30 Nisan 2012

Emilie Simon - Franky's princess

Güneş sağ olsun Emile Simon'un Franky Knight albümünü getirmiş, dinlemeye başladım, albüm fena değil fakat Franky's princess isimli 6. parçaya gelince birden işler değişti :)

Kate Bush vokalini çok fazla andıran bu parçayı üç-beş kez dinleyince "e, bu bayağı bi' güzelmiş" dedim, şimdi de beğenme sırası sizde :)

Emilie Simon - Franky's princess

açık link: http://youtu.be/uJI77HbDeEg

26 Nisan 2012

Marina and the Diamonds - Bubblegum bitch

İyi yapılan, eski yeni farketmez, emek sarfedildiği belli, içinde bir ruh barındırdığını fark ettiren bütün şarkıları ve dolayısıyla bütün müzik türlerini seviyorum.

[Az önceki gönderide piyano parçası çalan Aziza Mustafa Zadeh'den sonra; listelere oynayan bir pop sanatçısının parçasını paylaşmamın sebebi de bu çok çeşitlilikle ilgili :) o yüzden bu şekilde bir giriş yapmak zorunda hissettim.]

Daha önceden burada bahsettiğim Erhan Dalfidan'ın Popüler Müziğin Renkleri isimli sitesini Facebook sayfasından da takip ediyorum.

Popüler Müziğin Renkleri, bugün, 30 Nisan'da piyasaya çıkacak olan Marina and the Diamonds'un Electra heart albümünün parçalarını dinleyebileceğimiz bir link vermişti, önce orada gördüm, sonra da internetten albümü buldum ve ilk parçası olan "Bubblegum bitch"e bayıldım...

Buyurun bir de siz dinleyin. Bu güzel parçanın katkısıyla gününüzü birazcık da olsa güzelleştirebildiysem ne mutlu bana...

Marina and the Diamonds - Bubblegum bitch
[açık link: http://youtu.be/uL2qHfJ5a20 ]

Aziza Mustafa Zadeh - Bachuana

Aziza Mustafa Zadeh'yi çıkardığı ilk albümünden beri takip ederim ama son birkaç yıldır dinlemeye pek fırsat bulamıyordum.

Akşamları (yeniden ufak ufak karakalem bir şeyler yapmaya başlayınca) çalışırken iyi gider diye eski albümlerini dinlemeye başladım. Sonra yeni çıkanları buldum ve bu parçayı dinleyince çok hoşuma gitti, dinle, dinle, dinle, bir daha, bir daha, bir daha... çaldıkça içim açıldı, zihnim temizlendi, umarım sizler de beğenirsiniz.

Böyle güzel şeyler, istenirse bazen mükemmel olabilecek işler yapılabileceğini gösterdiği için beni çok mutlu ediyor...

Contrasts albümünden;
Aziza Mustafa Zadeh - Bachuana

[açık link: (http://youtu.be/rnnPpg_yqrw)]

25 Nisan 2012

dub fx

ilk çıktığında görünce hemen hemen herkesle paylaştığım, eski müzik bloğuma da koymuş olduğum bu videoya youtube'taki kanalımda rastlayınca dur yahu her yerde paylaştık Kareli defter kusur kalmasın dedim.

Üst üste kayıt ve ritm tekrarının çok ötesindeki bu "eser"i dinlemek için buyurun tek kişilik (pardon iki:)) sokak stüdyosuna...

(başlarda biraz sabredip kendinizi vermeye çalışın, işler gittikçe karışıp gittikçe güzelleşip hareketleniyor, söylemedi demeyin, izlemediyseniz kesinlikle kaçırmayın!)

http://youtu.be/WhBoR_tgXCI

inversus [e-mag]


Yine güzel bir elektronik dergi ama bu sefer eski sayıları indirmek için www.inversus.pt adresindeki internet sitesinin bulmaca gibi arayüzünü biraz kurcalamak gerekiyor.

Siz fazla uğraşıp zaman kaybetmeyin diye ben kurcaladım :)
önce www.inversus.pt adresine giriyoruz.

ortadaki resim ve logodan oluşan grubun sağ altındaki entrar'a basıp yeni sayfanın yüklenmesini bekliyoruz.

Çıkan blok resim üzerindeki nesnelerden en üstte solda duran kahverengi kutuya tıklayarak "as escondidas" yazısının çıkmasını bekliyoruz ve mouse'umuzu buradan çıkan "ediçoes anteriores"in üzerine götürünce listede görünür olan tüm sayıları sağ tıklayarak pdf formatında bilgisayarımıza kaydediyoruz.

Biliyorum, böyle anlatınca şimdi gözünüzde büyüyüp zahmetli gelmiştir ama inanın gözünüzde büyütecek bir şey yok, anlatması ve yazması uzun ama yapması çok kısa sürüyor...

Bizde de binlerce grafiker onbinlerce fotoğraf tutkunu, sanata gönül vermiş, bu işlerle ilgilenen insanlar var ama niye bu şekilde bir araya gelip ortak bir elektronik dergi çıkarmazlar anlamak zor. Bir iki elektronik dergi yok değil tabii ki ama onlar da ya üniversitelerin bilim kulüplerinin bülteni gibi tek konu üzerine sırf yazı dolu ya da bir iki şirketin yabancılara özenip belki tutar diyerek ilan toplama amacıyla yapılmış denemelerinden öteye gidemiyor.

Her şeyi geçtim, koskoca ülkenin turizm bakanlığı her ili ayrı ayrı tanıtan, gezilecek görülecek yerleri, haritaları, çeşitli bilgilerle işlediği bir elektronik dergi yapmayı, bunları internetten ücretsiz olarak dağıtmayı niye düşünmez bilmiyorum.

İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca, Japonca, Arapça dillerde böyle dergiler olsa, gelen turist bunları indirip faydalansa, gezisi, alışverişi daha bilerek daha bir dolu geçse, daha bir bilgi edinip bunlardan yararlansa fena mı olur?

İşim gücüm olmasa bir ajans kurup bu teklifi resmi olarak yapardım ama şimdilik vaktim yok. Belki ajansı olanlar böyle bir işi deneyip teklif götürebilir, benden söylemesi sizlerden yapması.

Neyse bakalım, sanırım bu elektronik dergi gönderileriyle paylaştığım adreslerden indirdiğiniz dergiler bu işlerle ilgili fikir edinmenizi sağlayacak kadar belli bir sayıya ulaştı.

Bundan sonra fotoğraf, dizayn, masaüstü yayıncılık ve grafik sanatlarla ilgili elektronik dergi tanıtımı yapmama gerek yok, [e-mag] yan başlığı altında yayınlanan gönderileri takip edenler için yeterli sayıda örnek verdiğimi düşünüyorum.

Bunlardan faydalanıp görüş açınızı, estetik bakışınızı ve algınızı arttırıp kendinizi geliştirmek size kalmış... Umarım faydalanacağınız bir şeyler içeren özel bir seri yapmama, bunca zaman ve emek harcamama değmiştir. Bir kişi bile olsa yeter.

e-mag konusu hakkında daha önce Kareli defter'de yazılanlara bakmak için
five to nine
woof magazine
canvas
picame
revolutionart
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag

linklerini kullanabilirsiniz. (en alttaki linkler ilk yazılanlar olduğu için e-mag, elektronik dergi, pdf vs. gibi şeyler hakkında daha geniş bilgiye onlar üzerinden daha rahat ulaşabilirsiniz.)

24 Nisan 2012

Cemil Meriç - Jurnal


Yaklaşık 30 yıl boyunca yazılmış günlükler ve mektuplar...

Büyük bir fikir adamının biri 400 diğeri 350 sayfalık iki cilt kitapta toplanmış iç dünyası ve bu dünyanın gizlisi saklısı kalmayan kişiye özel duyguları, durumları, bilgi, kavram, eleştiri ve yorumları...

Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet Türkiye'sine geçişte yapılan dil devrimiyle bütün bir milletin kültürel köklerinden koparılıp boşlukta bırakıldığını, İttihatçı kadrolardan CHP'nin siyasi yapısına kadar her şeyi eleştirebilen Meriç çok zengin bir kültüre ve çok geniş bir bakış açısına sahip olmasına rağmen yaşadığı dönemde edebiyat ve fikir dünyasının kıymeti anlaşılamamış en önemli kişiliklerinden biri...

Çağdaşlarının “tabu” fikir ve düşüncelerine takılıp kalmamış, günümüz insanının bile zor aşabildiği fikir duvarlarını kendi analitik düşünce mantığıyla geride bırakıp ileri düşünceli bir düşün adamının nasıl olması gerektiğini edebi yazılara yaptığı yorumlarla açıkça ortaya koyan Meriç, gerçekten çok dolu, çok yoğun, çok farklı bir edebiyat adamı.

Felsefe okuyup oradan Fransız dili ve edebiyatına geçen Meriç, yaşadığı dönemde bir hayli zorlu çalışmayı sırtlayıp birçok büyük Batı edebiyatı eserini dilimize kazandırmış.

Öncelikle kendi dönemindeki yazarlar ve eserler üzerine notların/eleştirilerin/değerlendirmelerin bulunması dolayısıyla “Jurnal”i (günlük) okumaya karar verdim ve büyük bir ilgiyle okuyup bitirdim.

[İki ciltte toplanan Cemil Meriç'in günlüklerini okumaya başlayınca düşündüğüm ilk şey "Bu adamın bütün eserlerini okumak lazım" oldu.]

Meriç gerçekten kendine özgü, Doğu’yu Batı’yı kültürel ve tarih, toplum, birey olarak değerlendirip aşmış, zamanın ötesine ulaşmış bir kişilik.

Birinci cilt; bugün hayranlıkla alkış tutulan edebiyatçılar hakkında o zamanlar yapılan eleştiriler ve Meriç’in birçok konuya kendi değerlendirmeleriyle ulaştığı fikirler açısından bir hayli ilginç (ve kesinlikle okumaya değer) bir eser.

İkinci cilt ise Meriç'in daha yakın tarihte tuttuğu günlüklerle birlikte özel ilişkisini açıkça ortaya koyan aşk mektupları diyebileceğimiz çok ama çok çok özel mektuplarını içeriyor.

Birinci ciltte olduğu kadar tabii ki ikinci ciltte de çok önemli konulara farklı bir açıdan bakmasını incelemek, onun gibi düşünüp olan biteni yerli yerine oturtmak ayrı bir duygu, ayrı bir empati yeteneği gerektiriyor... ama...

Bir yaştan sonra gözleri kör olan bir yazar/çevirmenin hayatının nasıl gidebileceğini düşünmek onun psikolojisini çözmeye çalışmak zaten başlı başına bir olayken "büyük bir aşk yaşadığı sevgilisine yazdığı mektuplarını kendi karısına da okuyarak" insanı şaşkın bırakan kişiliğiyle yeterince ilginç olan Meriç’in bu özel mektupları keşke hiç yayınlanmasaymış diye düşündüğüm de olmadı değil...

Çocukluğumdan beri sayısız kitap okudum (aklınıza ne gelirse) fakat Cemil Meriç’in Jurnal’i kadar zor okunan bir şey daha okuduğumu hatırlamıyorum. 
Kimi sayfalar çeviri yaptığı bir yazarın eserinden olduğu gibi Fransızca olarak alıntılanmış sonra bunlar üzerine eleştiriler ya da fikir yürütmeleri yapılmış, kimi yerde Osmanlıca terimlerle karışık kullanılan Fransızca, İngilizce kelimelerle açıklamalar yapılıp uzun cümleler kurulmuş... [zor, gerçekten okuyup anlaması zor bir eser...]
Ama bunun yanında; dikkatinizi toplayıp takip ederek bütün söylenilenleri aynen hissetmek için büyük bir çaba gerektiği kadar sayfalar dolusu karşınızda konuşan biri varmış gibi çok akıcı bölümler, çok güzel analizler, sözler de yok değil...
Bu iki özelliği birden taşıyan ilk cildin ilk yarısı bir hayli zorluyken ikinci cilt çok daha kolay anlaşılır bir yapıya sahip...
fakat... edebiyata ve çok ilginç bir düşün adamının edebiyatla zenginleşmiş ruhunu analiz etmeye onun bütün bilgilerini harmanlayıp ilginç bir kişiliği tanımaya meraklıysanız bunlar gözünüzü korkutmasın, Cemil Meriç gerçekten tanınmayı, anlaşılmayı ve çözümlenip kendisinden bir şeyler öğrenilmeyi fazlasıyla hak eden biri...

Balzac’ın ve Comte’un eserleri hakkında yorum yaparken bu eserleri yazanları kendi ülkesindeki yazarlarla karşılaştırma ihtiyacı duyan Meriç “Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız ve aç kalmak. Köpeklerin bisküvilerle beslendiği bir dünyada aç bir aydın, aç bin aydın....” diyerek bambaşka bir paragrafa başlayınca haliyle açıklanan şeyin etkisi de çok farklı oluyor.

Meriç öylesine işini içine yedirmiş öylesine edebiyatla felsefeyle yatıp kalkıyor ki düşünceleri ve ürettiği fikirler neredeyse hep bu iki temel alanın sentezleriyle şekilleniyor. Mesela, roman için bir yerde;
“Bir roman bazan sözle başlar, yazı ile biter. Bazan hiç başlamaz. Edebiyat, muhakememizi allak bullak etmiş. Hayatta hep roman arıyoruz. On dokuzuncu asır romanı. Nordau’ın dediği gibi, edebiyat hayatı biçimlendiriyor sanıyoruz. Hayat roman olsaydı romanı yaratır mıydık?.......”
diye öyle bir tanımlama yapıyor ki ayrıca bu konu üzerinde durup düşünmeniz gerekiyor.

Meriç’in felsefeye olan ilgisi ve sevgisi ona edebiyatçı olarak öyle bir yetenek kazandırmış ki edebiyatla ilgili konulara yaptığı açıklamalara felsefi açıdan yaklaşırken, “zaman” gibi felsefi bir kavramı;
“İnsanlık bir merdivenin basamaklarından çıkar gibi yükselmez. Zıplamalar, hep aynı istikamete yönelmiş değildir. Zar atar insanlık, kâh kazanır, kâh kaybeder. Boyuna kazanç yok. İki tarih var: bütün fetihleri birbiri üstüne yığan, zamandan faydalanan milletlerin tarihi, mirasyedi milletlerin tarihi. Zaman fertler için de milletler için de başka başka değer taşır. Yani istikbali dokuduğumuz bir ipliktir zaman. Ama tarihini itina ile işleyen, nakışlayan, şekillendiren ve zamandan bir çadır, bir halı, bir libas dokuyan fertler ve milletler olduğu gibi, makara ile oynayan bir kedi şuursuzluğu ile iplik yumağını arap saçma döndüren kavimler de var.”
diyerek açıklarken bu konuyu ele alışındaki edebi yaklaşımı göz ardı etmeniz mümkün değil.

Anlatımı ve bilgisiyle, kültürüyle bambaşka bir dünya olan Cemil Meriç’i keşfetmek istiyorsanız iyi ve deneyimli hatta birikimli bir okur olmanız lazım, zor kitap mı arıyorsunuz işte buyurun iki ciltlik Jurnal... Mutlaka kendinizden ya da geçmişinizde takıldığınız şeylerden bir iki ayrıntıyı yakalayıp başka şekilde düşünmenize yardım edecek satırlar ya da paragraflar bulacağınıza eminim.

Mesela; benim çok sevdiğim bir Feyzi Hocam var. Bir gün bana “Dünyayı gezip gördüm, burada tanımadığım çalışmadığım yazar çizer ya da başka bir işle uğraşan adam kalmadı ama hayatımda senin kadar karamsar birini daha görmedim...” demişti.

Ben de gerçekten karakter olarak kendimi öyle görürüm, dünyayı öyle değerlendiririm, öyle algılar öyle yaşarım ama ilk kez benim kadar karamsar ve dünyaya/hayata geldiğine binbir pişman olmuş birini Jurnal’deki bir bölümü okuyunca gördüm.

Cemil Meriç’in “Jurnal” isimli eserini tanıtmaya çalıştığım bu yazıyı az önce bahsettiğim karamsarlıkla ilgili olan bölümün girişinden bir alıntıyla bitiriyorum; (duyguyu daha iyi iletebilmek için alıntı yaptığım yazının blogda istemediğim yerlerinden bölünmesini engelleyebilmek adına uygun yerlerinden satırbaşı yaptım, yoksa metnin orijinali düzyazıdır.)

BUGÜN SESİNİ DUYAMAYACAĞIM
Tatsız bir sonbahar akşamı.
Bugün sesini duyamayacağım.
Bugün, yarın, öbürgün
ve bir hayvan gibi yaşayacağım,
hasta bir hayvan gibi.
Kuşlar cıvıldayacak pencerenin önünde,
ben küfredeceğim.
Kuşlara, güneşe, bahara.
Karanlıklardayım,
hayat kör bir kuyuya benziyor,
sonu olmayan kör bir kuyuya.
Yuvarlanıyorum.
Sen, tutunduğum dal.
Sen, dinlendiğim vaha.
Sen, kaybettiğim ışık.
Ve bu akşam sesini duymayacağım,
bu akşam yine bitip tükenmeyen karanlıklardayım.
Zift gibi, beddua gibi, ümitsizlik gibi.
O kadar ıstırap çektim ki!
Coğrafî kader, siyasî kader, biyolojik kader.
Karanlıklarıma alışmıştım.
Neden karşıma çıktınız?
Dünyayı tekrar sevmek, dünyaya tekrar bağlanmak...


Edebiyata meraklıysanız; Cemil Meriç mutlaka okumanız gereken isimlerden biri.
İletişim Yayınları’ndan çıkan kitapların 1. cildi 27, 2. cildi ise 24 TL. (internette %15-%20 arası indirimli fiyatlarla bulmanız da mümkün)

Five to Nine [e-mag]


Evde, yolda, işte, tatilde ya da boş vakitlerinde internette oyalanacak bir şeyler arayanların vazgeçilmezi olan fotoğraflar için takip edilebilecek yeni bir elektronik dergi ismi daha vermek istiyorum; Five to Nine.

Her sayısı; portre, müzik, siyah-beyaz, polaroid, kelimeler, nostalji, vs. gibi ayrı ayrı konulara ayrılan elektronik derginin pdf arşivine www.fivetoninemagazine.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Pdf dosyalarını ister bilgisayarınıza ister cep tel. ya da tablet benzeri mobil cihazlarınıza yükleyebilirsiniz.

Dünyada her yerden her alandan fotoğrafların yer aldığı dergi bazen sizi alıp götürüyor, bazen de şaşırtıyor ama bunu yaparken de o acayip "başkalarının özel fotoğraflarına bakıyormuşsunuz duygusunu" kaybettirmiyor. 

Beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim, umarım siz de güzel vakit geçirirsiniz. (sitenin açılışındaki silik soluk büyük resmi fazla takmayın :) yukarıdaki zero, one, two, ... diye giden sayılara tıklayıp onları indirin)

e-mag konusu hakkında daha önce Kareli defter'de yazılanlara bakmak için

woof magazine
canvas
picame
revolutionart
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag

linklerini kullanabilirsiniz. (en alttaki linkler ilk yazılanlar olduğu için e-mag, elektronik dergi, pdf vs. gibi şeyler hakkında daha geniş bilgiye onlar üzerinden daha rahat ulaşabilirsiniz.)

Üç maymun [film]

Film iyi güzel, anlatmak istediğini doğru biçimde (tüm karakterlerin iç dünyasını da en uygun psikolojik ayrıntılarla işleyip) aktarabiliyor ama konu bu kadar gerçekçi anlatılınca dramın ağırlığı yer yer insanı boğuyor. (tabii ki bu bir şikâyet değil.)

Film her ne kadar ağır başlayıp ağır ilerlese de konu gelişip olaylar değiştikçe (ve her bir karakterin ruh hali ayrı ayrı baskın hale gelip ön plana çıkmaya başladıkça da) derinden hissettiklerinizle belli bir tempo yakalıyorsunuz.

Ülkenin mi diyeyim, insanoğlunun mu, buraya özgü yaşam tarzının insanlara yüklediği karakter roller mi bilemiyorum ama bu şekilde yaşayan, birbirinin suçunu üstlenip hem kendisinin hem çevresindekilerin hayatını etkileyen çok insan var... ve bu film de “başkası adına adalete teslim olup ödenecek hesabı kendi üzerine alanların” yaşadıklarını ( ve tabii ki kendilerine bağlı olanlara yaşattıklarını) en iyi şekilde gözler önüne seriyor.

Fakat film bu çetrefilli konuyu işlerken "üstlenme" durumunun sadece maddi sıkıntılar ve namus olaylarıyla ilgili zorunlu bir kişisel davranış olmadığını, “kendi çıkarına da olsa” zamanında başkası için bunu yapanların “yeri gelince kendinden daha zor durum da olan başkalarının da bulunabileceğini” düşünüp aynı teklifi onlara götürebileceklerini, karakterlerin özellikleri ve kişisel durumlarının açılımıyla birlikte veriyor.

Küçük bir ayna kırığına bakınca pek fazla bir şey göremezsiniz ama bakmak için yaklaştıkça size gösterdiği alan gittikçe genişler; “Üç maymun” da işte böyle içine girip karakterlerin ruh hallerine yaklaştıkça çevresindekileri daha geniş şekilde gösteren bir film.

[İnsanların iç dünyasını "hissedilen gerçeklikte" yansıtmak için filmdeki karakterlerin durumunu öyle görüntülerle işlemişler ki aynı bunalımları hissetmemek kendimizi karakterlerin yerine koymamak mümkün değil.]

(ayrıca; filmde “üç maymun”a gönderme yapılan; görmeyen, duymayan ya da konuşmayan “olup biteni sessizce izleyip kabullenen” ve olaylara ancak “dayanılamayacak hale gelince” tepki veren kahramanları kendi aralarındaki ilişkiyle “dışarıdan seyirci olarak izleyip” değerlendirirken, bunu toplumsal kanıksamayla kabul edişimizi de gösterip kendimize bakmamızı da sağlamışlar)


Bu ruh yansımasını başarıyla gerçekleştiren film kaliteden ödün vermemiş ama bazı şeyleri anlayamayacak yaşta olan gençlere biraz ağır gelebilir. O yüzden bu filmi ancak 20 yaş üzerinde, “ağır festival filmleri” seven seyirciye tavsiye edebiliyorum.

Yeri gelmişken bu yazıda sözünü ettiğim şu “durum açılımı”, “ruh hali” ve “geniş şekilde” tanımlamalarıyla tarif ettiğim anlatımı biraz genişletip bir açıklama yapmam gerekiyor diye düşünüyorum.

Türk Sineması’nın ruhumuza işleyen konularıyla kalbimizde apayrı bir yeri olduğunu yadsıyamayız. Günümüz Türk Sineması 20-30 yıl önceki bulunduğu yere göre gerek içerik gerekse teknik olarak çok yol kat etti.

Eskiden seyrettiğimiz filmleri gönlümüzle kabul ederken aklımız konunun işlenmesindeki boşlukları bir kenara yazarak bir yandan da “Bu böyle olur mu?”, “Gerçek hayatta böyle bir şeyin olması için...” diye tanımlanan mantık eksikliklerini düşünür olayların tamamını hayal ürünü olarak kabul etmemizi sağlardı...

Oysa şimdi izlediğimiz filmlerde “imkânsızlıklar yüzünden” teknik eksiklikler bulunmadığı gibi yönetmen ve senaristler de çok sıkı işler çıkararak “durum açılımı”, “ruh hali” ve “geniş şekilde” tanımlamalarla konunun derinliklerini (en gerçekçi şekliyle) nedenlerini göstererek olabilecek en iyi şekilde sunmaya çalışıyorlar.

Bu kimi zaman senaryodaki küçük kurgu oyunlarıyla yapılıyor, kimi zaman görüntü yönetmeninin kadrajlardaki bakış açısıyla yakaladığı özel sahnelerin uyandıracağı duyguları bire bir seyirciye aktarmak için bazı bölümlerde durmayı da bilmesiyle oluyor ya da gerçekten o konunun geçtiği yerleri ve hayatı yaşamış olan insanların filme dahil edilmesiyle oluyor ama oluyor.

İşte, Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki büyü ve etkinin sırrı da buradan geliyor ve Nuri Bilge de her filminde düşünülen şeyi seyirciye daha etkili biçimde anlatmanın yollarını daha ustaca kurmaya devam ediyor.

Filmle ilgili daha detaylı bilgi almak için Doğan Kitap'tan çıkan "Üç Maymun" isimli 473 sayfalık kitaba başvurabilirsiniz. (Kitap 36 TL.)

Kitapta; filmle ilgili yerli-yabancı basında çıkan haberler ve yorumlar, filmin (alternatif bir son da içeren) tam senaryosu, Nuri Bilge Ceylan'a 2008'de En İyi Yönetmen Ödülü'nün verildiği Cannes Film Festivali günlüğü, yönetmen ve oyuncularla yapılan röportajlar, kurgu, yapım ve çekim günlükleri yer almakta.

Böyle bir eserin yayınlanmasıyla önemli bir kültür hizmeti sunan Doğan Kitap'a sinemaya gönül veren hem amatör hem profesyonel meraklılar adına teşekkür ederim.

(Kitaptan bahsedince anında bulup veren Doğan Kitap'tan Tuba Ay'a da ayrıca teşekkürler.)

20 Nisan 2012

woof magazine [e-mag]


13 sayısı yayınlanan Woof e-dergi, ayrıntılara biraz daha duygu yükleyerek farklı bakış açıları yakalamaya çalışanlara öncelik tanıyor. Fotoğraf ağırlıklı olan derginin portre ve iç mekânda model arayışları oldukça ilgi çekici. (Bazen biraz çıplaklık olabiliyor, rahatsız olabileceklere de bunu bir not olarak eklemek isterim.)

Ben tüm sayılarına baktım ve genel olarak estetik değerlerini, seçtikleri işlerin ortalama ağırlığını "bir şeyler öğrenilebilecek" seviyede buldum. Haftasonu bir şeylere bakıp vakit geçirmek isteyenler için bire bir.

Derginin arşivinden pdf formatlı eski sayılarını indirip bilgisayarınızda ya da mobil cihazlarınızda bakabilirsiniz.

adresi
http://www.woofmagazine.net/


e-mag konusu hakkında daha önce Kareli defter'de yazılanlara bakmak için

canvas
picame
revolutionart
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag

linklerini kullanabilirsiniz.

16 Nisan 2012

Kalecinin yalnızlığı [film]


Yazar kardeşim Alper Kaya'nın gazına :) gelip filmi aradım buldum seyrettim ve iyi ki de seyretmişim.

Hepimizin kıyısından köşesinden bir şekilde bir zamanlar ilgilendiği amatör futbolu arka plana alıp oradan odaklandığı kahramanın hayatını da dramatik biçimde anlatarak neyin neden olup neden olamayacağını filmde tüm gerçekliğiyle ortaya koymuşlar.

Filmin ana karakteri Nurettin amatör liglerde bütün gençliğini ve istikbalini kalecilikle harcayıp tüketmiş bir adamdır.

Yaşı 40‘a dayanan Nurettin'in vefa gösterip kaldığı takımda işler iyice kötüye gitmektedir.

Gündüz maça çıkıp akşam içki muhabbetine takılan adamımızın hayatı da maçlarından farklı değildir. Futbol nasıl ki bir takım oyunuysa hayatın da aynı şekilde başkalarının hareketleriyle elde ettiklerimizi etkileyen yanları vardır.

Bir zamanlar gençsindir, meraklı, çalışkan, başarılısındır herkes bunu paylaşıp seni el üstünde tutar, bazen de takım felaket kötüdür sana yapacak bir şey kalmaz sekiz tane gol yersin ve bir zamanlar "Panter" olan lâkabın "kova"ya dönüşüverir, artık her şey senin yüzündendir...

İşte Nurettin'in futbol hayatının özeti... ama hayatın bir de gerçek tarafı vardır, ev, aile, çoluk çocuk, geçim derdi, çevre, mahalle, saygı sevgi, siyaset, para işleri...

Bütün bunlar ülkenin gerçekleriyle birleştirilip olabilecek en iyi şekilde filmde işlenmiş (Bir de keşke filme ünlü diye şu futbolcuyla şarkıcıyı hiç katmasalarmış daha da güzel olurmuş ya neyse işte belki onların da biraz hareket getireceğini düşünmüşlerdir, o kadar olacak artık...)

Neyse işte yapılan işi ben beğendim sizlere ve hayatlarının bir yerinde o soyunma odasına girip de heyecanla maça çıkmayı beklemiş olanlara filmi özellikle tavsiye ediyorum. Kendine özgü kaliteli bu filmi kaçırmayın.

(Gecekondu semtlerini ve oradaki hayatı sevmeyenler, ağır akan yavaş filmlerden hoşlanmayanlar sıkılabilir onu da söyleyeyim, sonra Amerikan macera filmlerine alışık bünyeler kaçıp kovalamaca atlama zıplama bekleyip de filmi beğenmedim demesin. fakaaat durum böyleyse bile başka bir dünyaya bir süreliğine girip çıkmak biraz gerçekleri görüp hayatı anlamak size de iyi gelebilir.)

13 Nisan 2012

Canvas magazine [e-mag]


Elektronik dergileri tanıtıp yayınlamaya devam ediyorum. Beğendiğim için kenara not aldığım Canvas da onlardan biri.

Şu ana kadar "sıfır" sayısı dahil sekiz sayı yayınlanmış olan dergiyi ister bilgisayarınıza ister mobil cihaz ya da telefonunuza indirip bakmanızı tavsiye ederim. Kaliteli işler bulunan bu güzel e-mag'in pdf versiyonlarına http://www.canvasmagazine.net/archives/ adresinden ulaşabilirsiniz.


e-mag konusu hakkında daha önce Kareli defter'de yazılanlara bakmak için

picame
revolutionart
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag
linklerini kullanabilirsiniz.

12 Nisan 2012

otobüsü kaçırmayın ;)


Kendim buldum kullandım, denedim, baktım, onayladım... şimdi sizlerle paylaşıyorum.


Bildiğiniz gibi, artık İstanbul'daki bütün İETT otobüslerinde (Halk otobüsleri dahil) uydu takip sistemi var. Yani otobüsün bulunduğu nokta, İETT tarafından uydu (GPS) sistemiyle takip edilebiliyor.


İETT süper bir şey yapmış; Bu takip sistemini normal vatandaş da kullansın, duraklarda bekleyip vakit kaybetmesin diye sistemi (öncelikle engelli vatandaşları düşünerek) internete taşımış.


http://3n.iett.gov.tr/ adresine giriyorsunuz. (isterseniz cep telefonunuzla da girebilirsiniz) karşınıza çıkan soldaki kutuya beklediğiniz otobüsün numarasını yazıyorsunuz (örnek olarak; E-59, ya da 89 gibi) ve getir tuşuna basıyorsunuz. Bu saniyeden itibaren o hatta çalışan tüm otobüslerin hangisi nerede, hangi durakta ya da kaç metre yakınında anında sistem size bildiriyor.


Bu sayede otobüs sizin duraktan geçmiş mi geçmemiş mi anlayabilir ve çoktan geçip gitmiş otobüsü beklemek gibi bir yanlışa düşmezsiniz. (ya da gelmesine ne kadar var hangi duraktaymış diye öğrenmeniz de mümkün)


Emeği geçen herkese bütün İstanbul halkı adına tekrar tekrar teşekkürler İETT, artık sabah otobüsü kaçırmışsam geçmemiş olabilir diye boşu boşuna beklemeyeceğim.


(iett, yaptığı anlaşmayla bu sistemi cep telefonlarına taşımak için program tasarlatmış, android marketteki "nerede bu otobüs?" isimli programı indirip aynı şekilde yararlanabilirsiniz.

06 Nisan 2012

googleartproject


Ve cebi iyice para gören Google sonunda elini sanat işine de attı :)

Çok geniş bir sanat koleksiyonunu sade ve şık bir arayüzle sunan Google internet sanat sitesi böyle şeyleri sevenleri gerçekten memnun edecek seviyede bir işi hakkıyla başarmış görünüyor... (başlangıç aşaması için eksikleri olmasına rağmen şimdilik yine de yeterli olduğu söylenebilir ama projenin gittikçe genişleyeceği de kesin.)

Resim, heykel, fresk gibi birçok türde eseri ister tek tek, ister sanatçıya ait işleri slideshow sunumu şeklinde toplu halde ya da müzede sergilendiği alanda sergilendiği gibi izlemeniz mümkün.

Sanat eserini açtığınızda iyice yaklaştırıp ayrıntılarını görebilmeniz ve baktığınız eserler arasında beğendiklerinizi kendinize ait bir galeri oluşturup oraya aktarabilmeniz de sitenin önemli özellikleri arasında yer alıyor.

Google art project nasıl bir şeymiş diye görmek için buyurun hep birlikte aşağıdaki videoda bakalım



Google'ın sanat projesine
http://www.googleartproject.com/

Youtube özel kanalına
http://www.youtube.com/googleartproject

sitenin nasıl kullanılabileceğini anlatan videoya da
http://youtu.be/qVpqTd2ndYY adresinden ulaşabilirsiniz.

05 Nisan 2012

İki nesil bir şehir - Aydın Boysan, Burak Boysan

Büyük hayat tecrübesi, bilgi kültür ve tatlı anlatım tarzıyla Aydın Boysan’ı her zaman sevmiş ve okumaya değer bulmuşumdur.

Artık İstanbul’u hiç ama hiç sevmediğim halde Aydın Boysan’ın, oğlu Burak Boysan’la birlikte İstanbul üzerine yeni bir kitap yazmış olduğunu görünce dayanamadım aldım okudum.

Aydın Boysan yine o kendine has üslubuyla yaşadığı eski mahallelerden başlayarak İstanbul’daki hayatı küçük ayrıntılarıyla öylesine güzel anlatıyor ki beğenerek okumamak mümkün değil.

Büyük yangın sonrası İstanbul’undan da bahsediyor Aydın Bey, ilk tramvaylarla dolaşmadık yer bırakmadığından da, Çamlıca’da bir arkadaşıyla çalışmak için tuttukları evdeki farelerden de...

Şehrin her semtine işleyen o tuhaf ama özlemle anılan hatıraları bizleri o yılların İstanbul’unda gezdirirken geçirilen değişimin sadece büyük önemli yapılara, cadde ve sokaklara değil hayatın kendisine nasıl yansıdığını da anlayabiliyoruz.

Kitapta anlatılan konular arasında öylesine yer bulmuş küçük ayrıntılar var ki her biri ayrı ayrı incelense her birinden ayrı bir kitap konusu çıkar.

[Örneğin; II. Dünya Savaşı öncesi ve savaşın sürdüğü yıllarda ülkemizde alınan önlemler yanında, lise ve üniversite öğrencilerine her yaz üç hafta boyunca katıldıkları kamplarda askeri kıyafetlerle silahlı talimler yaptırılması çok ilginç bir konu.]

Aydın Boysan, modernleşme uğruna yapılan bütün değişimlerine uymak için “dünyanın en büyük şantiyesine çevrilen” yaşadığı şehrin her geçen gün gözlerinin önünde kaybolmasına tanık olmuş, bütün bunları görmüş geçirmiş ama yaşadığı şehre olan sevgisini hiç yitirmemiş...
Hatta hem kendi yaşadıklarından hem de çocukluğunun ve gençliğinin İstanbul’undan o kadar memnundur ki:
Kitabın bir yerinde, bir kez daha hayata gelse, aynı hayatı aynı yerde aynı şekilde yaşamak istediğini “İçimden hep diyorum ki hayal bile olsa ben, yaşamış olduğumdan başka bir hayatı kesinlikle istemiyorum. Hep önceki gibi olsun!.. Tüm insanları, kötülükleri ve elbet iyilikleri ile birlikte... İstisnasız bütün zamanları ile de birlikte.” sözleriyle okuyucuya aktarıyor.

Kitabın “Bu İstanbul o İstanbul değil” bölüm başlığını taşıyan ikinci yarısında ise kalem Burak Boysan’a geçiyor ve bu sefer daha teknik konulara girmeye başlıyoruz...

Yalnız, teknik konulara giriyoruz diyorsam o kadar da anlaşılmaz ve mesleki terimler içeren bilimsel makaleler değil bahsettiğim.


Yine çok eski tarihlerden başlayarak yakın dönemlere gelip şehrin imar planları ve topografyası üzerine süren muhabbetler yine akıcı ve güzel bir dille bir sürü ayrıntı konular arasında okuyucuyu sarıyor ve kitabı elinizden hiç bırakasınız gelmiyor.

Tabii ki Burak Boysan, babası Aydın Boysan kadar olaylara duygusal yaklaşmıyor :) bu sefer konular İstanbul’u biçimlendiren siyasi yapı ve onlardan yetki alıp şehri biçimlendirmeye çalışanlara doğru biraz daha fazla “teknik” eleştiri içeriyor.

Benim bunlar arasında en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de her ne kadar hem eski nesil hem yeni nesil şehir insanı olarak bu iş üzerine düşünenler eleştiride bulunup fikrini söylese de [ki bu şehirde yaşadığımız için hepimiz zaman zaman aynı şekilde düşünüp olması gerekenle olan biten arasındaki farklılıktan şikâyette bulunmuşuzdur] bu eleştirilerin ve İstanbul’daki her türlü imarın çoook çok önceden beri hep eleştirilmesi oldu; mesela kitapta John Freely’nin bir alıntısına yer verilerek aktarılan bilgiye göre “İstanbul’un MS 427 yılındaki kayıtlarında bile gecekondulardan, şehre gelen köylülerden, manzarayı kapatan binaların inşaatından” şikâyet ediliyor...

Demek ki devirler, çağlar, yıllar dönemler, ülkeler, kültürler ve insanlar değişmiş ama İstanbul’un kaderi bir türlü değişmek bilmemiş :)

[Hatta neredeyse her şey öylesine aynı şekilde devam edip duruyor ki yakın zaman sayılabilecek 1950’li yıllarda İstanbul’a göçün yoğunlaşmasıyla birlikte şehir hayatına uyum sağlayamayan görgüsüz, bilgisiz, kaba saba insanlardan rahatsız olan şehrin eşrafı bunun için “Saygısızlıkla Savaş Derneği” ismiyle bir dernek bile kurmuş :)]

1927 yılında İstanbul’da nüfusun azaldığı ve şehirdeki ticaretin iyice zayıfladığı notundan, yakın dönem siyasi isimlerinden Aydın Menderes’in İstanbul için büyük projeler tasarlayıp şehri baştan aşağı değiştirme işini hayatının en önemli şeylerinden biri olarak görmesine kadar çok çeşitte bilgi içeren kitabın bu bölümünde bizden önce buralarda neler olup bittiğine dair çok ilginç ayrıntılar var.

[Mesela; Menderes İstanbul’un imar işiyle o kadar fazla ilgiliymiş ki; gittiği bir Bağdat dış gezisi sırasında gece yarısı arayıp “Düşündüm de, Mısır Çarşısı karşısındaki binayı yıkmaya karar verdim, hemen istimlak muamelelerine başlayın.” diyebiliyormuş. :) ]

Neyse işte öyle böyle derken biraz sohbet muhabbet, biraz bilgi ve ilginç ayrıntıyla bütün konuları süsleyip İstanbul’la ilgili geçmişi ve bugünü hem duygusal insani yanlarıyla hem de teknik siyasi ve tarihi geçmişiyle baba oğul çok güzel bir şekilde anlatıp okuyucu için eğlendirici olduğu kadar eğitici de olan bir eser meydana getirmişler...

Kitapla birlikte verilen DVD hediyesini de söyleyerek şimdi de kitapta karşıma çıkınca benim için sürpriz olan bölüme geçeyim;

Bu bölümde biz daha önceden tam Burak Bey’in üslubuna ve konuşma tarzına alışıp biraz daha gerçekleri gösteren gözlükler takıp İstanbul’a öyle bakmaya alışmışken birden karşımıza yine Aydın Boysan çıkıyor :)
Fakat bu sefer yazılar İstanbul’dan çok “90 yaşındaki bir adamın hayat görüşünü, tecrübelerini, beğendiği özlü sözleri içeren” kendi deneme-köşe yazısı ve anektod karışımından oluşuyor.

Tamam, harika hatta çok harika şeyler var, Aydın Bey’in bu bölüme aldığı yazıları okuyunca kendisinden yansıyan yaşam sevinci beni bile sardı, özlü sözleri şöyle bir düşündürdü anlattığı fıkralar gerçekten güldürdü ama...


...keşke bu bölüm biraz daha genişletilip ayrıca bir kitap yapılsaydı ve keşke bu son bölüme ayrılan sayfalar da kitabın ilk iki bölümündeki konularda adı geçen yerlerle ilgili fotoğraflara ayrılsaydı... (evet, kitapta epey bir resim var ama ya bunların sayısı arttırılmış olurdu ya da boyutları büyütülebilirdi, tabii ki bu benim düşüncem, bu konu hakkında eleştiri yapmak ya da değerlendirmede bulunmak yazarın ve yayınevinin inisiyatifine kalmış.)

Evet, kitabı okuyup değerlendirdikten sonra siz Kareli defter okurlarına tanıtmaya da çalıştım ama şimdi bu kitapta “kitabın konusundan biraz uzak da olsa” hayat ve zamanla ilgili olduğu için en çok hoşuma giden iki alıntıyı aktararak konuyu kapatmak istiyorum;

(1) Aydın Boysan’ın Ömer Hayyam’dan yaptığı alıntı:

Yaşamanı akla uydurman gerekir
Ama bilmezsin akla uygun olan nedir
Bereket eli çabuktur zaman ustanın
Başına vura vura sana da öğretir.


(2) yine Aydın Bey’in Ziya Paşa’dan yaptığı alıntı:

“Sanma ki saat çalar / Bil başına tokmak vurur.”


Sadece İstanbul değil, hayatla ve ülkemizde işlerin nasıl yürüdüğüyle ilgili büyük bilgi ve tecrübeler aktaran bu kitabı herkese öneriyorum...   (40 yaş üstündeki İstanbulluların çok beğeneceğini de tahmin ediyorum.)

Doğan Kitap'tan çıkan 218 sayfalık bu eserin fiyatı 25 TL.

üç boyutlu yazın ;)

Bu basit ipucu videosundaki mantığı anladığınız anda siz de sadece bir kağıt ve keçeli kalemle harika görünümlü üç boyutlu yazılar yazabilirsiniz...

Görünce ilginç ve güzel bulduğum için Kareli defter'e de yazayım dedim :)

videonun linki
http://youtu.be/h39AaHFBjnI

( not: ben denedim, gerçekten de oluyor :) )

04 Nisan 2012

etki bırakan sesler


Bilinen teknolojilerin geliştirilmesiyle ilgili her türlü yeni fikre ilgi duyduğum gibi “ses” ve “müzik” ile ilgili şeylere de bir hayli meraklıyımdır.

Bazen aklıma bu konularla ilgili değişik fikirler gelir ve tabii ki bu tip şeyleri uygulayarak hayata geçirmek de ya para ya da zaman isteyen bir şeydir. Haliyle sadece aklıma geleni yazar bırakırım...

İşte yine böyle başka biri de bir şey düşünmüş... ama vakti ve parası bol olduğu için de hayata geçirebilmiş :)

Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmak, çok fazla teknik terimle doldurmak hem konunun akıcılığını hem de anlaşılırlığını bozacağı için “frekans”, “dalga boyu”, “beynin sesle ilgili bölümlerinde sinyallerin işlenmesi” vs gibi ayrıntılara girmiyorum. (Merak edenler her türlü kaynaktan bunları kolaylıkla öğrenebilir.)

Ama basite indirgeyerek de olsa yapılan şeyi bir şekilde anlatmam gerekiyor, başlıyorum;

Belli bir noktada durduğumuz zaman etrafımızda ses kaynağı olan her ne olursa olsun buradan çıkan ses dalgaları aradaki mesafeyi bir şekilde direkt ya da endirekt olarak katedip kulağımıza ulaşır... (bkz. şkl 1) :)

şkl. 1.
I.)..)..)...)....).....)......).......)I

Bu ses kulaklarımıza ulaştığında devreye giren fiziksel yapımız sinirler vasıtasıyla havadaki ses dalgalarını çeşitli elektrik sinyallerine dönüştürerek beynimize iletir...

Beynimiz de bu sinyalleri işler ve sesin geldiği yönü, şiddetini, ses dalgasındaki uzamı (giderek azalıyor mu, artıyor mu, yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu?) vs. hafızamızdaki bilgilerle eşleştirip kaynak hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar.

Özetlersek;
Fiziksel olarak sesleri kaynağından çıktıktan sonra takip edip kulağımıza; oradan da sinyallere dönüşüp beynimize giderken izledik. Beynimiz de bu sinyalleri işleyip ses kaynağı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağladı.


Şimdi gelelim anlatacağım konunun ikinci aşaması olan; ses kaydı ve müzikte canlılık ya da "mekân boyutlarını gerçek anlamda ses kayıtlarına yansıtma"ya.

“Gerçek ve doğal” ortamda yukarıda anlattığım şekilde işleyen sistem herhangi bir ses kaydını dinlerken de aynı şekilde işliyor ama şöyle de bir sorun yaşanıyor: Ses kaydını alan mikrofonlar daha güçlü ve net kayıt yapma gereğiyle ses kaynağına yaklaştırılınca ses kaydı bizim ses kaynağından uzaklığımıza göre değil ses kaynağının bulunduğu noktadan yapılmış oluyor...

Bundan sonra ne kadar para harcarsanız harcayın, ne kadar kaliteli müzik sistemleri kurarsanız kurun ve ister 3D ister 5+1 denilen sistemleri kullanın yine de sesteki yapaylık ancak sıradan kayıtlara göre biraz daha gerçekçi oluyor hepsi bu...

İşte şimdi geldik bu yazının yazılmasına neden olan esas konuya.

Bu işlere kafa yoran biri düşünüp şöyle bir şey akıl etmiş;

Sahnede piyano çalan kadının yanında, kayıt için mikrofonları piyanonun içine bile koysalar yine de benim o piyanoyu konser salonunun ortasında duyduğum gibi gerçek bir mekân hissi yaratamıyorlar...

(sesi alıp bilgisayarda işleyerek concert hall, room vs. isimlerle efektler de uygulanabiliyor ama yine de aynı etki değil sadece bir boş mekân etkisi yaratılıyor ki o zaman da sesteki kalite kaybını göze almamız gerekiyor.)

Sonra fikir ve uygulama olarak şu aşamaya gelmişler;

Piyanodan çıkan ses, benim bulunduğum yerde bir dummy (fiziksel boyutlarıyla insana benzetilmiş test kuklası) olsa, bunun kulaklarının bulunduğu aynı yere kayıt yapan çok hassas mikrofonlar yerleştirip sesleri kaydetsem ne olur?

İşte bunu düşünüp yaptıkları zaman elde edilen kayıtlar gerçekten istenilen şeyi vermiş; konserde nerede duruyorsan, nasıl dinlediysen kayıt yapılıp da dinlediğinde de kalite ve mekân hissi aynı oluyor...

Bu tip ses kaydına “frekanslar direkt olarak beynin algıladığı gibi kaydedildiği ve yarattığı etki aynı bölgede olduğu için (nöron, nöral, naural ilişkisinden yola çıkarak) “Binaural” olarak isimlendirilmiş.

Bu konuyla ilgili teknik açıklama ve örnekler içeren videoyu tüm örnekleriyle sonuna kadar izleyince sesin bu yöntemle kaydedilmesi dinleyici için ne kadar gerçekçi bir ortam yaratıyor siz de göreceksiniz. Bunun için şu linkteki videoya bakmadan önce bilmelisiniz ki bu tip kayıtların özelliği sadece kulaklıklarla dinlenince ortaya çıkıyor, o yüzden
http://youtu.be/3FwDa7TWHHc ve
http://youtu.be/uDiTTXlchiY linkindeki (+ bir altta bonus olarak verilen) videoları mutlaka kulaklıkla dinlemelisiniz.
(birinci videoda topların ve ampüllerin patladığı bölüme, ikinci videoda ise piyano sesinin ne kadar gerçekçi bir mekân derinliğine sahip olduğuna dikkat!)

bir de gerçek kayıtta oradakilerin yanındaymışsınız hissi veren şu videoyu bonus olarak ekleyeyim
http://vimeo.com/16608752

Bu konu hoşunuza gittiyse ses ve müzikle ilgili yazdığım konuların linklerine de bakabilirsiniz, buyurun onlar da burada;

Ses ve çok ince ayarlar

Kendi sesimi kendim gibi duyabilir miyim?

Efendim? Duyamadım...

Kill 'm all

tape-phone

Sessiz hoparlör

Bilimsel sanat

burn in

Picame [e-mag]


Picame, içindeki işleri en çok beğendiğim görsel sanatlarla ilgili e-mag olarak Kareli defter'de yaptığım tanıtımlar arasında yerini alırken, elektronik derginin fotoğraf ağırlıklı, ilustrasyon ve çizim destekli olduğunu belirtmemde fayda var.

Fotoğraflara bakmayı sevenlerin hoşuna gidecek olan Picame'den şu ana kadar 14 sayı yayınlanmış.

Bütün arşivi yasal ve ücretsiz olarak indirmek için http://www.picamemag.com/download/ adresine gitmeniz yeterli...

http://www.picamemag.com/ adresinde bulunan ana sayfadan ise blog mantığıyla her gün eklenen yeni işleri takip edebilirsiniz...

e-mag konusu hakkında daha önce Kareli defter'de yazılanlara bakmak için

revolutionart
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag
linklerini kullanabilirsiniz.

03 Nisan 2012

herkes yapabilir


Makeit-loveit sitesinde gördüm, böyle basit ve güzel fikirlere bayılıyorum, siz de görün istedim...

Sayfalar İngilizce ama bir şey okumaya gerek yok, fotoğraflar adım adım ne olduğunu çok açık bir şekilde anlatıyor.

sayfaya gitmek için aşağıdaki linke tıklayın;

http://www.makeit-loveit.com/2011/12/holder-for-charging-cell-phone-made-from-lotion-bottle.html

revolutionart [e-mag]


Dünyanın her yerinde gerçekleşen sanat olayları ve gösterilerden tutun da sanatçılarla yapılan röportaj ve onlara ait işlerin örneklerine, fotoğraftan ilustrasyona, heykelden resime mimariye kadar aklınıza gelebilecek her türde işe yer veren seçkin bir paylaşım ortamı olan “revolutionart” e-dergisini herkese tavsiye ediyorum.

Grafik sanatlar, fotoğrafçılık, reklam ve görsel yayınla ilgili olan herkesin mutlaka görmesi gereken önemli işlerin sergilendiği e-mag’ın dün 35. sayısı yayınlandı...

Derginin İranlı Rock grubundan İspanyol Punk grubuna kadar uzanan geniş bir yelpazede müzik linkleriyle örnekler verdiğini de söyleyerek sizi dergilerle başbaşa bırakmak için adresleri yazayım:

Son sayıyı direkt indirmek için
http://www.revolutionartmagazine.com/35 linkine tıklayabilir ya da

arşivdeki tüm sayıları indirmek için
http://www.revolutionartmagazine.com/download.html adresine

e-mag’lerle ilgili yazdığım diğer konulara
design&life
moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag
adreslerinden bakabilirsiniz.

Güzel vakit geçirmeniz dileğiyle...

lafını balla kestim...

Sıradan bir sihirbazlık gösterisini en azından televizyonda görmüşsünüzdür; masanın üzerinde duran şapkayı şöyle bir seyirciye gösterirler ve üzerine beyaz bir mendil kapatıp çektiklerinde şapkadan birkaç tane kuş çıkar...

Hep düşünmüşümdür; o güvercinler şapkanın içinde dururken hiç mi guguldamaz, gösteriyi düzenleyen ortada hiç kuş yokmuş gibi davranırken seyirci kuşların sesini duyarsa diye düşünmez mi?

Eh “Minareyi çalan, kılıfını uydurur.” diye bir atasözümüz var. Bu gösteriyi yapmadan önce sihirbaz bunu da düşünmüştür elbette. Fazla uzatmadan böyle şeyler için alınan önlemi söyleyeyim; müzik... evet müzik.

Arkada yardım eden kişinin duyulabilecek ayak sesleri, kuşların kutularda beklerken çıkarabileceği sesler ya da özel bir düzeneğin devreye girmesiyle ortaya çıkan klik, trik, tık gibi dikkatimizi başka yere vereceğimiz sesler gösteriyi düzenleyenler tarafından müzikle fark edilemeyecek şekilde engellenir... [Tabii ki biz zavallı seyirciler de bu müziği eğlencenin bir parçası olarak görürüz :)]

Sonuçta her şey; odaklanmamız gereken “ana konu”nun takibini aksatmaması, zihnimize bir şey takılmasının engellenerek numarayı yutmamızı sağlaması için düzenlenmiştir.

Yoksa az önce kutunun içindeki kız ikiye bölünüp tekrar birleştiğinde ya da başka bir yerdeyken birden sahnenin ortasında sihirbaz tarafından örtünün altından çıkarıldıktan sonra seyirciye dönerek gülümser miydi? (Sizin başınıza böyle bir şey gelse; evde otururken birden bir şey olsa ve kendinizi sihirbazlık gösterisi yapılan bir sahnede buluverseniz tepkiniz böyle mi olur?)

Tabii ki bunların hepsi gösteri sanatlarının bir parçası ve hepsi de seyirciyi kandırıp eğlendirmek için düşünülmüş küçük oyunlar ve ayrıntıları...

Bütün bunları yazıyorum çünkü varmak istediğim yer bambaşka...

İnsanlar kendilerine sunulan/gösterilen şeyleri incelerken o anda bahsi geçen şeye ya da dikkatlerin toplandığı olayın merkezine odaklanır ve gözlerinin önünde bütün açıklığıyla olayın sahteliğini bas bas bağıran ayrıntıları göz ardı eder.

Her şey bu kadar apaçık ortadayken insanları kandırmak da artık zorlaştı ama kandırmak isteyenler bu tip şeyleri yaparken artık güzel giysiler içinde birden beliren sevimli bir kızın gülümsemesini ya da olan biteni perdelemeye yarayan etkileyici bir müziği kullanmaya gerek bile duymuyorlar.

Çünkü büyük bir çoğunluğumuz hâlâ birçok şeyi ucuza kapatmanın peşinde koşmaya devam ediyor.

İşte şimdi geldik en başta anlattığım gösteriye aldanan ve “esas göz önünde bulundurulması gereken şeylere dikkat etmesi gerekirken kendisini olayın cazip yanına kaptıranların” gerçek hayattaki yerine...

Çabuk ve emeksiz bir şekilde sahte şeyleri satıp kısa yoldan zengin olmaya çalışan tüccarların gösterisindeki aldatmaca için çeşitli pazarlama tekniklerini sonuna kadar kullandıklarını da hemen hemen herkes bilir ama yine de büyük çoğunluk kandırmacanın döndüğü esas alana bakacağına kendisi için düzenlenen oyunlu kısma dikkat kesilir...

Bunların sonuncusu da neredeyse bütün televizyon kanallarını kaplamış olan bal reklamları... Geçtiğimiz günlerde bu yöntemle satılan balların hepsinden birer örnek alıp laboratuvarda inceletmişler ve sonuç; balların içindeki bal oranı % 0 evet bir de yazıyla yazayım “yüzde sıfır!”

Araştırmayı yaptıran bakanlık görevlileri de incelemeyi yapan laboratuvar çalışanları da bu işe şaşırmışlar :)

Tabii ki satın alanlar da şaşırmış:) yani marketlerde kavanozda yarım kilosu 20 liraya satılan normal markalar varken bunlar 5 kilosunu 100 liraya veriyor, yanında 70 liralık polen hediye ettiğini söylüyor ve sen bunun olamayacağını düşünmeyip alıyorsun ama sahte çıkınca da şaşırıyorsan söyleyecek bir şeyim yok...

Ne düzgün bir gıda nizamnamesi var, ne sahte ve zararlı ürün satana büyük bir yaptırım var, ne de bu konu hakkında halkı bilgilendiren birimler var. Adamlar meydanı boş bulmuş basmışlar mısır şurubundan elde edilen glikozu macun gibi doldurmuşlar kavanozlara, içine de biraz koku biraz gıda boyası oldu bitti...

(Bir de bu ürünleri satanlardan biri kavanozun üzerine kocaman “Organik bal” diye yazmış, adama soruyorlar “Bu ürünlerin organik olmasını bırakın, endüstriyel üretimle elde edilen katkı maddeli bal bile değil, bunu nasıl açıklıyorsunuz?” diye, adam “Benim firmamın adı ‘organik’ o yüzden öyle yazdık” diye cevap verebiliyor)

Görün bakın bunlardan hiçbirine hiçbir şey olmayacak, öyle olsaydı Uğur Dündar’ın yaptığı yüzlerce programla afişe ettiği firmalar bugün hâlâ çalışıyor, pis üretim yapan insanlar işlerini devam ettiriyor olmazdı...

Siz siz olun beyaz gömlek giydirilen televizyon figüranlarını doktor, keçi sakallı gözlüklüleri profesör sanarak ucuz malın peşinden koşmayın, hesap da mal da ortada... [müziğe dikkat :) ]

(bu konuyla bağlantılı okunabilecek gıda sağlığı ve yapay gıda ile ilgili şu linkteki eski bir gönderiyi okumanızı da ayrıca tavsiye ediyorum; http://karelidefter.blogspot.com/2007/02/meyve-suyu-hem-de-katksz-ha.html )

02 Nisan 2012

9x9x9x9x9x9

Android sistemli cep telefonumu açmak istediğimde; ekranda beliren noktaları “benim bildiğim bir düzenle” birleştirerek (daha önceden oluşturduğum şekli çizerek) kendi verdiğim şifreyi çözmek zorundayım. (tabii ki böyle bir mecburiyetimiz yok ama şifreyi devreye sokarsak çözmek zorunda kalıyoruz.)

Cep telefonları ve tabletler artık her türlü programı çalıştırıp kişisel bilgisayarlar kadar bilgi depolayabildiği için bu tip cihazların belirli bir güvenlik sistemiyle korunması kadar doğal bir şey yok.

fakaaat...

Okuduğum bir habere göre; (akıllı telefon ve tabletlerde) ekran kilidi programlarında kullanılan “şekillerin oluşturduğu şifreler” o kadar güçlüymüş ki FBI’da bu tip işlere bakan birim bile bunları çözemiyormuş...

Bu tür şifrelere sahip telefonları açıp kullanabilmeleri için; kilitli telefonu bilgisayara bağlayıp içindeki her şeyi sildikten sonra “yeniden sistem yükleyerek” açmak zorundalar... ama o zaman da içinde ulaşacakları kişiye özel her şey silinmiş oluyor. (eğer siz unutursanız google hesabınızı doğrulayarak şifreyi sıfırlamanız mümkün)

Bütün bunları düşününce geçen akşam karar verdim; artık bu tip ekran kilidi programlarını kullanmaktan vazgeçiyorum...

Çünkü bu güvenlik sistemi telefonun içindeki bilgilere ulaşılmasını engellediği gibi “telefonum kaybolursa” bulan kişinin bana ulaşmasını da imkânsız kılıyor.

Telefondaki kilit ekranı şifresini FBI bile çözemiyor da unuttuğun ya da düşürdüğün yerde bulan adam mı çözecek...

Diyelim bulan kişi iyi niyetli, telefonun sahibini bulup iade etmek istiyor ama telefonu açmak mümkün değil ki adam size ya da rehberinizde sizi tanıyan birine ulaşsın.

Eğer telefonunuzda başkasının görmesini, ulaşmasını istemediğiniz belge ve bilgiler varsa bunların bulunduğu dosyalara ya da bunları çalıştıran programlara (başka bir program yardımıyla) şifre koymak bence daha mantıklı.

Böylece hem özel şeylerinizin güvenliğini sağlamış hem de telefonunuzu unutur ya da kaybederseniz size geri dönme ihtimalini arttırmış olursunuz.

İnşallah başınıza böyle kötü bir şey gelmez ama bence bu konuyu siz de bir kez daha düşünmelisiniz, çünkü hepimiz insanız ve hepimizin başına böyle şeyler gelebilir, küçük de olsa niye şansımızı arttıracak bir önlem almayalım ki:

Telefonunuzu bulan kişiye “Bunda öyle bir şifre var ki kimse açamaz, ancak telefonu sıfırlayıp kullanılır hale getirebiliriz ama kime ait olduğunu bulamayız. Başkasına versen ya da teslim etsen o da aynını yapacak. Çöpe atma, gel sen sat bunu.” dediklerinde ‘iki arada bir derede’ kalan birinin telefonun sahibini bulmanın imkânsız olduğunu öğreninde “imkânsızı aramaktan” vazgeçmesinden daha normal bir şey olamaz.

[notlar]
Benim telefonumda 9 nokta üzerinde çizdiğim 6 noktadan oluşan şeklin çözümü için gereken kombinasyon 9x9x9x9x9x9 işleminin sonucu olduğu için yazının başlığına da bu ismi verdim :) bu sayıyı değişik kombinasyonlar uygulayarak daha fazla arttırmak da mümkün...

Aynı şifreleme sistemi çok yaygın olarak kullanılan Android işletim sistemli telefon ve tabletlerinde kullanıldığı gibi Apple'ın ios sistemli cep telefonlarında ve tabletlerinde de kullanılıyor... O yüzden bu fikrin işe yarayabileceği insan sayısı da epey bir fazla olsa gerek diye düşündüm.

Design&life [e-mag]


İşte, size eski sayılarına da ulaşabileceğiniz güzel bir e-mag (elektronik dergi) daha; Designandlife

Çizim, resim, ilustrasyon, fotoğraf, iç mimari dekorasyon ve çeşitli ürünlerin yer aldığı pdf formatlı bu e-mag'i de yine yüzlercesinin içinden seçerek sizlerle paylaşıyorum.

Derginin ilk 10 sayısına
http://www.designandlife.com/issues.html
son 7 sayısına
http://www.designandlife.com/issues1120.html
adreslerinden ulaşabilirsiniz...

Aşağıdaki linklerden;e-mag kavramı, internetteki diğer e-mag'ler ve gerekli teknik donanım/programla ilgili önceki gönderilere de göz atmanızı tavsiye ederim.

moloko
kamerakunstmagazin
5klatek
p+m magazine
GizMag