döven kahramanımız silahlı adamların arasına dalıp (Cüneyt abinin kulaklarını çınlatarak) hepsini haklar, Paris'teki Arnavut çeteyi yok eder, arabayla kovaladığına yetişir kaçtığından kurtulur, vs. vs. vs....

Paronayak olup hep en kötü şeyi yaşayacağını düşünmenin doğru bir mantık olduğunu savunan filmde çıplaklık ve şiddet bulunduğu için çoluk çocukla seyrederken bir iki yerinde rahatsızlık duyabilirsiniz ama ben size “hiç seyretmeseniz de olur, benzerleri binlerce kez yapıldı ve onlardan yüzlercesini de televizyonlarda mutlaka izlemişsinizdir” diyorum...

Gecenin sonuna yolculuk - Louis Ferdinand Céline

573 sayfalık büyük boy kitap oku oku bitmek bilmedi :)

I. Dünya Savaşı'nın ülkeleri darmadağın edip ruhları yaktığı yılların ardından bu etkinin bıraktığı izler henüz tazeyken 1932'de yazılan roman insanlık için her yönden eleştirilerle dolup taşmış.

Yazar, Fransa'nın yuvarlandığı savaş felaketlerine neden olan siyasetçilerden askeri yöneticilere, savaşı coşkuyla karşılayan cahil ve bilinçsiz halka kadar herkesi eleştiri yağmuruna tutarken o yılları ve ortamı (o zamanlar için Fransız edebiyatında alışılmadık olan alaycı bir argoyu da işin içine katarak) başarılı bir şekilde aktarıyor.

Anlatılan tarihi olaylar ve isimler günümüz insanı için epey bir geride kalmış olsa da kendi başından geçenleri birinci ağızdan anlatan romanın kahramanı uzun cümlelerden oluşan uzun paragrafları akıcı bir dille anlatırken okuyucuyu kitabın başında yakalayıveriyor.

Kitabın konusuna gelecek olursak;

Cahil bir gençken hiçbir şeyi önemsemeden askere yazılıp savaşa giden kahramanımız savaş alanında yaşanan vahşete bir anlam veremez.

Üstlerinin insanlar sapır sapır dökülürken olan bitene kayıtsız kalmasına şaşırır ve vatan haini olmayı bile göze alıp kaçmayı düşündüğü sırada kısa süreliğine tedavi görmesi için geri gönderilince tesadüfler sonucu (bir süreliğine) kahraman oluverir.

İçki alemleri, karı kız, haysiyetsizlik, yalan dolan, karaborsa ve rüşvetin sarıp sarmaladığı savaş yıllarının Paris'inde kahramanımızın kimi yerde alaycı eleştirilerinden kimi yerde küfürler eşliğinde belayla andığı o devrin önemli sayılan insanlarından herkes payına düşeni alır.

Çıkar ve basitlik çevresinde toplanan her türlü oluşumdan nefretle söz eden kahramanımızın kendisi de pek sağlam papuç değildir ama bahsedilen iğrenç ortamı terk etmek için elinden geldiğince çaba sarf ettiğini göz ardı etmemiz de mümkün değildir.

Bu çabalarını hayata geçirip yeni bir başlangıç yapmak umuduyla Afrika'daki Fransız sömürgelerine doğru yola koyulur.

Hem yolculuk hem Afrika'daki olaylar yine bir sürü badireler atlatılarak (ve tabii ki modern(!) insanın kurduğu bu sömürge sisteminin eleştirisi de yapılarak) son bulur.

Ardından kahramanımız yelkenleri kürek mahkúmu olarak Amerika'ya çevirir, oradaki donuk şehir hayatını, fabrikalarda robotlaştırılan insanları anlatır ve tabii ki kendisi de bu yaşamdan payına düşeni alıp memnuniyetsiz bir şekilde ülkesine geri döner.

Az çok akıllanıp biraz daha normal bir hayat kurabilmek için eğitimine devam ederek okur ve doktor olur. Bundan sonra da okurunu Fransız kültürünün arka sokaklarındaki sefalet içinde dolaştırmaya, kemikleşmiş insan karakterlerini tahlil edip psikolojik açılımlara yönelmeye başlar.

Fakat kendisi de eleştirdiği toplumun ve yaşamın bir parçası olarak bazı işlere bulaşır. Bire bir suç işlemese de işlenen suçları engellemediği için kendini vicdanen bu işlerde sorumlu hissedip suçluluk duyar.

“Yaşıyorsan ve çevrende insanlar varsa eninde sonunda istesen de istemesen de bir şekilde onaylamayacağın şeyler yapmak zorunda kalırsın, bunlardan uzak durmak için kendini dışarıya kaparsan başarısız, kapamazsan suça ortak olursun...” düşüncesini karşılaştığı her olayda ayrıntılı psikolojik, felsefi ve toplumsal eleştiriler yaparak okuyucuya aktarmaya çalışan Céline; bir yerden sonra tekrarlanan örneklerle sıkıcı olsa da bunca yılın ardından yine de okunabilirliğini korumayı başarabilen nadir yazarlardan biri olduğunu “Gecenin sonuna yolculuk”la ispatlıyor.

Dinden siyasete, bireyden topluma, ticaretten eğitime, tıptan teknolojiye, tarihten milli duygulara kadar akla ilk gelen en önemli konularda çok cesur eleştiriler yapan yazarı okuyunca edebiyat ortamında adının neden fazla geçirilmediğini de anlıyorsunuz ;)

(iyi güzel ve farklı... fakat bazı edebiyatçıların söylediği şekilde dünyanın en iyi romanı olduğunu söylemem de mümkün değil. Bu tür kitaplar okumaya çocukluğumdan beri alışık olduğum halde yer yer çok sıkıldım. Anlatılan çoğu şey 80'lerde Türkiye'ye yeni yeni gelebilen 60'ların Avrupa tiyatro metinleri gibi. İnsan psikolojisi ve toplumsal bakış açısı kolay kolay değişmez tabii ki ama artık 2012'deyken hep aynı şeyleri duyup dinleyip okumak da sıkıyor insanı.)

Kitabın 16 yaş üzerindeki okurlar tarafından çok rahat anlaşılabileceğini söyleyebilirim ama ben yine de anlatılan konular açısından 30 yaş civarı ve üstü, uzun metinlerden sıkılmayan tecrübeli okurlara tavsiye ediyorum ki; gençler okuyup da "Bu ne yaa... Çok sıkıcı." demesinler...

Kitap Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış fakat 33 liralık fiyatıyla epey bir pahalı. Ucuza ikinci el ya da internetten indirimli bulursanız alın bir kenarda dursun çünkü dünyayı, insanları ve olayları böyle değişik bir gözle görüp farklı bir şekilde anlatan yazarları ilginç bulacağınız zamanlar da gelecektir.