28 Mart 2012

Alexander Korzer-Robinson


Şu müthiş işlerle karşılaşınca bunu Kareli defter'i takip edenler de görmeli dedim.

Sanatçı Alexander Korzer-Robinson

Buraya tıkladığınızda özellikle görmenizi istediğim işlerin yer aldığı sayfaya ulaşabilirsiniz, fotoğraflara tıklayıp yakından bakmayı ihmal etmeyin...


internet sitesi
http://www.alexanderkorzerrobinson.co.uk/

27 Mart 2012

Şadiye Osmanoğlu - Babam Abdülhamid saray ve sürgün yılları

Osmanlı’nın dünyaya hüküm sürdüğü altın çağ çoktan bitmiştir fakat devletin yönetim ve iç işleyiş mekanizmalarının kendine özgü gidişatı devam etmektedir.

Osmanlı, belki bütün dünyaya kök söktürecek kadar büyük bir askeri güce sahip değildir ama yine de dünya siyasetini yönlendirebilecek kadar önemli olan etkisi devam etmektedir.

İçeride ve dışarıda Osmanlı’yı parçalamayı düşünenlerin birlik halinde hareket ettiği, yapmak istediklerini gerçekleştiremeyenlerin siyasi komplolarla, ayaklanmalarla bütün ülkeyi baştan aşağı sarstığı günler yaşanmaktadır.

İşte böyle bir dönemde II. Abdülhamid tahttan uzaklaştırılır ve sürgüne gönderilir. Ailesinden ve akrabalarından bazıları burada kalırken dışarı gönderilenlerin büyük bir bölümü uzun yıllar geri gelemez.

Sürgün yılları başlamadan önce sarayda tüm ailesiyle birlikte hayatını “sarayın olağan yaşantısı” içinde devam ettiren Şadiye Sultan da II. Abdülhamid’in kızı olduğu için bu olaylardan en çok etkilen isimlerden biridir.

Sürgün öncesi Osmanlı saray yaşantısındaki geleneksel hayatı “iç işleyişin” bir bölümünün ayrıntılarıyla anlatan Şadiye Sultan, 31 Mart Vakası olarak tarihe geçen ayaklanma sonrası dönemi, siyaset adamlarının davranışlarını, devlet protokolünün bir kısmını, sürgün olayının ayrıntılarını ve ülkelerini terk etmek zorunda kaldıkları günleri büyük bir samimiyetle yazmış.

Belli bir yaştan sonra Avrupa’da tek başına yaşamak zorunda kalan Şadiye Sultan, çok uzun yıllar sonra da (kitaptaki notların sonunda 1961 olarak belirtilmiş) bütün bu olayları toparlayıp bir araya getirerek bu hatıratı oluşturmuş.

Şadiye sultan, sarayda ve çevresinde tanık olduğu olayların haricinde o zamanlar Avrupa’nın durumundan ve hayat koşullarından bahsederek bir hayli ilginç ayrıntılarla dolu bir eser ortaya koyduğu gibi, babasına olan sevgi ve saygısına dayanarak yine o dönemin siyasi çerçevesini de başarılı bir şekilde aktarmış.

Dünyanın neresinde olursa olsun geldiği aristokrat aile yapısı ve konumu gereği büyük bir asalet timsali olarak hayatını sürdüren Şadiye Osmanoğlu; hatıratının son bölümünde “Osmanlı’nın parçalanması üzerine kurulu diğer devletlerin izlediği uluslararası siyaset” adına da oldukça ilginç tespitler ve açıklamalarda bulunarak yakın tarihimize büyük bir katkıda bulunmuş.

II. Dünya Savaşı sırasında Almanların işgal ettiği Fransa’dan İspanya’ya Venezuella’dan Amerika’ya kadar uzanan hayat hikâyesiyle çok güzel bir hatırat bırakan Şadiye Sultan’ın yazdıklarını, dönemi ve hem burada hem dünyada olup biteni o devir içinde kavrayabilmek için okumanızı tavsiye ediyorum.


Önce L&M Yayıncılık sonra da Timaş Yayınları'ndan çıkan 156 sayfalık kitabın fiyatı ise 8 TL.

26 Mart 2012

Çanakkale 1915 Dergisi (11. sayıda dikkatimi çekenler)

Her sayısını büyük bir merakla bekleyip okuduğum "Çanakkale 1915" dergisinin Mart 2012 tarihli 11. sayısı elime ulaştı.

Dergi, bu sayısında da yine birbirinden ilginç konularıyla tarihin bilinmeyenlerine ışık tutmaya devam ediyor.

İşte, ilk bakışta benim dikkatimi çeken konulardan birkaçı;

Osmanlı'nın Cihad ilan etmesi, o sırada İstanbul'da yaşayan Hollandalıları endişeye düşürdüğü için Hollanda Devleti 73 vatandaşının yaşamını güvenceye almak için 1912'de İstanbul'a donanma göndermiş ve şehirde gizli bir askeri operasyon bile düzenlemiş... (Konuyu Uğural Vanthoft hazırlamış.)

Gelibolu'da cephane konusunda hemen hemen hiç sıkıntı çekmeyen İtilaf Ordusu tek eksiği olan el bombalarını "siperlerde konserve kutularına çivi doldurup" kendileri imal ediyorlarmış. Reçel kutusundan bile el bombası yapan İngilizlerin bomba tariflerini de içeren bu ilginç konuyu ise derginin Yayın Yönetmeni Yetkin İşcen hazırlamış.

Çanakkale savaşlarıyla ilgili daha önceden hiç duymadığım bir konuyu da yine Yetkin İşcen hazırlamış; Savaş sırasında Çanakkale Boğazı'nın nasıl geçilebileceği üzerine çalışmalar yapan İngiliz Donanması, o dönemin en ileri tekniklerine sahip son model denizaltısı olan E15 ile bir keşif denemesi yapmış ama bizimkiler bu denizaltıyı daha şehire yaklaşmadan Kepez girişinde ele geçirmeyi başararak personelini de esir almışlar...

1953 yılında meydana gelen Dumlupınar faciasını, olayın son iki tanığından biri olan Astsubay Kıdemli Başçavuş Hüseyin Akış'ın anlattıklarıyla bizlere tekrar hatırlatan Esra Kayadelen'in hazırladığı konu da meraklıları için ayrıntılarla dolu...

Çanakkale 1915 Dergisi hakkında yazdığım gönderilere bakarak daha önce yayınlanan konulara ve dergiye abone olmak için gereken adres bilgisine ulaşabilirsiniz...

moloko+ [e-mag]

işte size güzel bir e-maq daha; Moloko+...

Grafik sanatçılarının ilustrasyon seçkileriyle güzel fotoğrafları ayrı bölümlerde işleyen bu e-magazin'i çeşitli sanatsal çizimlerle ilginç ve kaliteli fotoğraflara bakmayı sevenlere kesinlikle öneriyorum.

Rus merkezli elektronik dergi, birçok sanatçıya ilham vermesinin yanında içerdiği işlerle bu sanat dallarının önde gelen isimlerini tanımamızı da sağlıyor.

Yayınlanan işler içinde "çıplak modellerin yer aldığı fotoğraflar, ya da pornografik sayılabilecek kadar açık olan ilustrasyonlar"ın da bulunduğu uyarısını yaptıktan sonra sizleri dünya çapında işlere imza atmış görsel sanatlarla uğraşanları bir araya getiren bu e-derginin "http://moloko-plus.ru/english-version/" indirme linklerine yönlendiriyorum...

Aşağıdaki linklerden;e-mag kavramı, internetteki diğer e-mag'ler ve gerekli teknik donanım/programla ilgili önceki gönderilere de göz atmanızı tavsiye ederim.

kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag

When do we eat [film]

Yahudi dinine göre kutsal sayılan bir günde “dededen toruna kadar kızlı erkekli büyük bir aile” bir araya gelerek yemek yiyeceklerdir...

Yemek nedeniyle toplanan bu pek de normal olmayan "uç kişilikler"in bir aradalığı aile içi yıllanmış sorunların günyüzüne çıkmasına da neden olur...

Herkes içini döker, kızar, bağırır, kavgalar çıkar, gülerler, ağlarlar, vs. vs. vs....

Film bu şekilde akarken "Yahudi olanların zaten bildiği, olmayanların da ilgilenmeyeceği" bir sürü dini ritüel filmin gereksiz ayrıntılarla dolmasına neden olduğu için çoğu yerde sıkılmamak mümkün değil.

Aralara; “Nazilerin elinden kurtulmuş olan dedenin hatıralarıyla” yeni nesle eskiyi hatırlatan küçük bilgiler, ailedeki bireylerin durumuyla “Yahudiliği yeterince idrak edememiş olan ailelerin nasıl dağılıp savrulacağı” gibi mesajları da bol bol serpiştirmişler...

Böyle bir filmin normal mantık çerçevesinde işlendiğinde hiç kimse tarafından izlenmeyeceğini düşündükleri için de bütün filmi "sulu zırtlak" abuk sabuk bir komediyle vermeye çalışılmışlar... Fakat bunda da bir iki yerde yapılan espriye zoraki gülümsetmesinin dışında başarılı oldukları söylenemez.

İsrail dışında yaşayan Yahudilerin “dinlerinin gerektirdiği gibi yaşamalarının” aile içindeki birlik beraberlik duygusunu da geliştirerek “aile bireyleri arasındaki istenmeyen durumları” ortadan kaldırabileceğini ve dini törenler için Kudüs'e de gidilmesini tavsiye eden filmi beğenerek izleyecek olanların çok az olduğunu düşünüyorum.

Sıkıcı, laf kalabalığı yapan, basit esprilerle komik olabileceğini sanan, hafiften dini propagandaya da giren bu filmi, kaliteli film seyretmek isteyenlere tavsiye etmiyorum.

23 Mart 2012

Reşat Nuri Güntekin - Anadolu notları

Reşat Nuri'nin neredeyse hepsini okuduğumuzu sanıp da aslında arada gözümüzden kaçmış olan kitaplarından biri olan "Anadolu notları"nı kimi yerinde gülerek kimi yerinde de hüzünlenerek bir çırpıda okuyup bitirdim...

"Eh, be kardeşim insan bu kadar güzel yazar da niye böyle bir kitabı 600-700 sayfa yapmaz." diye düşünmeden edemedim, tabii ki dönem, şartlar, maddi imkânlar, memleketin içinde bulunduğu durum gözönünde bulundurulunca bu kitapların bu haliyle basılması bile mucizeymiş o ayrı, ama insan yine de fazlasını istiyor :) neyse...

Reşat Nuri Güntekin'i kalkıp da sizlere anlatıp övmek gibi gereksiz bir şeye girişecek değilim.
(Ülkemizi, insanımızı, geçen yüzyılın başlarında Türkiye'nin durumunu, insan ruhunu ve Anadolu insanının özünü her yanıyla ele alan Reşat Nuri'nin gözlem ve hayal gücüne, edebi kuvvetine hayran kalmamak mümkün değil...)

Bir sürü eserinin filmlerden radyo tiyatrolarına, televizyon dizilerinden tiyatro oyunlarına kadar çeşitli alanlara uyarlandığını da bilmeyen yoktur.

Herkesin "Yahu ben onu okudum galiba" diye düşündüğü ya da "Nasıl olsa orada anlatılan bir sürü şeyi ezbere biliyoruz" diyerek okumayı ertelediği bir sürü kitap vardır ama yıllar sonra bir şekilde o eseri okumaya başlayınca yazarına büyük haksızlık yaptığımızı anlamış oluruz.


(Böyle bir şey doğru ve mantıklı bir şey olsaydı İngilizlerin Shakespeare'i Fransızların Mollier'i okuması da gereksiz olurdu.)


Neyse işte efendim, ben de bu kitabın içindekileri parça parça başka eserlerde, ödev ve edebiyat ansiklopedilerinde alıntı olarak okuduğumu düşünüp okumuyordum ama büyük bir hata yapmışım...

Kahvelerdeki tuluatçılardan tutun da trenlerdeki yolcuların ortak davranışlarına, otellerdeki personelin karakterinden otobüslerdeki (yolcusundan şoförüne kadar) binbir çeşit tiplemesine, olaylarına kadar çok güzel şeyleri kaçırmadığım için çok memnunum. İyi ki okumuşum...

Ben çok eski bir (1965) baskısını bulduğum için oradan okudum, dili tam günümüz Türkçesi gibi değil tabii ki ama ona rağmen çok rahat anlaşılıyor, hele siz bir de günümüze yakın tarihteki yeni bir baskısını bulursanız çok daha güzel olur.

Anadolu notları 1936 yılında basılmış, Reşat Nuri tam 30 yıl sonra bu kitaba ek olarak ikinci cildi de yayınlamış ilk fırsatta mutlaka onu da okumak istiyorum.

Çok tatlı sohbeti olan, güzel konuşan, dikkatli ve bilgili kültürlü birinin yaptığı gezilerden derlediği küçük notları birbirine bağlayarak harika öyküler oluşturduğu bu kitabı sizlere de mutlaka tavsiye ediyorum.

Eskiden yollar uzun yerler daha uzakmış, araçlar da ona göre; şimdikilerle kıyaslamak mümkün değil. İşte o eski zamanlarda şimdi iki-üç saat süren yolculuklar iki-üç gün sürermiş. Öyle iki-üç gün süren yolculuklarda bir yerlerde durup gecelerseniz o gece kalmasına "ara yatı" denirmiş :) kitapta böyle ayrıntılı o kadar çok şey var ki hangi birini okuyup öğrendiklerinizden hangi birine sevineceğinizi bilemiyorsunuz.

Hem Türkiye'nin nereden nereye geldiğini, unutulan o eski günlerin içinde insanları tüketen hayatın ayrıntılarını hem de neredeyse hiç değişmeyen insanımızın karakterini daha yakından tanımak için okunması gereken bir kitap. Bulursanız kaçırmayın mutlaka alın okuyun...

22 Mart 2012

GizMag [e-mag]

Binlercesinin arasından tek tek bakıp seçerek sizlere tanıtmaya çalıştığım elektronik dergiler içinde sıra GizMag'a geldi.

Tasarım ve yaratıcı fikirle ilgili güzel, farklı, zekice düşünülmüş ne varsa bu dergide bulabilirsiniz... (belki size abartılı gelecek ama inanın, bugün gerek televizyonda yayınlanan reklamlar olsun, gerek Hollywood filmlerindeki bazı sahneleri hazırlarken kullanılan teknolojinin arkasında yer alan fikirler olsun... bunlar ilk olarak; kendilerine mecra arayan yaratıcı sanatçı kişiliklerin işlerini yayınladıkları amatör/profesyonel bu tipteki elektronik medyada ortaya çıkıyor...)

Bunları yakından takip edenler buralarda gördükleri şeyleri yıllar sonra [bir filmdeki ilginç bir karakteri ya da yeni çıkan elektronik bir aletin özelliğini/dizaynını anca o zaman bu dergilerde gördüklerini] hatırlayıp "yahu ben bunu kaç yıl evvel görmüştüm, biliyorum, adamlar oradan almış." diyorlar... (ki ben de böyle şeyleri takip ettiğim için ipod'tan Cartoon Network yayın kanalının çizgi film karakterlerine kadar bir sürü şeyi hayata geçirilmeden önce bu tür dergilerde gördüm.)

Fazla konuşup kafanızı karıştırmadan derginin arşiv adresini vereyim;
http://gizmag.eu/pdfmag/

Dergiyi hazırlayanlar beş ayda bir yeni sayı çıkarıyorlar ama bu sayılarda yer alan/almayan her şeyi hem haftalık hem de gün gün yakından takip etmek için (ki çok güzel videoları da ancak bu şekilde görebilirsiniz) GizMag'ın "http://gizmag.eu/" adresine de bakabilirsiniz...

Endüstriyel tasarım, resim, fotoğraf ve grafik sanatları, kolaj çalışmaları, çeşitli fikirlerin uygulama bulabileceği alanlar gibi sanatsal her türlü işin yer aldığı bu dergiyi sizin de beğeneceğinizi umuyorum.

Sizlere iyi eğlenceler :)

21 Mart 2012

P+M magazine [e-mag]

Evet sevgili Kareli defter'ciler, son bir iki gönderide verdiğim e-mag'lere yüzlerce adresten binlerce pdf dosyası indirip tek tek bakarak sizler için seçtiğim bakılmaya değer kalitedeki dergileri eklemeye devam ediyorum.

Bu seferki dergimiz fotoğraf ve müzik üzerine yapılmış çalışmaları bir araya getiren "P+M magazine".

Şu ana kadar 8 sayı çıkarmış olan bu derginin arşivine "http://onimaga.com/archives/category/free" adresinden ulaşabilirsiniz.

Yalnız dikkat edin bu dergileri indirirken (derginin isminde yer alan P+M'deki "M" müziğe işaret ediyor) pdf dosyasının yanına bir sürü mp3 de ekliyorlar :) eh, haliyle bu da indirilen dosyanın boyutunu bir hayli yükseltmiş oluyor. (sınırsız internet bağlantınız yoksa bunu gözönünde bulundurmanız sizin açınızdan faydalı olacaktır.)

Son sayısını ben çok öyle ahım şahım bulmadım ama imkânınız varsa bütün arşivi indirip hepsine bakmanızı tavsiye ederim (arada çok güzel işlerin bulunduğu sayılar da var). Kim bilir belki ilginizi çekecek güzel bir şeylere rastlarsınız, bir iki değişik fikir edinebileceğiniz bir şeyler çıkar ya da ne bileyim işte... mutlaka işe yarar bir şeyler çıkacaktır. (birlikte gelen mp3'lerdeki indie türde müzik yapan değişik gruplar da öyle pek kötü sayılmaz, ayrıca derginin yarısı İngilizce olarak bu gruplarla yapılan röportajlara ayrılmış o bölümlerden sıkılırsanız o sayfaları atlayabilirsiniz)

Bu tip dergiler genelde belli bir süre yayınlanıyor ve 10. sayılarından itibaren çizgileri yerine oturuyor, gittikçe profesyonel bir bakış açısıyla hazırlanıp gittikçe güzelleşiyor... belki ileride takip etmeye devam edersiniz.

Bu derginin bütün sayılarını indirip tamamına bakarsanız mutlaka beğeneceğiniz şeyler olacaktır ama beğenmeme hakkınız bende saklı kalsın :) çünkü; Bu dergi, daha önceden tanıttığım diğer e-mag'ler ve bundan sonra vereceklerim "internette dolaşan binlercesinin arasından" seçip tanıtacaklarımla farklı zevklere, farklı düşünce yapılarına, farklı anlayışlara göre belli bir koleksiyon oluşturacak... Eğer şimdiden hepsini tek tek buradan takip edip aralarında beğendiklerinizi izlemeye devam ederseniz sonuçta beğendiğiniz türde şeyler yayınlayan böyle güzel (ve bedava) bir imkânı en güzel şekilde değerlendirmiş olacaksınız.

Neyse işte ben sizleri tanıştırdım, gerisi size kalmış :) maksat kültür, sanat, dünya görüşü, bilgi, tecrübe paylaşımı yapmaya çalışan dünyanın tüm insanlarına kucak açıp neler yapmışlar diye şöyle bir bakıp bunlardan beğendiklerimizi takip ederek güzel vakit geçirmek ve tabii ki aynı zamanda da her türlü bakış açımızı geliştirmek.

20 Mart 2012

Bir zamanlar Anadolu'da [film]

Bir zamanlar Anadolu'da filminin ağır ve yavaş akan filmlerden hoşlanmayanların, edebiyatın, psikolojinin, sosyolojinin temelindeki ayrıntılarda insan ruhunun derinliklerine inmenin ne anlama geldiğini kavrayamayanların sıkılacağı bir film olduğunu en baştan söyleyeyim...

Filmin konusuna geçeyim diyeceğim ama aslında bu filmde konu "filmde anlatılmak istenen şeyleri verebilmek için" amaç, Anadolu da dekor...

Filmdeki ana özne, ne konudaki kahramanlar ne de Anadolu... Aslolan şey Anadolu insanının (buna bağlı olarak da hepimizin) görünmez toplumsal bağlarla edindiği ruh halinin "karakterlerimize kazıdığı" bazı özelliklerinden dolayı sahip olduğu bireysel çıkmazları ve bunların psikolojik sorunlarının günlük hayata yansıması...

Eğitim seviyesi, iş yerindeki ya da toplumdaki konumu, hiyerarşik durumu ve mesleği ne olursa olsun bizim insanımızın her şeye karşı (bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek) uyguladığı "geçiştirme", "boş vermişlik" ve "kitabına uydurma" durumlarının "belli bir olay etrafında toplanarak" işlenmesi bence bu filmin en önemli özelliği olmuş.

Normalde filmde akan ana çizgi üzerinde takip edilecek bir konu olur, bir sürü ayrıntı ve diyalogla bu ana konuda merak "ettirilen" şeyler sırayla birbirini takip eder ve bizler de seyirci olarak bu ana konuyu takip ederiz. (Bu filmde "işlediği cinayeti itiraf eden zanlının, maktulü gömdüğü yeri göstermesi ve buna bağlı diğer adli işler.)

Fakat "Bir zamanlar Anadolu'da"ki durum, bu klasik anlatım tarzının tam tersi... Yani konu olarak ortada izlenecek şey (her ne kadar ön planda o işleniyormuş gibi görünse de) aslında ayrıntı, ama ayrıntı olarak verilen şeyler de asıl verilmek istenen şeye ulaşmamızı sağlayacak olan gerçek ana konu...

Tabii ki bu durumda ortada cinayet gibi bir olay olmasına rağmen film bir "olay" filmi değil tam bir "durum" filmi olarak değerlendirilmeli...

Hayatından ve halinden şikâyet eden, her zaman mızmızlanacak bir şeyler bulan, bugün kendisini “yaşamında bulunduğu noktaya getiren olayların” hiçbirinden sorumlu olmadığını düşünen ve bu yüzden de nerede hangi konumda ve ne işle uğraşıyor olursa olsun “devamlı sineye çekilen bir mutsuzluğun getirdiği derin bunalımları” içine atan, hayatından memnun olmayan insanlar...

Toplumsal yaşamın ekonomik yanlarından tutun da eğitimin eksikliklerine kadar bu durumlardan kimi sorumlu tutarsanız tutun hep mutsuz ve hep isteksiz ama çıkan sorunların tamamından başkalarını sorumlu tutan, işini elinin ucuyla tutarak ilgisizce yapan, bir araya gelince organize olmayı, (belki de toplumda karakteristik bir özellik olarak yerleşmiş olan "yarının belirsiz olması"na bağlı olarak) plan yapmayı beceremeyen bireylerden oluşmuş isteksizler ordusu bu filmin ana temasıdır...

Filmin başarısı ise başkalarında kendi karekterlerimizin yansımalarına ait küçük ayrıntıları bizlere gösterebilmesi... (mesela ben; farklı karakterlerin farklı yerlerdeki davranışlarından birçoğunda kendimden bir şeyler buldum. Kendimi bu “bütün” içinde değerlendirince; aslında yapmamam gereken birçok davranışı benim de yaptığımı gördüm.)

Film kalite bir film, ama tabii ki kaliteli film illa heyecanlı bir macera olacak, mizah öğeleri barındıracak diye bir kural yok.

Filmin ilk bir saati gerçekten çok ağır ilerliyor, sonlara doğru otopsi sahnesinin bitimindeki rahatsız edici bir iki görüntü de keşke hiç olmasaymış dedirtiyor ama o kadar da olacak artık.

Yavaş ilerleyen filmdeki ayrıntılarda seyircinin kendini "karakterlerde kendinden bir şeyler bularak" keşfetmesini isteyen Nuri Bilge Ceylan, sinemamızda çok daha önceden yapılmış olması gereken şeyi "bizim sinemamız" adına (gecikmiş olunsa da günümüzde) başarılı bir şekilde yerine getirmiş...

Nuri Bilge Ceylan’ı, her şeyden önce bir sanatsever olarak yaptığı işin kalitesi için tebrik ediyorum.

Filmde bütün karakterler rollerinin hakkını vererek oynamış ama “muhtar”ı oynayan Ercan Kesal’ı özellikle çok başarılı buldum, gerçekten de sanki adam hep oradaymış da gelip seti evine kurmuşlar gibiydi :)

Sonuç olarak;

Sıkılacağınızı, film boyunca onlarca kez sigara içme isteği duyacağınızı, ikide bir derlenip toplanarak dikkatinizi veremeyeceğinizi biliyorum ama insanımızın ruhunun derinliklerinden bugün içinde bulunduğu sosyo psikolojik durumuna uzanan o arka planda kalmış karakterlerin derin tahlillerine kendimizi zorlayarak da olsa bakmak zorundayız, çünkü anlatılan biziz...

5klatek [e-mag]

Dün başka bir elektronik dergi [e-mag] tanıtımı yapmıştım. Kendi bulduğum yüzlerce adres içinden tek tek bakıp tanıtmaya değer bulduklarımı yazmaya devam ediyorum.

Bu seferki e-mag'imiz Polonya'dan 5klatek.
Bu elektronik derginin internet sitesine girerek arşiv bölümünü açtığınızda karşınıza çıkan yayınlanmış dergilerin tümünü bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Daha önceden yaptığım uyarıları bir kez daha yaparak, bu dergilerin içindeki fotoğraflar arasında açıklık (bazen konu gereği sex fuarı gibi şeylerin yer aldığı gerçekten çok açık konular) içeren, bazen şiddet öğeleri taşıyan fotoğraflar da bulunduğunu, bu içeriklerden sorumlu olmadığımı belirtmek istiyorum.

Dünyanın her yanından sanatçılar; insanı, ülkeleri, toplumu, binaları, olayları, ilginç şeyleri kendi anlayışlarına göre fotoğraflayarak bir dergi aracılığıyla yayınlıyor. Bunlara bakıp düşüncelerimizi geliştirerek kültürel birikimimizi arttırırken yapılan işleri tarafsız ve objektif bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerektiğini unutmamalıyız. Sonuçta onlar sadece olan şeyleri bulup diğer insanlara aktarıyorlar...

E-mag'ları (elektronik dergileri) bilgisayarınıza (ya da benzeri tablet ve akıllı telefonlara) indirdikten sonra görüntüleyebilmeniz için gereken (pdf reader) programlarını internetten ücretsiz olarak indirebilirsiniz.

Kaliteli fotoğraflarla, değişik konularla bambaşka dünyalara kapı açan bu dergilerle güzel vakit geçirmeniz dileğiyle...

19 Mart 2012

Transformers 2 (revenge of the fallen) [film]

Birbiriyle savaşan iyi ve kötü güçlerin temsilcisi robotlar dünyada hesaplaşmaya devam ediyor...

İyi robotların başında bulunan Optimus Prime'la kötü robotların başındaki Megatron'un yarım kalan mücadelesinde kendilerini koruyan tarafın yanında yer alan dünyalı kahramanlar kötü robotlara karşı top yekün bir savaşa girerler.

Kötü robotların yeryüzünde aradıkları özel bir nesne dünyalılar tarafından bulununca savaş kızışır ve kötü robotlar dünyanın sonunu getirecek hamleyi yapmak için güneşi yok etmeye çalışırlar...

Yine iki saatten uzun süren bir Transformers filmi ve yarısı "uzaylı robotlarla çarpışan dünyalı gencin özel hayatına ait" gereksiz ayrıntılarla dolu... (Hem de araya serpiştirilmiş uyuşturucu kullanınca güzel bir şeyler oluyor yanlışlığını ve düzeysiz cinsellik esprilerini kapsayacak kadar gereksiz ayrıntılar...)

Filmdeki efektlere, bu efekt ve çizim tekniği ile yaratılan sahnelere bir lafım yok, gerçekten de çok ilginç ve güzel ama senaryo o kadar sağa sola savrulup o kadar saçma sapan mantıksız şeylerle doldurulmuş ki bu kadar ilginç ve heyecanlı bir konuyu bile sıkıcı hale getirmişler.

Transformers-1 için de benzer şeyler yazmıştım; eğlenceli, ilginç, maceralı ama robotlar için yapılan efektleri çıkarırsan geriye hiçbir şey kalmıyor...

Bilimkurgu konuları sinemada kullanılan gelişmiş görüntü efektleriyle birleşince ortaya seyredilmesi zevkli şeyler çıkıyor ama bu keyfi yaşamak için bu kadar abuk sabuk saçma sapan hatta filmin kendi içindeki mantığa bile ters düşecek kadar mantıksız şeyler seyretmek zorunda kalmamız hiç güzel değil.

Umarım serinin üçüncü filminde bunlara dikkat edip ana konuya daha fazla odaklanırlar.

Bütün bu eleştirilerime rağmen yine de bilimkurgu severlerin hoşuna gideceğini, dolayısıyla meraklılarının seyretmesi gereken bir film olduğunu söylemem gerekiyor.

Bir sürü şeyini beğenmiyor bir sürü şeyi için keşke olmasa diyorum ama yine de bilimkurguyu sevdiğim için hayalgücünün görüntüyle de olsa sinemada gözler önüne serilmesini sağlayan özel efekleriyle ilgi çekici bir film olduğunu kabul ediyorum... meraklıları kaçırmasın...

Transformers [film]

Harika bir hayalgücüne işaret eden müthiş bir çizgiromanın sinema versiyonu da tabii ki harika olacak diye bekliyor insan ama filmdeki gereksiz ticari kaygılar yüzünden aralara serpiştirilen küçük şeyler bu beklentimi aşağıda tutmam gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Harika teknolojik efektler, herkesin bayılacağı robotlar, kaçıp kovalamaca, heyecan ve macera... her şey var ve bunlara bir de Spielberg isminin getirdiği etkiyi de ekleyin...

Bütün bunlara rağmen yapımcılar ve yönetmen daha niye senaryoyu zorlayarak böyle bir filmin tutmayacağını düşünüyormuş gibi işin içine cinsel öğeler katmışlar anlamak mümkün değil.

Cinselliğe ve açık saçık konulara karşı değilim ama uzaydaki medeniyetlerinde çıkan savaşı bizim dünyamıza taşıyan robotların yeryüzünde çarpışıp birbirleriyle mücadele ettikleri bilimkurguda ne işi var?

Konu güzel, sahneler güzel, ayrıntılar güzel ama akan filmi böyle gereksiz şeylerle niye duraklatıp yavaşlatmışlar bu kadar profesyonel isimler böyle bir şeye nasıl izin vermiş gerçekten anlamak zor.

Tamam, işin içine insan girince ve o insan da yeni ergen bir gençse konuya göre yeri gelince kendisini ispat etmek için tabii ki aşk da ayrıntılardan biri olarak senaryoda yerini alacak ama basit cinsel göndermeleri filmin içine serpiştirmeleri bence pek doğru olmamış...

Neyse işte, film uzun zamandır elimin altında duruyordu bir türlü seyretmeye fırsat bulamamıştım, geçenlerde bir arkadaşım bu film serisinin üçüncüsündeki efektleri çok methedince birincisinden başlayarak seyredeyim bari dedim.

Giriş kısmından maceranın başlayacağı yere gelmek epey bir sürdü, konu içinde aksayan, mantıksız gelen yerleri de sineye çekip kendi mantığı içinde değerlendirerek kabul ettik, öyle böyle derken arka planda yapılan Amerikan propagandasını da görmezden geldik...

Anca bu şekilde her şeyden sıyrılıp çeşitli araçlara dönüşen robotlara kendimizi verebildik... İlginç ve güzel efektleri olmasa filmde hiçbir şey yok diyebilirim robotların olduğu efektli sahneleri çıkarın kimse seyretmez ama yine de bir "Back to the future" havası yakalayabilme adına bu haliyle de olsa seriyi seyredebileceğimiz ümidim devam ediyor.

Sonuçta sinemanın ticari bir alan olduğunu, bir film yaptığınızda onu belli bir kesim için değil de her gruptan insanı kapsayacak şekilde ayrıntılarla genişletebilirseniz daha çok seyirciyi çekebileceğinizi ve haliyle de hasılatın da daha yüksek olacağını biliyorsanız bu tip şeyleri fazla önemsemeden kendinizi filme verebilirsiniz, az buçuk eğlenceli, biraz heyecanlı ve maceralı ama çokça efektleriyle ilgiyi hak eden bu filmi sinema eseri olarak değil de işin gösteri kısmı gibi düşünüp öyle seyretmek lazım...

Böyle düşünüp bu şekilde kabul edilirse seyredilebilecek bir film ama bilimkurgu macera adına fazla bir şey beklemeyin...

kamerakunstmagazin [e-mag]

Fotoğraf çekmek günümüzde artık “çocuk oyuncağı” olmuş olsa da fotoğrafçı olmak, o göze ve geniş görüş açısına sahip olarak; alanı, nesneyi, objeyi ya da “durum”u an olarak yakalayıp bir şeyler aktaracak kafa yapısına sahip olmak, bu beceri ve yeteneklerle donanmış kişilerin ortaya çıkardığı işleri sanat eseri olarak değerlendirmek halen geçerliliğini koruyor.

Eskiden fotoğraf çekim tekniklerini inceden inceye anlatıp bir iki örnekle yayınlayan (Zoom gibi) fotoğraf dergileri vardı ama onları da ancak fotoğraf işiyle profesyonel olarak ilgilenenler ya da bu işi hobi olarak yapanlar takip ederdi.

Türkiye gibi sanat üretimi ile ilgili her türlü üretim ve eğitim malzemesinin çok pahalı olduğu bir ülkede bu tür şeylere ait yayınlara ulaşmak da para verip edinmek de külfetli bir şeydir. (ki param yetmediğinden yayınlandıkları zaman alamadığım dergilerin eski sayılarını bulabilmek için zamanında Beyazıt Camii’nin arka avlusuna kurulan bit pazarına sırf bu sebepten gittiğim çok olmuştur.)

Ama artık bunlar çok geride kaldı, çünkü dünya değişti, tüketim ve iletişim araçları değişti, kültürel paylaşım ortamları herkesin ulaşabileceği konuma geldi.

İşte, ben de bu gönderide bu tür paylaşım yapan sanat gruplardan birini tanıtıp sizlerin de faydalanmasını tavsiye etmeyi düşünüyorum. Yalnız yazının girişine bakarak bu paylaşımın fotoğraf çekim teknikleriyle ilgili olduğunu düşünmenizi istemem.

İş, tamamen fotoğraflara bakmaktan ibaret :)

İnternet bağlantısı olan bir bilgisayarınız, tablet ya da akıllı telefonunuz varsa; Sergi, müze, sanat galerisi gezmeyi, fotoğraflara resimlere bakmayı seviyorsanız veya en azından böyle bilgi kültür ve görüş açınızı genişletecek şeyler yapmaya başlamayı düşünüyorsanız size “elektronik dergi” anlamına gelen “e-mag”lere bakmayı tavsiye edeceğim.

Canınız sıkılınca şöyle güzel bir şeyler olsa da baksam diye düşündüğünüz zaman farklı ve güzel bir şeylerle vakit geçirmek istiyorsanız bire bir.

İşte yapmanız gerekenler;

http://www.kamerakunstmagazin.de/ adresine girin,
download „kamerakunstmagazin” linkine tıklayın ve çıkan sayfadan ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirebileceğiniz dergileri “als PDF herunterladen” linklerine tıklayarak bilgisayarınıza “download” edin...

Şimdi de gereksiz birkaç küçük uyarıda bulunarak bazı notlar ekleyeyim;
İndireceğiniz dergilere bakmak/okumak için “adobe acrobat reader” ya da benzeri işleri yapan bir pdf readerprogramınızın olması gerekiyor.
Bu programları internette yasal olarak ücretsiz veren yerlerden indirebilirsiniz. Bilgisayarlar için olan versiyonları olduğu gibi, tablet ya da akıllı telefonlar için olanları da bulunmakta. (yani canınız sıkılınca cep telefonunuzu açıp oradan da bakabilirsiniz.)
Burada verdiğim linkten ulaşacağınız elektronik derginin (ya da daha ileride vereceğim diğer dergilerin) içeriğinde karşılaşacağınız çıplak kadın, şiddet vs. gibi öğeler içermesinden kesinlikle ben sorumlu değilim, bunu değerlendirip başkalarına gösterip göstermemek, arkadaşlarınızla ailenizle ya da çocuğunuzla paylaşıp paylaşmamak sizin kendi kararınıza kalmış bir şeydir. O yüzden yarın öbür gün “ben bu dergiyi indirdim, fotoğrafların içinde bir tane de çıplak kadın vardı, ben bundan rahatsız oldum.” diyerek benim başımı ağrıtmayın :) [böyle söylüyorum diye de dergilerin Playboy ya da Penthouse gibi erotik içerikli olduğunu da sanmayın.]
Bilmediğiniz bir yayınsa ve bakmaktan hoşlanırsanız ne mutlu bana, hayatınıza küçük de olsa bir güzellik katmış olacağım, yok eğer beğenmezseniz o zaman indirdiğiniz dergileri silersiniz olur biter... fakat ben, dünyada ne insanlar ne hayatlar ne mekânlar, ne eşyalar, ne olaylar, nasıl yaşam tarzları, ne kadar farklı görüşe sahip insanlar var diye bu ve bundan sonra vereceğim e-mag’leri indirip bakmanızı kendi kültürel ve sanatsal gelişiminiz için tavsiye ederim.

Paulo Coelho - Elif

Kitaba başlar başlamaz beklediğimi bulamamanın getirdiği tatsızlıkla okumaya devam ettim.

Ortalardan sonlara doğru tecrübeli yazarın küçük edebi oyunlarıyla konu biraz hareketlenmiş gibi olsa da kitap bittiğinde hiç de memnun kalmadığımı söylemeliyim.

Akan ana konu içinde aşk var, ihtiras var, felsefe var, edebiyat var ama genel olarak içerikte dikkat çeken şeyler tamamen benim saçma bulduğum fantastik konulara girip çıktığı için hiç hoşlanmadım desem yeridir.

Ben edebiyat eleştirmeni değilim ama “sağlam bir okur” olarak ilgimi çekecek başarılı bir kitabı ya da sırf “yazılmış olsun diye yazılan yapay edebi bir kurguyu” anlayabilecek kadar okumuşluğum da vardır.

Gelelim konuya;
60'ına merdiven dayamış yazar kahramanımız Fransa'nın küçük bir köyünde inzivaya çekilmiş sakin bir hayat sürerken hem çevresindeki akıl hocaları(!) hem de duyduğu özel iç sıkıntısı yüzünden kabuğundan çıkıp yeniden yollara düşmeye karar verir.

Önce bir kitap fuarına katılır ve burada dünyanın dört bir yanından gelen imza günü tekliflerinin hepsini kabul eder. Kabul edip katıldığı yazar-okur etkinliklerinden biri dokuzbin küsur km. uzunluğundaki trenyolu güzergáhıyla efsanevi Transsiberya yolculuğunu da içermektedir.

Yolda kendisine çok fazla ilgi gösteren 21 yaşındaki bir kızın da katılımıyla tren yolculuğu başlar. Oradan oraya istasyondan istasyona gidildikçe devamlı muhabbet ederler... bu muhabbetler kimi zaman genç kızla kimi zaman çevirmenle kimi zaman da alınan notların kitaplaşması sayesinde okurla yapılır...

Olaydan sayılamayacak en küçük bir macera ve merak hissi uyandırmayacak şeyler sıralanır her şey geçer biter...

Keşke benim anlattığım gibi olsa ve konu sadece bunlardan ibaret olsa belki daha derli toplu bir şeyler ortaya çıkarmış ama bu kitabın bir de adı var; Elif...

Benim hoşuma gitmeyen ve çok saçma bulduğum ne kadar düşünce, inanış, batıl sayılabilecek abukluk varsa hepsi bu elif ve benzeri şeylerle açıklanan ayrıntılarda gizli.

Elif, geçmiş hayatından tanıdığın biriyle karşılaşınca; ikiniz de aynı geçmişi paylaştığınızı anımsayıp gördüğünüz ve ruhumuzun zihnimize eskiden olanları hatırlattığı an, hissetiklerimizin bütünü anlamını taşıyor (daha doğrusu yazar böyle tanımlıyor). Elif, aslında ruhani bir trans anını tanımlıyor ve bu elif durumunu devreye sokan (ya da etkileşimi başlatan diyelim) özel noktalar olabiliyor (mesela trendeki bir vagonun özel bir noktası).

Ama bu saçmalığı kabul etmek için önce reenkarnasyonu da yazarımız gibi kabul etmeliyiz, şamanların yaptığı ayinlerde geçmişi ve geleceği gördüğüne inanmalıyız, falcıları büyücüleri, medyumları ve onların söylediklerini körü körüne kabul etmeliyiz ki anlatılan konuları da çok doğal şeylermiş gibi kabul edelim.

Ve bütün bunları da bilin bakalım niye kabul ediyoruz?

Çünkü “yazar kahramanımız” aslında daha önceden engizisyon mahkemesinde görevlidir ve yarım yamalak ilgi duyup sevdiği kız için mahkemede ölüm kararı çıkınca bu karara itiraz etmediği için pişmanlık duyup vicdan azabı çekmektedir. [Dünyaya geldiği her seferde de ölümüne sebep olduğu kadınları bulup (onlar da ikide bir dünyaya gelip gidiyorlar tabii ki) onlardan af dileyerek günahlarından arınmaya çalışmaktadır...]

Bu kadar dinleri, uzakdoğu öğretilerini, reenkarnasyon gibi saçma sapan şeylerle birbirine karıştırıp saçmalayan metinleri daha önceden kimseden duymamıştım.

Coelho, kitabın ana karakteri olan “yazar kahramanıyla” bu fikir ve inançları kabul edip ona göre bir yaşam biçimi kurmuş gibi görünmekten kaçınmamış.

Yazar da kahramanı da anlatılanlara cidden inanıyor ama bunlar kitapta öyle deli saçması bir çorbaya çevrilmiş ve içi boşaltılmış ki okurlar içinde “ucundan bucağından bu tür şeylere ilgi duyan varsa” bundan sonra ne düşünmesi gerektiğini asla bilemeyecek kadar da yanıltılmış.

Enerji dalgaları mı istersiniz, ateş çemberleri mi, komşudan arkadaşa karısından çevirmenine kadar herkesin bu konular üzerine ahkâm kesmesi mi, dinlerin özünde barındırdığı temel ilkelerle batıl inançların ve hurafelerin birbirleriyle uyumsuzluğuna rağmen aynı şeyden bahsediliyormuş gibi gösterilmesi saçmalığı mı daha neler neler...

Futbolcular gibi yazarların da yaşlanınca jübile yapması gerektiğini düşündürten Coelho'nun bundan sonra yazacağı hiçbir şeyi okumayı bırakın görmek bile istemiyorum.

Edebi yeteneği olan bir yazar ara sıra oraya buraya felsefi şeyler de ekler... olabilir... ama işin içine fantastik saçmalıkları gerçekmiş gibi gösterip (bunlar üzerinden felsefe yaparak) kendini (bu işlerden anlamadığı halde çok meraklısı bulunan batılı avanaklar arasında) ruhani yol gösterici gibi havalara sokarsan yaptığın felsefe değil safsata olur...

Neyse işte güzel numaralar güzel laflar da yok değil ama benim için boşa vakit kaybı oldu... iyi ki para verip almamışım yoksa daha da sinirlenirdim, sakın siz kendi kendinizi sinirlendirmeyin.

12 Mart 2012

Bu fikre şapka çıkarıyorum...

Bir sürü birikmiş notlarım ve yazacak bir o kadar daha şey varken üzerinden fazla vakit geçmeden bu konuyu yazayım dedim...

İlk okuduğumda fikrin güzelliği o kadar ilgimi çekti ki; bunu ilk düşünen adamı alnından öpesim geldi.

Fikir şu;

Atmosferden çok ama çok çok çok büyük hacimdeki havayı motorlarla çekip yeraltına ya da boşaltılmış bir madene, mağaraya pompalıyorsunuz, hava burada sıkışıyor, sonra istediğiniz zaman bu havayı geriye boşaltıyorsunuz...


Fakaaat... Bu doldurma ve boşaltma sürecinde yer değiştiren havanın “trübinlerden” geçmesini sağlayarak elektrik enerjisi elde ediyorsunuz... (Bu tipteki elektrik santrallerine hava depolamalı elektrik santrali deniliyormuş. İngilizce olarak araştırma yapacaklar için "compressed air storage" terimininin kullanıldığını da belirtmekte fayda var.)

Bu fikri Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Almanya’da uygulamaya başlamışlar bile. Projeyi de bizde ilk olarak Fırat Üniv. İnşaat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. M. Cihat Tuna gündeme getirmiş. (Yalçın Bayer’in Hürriyet’teki köşesinde de bu konuyu yazmışlar.)

(temelde bu fikrin uygulandığı sistemler 1870’lerden itibaren projelendirilip hayata geçirilmiş ama bir şehrin ya da en azından büyük bir ilçenin enerji ihtiyacının tamamen karşılanması için düşünülmeye başlanması çok yeniymiş... bu konuyla ilgili (İngilizce) açıklamalara http://en.wikipedia.org/wiki/Compressed_air_energy_storage adresinden bakabilirsiniz)

Öyle ya da böyle, nükleer enerji santrallerinin sıkça tartışıldığı günümüz dünyasında alternatif enerji üretim yollarının da olduğunu hatırlatması açısından büyük bir yararı olacağını düşünüyorum. Umarım bu ilginç fikir bizde de uygulanır...

(İngilizce) ek bilgi için
http://news.cnet.com/8301-11128_3-10026958-54.html
http://www.isepa.com
linklerine de bakabilirsiniz.

07 Mart 2012

Monika Brodka - Granda

Bu ay da yine yüzlerce eski yeni albüm dinleyip değerlendirdim ve arada farklı müziğiyle Monika Brodka dikkatimi çekti.


Monika Brodka'nın - Granda albümünden seçtiğim üç parça;

W Pieciu Smakach
Saute
Szysza  
(sakın son parçanın ilk 30 saniyedeki girişinden sıkılmayın, sonrası değişik ve güzel)

[Bulması bir hayli zor da olsa Polonyalı genç şarkıcının diğer albümlerini aramaya başladım bile :) ]

06 Mart 2012

hangi süt?

Sağlığımızı iyi durumda tutmak için bir sürü şey yapmaya çalıştığımız gibi çeşitli şeylerin sağlığımıza kötü etki etmemesi için de bir sürü önlem almak zorundayız. Bu önlemlerden biri de yiyeceğimiz gıdaların içeriklerine, üretim şekline ve kalitesine dikkat etmek.

Bu konuyla ilgili en önemli olan ürünlerden biri ise sanırım herkesin çocuğuna içirdiği süt.

Bütün yazılarını büyük bir beğeniyle okuduğum bloğun yazarı olan doktor arkadaşımızın (gıda mühendisiyle yaptığı konuşmayı yazdığı) son gönderisi de bu konuyla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor.

Konunun özeti şu;

Uzun süre dayanan kutu sütlere antibiyotik ekleniyormuş. Bu yüzden süt tüketirken "Uzun süre dayansın diye özellikle antibiyotik eklenmiş" dayanıklı kutu sütler yerine "Günlük" süt olarak bilinen cam şişede satılan ve tüketim süresi 3-5 gün olan günlük sütlerden alınması tavsiye ediliyor...

(Günlük süt olarak satılan şişe sütler pastörize ediliyor, uzun süre dayanan kutu sütler ise UHT yöntemiyle sterilize edilerek piyasaya veriliyor.)

(biliyorum, bu sütlerin hangisi olursa olsun süt veren hayvanlar hastalanmasın diye onlara da antibiyotik veriliyor hatta yedikleri yemlere de ekleniyor ve bu durumda hayvandan süte de bir miktar antibiyotik geçiyor, ama burada bahsedilen antibiyotik direkt olarak fabrikada süte fazladan dayansın diye eklenen antibiyotik.)

05 Mart 2012

araçlar için kullanışlı bebek koltuğu

Arabaların arka koltuklarına takılan “özel bebek koltukları”nı sanırım herkes biliyordur. Ve bebek yokken gerek aracı kullanan kişi gerekse diğer yolculara verdiği rahatsızlığa da şahit olmuşuzdur.

[Arabanın arkasında özel bebek koltuğu takılıyken (tabii ki bebek yokken karşılaşılan durumu söylüyorum) birileri bindiğinde boş bebek koltuğunun işgal ettiği yer nedeniyle arka koltuktakiler sıkış tıkış oturmak zorunda kalır…]

O bebek koltuğunu öyle beş on dakikada söküp takacak arka bagaja koyup lazım olunca aynı işlemi yine bir iki dakika içinde tekrarlayacak babayiğit de az bulunduğu için :) o koltuk neredeyse bir iki yıl hiç çıkmadan orada öyle durur.

Durum böyle olunca da o arabayla bebek yokken hep bir kişi eksik almak ya da yolcuları çok sıkışık vaziyette taşımak zorunda kalırsınız. Tek sorun da özel bebek/çocuk koltuğunun arka koltuğa takılıp sökülmesinin epey zor olması ya da çok zaman gerektirmesidir.

Arabalara GPS uydu takip sistemleri, navigasyon sistemi, kullanan kişinin seçtiği özellikleri hafızasına alan akıllı koltuklar, park yardım sensörü vs. gibi yüzlerce yenilik uygulanıp bir sürü teknolojik geliştirme yapıldığı halde şu bebek koltukları için niye bir şeyler yapmıyorlar anlayabilmiş değilim.

Şimdi ben de diyorum ki bütün arabalarda nasıl ki standart olarak fabrika çıkışında AirBag varsa bu çocuk koltukları da imalat sırasında arka koltuğa “koltuğun içine gömülü olarak” koyulsun…

Şöyle bir düşünün;

Bebek koltuğunu içine almaya yetecek kadar arka koltukta özel yapılan oyuklar olursa ve fabrika çıkışında hesabı yapılmış olarak bu bebek koltuğu da o oyuklara oturtulursa, dışarıda kalan savrulmayı engelleyen çıkıntı kısımlar koltuk kullanılmayınca içe doğru katlanırsa… olay çözülmüş olmaz mı?

Hem herkes bebeği olunca (ya da bebeği/çocuğu var diye) çok pahalı olan bu bebek koltuklarından almak zorunda kalmaz hem de özel tasarımıyla arka koltuk içinde gömülü olan bebek koltuğu kullanılmayacağı zaman yanları içe doğru katlanıp kapandığı için normal koltuk kullanımına geçiş çok kolay olur… (hani şu bazı arabaların arka koltuklarının ortasında gömülü olan kol dayama yeri gibi düşünün, koltuk öyle bir alan içinde olacak ve dışarıda kalan koruyucu yan kısımlar içe doğru katlanacak...)

Kazalara karşı güvenceyse yine aynı güvence (çünkü aynı bebek koltuğu koyuluyor), sağlamlık ve dayanıklılık, sabitlikse yine aynı sağlamlık (Hatta fabrikada yapılan standart bağlantılar bizlerin sonradan yapacağı hatalı bağlama/monte etme riskini de ortadan kaldıracak)…

Biraz daha hevesli olduğum günlerdeki havam olsa bu koltuk içine gömülen “bebek/çocuk” koltuğunun nasıl, ne kadar arka koltuğa gömüleceğini, nerelerinin katlanıp normal yolcu için bebek yokken engel olan parçaların nasıl ortadan kaybolacağını vs. çizim yapıp buraya koyardım.

Ama buna gerek olduğunu sanmıyorum, anlayan anlamıştır diye düşündüğüm için konuyu burada kapatırken bunu gerçekleştirecek araba markasının parayı götüreceğini de rahatlıkla konuya ekliyorum. (acaba 20 − 30 yıl sonra bunu yaptıklarında, burayı okuduğu için Kareli defter’i hatırlayan çıkar mı? Diğer bulduklarım/düşündüklerim yapıldıkça bir şeyler yazan olmadığına göre... :)

Io non ho paura (I’m not scared) [film]

Off... bıktım böyle mantıksız saçma sapan filmlerden... (ve ne yazık ki “IMDB” puanı yüksek olsa da nasıl bir film olduğu seyredilmeden de anlaşılamıyor.)

Neyse...

İtalya'da küçük bir köy ve köyün çocukları...

Fakir bir aile, serseri bir baba ve onun ne idüğü belirsiz it kopuk arkadaşları...

Bu fakir ailenin çocuğu (Michele) köyün diğer çocuklarıyla birlikte yakınlardaki terkedilmiş eski bir evin kalıntılarında oyun oynuyorlar.

Hep beraber geri dönerken kardeşinin gözlüğü kaybolunca Michele de gözlüğü aramak için yıkıntılara geri dönüyor. Ve harabe evin yanında üstü kapalı bir kuyu olduğunu farkediyor.

Kuyuyu (büyük ve tek odalı bir yer gibi olduğu için sarnıç demek daha doğru olur) merak eden Michele eternet benzeri sacla kapatılmış yeri açar ve oradaki pis bir örtünün altından dışarı çıkmış bir insan ayağı görür...

Büyük bir dehşetle oradan kaçar, kardeşinin yanına gelir ona bir şey söylemez, arkadaşlarına bir şey söylemez, eve gidince annesine babasına da hiç bahsetmez... (Michele, 10 yaşında ve normal bir zekâya sahip olmasına rağmen “Acaba gördüğüm bir ceset miydi, biri kuyuya düştü de orada mı kaldı?” filan diye düşünmez ve hiçbir şey yokmuş gibi davranır.)

Michele ertesi gün tekrar oraya gider ve yine kuyunun üstünü açar bu sefer o ayağın sahibiyle karşılaşır ve korkup kaçar... Tabii ki yine kimseye bahsetmez (manyak bunlar yaaa).

Üçüncü gidişinde kuyudakinin bir çocuk olduğu anlaşılır, çocuk Michele’den su ister, bir sonrakinde yiyecek vs. derken bunlar arkadaş olurlar falan... (ama bizim köylü çocuk Allah için bir kez "Sen niye buradasın, ne oldu, nereden geldin?" diye sormaz... bu senaryoyu yazan adam da bizim bu filmi bu anormalliklerine rağmen seyretmemizi bekler.)

Sonradan anlaşılır ki iki üç serseriyle birlikte Michele’nin babası bu kuyudaki çocuğu kaçırıp oraya hapsetmişlerdir... Michele bunu televizyondaki haberlerde görür ve sonra da kuyudaki çocuğu kurtarmaya çalışır...

Kaçırılan çocuk da bir kez olsun “İmdat!”, “Anne!”, “Yardım edin!” ya da “Polis!” falan diye bağırmaz ağlamaz hatta Michele kendisini dışarı çıkarınca otlarda yuvarlanıp güler oynar sonra tekrar kuyuya döner... (bunlar 10 yaşında, dikkatinizi çekerim, 5 yaşında değil.)

Böyle saçma bir filme yakışmayacak büyük bir özenle düzenlenmiş "sahne kadrajlarındaki estetik bakış açısı" dikkat çekse de bu film için uygunsuz olmuş, müzikler desen böyle bir konuya ters düşmüş, o dönemi o yılları anımsatan nostaljik göndermeler konuyla ilgisiz, konu desen saçma...

Filmin son 5-10 dakikası biraz baktırsa da asla izlenecek bir film değil, o yüzden sizlere de tavsiye etmiyorum...

02 Mart 2012

PC ve Laptop için ucuz oyun kumandası


Madem her şeyi yazıp çiziyoruz bunu da yazayım dedim, umarım faydası olur...

Diyelim evde çocuk var ve bilgisayarda da oyun oynuyor, fakat siz de çocukların pc ya da laptop'un klavyesini aşırı kullanımdan dolayı bozmasını istemiyorsunuz.

İşte çözüm; usb girişli (ucuz ve taklit) bir Playstation joystick.

Bugüne kadar bir türlü "ya olmazsa" diye almaya cesaret edemediğim bu yardımcı aparatın fiyatını görünce (18 TL) "olmazsa olmasın" diyerek aldım. İyi ki de almışım...

Artık laptopun tuşları saatlerce takada tukada amansız minik ellerin altında inlemiyor :) ayrıca oyunları oynamak daha da eğlenceli oluyor.

Hem bilgisayara hem gerçek Playstation'a bağlanabilmesi (evde varsa ya da ileride oyun konsolu alınırsa ikinci bir oyuncu için nasıl olsa ona da lazım olacak) hem de Playstation'daki gibi oyunun uygun yerlerinde titreşimle oyuncuyu uyarıyor olması bu ürünü seçmemi kolaylaştırdı... (ve tabii ki uygun fiyatını da gözardı etmiyorum.)

Bu konuyu ve yazdıklarımı kesinlikle ilan-reklam olarak düşünmeyin kesinlikle öyle bir durum söz konusu değil. İstedim ki; uzun zamandır benim gibi düşünüp de "beceremem" ya da "uyum sağlamaz" diyerek bilgisayarına oyun konsolu joystiği almayı erteleyenler bu ertelemeye bir son verip ucuz yollu taklit bir joystick'le sorunlarını çözsünler...

Evet, ben aldım, taktım, denedim çalıştı... Öyle üst düzey bir kullanıcı falan da değilim, kutunun içinden çıkan mini kurulum cd'sini takıp programı açtım ondan sonra çıkan kutucuğa evet diyerek bilgisayarın "oyun kumandası"nı tanımasını sağladım o kadar.

Benim aldığım marka Jwin isimli Çin malı taklit bir joystick, Carrefour'daki görevliye iki üç ürün içinde hangisinin daha iyi olduğunu sordum "Hepsi de aynı" diyince ortadaki minik tuşları daha büyük olduğu için ben de bunu seçtim.

(Hafta sonu ufaklıklar için küçük bir hediye ve büyük bir eğlence olabilir diye de konuyu sizlerle paylaştım, haydi size iyi eylenceler)