29 Mayıs 2012

uçan türbin


Günümüzde alternatif enerji kaynakları denildiğinde hayata geçirilmiş, kullanışlı ve en önemli seçeneklerden biri olan rüzgâr enerjisine yeni bir boyut katan bu proje/uygulamayı çok beğendim.

Proje, aslında bildiğimiz rüzgâr türbininin daha kullanışlı hale getirilmişi, hepsi bu ama yanında bir sürü de "artı"sı var.

Uygulama alanının genişliği, türbin üretim maliyetinin normal rüzgâr türbinlerinden çok daha ucuz olması ve hareket kabiliyeti yeni tip uçan türbinin çok kısa bir süre içinde hayata geçirilme şansını yükseltiyor.

Sistem, yine yer türbinleri gibi rüzgâr sayesinde dönen büyük bir pervanenin (bisiklet dinamosundan elde edilen elektriğin lambayı yakması gibi) elektrik üretmesi temeli üzerine kurulu.

Fakat yer türbinlerinin inşası çok masraflıyken bunda belli bir beton yapı kurulmasına gerek olmadığı için maliyet daha az. Ayrıca yere kurulan sabit türbinler her ne kadar rüzgârı bol olan özel yerlere kuruluyor olsa da zaman zaman alçalıp yükselen hava bu kanallardaki rüzgârın kesilmesine neden olabiliyor. (oysa ki bu yeni sistemle uçan türbin yerden yaklaşık 1.5 km yükseğe çıktığında devamlı rüzgâr aldığı için kesintiye uğramadan devamlı belli bir rüzgâr kanalı içinde kalabiliyor.)

Sistemin en önemli özelliklerinden biri de taşınabilir olması, yani kurduğunuz yerde bırakmak ve ancak oradaki imkânlar ölçüsünde gösterebileceği performansa razı olmak zorunda kalınmayacağı gibi dağ başındaki bir tesiste ya da okyanusun ortasındaki bir gemide enerji ihtiyacını karşılayabilir.

5-10 yıl sonra, okyanusları aşan şileplerin üzerinde uçurtma gibi bağlı bu uçan türbinlerden görürseniz şaşırmayın :)


Bu haberi okuduğum site:
http://www.dailytech.com/Altaeros+Touts+Green+Helium+Wind+Turbine+Amid+Global+Helium+Shortage/article24330.htm

Şirketin yaptığı deneme ile ilgili yayınladığı video:
http://youtu.be/rsHUALU--Wc

13m² [film]

Kötü işler çeviren bir grup adamla çalışan gençten biri, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulmak için eline geçen ilk fırsatı değerlendirdiğini düşünerek para nakil aracını soymaya karar verir.

Biri aşırı gergin diğeri kararsız ve aptal iki arkadaşını da yanına alınca soygun olayına girişirler.

Sokaklardaki suçlu tiplerin düşünce yapısını, insan mantığını ve vicdanını olabildiği kadar doğru şekilde yansıtan filmde gerçekçi ayrıntılarla seyircinin ilgisini ayakta tutmayı beceriyorlar ama senaryonun merkezinde bulunan ana karakterin "vicdanı olan hiç kimsenin yapmaması gereken hainliği yaptığı andan itibaren" bizlerden kopmasıyla adamı değil de olayı takip etmek zorunda bırakılmamız biraz boşluk yaratıyor.

Orta halli sıradan ve bilindik bir konuyu değişik bir şekilde işledikleri için izlenilmeyi hak ediyor ama olsa da olur olmasa da...

28 Mayıs 2012

Leap motion teknolojisi


Neredeyse her bilim teknoloji haberinin giriş cümlesi olan "gelecekteki teknolojiler gerçek oluyor" benzeri cümlelerden birini kurarak konuyu uzatmak istemiyorum.

Bilgisayarlar günlük kullanıma girdiğinden beri "fare" ve benzeri işaretçilerin kullanımı her ne kadar işleri biraz kolaylaştırmış olsa da yine de insana kendi elini kullandığı kadar kolay bir kullanım rahatlığı sunmuyordu.

Önce kablolar kalktı biraz rahatladık, sonra "fare"lerdeki tuşlar yerini dokunmatik yüzeylere bıraktı ve hatta cep telefonu ve tabletlerde kullanılan ekranlar sayesinde her şey dokunmatik olmaya başladı ama profesyonel anlamda ya da günlük yoğun kullanımda bu gelişmeler bile yetersiz gibi görünüyorken şimdi yeni bir sistem devreye giriyor.

Bu sisteme Leap teknolojisi deniliyor ve neredeyse her tür bilgisayara bağlanabilen küçük bir alıcıyla bilgisayarınızı parmaklarınızla eliniz kolunuzla kullanmanız mümkün oluyor.

Şimdilik ön başvuru ile satın alma sırasına girip ürünün çıkmasını beklemekten başka çaremiz yok ama böyle bir imkânı sunan teknolojinin 75 dolar gibi ucuz bir fiyatının olması bu teknolojiyi bekleyip denememizi kolaylaştıracak diye düşünüyorum.

Sistemin nasıl çalıştığı ve neler yapabileceğinize dair bilgi veren videosuna bir göz atmanızda fayda var.

video linki; http://youtu.be/_d6KuiuteIA

sipariş verirseniz en geç 2013'ün Ocak ayında elinize geçeceğini garanti eden firmanın internet sitesi
www.leapmotion.com'da daha fazla ayrıntıyı bulmanız mümkün.

Değil Efendi'nin renk ve korku meselleri

Aklım zihnim açıldı, bambaşka dünyalara gidip geldim... Uzun süredir hayal gücümü bu kadar zorlayan ve bir o kadar da güzel olan bir eserle karşılaşmamıştım...

[Bir yandan da her bölümde derin nefesler almaktan, ikide bir; rastladığım güzel çıkarımları, mükemmel tanımlamaları gördükçe "Yaa, yaaa... Ne kadar güzel tarif etmiş değil mi yaaa..." demekten bir hâl oldum...]

Coşkumu ve beğenimi bu şekilde aktardığım için kusuruma bakmayın, çünkü çok uzun bir süredir bu kadar güzel bir kitap okumamıştım. (Ve ne yazık ki ismi bilinmeyen, çok fazla tanınmayan kim bilir böyle ne kadar yazarımız var diye de düşünmeden edemedim.)

Okuyunca sizler de bu edebi çalışmanın ne kadar büyük bir birikim ve becerinin eseri olduğunu göreceksiniz.

İsmail Güzelsoy'un "Değil Efendi'nin renk ve korku meselleri" isimli kitabının üzerinde 'Türk Edebiyatı / Roman' yazıyor inanın bu ibarenin böyle bir eserin üzerinde bulunması büyük bir gurur kaynağı. Sayın Güzelsoy'u bütün içtenliğimle tebrik ediyorum, kitaplarının tamamını okuyacağım yeni bir yazar keşfettiğim için çok mutluyum.

Şimdi gelelim teknik detaylara;

Mükemmel bir kurgu, olağanüstü ama çok gerçekçi ayrıntılarla dolu, yalın, abartısız, çok işli ama sade ve akıcı bir anlatım kitabı benzersiz kılmış.

Konu; Değil Efendi isimli bir temaşacının "roman kahramanının macerasını anlattığı" gösterisiyle açılıyor.

Fakat "kahramanımız olayları yaşarken" başka bir anlatıcı romanın en üstüne yerleşip Değil Efendi'yi ve anlatmadıklarını da ekleyerek belli bir çizgiyi takip etmemizi sağlıyor.

Takip ettiğimiz çizgi, yazarın anlatımına ve kitaba ısınmamızı sağlayan zorlu bir ilk 20 sayfadan sonra bizi 40-50 yıl öncesinin Doğu Anadolu'suna (o zamanki şartlar göz önöne alınınca) tam anlamıyla "Dağ başı" diyebileceğimiz Iğdır'a götürüyor.

Bu zorlu ilk 20 sayfayı geçince kitap insandan insana, olaydan olaya "masaldan masala" atlar gibi akıp gidiyor.

Deliler, ermişler, ustalar, uzmanlar, siyasi kaçaklar, polisler, jandarmalar, romantik ruhlular, sert, garip ama gerçekçi çizilmiş akla hayale gelmeyecek müthiş karakterler eşliğinde adeta doğunun sabrını simgeleyen ince bir işçilikle karşımıza çıkan insanlar ve onların her birine dokundukça günümüz insanı için masal gibi gelecek olan yaşanmış garip ayrıntılarla dolu olaylar...

Kitaptaki olayları yaşayanların her birinin farklı karakterlere, ayrı anlatıma, anlayışa ve bakış açısına sahip olmasının ustaca belirginleştirildiği roman hem eski anlatım tarzını hem klasik edebiyatın tanımlamalarla işli sağlam temelini hem de kurgusundaki modern yapısıyla hareketliliği, macerayı, merakı, ayrıntıyı, bilgiyi ve felsefi içeriği aynı potada mükemmel bir şekilde buluşturuyor.

Yazarın "kendi felsefi birikimiyle oluşturduğu ayrıntıları" karakterlerin konuşmalarına gizlemesi (karakterlerin yaşanmış/yaşanmamış olaylarla da bir şekilde yollarının kesişmesi) romanın "gerçekle kurguyu, masalla yaşanmışı" birleştiren mükemmel bir uyum içinde ilerlemesini sağlamış.

Anlatıklarıyla içerik olarak çok değişik bir dünyanın inanılmaz güzeliklerini zihnimize sunan bu eseri farklı şeylerdeki güzelliklere meraklı tüm kitapseverlere mutlaka ama mutlaka öneriyorum.

Bu kitabı bulup okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum, eğer kitap okumayı seviyorsanız ve yaşınız 16'nın üzerindeyse kesinlikle siz de okumalısınız. Eğer bugün anlayamazsanız koyun bir kenara dursun, başka kitaplar okuyun bir üç - beş yıl geçsin tekrar okumayı deneyin ama mutlaka okuyacaklarınızın arasında bulunsun.

En ünlü isimlerin bile romanlarında "doğrudan olayları aktarmayı tercih ettiği" son yıllarda dilimizin yavanlaşmasına üzülürken pırıltılar içinde böyle güzel ve zengin bir anlatımla karşılaşmak başımı döndürdü.

Yanlışlarım varsa kusuruma bakmayın, bir an için herkes koşup bu kitabı alacak ve hiçbir yerde bulamayacaksınız diye heyecanlandım...

(Kitabın kapağına ve arkasında yazılan açıklamalara da sakın takılmayın, alın okuyun, ilk 20 sayfayı geçince o zaten kendi kendini anlatmaya başlıyor. Bu yüzden kesinlikle kitabın konusundan hiç bahsetmiyorum...)

Kitap, Doğan Kitap'tan çıkmış, 310 sayfa ve 18 TL.

Yazarın diğer edebi eserleri: 
Kitab-ı Mukadder/Seni Seziyorum, Ruh Hastası, Rukas, Sincap, İyi Yolculuklar, Çıt yok.

TL ve yanlışlar


Sevgili kareli defter okurları, bu gönderide sizlere TL simgesinin yanlış kullanımıyla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum.

Yaklaşık olarak 25 yıldır fiilen grafikerlik yapan biri olduğum için TL'ye bir simge aranmasının, bununla ilgili bir yarışma düzenlenmesinin (ve ne yapılırsa yapılsın TL harflerinin kullanılarak ortaya çıkarılacak sembolün) gereksizliğini taaa en baştan, bu konuyla ilgili duyuruların çıktığı zamanlar yazmayı düşündüm ama anlatıp açıklamam gereken o kadar çok şey vardı ki hepsi birden aklıma gelince hangi birinden bahsedeceğimi bilemedim.
(açıkçası biraz da üşendim diyelim)

Neyse, şimdi öncelikle bu işin yani (aslında kendisi başlı başına bir kısaltma olan) TL'nin sembolleştirilerek ikinci bir "kısaltmaya" ihtiyacı olup olmadığına bakalım.

Buna giriş yaparken de önce "kısaltma" ne işe yarar bir ona bakalım.

Hepimiz para kullanıyoruz ve "lira" bir şeyin miktarını belirten bir birim olduğu için kullanım sırasında da bunu "20 lira, 50 lira" diye ifade ediyoruz. (20 derece, 30 metre, 15 kilo gibi...)


Yukarıda verdiğim örnekleri yüzlerce farklı birim ismi vererek çoğaltmamız mümkün ve yine bunların hepsi için de bir kısaltma mevcut. (Km., lt., gr., kg., vs.)


Her gün milyonlarca insanın günlük kullanım içinde kilometreyi km. olarak kısaltıp yazmasının işlevsel olarak yarar getirmesi gibi Türk Lirası'nın da TL olarak kısaltılıp yazılması çok normal ve yine pratik olarak fayda getiren bir şeydir.

Aynı işlevsel fayda düşünülerek kullanılan $ işareti de pratik mantık çerçevesinde değerlendirilmelidir. Çünkü Amerikan Doları yazmak $ işareti yapmaktan daha uzun sürer, fatura, irsaliye, muhasebe, gümrük evrakları gibi belgelerde birimlerin yanına eklenince daha fazla yer tutar.

Amerikan Doları'nın uluslararası ticari ilişkilerde ortak para birimi olarak kullanılması $ sembolünün kullanımının da bir yerde ortak terim gibi kabül edilmesini zorunlu kılmıştır. Çünkü uluslararası ticari alışverişlerde ortak bir birim olarak kabül edilmiş olan bu ülkenin parasının tüm dünyanın kullanabileceği ortak bir (harf) kısaltması mevcut değildir. Diyelim biz AD yazarak kısaltıp kullanmaya başladık ama Endonezyalılar bunu anlamaz, USD yazanları Kamerunlular anlamaz. İşte o yüzden uluslararası ticari işlemlerde ortak kullanım için (United States Dollar kısaltması olan USD yerine) $ sembolü kullanılmaya başlanmıştır.

Dünya ticaretinde söz sahibi olanlar "şunu şu kadar $'a ya da £'a veya €'ya satıyorum/alıyorum diyebilirler, kuralları onlar koyar, resmi yazışmalar onların dilinde onların ticari sözleşmeleriyle onların istediği şekilde (onların kullandığı kısaltma, terim ve sembollerinin kullanımıyla) gerçekleşir. Bu durumu değiştirebilmek için, yani uluslararası ticari alanda söz sahibi olabilmek için eğitime, üretime, teknolojiye yatırım yapıp bütün dünyadan talep görecek ürünler üretmekten başka çareniz yoktur. Son yüzyılda bu tanıma uyan Japonya para birimi Yen'i, Çin Yuan'ı  bu şekilde dünyaya kabül ettirmiştir.

Haaa... böyle olmadığı halde kendi para birimini sembolleştiren başka ülkeler yok mu? Var! Ama bir kaç önemli ülkeden başka hangisi biliniyor, buna bakmak lazım.

Mesela ben cebimdeki Türk Lirasını Frankfurt hava alanındaki hiçbir bankada bozdurup da Euro'ya çeviremedim, adamlar asla almak istemiyor. Çünkü onlar için paramızdan altı sıfırın atılıp değer kazanmış gibi görünmesi, güzel bir sembolünün olması hiç önemli değil. Adam bu parayı alırsa bir işine yaramayacağını biliyor.

Neyse, ben bu var olan elle tutulur gerçeklerden bahsedip de benim tam tersi fikrimde olanları fazla gücendirmek istemiyorum, zaten amacım da bu değil. Bir şey yapılacaksa tam yapılmalı, yapılması gerektiği gibi yapılmalı. Görüntüde yapılan şeyler ne yazık ki içeriği, önemi ve gerçeği değiştirmiyor.

Dönelim biz yine ana konumuza, nerede kalmıştık?
Evet, lira da bu şekilde TL. olarak kısaltılmış haliyle günlük yaşamda yerini almıştı. Fakat niyeyse bir şekilde bunun sembolleştirilmesine karar verildi.

Zaten TL olarak iki harfin yan yana yazılmasıyla basit bir kullanım sunan TL kısaltmasının sembolle yazılarak kullanılmasının bana göre yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı Avrupa para birimi Euro ve Amerikan Doları'nın sembollerine özenilmesinden başka bir açıklaması yok.

Bu işin mantığının arkasında, siyasi gücün kendini "Bakın biz ekonomiyi rayına oturttuk, paramız değer kazandı hatta o kadar değer kazandı ki artık Dolar'la Euro'yla başa baş gidiyoruz ama siz bizi takdir etmiyorsunuz. Bari biz bunu size gösterip aklınıza sokmak için paramızı Dolar gibi Euro gibi sembolleştirelim ki iyice bir farkına varın." düşüncesi olduğunu sanıyorum.

Resmi olarak yapılan hizmetleri en iyi şekilde yapmaya mecbur olan siyasi iktidarların hizmetleriyle övünmeleri, biz şunu yaptık, bunu düzelttik vs. demelerini her zaman gereksiz bulmuşumdur... çünkü onlar zaten bunları yapmak için seçilmişlerdir, görevleridir, mecburlardır.

Uzatmayalım...
TL kısaltması yeterlidir, sembolleştirilmesi gereksizdir.

Buraya kadar tamam, bunlar benim şahsi fikrim ama bir yandan da ortada yürürlükte olan bir uygulama var. Biraz da buna bakalım.

Beğenelim beğenmeyelim, gerekli bulalım ya da bulmayalım bir şekilde bu sembolün kullanılması için resmi uygulamaya geçilmiş. İstesek de istemesek de bu şekilde kullanılmaya başlandı...

Peki güzel kardeşim siz bunu yaparken sadece pazarlarda kesekâğıdının üzerine yarım kilo domates 2 TL yazacak olan esnafı mı düşündünüz? Muhasebecinin kullandığı bilgisayar programında bu sembol var mı, oraya yani programa, sisteme veya klavyeye bu sembol nasıl koyulacak?

Cep telefonlarındaki klavyelerde Türkçeye özgü i, ç, ş gibi özel karakterler bile bu cihazları üretenler, yazılımlarını geliştirenler tarafından hiç dikkate alınmıyorken adamların işi gücü yok da bir de senin TL sembolünle mi uğraşacaklar?


Bunlar düşünülmeden girişilen keyfe keder böyle bir uygulama gerçek hayatta da uygulama bulamayacaktır ve TL sembolü yerine yine eskisi gibi TL yazılmaya devam edilecektir. Söylemedi demeyin üç beş sene sonra bunun böyle olacağını göreceğiz.

Bizler toplum olarak yüzlerce hatta binlerce yıl toprak kökenli üretime dayalı ticaretle uğraştığımız için planlarımız en fazla bir iki aşam alıdır. Onlarca detayla ve bunların öncesinde sonrasında neler olacağını planlamakta bir hayli zayıfızdır. Ancak sanayi ve teknoloji devrimleri yapabilen toplumlar üretimden gelen zorunlu planlamayı ve oluşabilecek durumları göz önünde bulundurup plan program yapmaya alışmışlardır.

Bizim bugünkü durumumuz da ne yazık ki bu koşulların oluşmasına imkân vermemektedir.

Her şeyden önce ülkemizin hesap uzmanlarına, planlamacılara, stratejistlere ve teorisyenlere ihtiyacı bulunmaktadır. Bunlar yapılmadan pek fazla ileri gidemeyeceğimiz gibi bugün sadece tüketmeye alıştığımız sanayi ve teknoloji ürünlerini kullanarak sanki bunları biz üretmişiz gibi ülkemizin bir montaj ve pazarlama sahası olduğunu farketmeyerek kendimizi teknoloji üreten bir ülke sanmamız da mümkündür.

Tabii ki son yıllarda artık bütün büyük şirketler çok uluslu oldu, her yerde her türde yatırım yapılıyor bizler de bunlara dahil oluyor hatta uluslararası bu büyük şirketlere ürün ya da hizmet satışı yapıyoruz ama bunlar günümüz dünya ticaretine hakim olmak için yeterli değil.

Ve şimdi gelelim yine konumuza. Bu TL sembolü ile ilgili hiçbir şey yazmayacaktım, zaten gündem dışı kaldığı hatta konu itibariyle eskidiği bile söylenebilir ama şimdi yeni bir uygulamaya daha gidilmiş ve bunların ilk örnekleriyle karşılaştıkça kusura bakmayın ama ben aklıma geleni saydırıyorum. Bu uzun yazıyı yazmamdaki esas neden de aslında budur.

Çünkü ne birey olarak ne de toplum olarak gerizekâlı yerine konmayı hazmedemiyorum. Bu yeni uygulamaya göre TL işareti fiyatı gösteren rakamların başına koyulacakmış, bunun için resmi bir açıklama da yapılmış.


Eh be kardeşim sen bu yazdıklarımın hiç birini düşünmedin, bilmiyorsun ya da önemsemedin ama bunca yıllık Türkçe'nin yapısını da mı boşveriyorsun.
Bugün İstanbul 20 derece diyoruz,
Üçüncü sınıfa gidiyorum diyoruz,
Beş durak sonra ineceksin diyoruz,
Çocuk 15 kilo olmuş diyoruz,
Abim 23 yaşında diyoruz,
Yolculuk iki gün sürecek diyoruz,
14 metrelik kumaş lazım diyoruz ve yüz yıldır
50 lira, 25 lira, 100 lira diyoruz, bunu da
50TL, 25 TL, 100 TL diye yazıyoruz...
Yani her zaman önce sayısal değer sonra ona ait birim söyleniyor...
Şimdi ne oldu da önce TL sembolü koyup sonra fiyat yazıyoruz?
Bu kadar mı Amerikan özentisisiniz, bu kadar mı her şeyi boşverip hiç düşünmeden uyguluyorsunuz?

2000'li yılların ortasında bir zamanlar üç beş kendini beğenen ve bilgiçlik yapan ukala, Euro'yu avro diye okuyup yazıp benimsetmeye çalışmıştı. O zaman da söyledim "Bu yanlış, böyle olmaz "avro ne?" manyak mısınız? Hiçbir kurala hiçbir mantığa uymuyor" diye... Şu anda Allahtan avro diyen cinsler kalmadı ve olması gerektiği gibi herkes Euro'ya okunduğu ve olması gerektiği gibi yûro diyor, ümit ediyorum ki bu TL sembolünü fiyatın başına eklemek de öyle olacak, yoksa ben her gördüğüm yerde saydırmaya devam edeceğim.

zor bir konu...


Evet sevgili kareli defter okurları... Uzun bir aradan sonra hepinize tekrar merhaba...

Merhaba diyerek yazmaya başlıyorum ama yazacaklarım hem üzücü hem tatsız hem de yazması bir o kadar zor şeyler... fakat kendimi bu konu üzerine yazmaya zorunlu hissediyorum.

Eşimin annesi geçirdiği bir beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. İyi bir insandı ve kendi annem gibi sevdiğim için de çok üzüldüm... Eşim, kardeşi, babası, torunları perişan oldu, hepimiz çok büyük bir acı yaşadık.

Sevdiği birini kaybeden kim acı duymaz, kim üzülmez ki? Çok doğal ama bir o kadar da kabul edilmesi zor bir durum. Hep birlikte el ele verip birbirimize destek olup bu dönemi atlatmaya çalışıyoruz.

Hayata yeni gelen sevimli küçük bir bebeğin etrafına saçtığı sevinç ne kadar hayatın bir parçasıysa, ölüm de etrafındakilere getirdiği acıyla bir o kadar hayatın bir parçası.

Ölüm üzerine söylenen milyonlarca şeyin üzerine bir şeyler söylemeyi gereksiz görüyorum, yazarlar, şairler, bilim adamları, din kitapları söylenebilecek her şeyi söylemiş... Ne kadar üzülsek ne kadar acı çeksek ve ne kadar ölenle ölmeye kalksak bile ölen geri gelmiyor, ölenle ölünmüyor.

Bir süreliğine hayata küssek bile hayat devam ediyor, çoluk çocuk okula büyükler zorunlu olarak işe gidiyor... Zamanla insan her şeye alışıyor.

Benim de epey bir yaşım var, gördüm geçirdim, zamanı geldikçe sıralı sırasız birçok yakınımı kaybettim, üzüldüm, yıkıldım, zamanla toparlanıp ölüm fikrine alıştım...

Bir yaştan sonra ölüm kavramını hayatın bir parçası olarak kabul edip kanıksıyorsunuz, bu da belli bir hayat tecrübesinin sonucunda oluyor ama yine de insanın öğrenip tecrübe kazanacağı çok şey oluyor.

Bugüne kadar ölüm hakkında okuduklarımız, yaşadıklarımız, görüp duyduklarımız kitaplar doldurur ama bazı şeyler ancak yaşanınca öğreniliyor.

Mesela ben bu yaşadığımız son ölüm olayıyla çok önemli bir şey daha öğrendim ki bu yazıyı yazmamın esas sebebi de bu.

Bir yakınımız ya da tanıdığımız biri hakkın rahmetine kavuşunca hemen yakınlarını arar baş sağlığı dileriz. Bu baş sağlığı dilemeyle de bir yandan başka şeyler öğreniriz; Yapabileceğimiz bir şey, halledebileceğimiz bir pürüz, yardım edebileceğimiz bir konu var mı? Cenaze ne zaman nereden kalkacak? vs. vs. vs. ... Sonra da mümkün olursa vefat edenin cenaze namazına katılmak için söylenilen vakit söylenilen camide bulunur cemaatle birlikte cenaze namazında bulunuruz.

Ne yalan söyleyeyim bugüne kadar benim cenazelere katılımım bu şekilde oldu, böyle gördük, bunları yaşadık, biz de böyle yaptık.

(Tabii ki diğer ayrıntıları ve yaşanan süreçte yapılması gereken geleneksel ve dini şeyleri yazmama gerek yok, onları zaten büyükler, yakın çevrenizdekiler ya da cenazenin sahipleri yol gösterip gerekenleri söylüyorlar.)

Neyse işte; esas olay ve ayrıntılar meğer buradaymış...

Bir cenazeye katılmak meğer sadece cenaze törenine katılmak değilmiş, ne yazık ki bunu da yaşarken çok zor tecrübe ederek öğrendik.

Bunu da süreç olarak kısaca anlatmak istiyorum ki sizler de öğrenip çevrenizde böyle bir şey olursa yardım edebileceğiniz diğer şeyleri öğrenin ve yapabildiğiniz kadar bu işlerin içine girip yardım etmeye çaba göstererek acılı insanların acısını hafifletmeye yardımcı olun.

Bilmiyor muyduk? Biliyorduk... Duymamış mıydık? Duymuştuk... Görmemiş miydik? Görmüştük... Ama neyin ne olduğunu anca birebir işin içine girince öğrenebiliyorsunuz. Bugüne kadar bu ayrıntıları hiç kimse söyleyip anlatmamıştı.

Evet, insanın ölüm karşısında acısı ve üzüntüsü büyük, kafası dağınık oluyor ama bir şekilde bu işlerin de halledilmesi gerekiyor.

Annemiz ani bir beyin kanaması geçirip hastanenin acil servisine kaldırılmıştı. Burada yapılabilecekler yapıldıktan sonra yoğun bakım ünitesine alındı. Beş gün burada kaldıktan sonra da vefat etti.

Yoğun bakımdan kesin ölüm haberinin verilmesi üzerine gidip sorumlu doktorla konuşup bu haberin direkt olarak yüzünüze söylenmesini de üstlenmelisiniz. Ailenizden bazıları bu süreci kaldıramayacağı için onları bu görüşmenin dışında tutmanız da önemli.

Daha sonra hastanenin yapacağı evrak düzenleme işlemlerini bekliyorsunuz, bunlar bitince size cenazenizi almanız için saat veriliyor.

Bu aşamadan sonra her şeyden önce koşturulması gereken bir “mezar yeri ayarlanması”, resmi belgelerin çıkarılıp mezarlığa gidilerek mezarın açılması işlemi var. Bu belki de bu işlerin en hafifi sayılır, çünkü bir de gidip cenazeyi teslim alma süreci var.

Saati gelince mezarlıklar müdürlüğünün tahsis ettiği cenaze aracıyla hastaneye geliyorsunuz. Burada devreye girerek, vefat eden kişinin en yakını olanları başka araçlarla göndererek cenaze arabasına siz binerseniz daha iyi olur. Çünkü mezarlıklar müdürlüğünden o cenaze arabasına binmek ölümden beter. Kaderimizde varmış, araca bindik fakat insanın üzerine binen o ağırlığı ve üzüntüyü tarif etmem mümkün değil.

Araç hastanede morgun kapısına yakın bir yere park ediyor, siz gidip morgdan cenazenizi teslim alıyorsunuz ama o filmlerde seyrettiğiniz sahneleri unutun, gerçek çok daha farklı.

Oradaki görevliler hep bu işlerle uğraştığı ve sonuçta ölen kişi kendi yakınları olmadığı için normal bir şey yapıyorlarmış gibi davranıyorlar ki böyle davranmaları çok doğal.

Fakat ölen kişinin teşhis edilip doğru cenazeyi aldığınızdan emin olmak için sarıldığı geçici kefenin açılarak size gösterilip onayınızın alınması gerekiyor. Buna dayanmak ve bu işlemi yapmak çok ama çok zor.

Sevdiğiniz birini o şekilde görmeye dayanmak, onu oradan kendi ellerinizle alıp tabuta yerleştirmek dayanılır gibi değil.

Allah kimsenin başına vermesin ama verirse de işte bu işlemleri yaparak insanların acısının daha da derinleşmesine biraz da olsa engel olabilirsiniz. ki daha o tabutu taşıyıp cenaze arabasına koyması, oradan dini vecibeler gereği cenaze için yıkanmasını sağlamak için gasilhaneye götürülüp tabuttan çıkarılması, yıkanacağı yere yerleştirilip yıkanmasını beklemesi, namaz vaktine kadar oradaki morga koyulup alınması ve tekrar cenaze arabasına götürülmesi süreci var.

Bundan sonrası ise herkesin bildiği gibi cami avlusunda musalla taşına konması ve cenaze namazı sonrası defnedilmesi ile bitiyor ama eğer bu aşamada cenazeye katılıp sadece dua edip gidiyorsanız inanın o cenazeye katılmamış sayılırsınız, ben bunları yaşadıktan sonra meğer bu güne kadar hiçbir cenazeye katılmamışım diye düşünüyorum.

Bütün bunları yazdım çünkü aileden birinin ölümü yaşanabilecek acıların en büyüğü, bu büyük acıyı yaşayanların acısının daha da büyümemesi için bu süreçte yapılacak her türlü işleme koşup yardım etmek belki onların acısını hafifletmeyecektir ama daha büyük üzüntüler yaşamalarına engel olmamızı sağlayabilir.

Bugüne kadar yakınlarını, sevdiklerini kaybeden herkese baş sağlığı ve sabır dileyerek, ölenlere de Allah'tan rahmet diliyorum.

22 Mayıs 2012

duyuru

Sevgili kareli defter okurları, geçen 10 günlük süreç içinde çok kötü günler geçirdik ve ne yazık ki eşimin annesini kaybettik. Yakında tekrar buradayım, mail atarak halimizi hatırımızı sorup baş sağlığı dileyen herkese çok teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere...

08 Mayıs 2012

RS fm

Olayların iyi kötü yanlarını nedenleriyle gösteren, yabancı kaynakları yakından takip eden, konuların uzmanlarıyla başarılı röportajlar yapan Atilla Güner'le Akşam postası isimli radyo programını kaliteli habercilik anlayışından dolayı herkese tavsiye ediyorum.


Sokaktaki adamdan en yukarıdakine kadar herkes Suriye'de kaçırılan iki gazeteciye ne olduğunu bilmiyorken bir ay önce yaptıkları programda iki gazetecinin Suriye istihbarat servisinin elinde bulunduğunu, hatta kendilerinden bilgi alınmak için zor kullanıldıysa işkence izlerinin kaybolmasının beklendiğini ve bir iki ay içinde geri gönderileceklerini...

İki üç ay öncesinden Sarkozy'nin Fransa seçimlerini kaybedeceğini, Hollande'nin ikinci turda seçimi alacağını...

Suriye'deki olayların Kuzey Irak'taki petrolü Suriye üzerinden aktarmak için kurgulandığını, Annan planının geçici bir süre vakit kazanmak için kabul edileceğini ama sonradan Suriye hükümetinin yine buna uymayacağını...

Başkanlık sistemini, süt olayını, 4+4+4 sisteminin ayrıntılarını vs. vs. vs. yüzlerce önemli haberin arka planını aylar önce hep buradan takip edip öğrendim.

RS fm, İstanbul'da 106.4 fm bantından yayın yapıyor,
Atilla Güner'le Akşam postası hafta için her gün saat 18:00'de (tekrarı 24'te) yayınlanıyor.

Daha önceden Radyo Kuzey olan isimlerini RS fm olarak değiştiren ve yayın alanlarını genişletmek için yeni frekanslardan yayın yapan RS fm'in illere göre yayın frekanslarına www.rsfm.com.tr
adresinden ulaşabilir, isterseniz bilgisayarınızdan canlı olarak yayını dinleyebilirsiniz.

Eğer fazla meraklıysanız ve sadece sabahları dinleyecek bir haber programı arıyorsanız; gazete haberlerinin de okunduğu "sabahları saat 07:30 - 09:00 arası yayınlanan" Murat Cengizer'le Sabah programını da tavsiye ederim. (Olur da dinlerseniz bu programa telefonla bağlanan Vecdi Tamer'in yorumlarını çok dikkatli dinlemenizi ayrıca belirtmemde fayda var, kendisi çok değerli çok özel bir insan ve evrensel ama çok farklı bir bakış açısı var, kaçırmayın derim.)

RS fm'in sabah ve akşam haber programlarını dinlemeye başladığınızda habercilikte yorum ve içeriğin ne kadar önemli olduğunu net bir şekilde görebiliyorsunuz.

RS fm'i dinlemeye başladıktan sonra sabah işe gittiğinizde bayatlamış gazete haberlerinin, akşam eve döndüğünüzde uyduruk televizyon kanallarının; taraflı, eksik, çarpıtılmış ya da eskimiş haberleriyle vakit kaybetmeyeceğinize eminim.

Hangi konu olursa olsun kaliteli iş yapanları gördükçe memnun oluyorum ve haliyle güzel bir şey olduğu için de başkalarına tavsiye ediyorum.

RS fm yayın ekibine başarılarının devamını dilerim.

07 Mayıs 2012

her şeyden biraz mı, bir şeyin hepsi mi?


Bazı okurlar mail atıp "...niye bu kadar birbirinden farklı konular üzerine yazdığımı, aslında -xxxxxx- konusu üzerine olan yazılarımı çok ama çok beğendiklerini..." söyleyerek "hep o konu üzerine yazarsam sitenin tam da istedikleri gibi olacağını..." belirtiyorlar.

Bu sabah yine benzer bir mail alınca hem sizlerle biraz dertleşeyim hem de bu konu üzerine küçük de olsa bir açıklama yapayım istedim.

Tamam, iyi güzel... o konuları ben de çok beğeniyorum, çok seviyorum, merak edip araştırıp okuyorum ama diğer konuları da aynı şekilde sevip merak ediyorum... (E, şimdi ne olacak?)

Kaldı ki tek konu üzerine düşünüp, tek konu üzerine düzenlenmiş şeyleri araştırıp geliştirmek pek de bana göre değil. Çünkü her şeyi birden içine alan büyük bir bilgi alanının, insanlara daha geniş bir bakış açısı kazandıracağını düşünüyorum.

Kendi uzmanlık alanınıza odaklanırsanız o konu üzerine en iyilerden biri olabilirsiniz ama uzmanlık alanınızın (başka dalların da yardımıyla evrilerek) bir sonraki büyük adımının ne olacağını kestirmeniz güç olabilir. (bu mantığın genelde hayatın her alanında geçerli olduğunu da düşünürsek...)

Bilgisayar denilen mucizevi aleti ismi elektrik ve ampülle birlikte anılan Edison'un General Electric şirketinin yapabileceğini düşünüyorlardı ama IBM yaptı.

Sonra bilgisayar sistemlerinin son kullanıcının anlayacağı şekle getirilmesi için kullanıcı arayüzlerini IBM'in yapması beklenirken, bilgisayarları işletim sistemi sayesinde Microsoft "PC" haline getirdi.

Fakat; İnternete Microsoft yerine Google hakim oldu. Sosyal paylaşımda ise Google yerine Facebook atılım yaptı.

Üç aşağı beş yukarı neredeyse birçok konuda bu "bu şekilde işler" ve kendi işinin uzmanı olan yerine başka bir konuda gelişmeye açık diğer bir firma yenilikçi bir fikirle o ortamı alır başka bir alana taşır... (Nokia'nın hakimiyetini dokunmatik ekranlı iphone'uyla kıran Apple ve işletim sistemiyle bunları birleştiren Samsung'u bir düşünün)

Sınırım ne demek istediğimi anlatabildim.

Bir konu yerine birçok konu daha iyidir. Evet, para kazanmak için bir işte uzman olmak tabii ki şart ama ben burada ne para kazanmaya çalışıyorum ne de uzmanlık taslıyorum. Hayat birçok şeyden oluşuyor, bunlardan hangisi dikkatimi çekerse onunla ilgilenip beğendiğimi (ya da beğenmediğimin beğenmediğim taraflarını) burada yazıyorum hepsi bu...

Evet, bir konu üzerine uzman olmak, o konunun derinlerine inip en ince ayrıntılarına kadar didikleyip bulduğunuz şeyleri herkesin dikkatine sunmak ve paylaşmak gerçekten de güzel bir şey ama bu sefer de yazılanları sadece o konuya meraklı olan sınırlı sayıdaki "ilgilisi" okuyor.

Eğer böyle bir şey yapacak olsaydım 25 yıl profesyonel olarak gerçekleştirdiğim grafik sanatlar ve masaüstü yayıncılık üzerine bir site açmam gerekirdi, ki böyle bir şey benim için çok sıkıcı olurdu.

Zaten ben "Aman, acaba ben ne yazarsam beni daha çok insan okur?" derdinde olan biri değilim.

Amacım kendi tükettiğim her türlü kültürel malzemeyi paylaşıp aynı zevklere ve düzeye sahip olan insanlara güzel bir şeyler verebilmek. Bulup keşfettiğim şeyleri sadece kendi zihnimde tüketip paylaşmamak suçmuş gibi geliyor.

Hayatın içindeyiz, hayat müzikle, kitapla, filmle, bilimle, sanatla devam ediyor her gün bunlarla karşılaşıyoruz. O zaman bunların hepsinin yer alması kadar doğal bir şey yok diye düşünüyorum. [Zaten sitedeki etiket listesinin amacı da bir şekilde belli konuları özellikle takip edenler ve istemediği şeyleri okumak zorunda kalanların bunları atlamasını sağlamak amacıyla koyulmuştur, isteyen en çok sevdiğini takip eder isteyen hepsini...]

Bu konu üzerine her türlü yorumlarınıza açığım ama tek sesli, tek tip kültürel malzemeyle oluşturulacak sitelere sıcak bakmadığımı şimdiden belirtmeliyim... (ki zamanında sadece görsel sanatlarla ilgili 10.000 fotoğrafın bulunduğu bir naylondefter bloğum, güzel ve farklı müzik kliplerinin yer aldığı bir müzik bloğum ve bir de sadece seyrettiğim filmleri yazdığım film bloğum da oldu ama inanın benim için hiçbiri karelidefter gibi olamadı.)

04 Mayıs 2012

re-soul


Hayranlarını dört yıl beklettikten sonra çıkan Santigold'un yeni albümü "Master of my make believe" bende büyük hayal kırıklığı yarattı :(

Dün buna kafayı çok taktığım için bugün sağa sola saldırıp yeni bir şeyler bularak kendimi düzeltmeye çalıştım :)

Fakat Amerika'da hızlı bir şekilde "Soul" tarzına kayan kitlesel müzik eğilimi etrafı öylesine sarmış ki kendimi düzelteyim derken bunları dinleyip daha bir bunalım takılmaya başladım :)

Evet, Soul tarzı yeniden doğuyor gibi, ben blues, funk ve soul yüklenmekten memnunum, bakalım siz bunları dinleyince ne düşüneceksiniz?

İşte size haftasonu için güzel bir kaç parça...

Öncelikle şu muhteşem "Do you love me"yi yapmış olan Lee Fields'ın yeni çıkan albümününden (albümle aynı ismi taşıyan) "Faithful Man"'i buldum...

ardından da;

Melanie Fiona'nın dörtgözle beklediğim yeni albümü "The MF life"ı bulup
Bones ve
Running'i daha ilk dinlemede beğendim.

[ve bir son dakika parçası olarak da az önce bulup dinlediğim bol ödüllü Soul ve R&B şarkıcısı Ledisi'nin Pieces of me albümünden Hate me'yi dinlemenizi öneriyorum.]

(linkler sanatçıların resmi albüm tanıtım videoları olmadığı için büyük bir ihtimalle yakın zaman içinde youtube'tan kaldırılacaktır, eğer videolara ulaşamazsanız sanatçı ismi ve parça ismini yazıp youtube içinde aratarak aynı parçalara kendiniz de ulaşabilirsiniz.)

03 Mayıs 2012

Stella! [deneysel tiyatro projem]


Öncelikle bu proje fikrini tetikleyen etkenlerle başlamak istiyorum...

Modası geçmiş gibi görünse de tiyatroyu severim.

(Bu arada öğrencilik yıllarımda bir iki oyunda oynamışlığım olduğu gibi gençliğimde tanınmış bir iki ismin düzenlediği amatör tiyatro kurslarına katılmışlığım olduğunu da belirteyim.)

Okumayla aram iyi olduğu için birçok tiyatro eserinin kitaplaştırılmış senaryolarını ya da oyunlaştıralan birçok eseri de severek okudum. [ Hatta kısa bir iki oyun yazmışlığım da vardır :) ]

Günümüz teknolojisine endeksli gelişmiş medya araçlarının olmadığı, gazete ve dergilerin belli grupların kontrolünde çıkarıldığı zamanlarda da hem Avrupa’da hem ülkemizde özgür düşünce ve fikirlerin yayıldığı yerler olarak tiyatronun ayrı bir yeri ve önemi olduğunu da bu bilgilere ekleyelim.

(Uzun lafın kısası, birçok nedenden dolayı, her ne kadar ilgilenip takip edemesem de tiyatroyu sevdiğimi ve gönlümde bu işin farklı bir yeri olduğunu inkâr edemem.)

Geçenlerde; tanıdıklarımızdan birinin çocuğuyla “Sinema ve tiyatro” karşılaştırması yaptığı (ilkokul) ödevi için uzun uzun konuştuk. Her ikisinin de artılarını eksilerini ortaya koyup hangisi üstün diye epey bir bilgi alışverişinde ;) bulunduk.

Sonuçta teknoloji ve getirdiği imkânlar sayesinde sinema (ödev notlarındaki açıklamalarda) üstün gibi görünse de gönlümdeki tiyatronun yeri tabii ki değişmedi :)

Şimdi bu anlattıklarımın üzerine siz bir de son bir iki haftadır tiyatroların devlet tekelinden kurtulması ya da belediyelere devredilmesiyle ilgili çıkan haberleri de ekleyin...

Eveeet, demek ki tiyatro “sorun olarak” da olsa gündemde yerini almış bulunuyor ve bu konuda herkes bir şeyler söylüyorsa benim de bir iki laf etmemem mümkün değil gibi görünüyor :) ama tabii ki her zaman olduğu gibi ülkenin iç işlerine karışacak, kıt aklımla ona buna veryansın edip bir tarafı suçlayarak öteki tarafa destek olacak halim yok...

Tiyatro bir sanat ve kültür olayıdır, kabiliyeti olan, kendine güvenen çıkar oynar, oyun tutarsa para kazanır o tiyatro da hayatta kalır. Hayatta kaldıkça da o oyunlarda emeği geçen sanatçılar varlıklarını sürdürüp sanatlarını icra etmeye devam ederek kalıcılıklarını perçinler...

Peki yeni isimler, yeni oyunlar için destek olunmayacak mı?

Tabii ki olunacak; Bütün tiyatrolardan katılımcıların bulunduğu bir konsey oluşturulur.
Bu konsey; desteğe ihtiyacı olan tiyatroların oynayacağı oyunun başarılı olacağına inanırsa para kazanan oyunlardan ayrılan destek fonuyla destekler...

Şimdilik ortada dönen konu için aklıma gelen çözüm bu ama benim bu yazıyı yazarken aklıma gelen şey bambaşka bir tiyatro projesiyle ilgiliydi.

Projem sahne ve oyuncu ilişkisini biraz karıştıracakmış gibi görünse de aslında oturulup sakin sakin düşünülerek adım adım planlanırsa olmayacak bir şey de değilmiş gibi geliyor ya neyse... İşte düşündüğüm tiyatro projesi;

Bu işin tamamı nasıl yapılır, oturup da ne kadar sürede yazılır, her bir konuşma her bir sahneye ve role göre tek tek nasıl ayarlanır bilmiyorum ama yapılır mı yapılır. (Ben bir iki dakikada birazını yapabildiğime göre profesyonel olan tiyatro oyunu yazarları da tamamını yapabilir diye düşünüyorum.)

Geçelim şimdi açıklamaya;

Bu iş için olabildiğince büyük sahnesi olan bir tiyatroyu en baştan ayarladığımızı düşünüyoruz.

Elimizde özel olarak hazırlanmış bir senaryo metni bulunacak (ki aslında işin en zor kısmı da bu özel senaryo)

Bu oyun için iki ayrı oyuncu grubu hazırlanacak...

Sahne, yan yana iki ayrı sahneye bölünecek... ama seyirci her ikisini de aynı anda görecek şekilde düzenlenmiş olacak...

Soldakine sahne bir, sağdakine sahne iki diyelim...

Şimdi de bir örnekle bu düzen içinde oyunun nasıl bir şey olduğunu açıklamaya çalışayım; (Ben anlatayım siz gözünüzde canlandırın...)

Her iki sahnede de aynı anda kapı çalar.

Sahne 1
(Bir evin salonu kapıyı adam açar )

Sahne 2
(İşyerinde büro ortamı)

Sahne 1 ve 2
(İki sahnede de aynı anda kapıdan içeri bir kadın girer.)
Sahne 1’de kapıyı adam açıp kadını karşılar.
Sahne 2’de kadın kapıyı vurup "gir" denmesini beklemeden
İçeri girer.

Sahne 1
Adam; “Ooo! nereden çıktın sen yahu?”
Kadın; “Şöyle bir uğrayayım dedim, anlarsın ya...”

[Sahne 2’de de oyun bu diyaloglara göre eş zamanlı olarak oynanır.]
Farklı olan; sahne 1’de bir adam hafif şuh bir kadını karşılıyor, sahne 2’de ortayaşın sonlarında muhasebeci tipli biri, işçi görünümlü önlüklü orta yaşın üzerinde bir kadınla konuşuyor.
Buna bağlı olarak; aynı şeyler konuşuluyor olsa da seyirciye yansıyan sahne 1’deki kadınla adam “bir ilişki geçmişi olduğu” izlenimi verirken, sahne 2’de bir kadının kendinden biraz yetkili gördüğü bir üstüne (belki de müdür) içeride olan bir şeyi söylemek için geldiği düşünülüyor.

Devam ediyoruz.
Dış ses (kadın ve erkek olarak değişimli birçok seslendirmeci her iki sahne için tek dış ses olarak konuşuyor olabilir ya da bir o sahnedeki, bir diğerindeki oyuncular kendi konuşabilir, bu daha önceden planlanıp düzenlenir.)

Sahne 1
(Kadın, parmağını eşyaların üzerinde gezdirerek odada dolaşmaya başlar.)

Sahne 2
(İşçi kadın, müdürün masasının önündeki koltuklardan birine oturup gizli bir şey söylüyormuş gibi etrafı kontrol ettikten sonra oturduğu yerden adama doğru yaklaşarak...)

Kadın; “Biliyorsun para olmadan bu işler biraz zor...”
Adam; "Orası kolay. Sen yeter ki evet de."
Kadın; "Ben razıyım da kocam ne olacak?"
Adam; "Canım, o kadarını ben de düşündüm. Elbet yapacağız bir şeyler."
Kadın; "İstediğini yapacağım ama işte ya benden şüphelenirse?"
[Kadınların her iki sahnedeki ortak dış sesiyle her iki sahnede de diyaloglar gerçekleşir]

Evet hem sizi fazla yormamak hem de yazıyı uzatmamak için buraya kadar olayı anlaşılır kılabilmek için her iki sahnede olup biteni kısacık bir örnekle anlatmaya çalıştım...

Burada amaç oyunun tamamını yazıp anlatmak değil, benim deneysel tiyatroyla ilgili projemin mantığını aktarabilmek.

[ Zaten istesem de şu anda otobüste zıplayıp dururken cep telefonuyla daha fazla yazmam mümkün değil gibi görünüyor:) ]

Sanırım nasıl bir şey düşündüğümü doğru şekilde aktarabildim...
Bu oyunun uygun bir konu üzerinde ortak diyaloglarla her iki sahneyi de kapsayacak şekilde devam ettiğini, sahnelerdeki hareketlerin farklı farklı oyunlarla ilerlediğini ama her iki sahneye uyan diyaloglar olduğunu düşünün...

Diyaloglar aynı ama sahnede olup biten, oyuncuların yerleri, durumu, dekorlar, zaman, tavır ve izleyiciye yansıyan izlenim farklı.

Fakat seyirci her ikisini aynı anda izliyor her ikisini birden takip edip zihninde aynı anda iki olayı birden kurguluyarak düşünmek zorunda kalıyor..

Fikir ve projem bu...

Uygulanır uygulanmaz bilemem... ama uygulanırsa her iki oyunun birbirine gönderme yaptığı bölümler olabilir, birinde çok durağan bir sahne varken diğerinde çok hareketli şeyler olabilir, seyirci için tam bir beyin jimnastiği olması yanında çok da eğlenceli, dolu dolu bir gösteri olur...

Yazıp oynama ve sahnelenme aşamasındaki sorunlar yeri gelince konunun mantığına göre uygun şekilde aşılabilir, yeniden düzenlemelere gidilebilir.... ve sanırım dünyada bu güne kadar böyle bir şey denenmemiş... düşünüp bulup yazıp anlatması benden uygulaması sizden, vaktim olsa bunlar benim için iş değil oyunun tamamını da yazarım ama ne yazık ki bütün gün bir işyerinde çalışır vaziyette bulunmam gerekiyor ;)

Hani o buluşu, bu geliştirmeyi, şu sanatsal projeji düşündük yazdık da tiyatro için bir şeyler düşünmemiş olmayayım diye bunu da buraya yazayım istedim. Bakarsınız bir gün delinin biri bulur ve yapmayı düşünür de ben gibi bir deliyi de hatırlarlar:)

02 Mayıs 2012

in search of a midnight kiss [film]

Psikoloji, romantizm,
bunalım,
yalnızlık, ilişkiler,
bunalım,
aşk, ayrıntılar, hayat,
bunalım,
cinsellik, arkadaşlık,
bunalım,
depresyon, melankoli,
bunalım...
ve az biraz da mizah.

Bu konularla ilgili bir filmin içinde bu kadar bunalım olunca seyretmemek olmaz :)

Wilson, sevgilisinden yeni ayrılmış, yalnızlığın getirdiği bunalımı yaşarken ev arkadaşı kendisine internetten birini bulabileceğini söyler.

Hemen, az öz bir profil yaratılıp internetteki arkadaş bulma sitelerinden birine koyulur. İlk gelen telefonla da güzel bir randevu ayarlanır, üst başa çeki düzen verilip arkadaşın arabasıyla buluşmaya gidilir, fakaaat...

Wilson’la buluşmaya gelen Vivian isimli kız oldukça sıkı ve bir o kadar da farklı biridir. Anlayacağınız Wilson’ın işi epey bir zordur... Kız, kuralı koyar; akşam altı’ya kadar birlikte olup kendisini ikna edebilirse Wilson’la çıkmaya başlayacaktır.

Film bu şekilde yuvarlanıp giderken gerçekçi diyalogları ve abartısız Amerikan insanlarından portrelerle, değişik, güzel ayrıntılarla insan psikolojisinin derinlerine inip gerçekçi anlatımıyla seyirciyi kendisine bağlamayı başarıyor.

Görüntü yönetmeninin estetik işçiliğiyle güzel sahneler sunan filmde senaryonun ayrıntılarla süslü içeriği birçok yerde kesişince de ortaya izlemesi güzel bir sinema eseri çıkıyor.

Bazı açık saçık sahneleri ve konuşmaları yüzünden 16 yaş altına uygun olmayan bu filmi altyazısız Türkçe dublajla seyretmenizi özellikle tavsiye ediyorum.