30 Temmuz 2012

Amin Maalouf - Yüzüncü ad

Kitabın kahramanı Baldassare Embriaco, yaşadığı devirde "1666 yılında dünyanın sonu gelecek." söylentisine kendisini kaptırmamaya çalışan (sahaflık da yapan) bir antikacıdır.
Fakat kıyamet alametlerinin bir bir ortaya çıktığını savunanların kulaktan kulağa bu kehaneti yayması karşısında o da zamanla bu söylentilere ilgi duymaya başlar.


Aynı sırada bu söylentilerle adı birlikte anılan "Yüzüncü ad" diye de bir kitap vardır.


İddia edildiğine göre bu kitapta Allahın yüzüncü adı vardır ve bu yüzüncü adı öğrenenler eğer dualarını bu yüzüncü adı anarak yaparlarsa diledikleri şeyler kabul olmaktadır.


Tabii ki herkes gibi kitabımızın kahramanı da bu kitabın varlığına ve hakkında söylenilenlere inanmıyordur ama bir gün inanılmaz bir tesadüf onu bu kitapla karşılaştırır... fakat aynı şekilde yine inanılmaz bir tesadüf sonucunda da kitap el değiştirir.


İşte bundan sonra kahramanımız bir seyyaha dönüşür ve "dünyanın son günlerini yaşadığı"nın düşünüldüğü 1665 yılında Antakya'dan İzmir'e, İstanbul'dan Sakız Adası'na, Londra'dan Cenova'ya kitabın ve kaderinin izinde maceradan maceraya sürüklenip durur.


Konya'da veba salgınını, İzmir'de Osmanlı'ya diklenen Yahudi Sebetay'ı, Sakız'da kaçakçıları, Londra'da büyük yangını görür fakat cesaret isteyen yolculuklarına devam etmek zorundadır çünkü birlikte bu yolculuğa çıktığı yeğenlerini ve sevdiği kadını ayrı ayrı yerlerde bırakmak zorunda kalmıştır...


Kitabı okumak isteyenlerin okuma zevkini bozmamak için konuyla ilgili fazla ayrıntıya girmem doğru olmaz, o yüzden konu kısmını yeterince açıkladığıma emin olarak burada kesiyorum.


Amin Maalouf gerçekten büyük bir yazar ve bugüne kadar okuduğum kitaplarının hepsini beğendim. Macerayı, gizemi, tarihi anlatıları, geçmiş zaman insanlarının yaşadıklarını büyük bir başarıyla ele alan yazar edebiyat dünyasına okuması çok keyifli güzel bir eser daha kazandırmış.


Kurgusuyla, insan psikolojisinin ikilemleriyle ve dünyayı kavrayan genel anlatı biçimiyle evrensel bir yazar olduğunu yazdığı bu eserle bir kez daha ispatlayan Amin Maalouf'un Yüzüncü ad'ını okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 400 sayfalık kitabın fiyatı 21 TL.

King of California [film]

Farklı ve güzel bir film... Şiddet yok, silah yok, açık saçık şeylerle dolguya gerek görülmemiş, konuyla ilgisiz aşk konusuyla kafa karıştıran şeyler yok, ne anlatmak istiyorsa o...

Anneleri evi terkedince baba kız zorlu bir hayata girişiyorlar. Baba müzisyen ve hayal dünyası geniş ama hiçbir işte de tutunamamış.


İntihara kalkışınca akıl hastanesine yatırmışlar fakat kız da tek başına kalınca geçinmek için çalışmaya başlamış ve okulunu bırakmış.

Neyse işte iki yıl geçiyor ve baba hastaneden çıkıyor kızıyla eve dönüyorlar. Başlarda babanın garip davranışları oluyor, kızıyla da araları biraz açık. Fakat sonra anlaşılıyor ki baba hastanede bir günlük okumuş ve bu günlüğü yazan 16. yy'da Amerika'ya gelmiş bir ispanyol misyonerinin hazinesini arıyor.

Kız önce babası iyice delirmiş sanıyor ama baba kızına kitabı okuması için ısrar ediyor ve tüm ayrıntıları anlatıyor.

Yavaş yavaş kız da havaya girince baba kız hazineyi aramaya başlıyorlar fakat aradan geçen yüzyıllar günlükte anlatılan nehirlere kadar çoğu yeri değiştirmiştir.

Modern bir şehirde binaların ve alışveriş merkezlerinin içinde define aramak gerçekten deli işi bir şeydir ama baba kız bu maceraya gözleri kapalı girerler.

Film, böyle bir konuya sahip olmasına rağmen bir o kadar da gerçekçi ve mantıklı bir şekilde ilerliyor. Seyredilince kendisini takip ettiriyor. Tamam bir sinema baş yapıtı değil ama güzel bir film ve kendisine vakit ayırmaya değecek kadar da kaliteli. Seyredilecek filmler arsında bir yerlere not ederseniz hayal kırıklığı yaşamazsınız.

turtles can fly (Kaplumbağalar da uçar) [film]

Irak savaşına bir hafta kala başlayan filmde Türkiye sınırındaki bir köydeyiz.

Mülteci kamplarıyla iç içe geçen köyde çocuklar çoğunlukta. Etraf mayın tarlalarıyla dolu ve herkes savaşın ne zaman başlayacağını merak etmekte.

Köyde televizyon antenleri ve uydu kuran bir çocuğa yaptığı işten dolayı "uydu" ismini takmışlar ve "uydu" çok uyanık bir çocuk, bütün çocukları çekip çeviriyor.


Filmin başlarında Halepçe katliamından kurtulma mucizesi gösteren üç çocuk da buradaki mülteci kamplarına gelir. Uydu, bu çocukların arasındaki bir kıza ilgi duymaya başlar fakat kızın yanında mayın yüzünden kollarını kaybetmiş bir çocuk ve bir de annesi babası olmayan bebek denilecek yaşta başka bir çocuk daha vardır.

Uydudan televizyon seyrederek savaş hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışan köylüler, tarlalarındaki mayınları temizletmek isteyen tarla sahipleri, mayınları alıp satan silah tüccarları ve oradaki ağır yaşam koşulları içinde geçen hayat çocukları bu yaşında bulup cehenneme atmıştır ama hepsi de yaşamak zorundadır...

Durum tespitinden öteye gidemeyen, bir iki küçük ayrıntı sahnesi dışında bilinen şeyleri aşamayan ve sonuçta da savaşın, yokluğun, insanların vahşiliğini anlatan diğer filmlerden ayrılacak fazla bir özelliği olmayan orta kaliteye yakın "Batılı düşünce sisteminin bakış açısıyla" tasarlanmış bir film. [Acıları yansıtma yerine kişilerin durumlarını gösteren bu tip filmleri böylesine büyük acılar içeren gerçek olayları masalsılaştırdığı için ben pek sevmiyorum.]

Seyredilebilir seviyede ve farklı gelebilir ama anca orta kalitede olduğunu baştan bilerek fazla bir şey beklemeden seyrederseniz. Yoksa öyle ahım şahım süper bir film değil, o yüzden beklentinizi yüksek tutmayın...

Jeux d'enfants (love me if you dare) [film]

Ülkemizde "Cesaretin var mı aşka?" ismiyle oynayan filmde Julien ve Sophie diye iki çocuk var.

Julien'in annesi kanserden ölünce sevgisiz büyümek zorunda kalır ama okulda arkadaşı Sophie ile yaptıkları yaramazlıklar sayesinde eğlenmeye başlarlar.


Önce birbirlerine destek, sonra başkalarına inat ve kendileri için de iddialaşma içeren bu yaramazlıklar zamanla birer cesaret oyununa dönüşür.

İki arkadaş tam olarak birbiriyle düzgün ve sakin bir iletişime sahip olmasalar da gönülleri birdir fakat hiç bir şekilde ikisinden biri de diğerine açık açık seni seviyorum diyememektedir.

Oyunları sertleşir daha kırıcı hale gelir, birbirlerine ilgileri bitmez ama büyüdükçe sınavlar, iş, evlilik vs. gibi hayatın gerçekleriyle mücadele etmek için zaman zaman ayrılmak zorunda kalırlar.

Eğer filmi seyrederseniz ikisi de gönülden birbirini istedikleri halde nasıl oluyor da kendilerini bu hale sokuyorlar diye böyle bir saçmalığı siz de soracaksınız ve bir çok şeyi daha saçma bulacaksınız ama filmi böyle yapmışlar işte...

Arka fona o müthiş la vie en rose parçası, ara sahnelere biraz efekt ve elbette gençler için biraz romantik öpüşme sahnesi... Hepsi bu...

Ana konu nedir, senaryo niye böyle kopuk kopuk ve baştan seyirciye durumu açmıyor, sonra niye o kadar gereksiz sahne ve efekt yapılmış, filmde bunlar olmasa da olurdu yeter ki aşk olsun ama onu da "biraz değişik olsun" diye bu sefer böyle ele almışlar.

Seyrederken ben sıkıldım, aşkla ilgili ana fikir çok arkada kalmış, önde ilerleyen konu tutarsız vs. vs...

Vasata yakın ve bir türlü güçlü olamayan bir film, seyredilince en küçük bir etki yapmayan filmlerden sıkılmıyorsanız bakabilirsiniz ama internette dolaşan abartılı övgülerin etkisinde kalıp da para verilecek bir film olmadığını söylemeliyim. Çocuklarla seyredecekseniz açık sahnelere dikkat!

25 Temmuz 2012

it's a free world [film]

Özel bir "iş ve işçi bulma" şirketinde çalışan kadın, işten çıkarılınca en yakın arkadaşıyla kendi işini kurmaya karar verir.

Yaptıkları şey, geçici işçi arayan yerlere İngiltere'de yaşayan yabancıları işçi olarak göndermektir. Bir süre bocalarlar ama yavaş yavaş işler yoluna girmeye başlayınca para kazanmaya başlarlar. Sonra yavaş yavaş sorunlar yaşamaya başlarlar ve durum öyle bir pozisyona gelir ki kadın, para kazanmak için Ukrayna'dan kaçak işçi getirmeye başlar. [Yani İngiltere'de kaçak işçi ve göçmen sorunu varsa biraz da böyle işler çevirenler yüzünden doldu buralar demeye getirmişler ama film içinde konu üzerinde tam bir bütünlük sağlayamamışlar.]

Film, göçmen işçilerin sorunlarına çok yüzeysel ve yetersiz bir şekilde yaklaşmış, kadının özel hayatında filmle ilgisi olmayan ne varsa çok gereksiz bir şekilde filme yedirilip dolgu yapılmış.
Kadının karakter ve psikolojisindeki tutarsızlıklar filmin mantığına ters düşüyor. Sosyal mesajlı film çekelim derken ellerine yüzlerine bulaştırmışlar, çok sıradan, heyecansız, meraksız boş bir film, ayrıca başrolü oynayan kadın çok itici ve yapmacık, seyretmenizi pek tavsiye etmiyorum.

31 North 62 East (31 Kuzey, 62 Doğu) [film]

Tam bir "beşinci sınıf televizyon macera" filmi.

İngiliz başbakanı Afganistan'da silah satışı için anlaşma yapacağı zaman Afgan kralının yeğeni öldürülür. Anlaşma feshedilecektir ama başbakan durumu düzeltmek için Afgan kralının yeğenini öldüren kendi askerlerinin yerini söyleyerek bir şekilde onları düşmanların eline teslim eder.

Afganlar da sınırda taşeron iş gören terörist bir gruba işi havale eder, askerler öldürülür biri kurtulur, kurtulan askeri başka bir terörist çete ele geçirir işkence yapar, olaylar açığa çıkmasın diye başbakan bin tane dümen çevirir ama bu olayları takip eden bir sürü ülke bir sürü casus vardır vs vs vs...

Filmde her şey komplo, herkes komplocu, herkes casus, herkes silah kullanıyor, herkes her yere ulaşıyor ve herkes birbirinden intikam alıyor... ama bütün bunlar kötü çekimlerle, kötü senaryoyla ve karmakarışık hatalarla dolu bir kurgu ve gereksiz sahne kalabalığıyla özensiz bir şekilde veriliyor...

Seyredilecek bir film değil yeri kesinlikle çöplük, uzak durun, vaktinizi Ortadoğu ülkelerinin başkentlerini öğrenmeye çalışmakla geçirmeniz daha faydalı ve eğlenceli bir uğraş olabilir.

Muppets (2011) [film]

Kendimi bildim bileli Muppets show'a ait neye rastlasam seyrederim ve seyrettiklerimin de hepsini beğenmişimdir fakat bu sefer ne yazık ki öyle olmadı.

Koskoca bir hayali, mükemmel bir eğlenceyi yerle bir etmişler, çok sıkıldım, hiç beğenmedim ve bir o kadar da üzüldüm.

Adamlar resmen sadece para kazanmak için Muppets'ı kullanmışlar, yapılan işi, içeriğe gösterilen özeni hiç beğenmedim.

Tamam, sıradan bir film gibi seyrederseniz her ne kadar çok bilindik de olsa kendine göre bir konusu var ama söylemeye çalıştığım şey şu ki bunlar aynı kadro olsalar da Muppets show'dan bildiğimiz Muppet'lar değiller.

Bir kez olsun güldürmeyen, aynı konunun etrafında dönüp dolaşan, sıkıcı, durgun bir film olmuş. Çocukları alıp filmi koyalım sonra da gelsin kahkahalar diye düşünüyorsanız sonu hüsran olur, bence çocuklarla eğlenmek için başka bir film bulun...

Detachment [film]

Bir aylığına vekil öğretmen olarak işe başlayan filmin ana karakteriyle birlikte “Amerikan eğitim sisteminin problemleri”nin kökenine iniyoruz.

Aile içi görgü, bilgi, saygı ve sevgi olmayınca eğitim sisteminin altından kalkamayacağı büyüklükte problemlerle boğuşmak zorunda kalan, doğal olarak her birinin kendi sorunları da olan öğretmenler, intihar ve şiddetin, kişilik sorunlarının pençesinde kıvranıp acı çeken başarısız öğrenciler...

Kendisi de ailevi problemler yaşayan vekil öğretmen, tüm ülkenin içinde bulunduğu sorunların bir uzantısı olarak gördüğü eğitim sorununun çözülmesinden ümidini kesmiş olmasına rağmen, doğru bildiği şekilde davranmaya devam etmektedir.

Diğer öğretmenler de elinden gelen çabayı göstermektedirler ama sorun artık “sorunlu öğrenciler” değil onları bu kadar sorunlu hale getiren toplumsal çözülme ve çökmedir.

Bulunduğu dönemi iyi gözlemleyip gerçekçi ve eleştirel bir yaklaşımla aktarırken senaryoyu sanatsal bir yöntemle işleyerek güzel ve etkileyici sahnelerle de destekleyen detachment kaliteli film sevenlerin ilgisini çekecektir.

Okullu, eğitimli, öğretmenli diye çoluk çocuk hep beraber seyretmeye kalkmayın çocuklar için uygun olmayacak çok şey var.

Değişik ve başarılı kurgusuyla, kaliteli ve etkileyici diyalogları başarılı kamera açılarıyla gerçekten kaliteli bir film ve çocuğu liseye giden herkesin seyretmesini tavsiye ederim.

Sorunun ne okulda ne çocukta ne de eğitim sisteminde olmadığını her şeyin ailede başlayıp ailede bittiğini gösterebilmesi açısından önemli bir film olmuş.

Kirpi [film]

Bir sürü mantıksız ayrıntıya, senaryosundaki eksikliklere, gereksiz ara sahnelere ve sululuklara rağmen yine de izlenebilecek bir film.

Sempatik ana karakterlerin doğal oyunculuklarıyla güzel bir televizyon dizisinin orta kalitedeki iyi bir bölümünü izliyormuş gibi oluyorsunuz ama olsun, epey bir eğlendirici sahnesi var.

İmkânsız sayıda üst üste gelen tesadüfler üzerine yapılandırılmış olay kurgusunu en baştan "çok atan bir arkadaşınızın abartılı macerası" gibi kabüllenip anlatılanları da gerçek olmasına bakmadan eğlenmek için dinliyormuş gibi yaparsanız fena sayılmaz.

Ağır akan, zor anlaşılır, yorucu bir film yerine kaliteli olmasa da orta ayar hafif ve dinlendirici, biraz da komik bir film aradığınızda kafa dağıtmak için seyredilebilir.

Berlin kaplanı [film]

Bir arkadaşım önerdiği için izleyeyim dedim fakat gerçekten çok sıkıldım.

Benzerleri binlerce kez yapılmış, farklı bir senaryosu olmayan filmi komedi diye beklerken hiç alakasız ve ilgisiz hatta mantıksız bir aşk hikâyesiyle gereksiz yere uzatılmış sahneleriyle resmen bitsin diye bekledim.

Ata Demirer yetenekli bir komedyen, iyi bir gözlemci, halktan biri olarak olayları iyi analiz ediyor, gösterilerini izleyip de gülmemek imkânsız ama filmi niye böyle anlamak mümkün değil.

Filmi izleyince ne heyecanla takip edeceğiniz ilginç bir macera ne sonunu merakla bekleyip kendinizi kaptıracağınız bir olay ne de kaliteli bir mizah olmadığını görüyorsunuz...

Bir iki küçük espri, bir iki küçük ayrıntı yok mu? Var, ama bir buçuk saat oturup seyretmenize değeceğini sanmıyorum.

Keşke daha özenle seçilmiş bir senaryo, daha iyi bir konu ve daha ayrıntılı bol mizah içeren sahneler olsaydı da ben de filmi seyretmenize gerek yok diye yazacağıma daha güzel şeyler yazsaydım...

O kız nereden çıkıyor, niye aşık oluyor, filmin konusuyla ne alakası var, aile boyu tatil tarzı komedi maceralarının yüzlercesi elli yıldır yapılıyorken bir benzerini daha yapmaya niye gerek duymuşlar gibi onlarca şeyi arka arkaya sıralamaya gerek yok, vaktinizi harcamayın, keşke iyi vakit geçirilip biraz övülebilecek yanı olsaydı da ben de destek olabilseydim...

gerçekten "Hayret" valla :)

Üzerinde güneş batmayan imparatorluk tanımlamasının 16. yy.da aslında İspanya için söylendiğini, gece görüş cihazlarında yeşil rengin özellikle tercih edildiğini çünkü insan gözünün en çok yeşilin tonlarını ayırdedebildiğini ya da kelime bulmacalarının en iyi sırtüstü yatılırken çözülebildiğini biliyor muydunuz?

Böyle şeyleri çok seviyorum ve sizlerin de seveceğinize eminim.

Mailime Hayretlik.com'dan "İlginç bilgiler, inanılmaz ve şaşırtıcı gerçekler... Kısaca hayretlik şeyler. Eğlenirken öğrenecek, öğrendikçe şaşıracaksınız." diye açıklama içeren bir e-posta yollamışlar.

Biraz iddialı buldum tabii ki ama verilen linke bakınca gerçekten de söylediklerinde haklı olduklarını gördüm. Süper bir şey yapmışlar ve en ama en önemlisi yazdıkları her şeyin altında yazdıkları konuyu nereden aldıklarını gösteren kaynak linklerini de vermeleri olmuş...

Bu siteyi kuranları yaptıkları işten dolayı tebrik ediyorum ve inanıyorum ki sizler de burayı takip ederek desteğinizi eksik etmezsiniz.

[sitenin arayüzü çok sade ve insanı hiç yormuyor, umarım siteye yakında site içi bir arama ve beğenip paylaşmak istediğiniz bir habere çok daha çabuk ulaşmak için o haberin numarasını girebileceğimiz özel bir adres kutusu özellikleri de eklenir. fakat şu haliyle bile harika bir iş çıkarmışlar hemen geriye doğru ilk 50 haberi taradım bile :) ]

13 Temmuz 2012

Bach'ın müziğini "görmek"

Bach ve yaptığı müzik için söylenecek bir şey yok, adam süper... fakat dün akşam izlediğim şu videoda Bach'ın binlerce müzisyene ilham verdiği şu meşhur Toccata'sı (Toccata and Fugue in D minor) gözüme bambaşka göründü...

Bu nasıl bir hesap kitap işidir, bu nasıl bir matematik dizayndır, bu nasıl bir müzik kafasıdır akıl sır erdirmek mümkün değil.

Videoda müzik akarken görüntülenen notaların birbiriyle olan ilişkisini ve düzenlenmesini görünce sizin de aynı şeyleri düşüneceğinize eminim.

İşte, Bach'ın meşhur Toccata'sının bar-graph'lı videosu
Açık link; http://youtu.be/ipzR9bhei_o

12 Temmuz 2012

fiyatta %30 indirim mi, hediye olarak %30 fazlası mı?

BİM'de satılan Aknaz marka beyaz peynir (Karton kutulu olanı) şu anda en güzel ve fiyatı uygun beyaz peynir, piyasadaki en iyi kahve diyebileceğim Jacops Gold Nescafe'nin 100 gramlık paketleri Dia'da 6 küsur TL hem Migros'tan hem Carrefour'dan neredeyse yarı yarıya ucuz, Coca'nın Fuse tea adıyla piyasaya verdiği şeftalili ice tea'de meyve oranı çok çok ama çok az; %0,1 (binde 1) ve çok şekerli, onun yerine Lipton ice tea'nin şeftalili olanını tercih ediyorum vs, vs, vs, ...

Bu şekilde ürün ve fiyatları yazınca anlaması ne kadar kolay değil mi, neyin hangisi hangi şekilde olanı niye tercih ediliyor, ne nedir kaç para vs. hepsindeki tercih sebebi belli...Peki ya işin içine indirimler, promosyonlar ve yüzdeler girdiğinde de tüketici bu kadar kolay anlıyor mu?

Dünyaca ünlü Ekonomist dergisinde yayınlanan bir haber dikkatimi çekti. Dergi, alışverişte indirim tercihi ve psikolojisiyle ilgili yayınladığı bu haber için kaynak olarak yine saygın bir yayın olan Journal of Marketing'i göstermiş.

En kısa şekilde özetlemem gerekirse haber şöyle; Alışveriş sırasında tüketiciler daha ucuz olan az ürün yerine daha pahalıya gelen ama üzerinde "% (yüzde) bilmem kaç daha fazla" yazan ürünlerin daha hesaplı olduğunu düşünerek tercihlerini bu yönde kullanıyorlar.

Açıklamak gerekirse;

100 TL'lik bir üründe %30 indirim yapılırsa bu 70 TL anlamına geliyor. Diyelim ki 1kg'lik bir şey olsun, kilosu 100 TL'ye gelir ve indirimle 70 TL olur bu da o ürünün 100 gramına 7 TL ödenmesi anlamına gelir.

Ama aynı ürünü "%30 daha fazla"sıyla diye promosyon olarak gösterip yine 100 TL'ye satarlarsa fiyatı yine 100 TL olur fakat; bu sefer %30'luk artışla ürün 1 kilo 300 gramdır ve buna göre 100 gramın fiyatı 7,6 liraya gelir.

Çeşitli gruplar üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılmış ki tüketiciler insan psikolojisinin gereği fiyat olarak daha uygun olanı hesaplamak yerine birim olarak daha fazla mal vereni tercih ediyorlar. (verilen ürünün hediye edilen fazlalık kısmı ancak %50 olursa o zaman anca %30'luk fiyat indirimine denk geliyor, yani 1 kilo yerine aynı fiyata 1,5 kilo vermeli ki %30'luk fiyat indirimine denk gelsin.)

Malınızı satmayı düşünüyorsanız; aynı paraya satmaya devam ederken "ürünün daha kârlı olduğunu belirten" bir ibareyle miktarını %30 arttırıp satarsanız daha fazla kâr elde edersiniz.

Yok, tüketiciyseniz o zaman daha fazla ürün vererek göz doldurmaya çalışanlar yerine aynı ürünün fiyatını düşürenleri tercih edin. Bu işin püf noktası da belli bir birimin (bir tanesi ya da 100 gramı gibi) ne kadara geldiğini hesaplamak.

[Ekonomi profesörleri ve uzmanlarının yaptığı araştırmaya ait daha detaylı İngilizce bilimsel verileri www.journals.marketingpower.com sitesinde inceleyebilirsiniz.]

11 Temmuz 2012

5 lira taksitle müzik sistemi olur mu?

Bir sürü müzik seti, cd player, anfi vs. aldık, sattık, bozduk, eskittik, attık...

Cd okuyucu optik lensi ancak bir yıl dayanan pahalı müzik setlerini sanırım artık herkes akıllandığı için de pek alan yoktur. Sağlam ve kaliteli şeyler için de çok büyük rakamlar verebilenlerin sayısı da bayağı bir azalmıştır...

Şimdi evlerde eski bozuk müzik setlerinin çıkışlarına bağlı bilgisayarlarla müzik dinliyoruz ya da bu setleri anfi gibi kullanıp mp3 player'larımızı bağlıyoruz... [Onu da aç, in-out ayarını MD yap, fişlerini sök, ne kadar basarsan bas çalışmayan kumandası, toz içinde kaldığı için kendi tuşlarının da çalışmaması vs. gibi nedenler yüzünden kullanmıyoruz öylece duruyor ya neyse.]

Herhalde bu anlattıklarım size de pek yabancı gelmedi :)

Peki bu işlerin daha ucuz ve kaliteli bir yolu olduğunu, bir de üzerine bunu ayda 5 TL gibi komik bir rakama halledebileceğinizi söylesem ne dersiniz?

Eminim siz de baştan benim gibi daha önceki tecrübelerineze dayanarak söyleyeceğim şeyin pek de iyi ses vermeyeceğini düşüneceksiniz ama inanın dinleyince kararınız değişecek.

Bahsettiğim şey Creative'in kendinden anfili 2+1 kolon sistemi. Mini müzik setinden daha fazla bir yer tutmayan, harika bir bas derinliği olan bu kolonları büyük elektronik mağazalarında denemeniz mümkün, yanınızda içinde mp3 olan herhangi bir cep telefonu bile götürseniz olur.

Birçok internet sitesinde 50-60 lira arasında 12 taksitle satılan kolonların tam adı ve modeli Creative SBS-A320. Elektronik eşya satan yerlerde biraz daha pahalı olduğu için internetten almanızı tavsiye ederim. Gidin önce bir yerde bulup bir bakın, deneyin, duyduğunuz sese inanamayacaksınız.

Büyük kolonun arkasında bas ayar düğmesi de bulunan bu sistem direkt olarak elektriğe takılıyor, ayrıca adaptörlerle vs. uğraşmıyorsunuz.

Bugüne kadar düşündüğünüz o "Küçük kolonlardan elde edilen ses asla yeterli ve net olmaz!" önyargısının ilk saniyede kaybolduğunu siz de göreceksiniz :) Güzel bir şey olmasa kareli deftere yazmayacağımı biliyorsunuz. Ne bu marka ne de satan yerlerle bir bağlantım yok, ben aldım memnun kaldım, sizin de böyle bir seçeneğiniz olduğunu bilin diye yazayım dedim.

İster laptop'unuza, ister bilgisayarınıza, isterseniz mp3 player'ınıza ya da cep telefonunuza bağlayın (ben cep telefonum için kullanıyorum ve bu sayede harika bir müzik setim oldu).

Sistem 3,5 mm stereo uçlu kulaklık takılabilen her türlü cihaza bağlanabiliyor. Mutlaka bir denemenizi ve bahsettiğim ses kalitesini görmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Almadan önce gidip onlarca daha pahalı benzeri bir sürü model ve markayı denedim ama hiçbiri böyle değil.

Alın mutfağa götürün televizyona bağlayın, anında fişini çekip evin istediğiniz odasına götürün laptopu bağlayıp film seyrederken kullanın, çocuğunuzun odasına koyun mp3 player'ını bağlayıp müzik seti olarak kullansın, yazlığınıza pahalı bir şeyleri götürmeye kıyamıyorsanız yazlık için alın ya da cep telefonunuzu takıp balkonda kullanın.

Bu fiyata böyle bir imkân varken, gidip de pahalı bir şeyler alıp yüzlerce ayrıntıyla uğraşmaya değmeyeceğini siz de göreceksiniz. Eğer alırsanız lütfen komşuları rahatsız etmemek için sesi yarıdan fazla da açmayın.

müziksiz kalmayın


Bazen bildiğiniz bir şeyi herkesin bildiğini düşünürsünüz ama bir bakarsınız ki kime sorsanız bihaber :) işte yine öyle olduğunu düşündüğüm bir şeyi kareli deftere yazayım dedim.

Bulunduğunuz yerde internet varsa;
Bilgisayarda çalışıyorsanız ve size ait bir bilgisayar değilse,
bilgisayarda size göre mp3'ler yok diye müzik dinleyemiyorsanız,
Mp3 player'ınızın pili ya da şarjı bitmişse,
cep telefonunuzda fazlaca dinleyecek bir şeyler bulamıyorsanız,
internette nereden ne bulsam da dinlesem diye arayacak vaktiniz yoksa (ya da o anda indirmenin uygun olmadığını düşünüyorsanız),
bir sürü internet radyosundan neyi açayım ne dinleyeyim diye de aklınıza bir şeyler gelmiyorsa... işte size farklı bir çözüm; Youtube'a girin ve arama kutusuna "full album" yazıp aratın, bakın karşınıza nasıl yüzlerce müzik albümü gelecek...

Tuzlamba



İşte "Nasıl olur da bugüne kadar haberim olmamış?" dediğim yeni bir şey; Tuzlamba

İlk duyduğunuzda kelimeyi anlamakta bile zorluk çekiyorsunuz :)

Araştırdım, okudum ve astım, bronşit gibi solunumla ilgili sorunların tedavisine yardımcı olmak amacıyla uygulanan alternatif bir yöntem olduğunu öğrendim.

Konuyu açıklayacağım ama önce içim rahat etsin diye bir uyarıda bulunmak istiyorum;

Sağlıkla ilgili (özellikle alternatif yöntemler gibi) konularda çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü bu işleri kendine göre yorumlayıp ortak çalıştığı kurum ya da şirketlere çıkar sağlamaya çalışan insanların yanlış yönlendirmelerde bulunması az rastlanan bir şey değil.
(Üniversite, Dr., Prof. vs ismi vermeyenlere ve sadece "Yapılan araştırmalara göre", "Tıp uzmanları", "Bilim adamları" diye açıklama yapanlara lütfen dikkatli yaklaşın, verilen isimleri de bu gibi haberlerde mutlaka araştırın.)


O yüzden bu konuyu sadece bilgimiz olsun diye okumaya özen gösterelim.


Bu tip ve benzeri uygulamalarda gerçekten tanıdığınız ve güvendiğiniz, yakın olduğunuz insanların tecrübelerini değerlendirmeden fikir edinip denemeye çalışmamanızı, kendinizi mecbur hissediyorsanız öncesinde de mutlaka bir doktara danışmanızı öneriyorum.

Şimdi geçelim konuya;

Efendim, biliyorsunuz ki lamba dediğimiz şey bir ampülden ve bazen de süslü görünmesi için onun üzerini ya da etrafını çevreleyen malzemeden başka bir şey değildir.

Ampül, elektrikle çalıştığı ve içindeki telin ısınmasıyla (ışıma yoluyla) ışık saçtığı için de epey bir ısınır. Bu ısı kaynağını çevreleyen abajurları da bilirsiniz her türlü maddeden yapılır ama ben ilk kez tuzdan yapılmış bir abajur gördüm.

Bundaki amaç; ısınan ampülün, kendi sıcaklığıyla etrafındaki tuzdan yapılan abajuru da ısıtıp bulunulan ortama tuz buharındaki eksi iyonları salmasını sağlamak. (Birçok kaynakta, solunan havadaki eksi iyonların solunum ve bağlantılı hastalıkların tedavisine yardımcı olduğu belirtiliyor, bunları aşağıda belirteceğim.)

Peki tuz buharı solumak iyi bir şey mi? İşte orasını doktorlar bilir.

Fakat özellikle eski Doğubloğu ülkelerinde astım, bronşit, sinüzit gibi hastalıklarda yaygın olarak alternatif tedavi yöntemi olarak kullanıldığını internetten araştırınca öğrendim. (evet hepimiz deniz suyunun ya da tuzlu suyun buruna genize çekilince, gargara yapınca, buruna damlatılınca iyi geldiğini biliyoruz ama buradaki uygulama daha farklı.)

Çok eskiden beri bilinen bu yöntem meğer dünyada tekrardan moda olmaya başlamış ve bu iş sadece lambalarla da sınırlı değilmiş.

Büyük spa merkezleri ve termal otellerde tuz odaları açılmaya başlanmış, yabancı kaynaklarda bu işin araştırmalarının yapıldığı ve nelere iyi geldiği hakkında yazılar yayınlamaya başlamışlar. "Tuzdan sabun"lardan tutun da içine tuz koyulunca bunu ortama aerosol gibi buhar şeklinde veren özel makinelere kadar daha birçok şey yapılmış.

Bizde de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Hanım Halilova "...Kristal kaya tuzu lambasının, havadaki artı iyonları nötr hale getirdiğini, toz, polen, bakterileri ve kötü kokuları içine hapsettiğini..." belirtmiş. Çankırı kaya tuzunun dünyada bu iş için en iyi tuz olduğunu söyleyen Halilova'nın açıklamalarını www.tuzlambasi.com adresinden okuyabilirsiniz.

Bu işin teknik açıklamalarını www.tuzlamba.com sitesinde, Dr. Halilova'nın sağlık sitesine "tuz ile bronşit tedavisi" konusunda verdiği bir demeci www.sagliksiteniz.com adresinde okuyabilirsiniz.

Polonyalı Dr. Felix Bochkowsky'nin metal madenlerinde çalışan madencilerin sağlıklarının bozulmasına rağmen tuz madenlerinde çalışanların sağlıklarında bir bozulma olmadığını gözlemleyip bu konu üzerine bir kitap yazdığı, bunun üzerine Mstislav Poljakowski'nin 1843'te Krakow yakınlarında açtığı özel tuzla tedavi kliniğinin bugün hâlâ açık olduğunu, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların bombardımanından kurtulmak için tuz madenlerinde saklananlar arasında bulunan astım hastalarında düzelme görüldüğü gibi bilgiler içeren www.saltroom.com sitesinin İngilizce "tuzla tedavi" tarihçesini anlattığı http://www.saltroom.com/history/ linkine bakabilirsiniz.

Gerçekten ilginçmiş ama acaba bizim ülkemizde bu iş ne kadar ciddiye alınıyor, kimler ne yapıyor, ne diyorlar, çalışmalar ve uygulamalar ne seviyede diye merak ediyorsanız o zaman size Doğuş Medikal'in internet sayfasında yer alan şu (http://www.dogusmedikal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=49&Itemid=86)  linkteki bilgileri okumanızı tavsiye ediyorum. Tuz odası neymiş, Haloterapi denilen bu uygulamanın esasları nelermiş vs. epey bir aydınlatıcı bilgiye ulaşabiliyorsunuz.

Kolpaçino Bomba [film]

Bu filmin öncesinde çekilen Kolpaçino'yu seyredince üzerinde uğraşılmış bir senaryo, sıkı diyaloglar ve ayrıntıyla işlenmiş sahneler olduğunu az çok fark edebiliyordunuz ama ikinci film yani "Kolpaçino Bomba"da bu ayrıntıları ne yazık ki pek göremiyorsunuz.

Kolpaçino Bomba; Güldürmüyor, merak ettirmiyor, sıkıyor ve hiç inandırıcı olmayan kavga gürültü sahneleriyle işi geçiştirmeye çalışıyor.

Kadın kıyafetli kabadayı tiplerin içine düştüğü uygunsuz durumlar, uyuşturucu kullanınca saçma sapan konuşma ve bol küfür ne yazık ki bazen böyle ters teperek güldürmesi beklenen yerde sıkıcı ve itici olabiliyor.

Filmi bitirmek için kendimi zorladım, resmen sabrederek izledim ama nafile... Kolpaçino'yu seyredip de biraz hoşunuza gitti diye devam filmi olan Kolpaçino Bomba'yı da seyretmek isterseniz bilin ki bu sefer sonuçtan pek memnun kalmayacaksınız.

70'li yıllarda kalmış mafyatik tipleri ve olayları konu alan zayıf bir "iş içinde iş" kurgusu ne yazık ki ne heyecan yaratıyor, ne merak ettiriyor ne de kendine özgü bir kültüre bağlayarak küfür edip argoyla süsleyerek güldürebiliyor.

Kolpaçino Bomba'yı tavsiye etmiyorum, eğer izleyecekseniz de çocuklara uygun olmadığını unutmayın. (Her şeyin silahlarla, birden öfke nöbeti geçirip sağa sola saldırmakla çözülebileceğini, konuşmaların, derdini anlatmanın yersiz olduğunu, kalabalık ve güçlü olanın başkasına haklı/haksız her şeyi yapabileceğini gösteren bir filmi seyretmenin çocuğunuz için hiç de iyi olmayacağını siz de takdir edersiniz.

Kolpaçino [film]

İşin içinde Şafak Sezer olunca dayanamadım bir bakayım dedim, iyi ki de bakmışım :)

Bu tür şeyleri artık seyretmiyorum ama boş vakit geçirmek için hiç de fena değilmiş.

Kolpaçino ne bir festival filmi ne de tek oyuncunun merkezde olduğu bir oyunculuk gösterisi.

Kafanızı dağıtmak istiyorsanız ve bazen komik gelebilecek sahnelerinde gülebilirseniz beğenebileceğiniz hafif bir komedi olan Kolpaçino bolca küfür ve argoyla dolu ama bu da konusuna ve karakterlerin canlandırdığı rollere gidecek dozda.

Filmde güldüğüm bir iki yer oldu ama o kadar... filmdeki mizah anlayışı pek öyle abartılacak seviyede değil. Şu sıcak yaz gecelerinde uyku tutmayıp da yapacak bir şey bulamazsanız vakit geçirmek için bakabilirsiniz.

Sokak kültüründeki bıçkın delikanlı ağzını ve psikolojisini bilmeyen biri esprilerin çoğunu anlamayacaktır, esasen filmin güzel yanını bu kültürden gelen tiplerin hal ve tavırları, konuşma üslupları oluşturuyor o havayı yakalayamazsanız film sıkıcı gelebilir.

Film çekince ille de Oskar kazanmak için çekilmiyor. İnsan ara sıra böyle aklındaki bir iki projeyi de gerçekleştirebilmeli, belli bir kesimi seyirci kitlesi olarak belirleyip sadece onlar için film çekip para kazanabilmeli ki daha büyük işler için maddi sıkıntılar çekilmesin.

Uzun lafın kısası; bol küfürlü, argoyla dolu ama orta kaliteye yakın hareketli ve biraz da komik sahnelerle seyirciyi oyalayabilen bir film. Yalnız çocukların seyretmesi pek de doğru olmaz, özellikle belirteyim.

10 Temmuz 2012

Orchestra Baobab - Specialist in all styles

Senegal'den dünyaya açılan "müziğinin kalitesiyle dünyanın ender gruplarından" Orchestra Baobab'ı ne yazık ki çok geç olarak 90'lı yıllarda keşfettim.

İlk duyduğunuz anda içinize işleyen müziğiyle son derece etkileyici bir grup olan Orchestra Baobab'ın olağanüstü güzellikteki parçalarını ne kadar dinlerseniz dinleyin; eğer bir parçasını beğenirseniz o parçayı ömür boyu bıkmadan dinleyebilirsiniz.

Afro-Cuban tarzı müzik yapan Senegalli grup 1970 yılında kurulmuş.


Birçok Afrika ülkesinin müzik kültürünü Latin Amerika müziğiyle harmanlayan Orchestra Baobab da bu yıllarda tarzını belirlemiş ve zaman zaman Buena Vista Social Club'ın İbrahim Ferrer'inden tutun da Youssou N'Dour'a kadar ünlü isimler de bu gruba misafir olmuşlar...

Müthiş sıcak, neşeli fakat mutlaka geri planda insanın içine işleyen bir melankoliyi de hissedebileceğiniz Orchestra Baobab'ın her bir albümü birbirinden güzel. Ama ben size özellikle grubun neredeyse bütün geçmişini ve tarzını yansıtan "Specialist in all styles" albümünü edinmenizi öneriyorum.

[eğer bu albümü beğenip diğer albümlerini de edinmek isterseniz ikinci tercihiniz mutlaka "Pirates Choice" olsun]

Grup hakkında İngilizce bilgi edinebileceğiniz (ve tüm diskografisini öğrenebileceğiniz) wikipedia sayfasının linki http://en.wikipedia.org/wiki/Orchestra_Baobab#Discography

Grubun facebook'ta link verdiği sitesi http://www.worldcircuit.co.uk/#Orchestra_Baobab

Specialist in all styles albümüne şöyle bir bakmak için tonejoy.com'daki sayfanın linki http://www.tonejoy.com/music/album/Orchestra+Baobab/Specialist+In+All+Styles Bu albümle ilgili çekilen belgeselin Youtube'taki videosunu izlemek için link http://youtu.be/IHylI1-Hjk4

Ben çok beğendim şöyle akşam evde açayım 4-5 saat bu çalsın ama aramayla indirmeyle uğraşmayayım sadece dinlesem de olur diyenler için Orchestra Baobab albümlerinin 5,5 saatlik upuzuuun youtube videosunun linki http://youtu.be/2ruENeF9tjA

09 Temmuz 2012

Sir Richard Bishop - The freak of Araby

Dünyanın en az tanınan ama en çok albüm çıkartmış gitaristi kimdir diye sorsanız size hemen Sir Richard Bishop derim.

Deneysel tarzıyla genelde Ortadoğu, Akdeniz müziklerini o anda içinden geldiği gibi yorumlayan Sir Richard köken olarak Lübnanlı bir müzisyen fakat Amerika'da büyümüş...

Bir insanın dedesi büyük bir ud virtüözü olup da dünyaca ünlü Ümmü Gülsüm (Oum Kalthoum) ve Fairuz gibi isimlerle çalışırsa torunu ondan hiç etkilenmez mi?

Sir Richard da bu etkiyle kendini müziğe vermiş ve 50'den fazla albüm yapmış. Bu albümlerinin kimini farklı sanatçılarla kimini kardeşiyle (Alan Bishop) kimini de Lou Reed'in ünlü grubu Velvet Underground'un kurucularından baterist Moe Tucker gibi ünlü ve etkili isimlerle gerçekleştirmiş.

İşin tecrübe ve teknik kısmı, tarihçesi bir yere kadar bilgi olarak insanın ilgisini çekiyor da esas sözü müziğe bırakmak lazım.

Eğer 30-40 yaşını aşmışsanız, 70'li yılların o sakin havasını yeniden solumak, o zamanlar insanların sahip olduğu ruhu tekrar bir görmek istiyorsanız, Sir Richard Bishop'un "Freak of Araby" albümünü mutlaka dinlemelisiniz.

Hani size de hiç oldu mu ya da böyle bir şeyi yaşadınız mı bilmiyorum ama şöyle bir yerde otururken uzaktan, mesela çocukken, bir düğün salonundan bir müzik gelir, ince bir gitar sesi... Alır götürür bir yerlere. Ya da hani şöyle bir deniz kenarında otururken uzaklardan bir yerden kesik kesik rüzgârın attığı içinize işleyen bir müzik...

İşte Sir Richard Bishop'un bu albümü sizi taaa oralara götürecek...

Öyle tanıdık melodiler, öyle bildik ama unutulmuş parçalara giriş çıkışlar var ki Sir Richard sanki bizim için çalıyormuş gibi...

(Yalnız öyle elektronik alt yapı, güçlü bateriler, bilgisayar efektleri falan bekliyorsanız yanılırsınız, bu müziklerde neredeyse sadece gitar ve ruh var hepsi bu; ama her şeye karşı duracak kadar da güçlü bir ruh ve melankoliyle süslenmiş bir gitar.)

Sir Richard Bishop'un "The Freak of Araby" albümünü bir şekilde mutlaka bulun, alın ve dinleyin. Eğer içinizde o ruhun hâlâ yaşadığını görürseniz, sizi de etkileyeceğine eminim.

Sir Richard Bishop'un albümünden parçaları kısa kısa da olsa bir fikir edinmek için Amazon.com'dan dinleyebilirsiniz.

Kimi zaman açılmayan sitesinden bilgi edinip, bazı fotoğraflara bakabilir, facebook sayfasında başka albümlerinden parçalar dinleyerek videolarını izleyebilirsiniz. (Fakat unutmayın ki bütün işleri birbirinden farklı olan Sir Richard'ın diğer işlerini değil, özellikle "The Freak of Araby" albümünü öneriyorum, diğer işlerine bakarak bir yargıda bulunmamanızı yine özellikle rica ederim.)

Youtube'daki videolarına bakıp ses kalitesini ve çalınan parçaları değerlendirmemenizi rica ediyorum, çünkü albüm için stüdyoda yapılan kayıtlarda çalınan parçaların düzeni ile konser sırasında çalınan şekli biliyorsunuz bütün gruplarda farklı oluyor. En iyisi siz albümü bulun ve bu sıcak yaz günlerinde gecenin bir vakti dinlemeye başlayın bakın neler neler geçip gidecek gözünüzün önünüzden ;)

Space - Begin again

Bazen, dinlemediğim türlerden ya da bilmediğim gruplardan bazen öyle parçalar duyup keşfediyorum ki bu da kimmiş diyerek araştırmadan edemiyorum.

Space grubu da benim için öyle bir grup, araştırdım baktım her şeyini dinledim ama yine beğendiğim bu parçasından başka bir şeyini pek beğenemedim, ne yapayım, tam olarak tarzım değil :)

[Fakat beğendiğim parça da öyle de bir parça ki daha önce hiç duymadıysanız mutlaka sonuna kadar dinletiyor.]

Bildiğiniz gibi burada sadece yeni gruplar, albümler ya da parçalar değil, kendi hayatıma giren grupları, dinlediğim albümleri veya eski de olsa yeni keşfettiğim güzel parçaları paylaşıyorum, bunun için de kıstas sadece "güzel" olması... Lütfen, "Ama bu parça eski." demeden önce belirttiğim o "güzel"lik kavramını ve bana etkisinden dolayı "eski, yeni diye düşünmeden" paylaştığımı gözönünde bulundurarak yorum yapınız.

Bugün yeni olan da seneye eski olacak, ama aradan üç beş sene geçince birisi buraya ilk kez geldiğinde müzik etiketine bastığı anda harika albümler, farklı grup ve türlerle dolu müthiş güzel, kaliteli bir müzik bölümüne ulaşmış olsun istiyorum. [Araştırıp bakıp keşfedecek kadar zamanı olmayanlar güzel şeylere ulaşsın, müzik kültürü gelişsin, dinleyeceği güzel şeylerle hayatı güzelleşsin istiyorum. Diğer şeyleri herkes her yerde her zaman zaten duyurup söylüyor ama kaç tanesini beğeniyorsunuz?]

[Çok eskiden beri beğendiğim ve müzik seven herkesin mutlaka arşivinde bulunması gerektiğini düşündüğüm en iyi albümleri de zamanı gelince mesela en iyi 10 Heavy Metal albümü, en iyi 10 Hardrock albümü, en iyi 10 Türkçe parça, en iyi 10 Etnik müzik albümü, en güzel 10 Türkü vs. gibi listeler yapmayı da düşünüyorum.]

Neyse, az önce Space grubundan ve beğendiğim parçasından bahsediyordum, işte o parça;
Space ve Begin again
açık link; http://youtu.be/WI8FV237j4A
(evet, klip kötü ama gözlerinizi kapatıp parçayı dinleyin)

İlklerin Kitabı - Trevor Homer

Tam adı: "İlklerin Kitabı - A'dan Z'ye kadar her şeyin ilk çıkış noktası"

Kitaba başlarken bile yarı doğru yarı yanlış bilgilerle karşılaşacağımı biliyordum ama ne yapayım işte belki bildiğim ve ilgimi çeken şeyler hakkında hiç duymadığım bazı ayrıntılar öğrenirim diye okudum...

Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap da; “ilk kim yaptı” bilgisinin peşinde koşturan (ve yine hiçbir şekilde doğrulanması mümkün olmayan bilgiler içeren) binlerce benzeri gibi bir derleme.

İcatların ve bazı eşyaların ilk kullanımıyla ilgili olarak çıkış noktaları diye referans alınan “Uygarlığın beşiği” Anadolu, Mezopotamya ve Uzakdoğu, bu tür kitaplarda olduğu gibi mümkün olabildiğince atlanarak geçiştirilmiş. (işte, kağıt, pusula ve matbaa Çin’de bulunmuş vs.)

Neyse işte, yarı ansiklopedi yarı magazin, yarı takvim arkasındaki ilginç bilgiler yarı gazete köşesinden “bunları biliyor muydunuz?” cümleleri gibi binlerce ayrıntı ve bilgi bir arada.

[Her ne kadar kitabı dört-dörtlük bulup herkese önerecek kadar sevip bayılmadıysam da bu biraz da benim böyle şeylerin benzerlerini çok fazla okuyup çıtanın yüksekliğini bilmemle ilgili bir şey, fazla da kitabın hakkını yemeyeyim. Yazar biraz fazla İngiliz ve İngiltere'nin konumunu biraz fazla araya sokuşturup durmuş, bunun farkına vararak okununca pek bir sorun olacağını sanmıyorum. Sonuçta uzun çalışmalar sonunda önemli bir kitap oluşturmak için epey bir emek harcanmış olduğunu inkâr edemem.]

Avrupa ve Amerika’daki icatlar için (binlerce yıllık bir süreç gözönünde bulundurulduğunda “yakın tarih” sayılabilecek yüzyıllık bir dönem düşünüldüğünde) bazı şeylerin doğru noktaları işaret etmesi, bazı olayları, markaları ve kişileri o icadlarda ya da açıklamalarda ayrıntılarla vermesi kitabı okunur kılıyor.

Parça parça, ara sıra sıkılmadan bir şeyler okusam da bir yandan ilginç bir şeyler olsa ama bir yandan da okudukça bir şeyler öğrensem diye düşünüyorsanız bu yaz bu kitabı okuyabilirsiniz. İstediğiniz zaman ara verip istediğiniz zaman devam edebileceğiniz bir kitap.

Şimdi gelelim binlerce minik bilgi ve ayrıntıdan benim ilgimi çekenlere;

1- İlk el bombası 15. yy’da Fransa’da kullanılmış ve küçük bir top şeklinde elmaya benzediği için ismini Fransızca Pomgrenade kelimesindeki Pom’dan almış. [askerler o zaman el bombası taliminde elma atıyorlarmış :) ]

2- Filmlerde görürüz sarı taksilerin üzerinde Cab. yazar. İngilizce Taxi anlamına gelen “Cab” aslında üzeri tenteli araba anlamına gelen “Cabriole” kelimesinin kısaltmasıymış. [kitap bir etimoloji sözlüğü değil tabii ki ama arada anlatılan konunun tarihçesi verilirken böyle detayları da yazmışlar.]

3- Fransa, II. Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındayken Renault, Almanlarla işbirliği yaptığı için hapise atılmış ve orada ölmüş (ki öldürüldüğü de söyleniyormuş.)

4- Şu herkesin bildiği Mini Cooper arabalarının “motorları yan olarak yerleştirilen önden çekişli ilk araba” olduğunu bilmiyordum ve ilgimi çekip aklımda kalacak bir bilgi de değil ama bunu yapan Sir Alec Issigonis’in aslen İzmirli bir Rum olması gerçekten ilginçmiş, çünkü o zamanlar demek ki buralarda böyle şeyleri düşünebilen birilerinin var olabilmesini sağlayabilecek bir ortam da varmış.

5- Sosis: Bakın, işte bu konu gerçekten ilginç bir şeye işaret ediyor; Sosis’in adı, Latince “Salcicus” yani “Tuzlanmış” kelimesinden geliyormuş. Zamanla evrilip sosis (İngilizce: Sausage) haline dönüşmüş.

6- Bu da biraz yüzünüzü buruşturacak ama emin olun artık bu yöntem kullanılmıyordur :) Kitapta yazılana göre ilk peynirin M.Ö. 4000 civarında yapıldığı düşünülüyormuş ve peyniri o zamanlar ilk olarak Sümerli çobanlar “kurutulmuş hayvan işkembeleri içinde günlük sütleri mayalayarak” yapıyorlarmış.

7- Amerika Başkanı George Washington’un İngiliz Ordusu’nda subay olduğunu bilmem biliyor muydunuz? Peki bunu biliyorsanız bile aynı zamanda Washington’un Hollywood’da kabadayı rollerinde tanınmış bir karakter ve oyuncu olduğunu, sinema macerasına da kadın kılığına girdiği rollerle başladığını biliyor muydunuz?

İşte bu ve benzeri binlerce küçük ayrıntı, yarı doğru yarı söylenti ama hepsi bir yerlerde bir gazetede, bir kitapta ya da bir ansiklopedide yayınlanmış bilgilerle dolu bir kitap.

Dediğim gibi, ilginizi çekebilir ve içinden bir iki konuyu merak ettirip araştırmaya iterek başka konular hakkında bilgi edinmenize aracı olabilir. Sizlere ve çocuklarınıza bu tür şeyleri okumanızı tavsiye ediyorum. En azından sıkılmadan eğlenceli ve ilginç bir şeyler bulabiliyorsunuz.

Pegasus Yayınları’ndan çıkan kitap 472 sayfa, fiyatı satıldığı yere göre değişiklik gösteriyor olsa da genelde 20 lira civarı.

06 Temmuz 2012

uçak indi mi?


Gün geçmiyor ki akla hayale gelmeyen teknik şeyler bizim gibi sıradan insanların eline düşmesin :)

Çok sevdiğimiz bir abimiz "sen bana bir sürü şey göstermiştin, dur ben de sana bir şey söyleyeyim de bizim de katkımız olsun" diyerek yanıma geldi... elinde bir laptop, ekran açık ve bir harita...


Haritada İstanbul ve üzerinde bir sürü uçak vızır vızır gidip geliyor...

Bu nedir abi? dedim.

Bu şu anda hangi uçak nerede onu gösteriyor, bir misafirin olunca biletine bakıp sana uçuş numarasını söylüyor. Sen de buraya girip mesela TK 123 sayılı uçuşun numarasını yazıyorsun, uçak nerede, ne zaman havaalanına inecek öğreniyorsun. dedi...

Şimdi, bu benim gibi küçükken hayatında ilk gördüğü pilli radyoyu anında sökerek içini inceleyen birine söylenecek şey mi? :) :)

Hemen adrese girdim veee... orasını burasını biraz kurcalayıp haritadaki uçaklara tıklayınca;

Neler var neler... İster haritada bulunduğun yeri belirleyip üzerinden geçen uçak nereye gidiyor, markası modeli, havayolu nedir ona bak, ister uçakların kuleyle konuşmalarını dinle, istersen efendi efendi içinden çıkacak birini beklediğin uçağın uçuş numarasını yazıp yerini bul ve birebir uçak havadayken takip ettiği yolu izle...

Valla, şu anda havada ne var ne yok, kim geliyor kim gidiyor hepsinden haberim var :)

Çocukken havadaki uçağa bakıp "Acaba bu uçak nereden nereye gidiyor, Boeing mi Airbus mı?" diye merak ettiğim çok olmuştu, artık merak edecek bir şey de kalmadı, neredeyse pilotla konuşturup akşam ne yediğini anlattıracaklar :)

Evet efendim, sitenin adı iststatus ve açık adresi www.iststatus.com

Tabii ki burası benim gibi meraklılar için değil, yolcusunu bekleyen insanlar, müşterisini bekleyen turizm firmaları gibi gerçekten ihtiyacı olanların yararlanacakları bir yer... Onu da hatırlatayım ;)

05 Temmuz 2012

Mozella - The Brian Holland sessions

Geçen yıl "Hollywood müzik ve medya ödülleri"nde [dünyaca ünlü markaların reklam müzikleriyle Fringe gibi tanınmış birçok dizi ve film müziğinin yapımında yer alan] Amerikalı şarkıcı "Mozella" ödülleri toplamıştı.

Geçtiğimiz günlerde elime geçen "Brian Holland sessions" isimli albümündeki parçalar youtube'ta yayınlansın diye bir iki hafta bekledim ama ne yazık ki ne youtube'da ne de başka bir yerde beğendiğim parçaların videoları henüz yayınlanmadı. (Albüm henüz satışa çıkmadı ve bütün yasal satış sitelerinde de sadece ön sipariş kabul ediliyor. 25 Temmuz'da yayınlanacak olan albümü ben buldum bir yerlerden :) ama oralarını hiç karıştırmayalım)

Pop, soul, caz karışımı tarzıyla ve çok özel sesiyle bu şarkıcıyı sizlerin de keşfedebilmesi için Amazon cd satış bölümünde verilen kısa örneklerin dışında başka yerden linkler de vermek isterdim ama şu anda orada bile satışı yok... Bununla idare edeceğiz artık.

Hem albümü hem de benim en beğendiğim parçalar olan
"I'am in love again" ve
"Hello sunshine"ı dinlemek için Amazon'daki sayfaya bir bakmanızı tavsiye ederim, belki siz başka bir kanalla albümü edinip, parçaların tamamını dinleyebilirsiniz ;) [dikkat! Amazon'daki tanıtım sayfasında parçaları dan diye ortasından başlatıyorlar, en başından dinleyemediğiniz için parçalara ısınamayabilirsiniz ama albümün tamamı çok güzel, buradaki tanıtımı esas almamanızı özlellikle belirtmekte fayda görüyorum.]

İnternet arama motorlarında "Mozella" yazdığınızda internet tarayıcı programı Mozilla (firefox) çıkmasına benim kadar kimse sinir olmamıştır çünkü Mozella'yı tanıtmak için bilgi ve videolarını arattırdığımda bir türlü istediğim sonuca ulaşamadım. Ama yine de şu linklere ulaştım ve sizlerle paylaşıyorum;

Mozella'nın resmi sitesi
http://mozellamusic.com.s123765.gridserver.com/

Amazon'daki ön tanıtım
http://www.amazon.co.uk/The-Brian-Holland-Sessions/dp/B008HCO9Q4

Youtube'ta yayınlanan stüdyo çalışmaları içeren video
http://youtu.be/I5-R_O9f8ds

Haley Reinhart - Listen up!

Albüm kapağını çok basit bulmama rağmen Haley Reinhart’ın Listen up! albümünü dinledim, içinden en beğendiğim üç parçayı da playlist’ime aldım.

Soul tarzı vokal çıkışları pop parçalara ayrı bir hava katmış, klasik pop tarzında kaliteli bir şeyler arıyorsanız ve biraz da depresif bir hava olsun severim ben derseniz... Haley Reinhart pürüzsüz net bir ses ve nerede çıkış yapıp yorumuna nerede ne renk vereceğini çok iyi bilen bir yetenek onun için bir bakın derim.

(Yalnız yanlış anlaşılma olmasın albümün tarzı bildiğimiz klasik pop türünde, yorumlar biraz soul'a kayıyor.)

İşte Haley Reinhart ve Listen up! albümünden seçtiğim üç parça;

Free
(özellikle bu parçada 50. saniyeden sonra değişen melodiden itibaren parçanın ikinci kısmına giriş yapıyoruz ve harika bir melankoli sarıyor her tarafı, burada genişleyen vokal sizin de dikkatinizi çekecektir...)

Keep coming back
Liar

sayın bakalım

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce sizden bir şey yapmanızı rica edeceğim;
oyun, hile, bilmece bulmaca ya da "Bunda mutlaka bir numara var ne yapsam acaba?" diye aklınıza hiçbir şey getirmeden, ellerinizi aynen ilkokul yıllarınızda olduğu gibi önünüze getirip parmaklarınızla birine öğretiyormuş gibi 1'den 10'a kadar saymaya başlayın...

Tamam mı?
O zaman şimdi bu yazıyı okumaya başlayabilirsiniz, niye size öyle parmaklarınızı saydırdığımı, birazdan anlayacaksınız :)

Sizce, dünyanın başka yerlerinde insanlar arasında evrensel olmasını düşündüğümüz bazı şeyler ne derece farklıdır?"

Evet, böyle bazı el-kol ya da vücut diliyle aktarılmak istenen şeyin farklı bir şekilde iletildiği durumlar olduğunu biliyoruz. Ama ya parmakları sayarak hesap yapmak?

Okula giden ve hesap yapmaya başlayan tüm çocuklar toplama çıkarma yapmak için ellerini ileri uzatıp parmaklarını sayarak işlem yaparlar. Bazı durumlarda bir şeyi açıklamak için büyükler de aynı şekilde parmak hesabı yapar.

www.sciencedirect.com sitesinde yer alan bir yazıda Freiburg Bielefeld Üniversitesi Psikoloji bölümü araştırmacılarının (Andrea Bender ve Sieghard Beller) bir çalışmasına yer vermişler.

(Ben bu yazıyı ve bu konuya bağlı diğer konuları İngiliz Guardian gazetesinin bilim bölümünde okudum. Biraz İngilizce bilen herkes bu konuya da şöyle bir üstten bakabilir, aslında burada ele alınan konu, beyindeki gri maddenin, hesap yaparken rakamları saymaya başladığımızda gözlemlenen çalışma şekilleri üzerine ama aradaki ayrıntılar benim daha çok ilgimi çekti. Şimdi gelelim o ilginç olan yere...)

Yapılan bu araştırmaya göre ellerinizi kullanarak parmak hesabı yaptığınızda dünyadaki herkesin bu işlemi aynı şekilde yaptığını düşünüyorsanız siz de benim gibi yanılıyorsunuz:)

Bakalım kim nasıl parmak hesabı yapıyormuş?

Örnek olarak kendimi ele alayım;
Bir şeyi hesaplamak ya da saymak için parmaklarımı kullanacağım zaman iki elimi dua eder gibi açıp saydığım parmakları da soldan başlayarak kapatmaya başlarım.

Fakat yapılan araştırmanın sonuçlarına göre Avrupalılar bu işleme elleri kapalı olarak başlıyorlarmış, sayarken de sol elin başparmağıyla saymaya başlıyorlarmış.

Ortadoğulularda da durum aynı şekilde ama tek fark kapalı ellerdeki parmakları sağ elin küçük parmağından açmaya başlayarak saymaları.

Çinlilerin büyük bir çoğunluğu ve Amerikalılar da yine aynı şekilde eller kapalı bir şekilde saymaya başlıyorlarmış [tabii bu arada benim hangi gezegenden geldiğimi ben de merak etmeye başladım:)] fakat saymak için ilk olarak işaret parmağından başlıyorlarmış. (Çin'deki bazı yerel kültürlerde kendilerine özgü işaretlerle farklı sayılar için özel işaretler geliştirip böyle hesap yaptıkları da oluyormuş - yukarıdaki resim Çinlilerin 1'den 10'a kadar sayarken parmaklarını nasıl kullandığını gösteriyor.)

Japonlar elleri açık olarak ve küçük parmağı kapatarak saymaya başlıyorlarmış.

Hintliler parmak boğumlarını da sayarak 10 parmağı 20'ye kadar saydıkları gibi bazı kültürlerde hesap yapmak için parmaklar asla kullanılmazmış.

Bütün bu farklı parmak hesabı şekilleri, farklı kültürlerin farklı biçimde gelişmesiyle açıklanıyor ve parmakların hassasiyetine göre beyindeki bazı bölgelerin matematiksel olguları anlamada etkili olabileceği bile düşünülüyormuş...

Bu konuyu araştırırken blogoscoped sitesinde bazı süper zekâlıların sadece parmaklarını kullanarak belli bir sayıyı bilgisayar sisteminde kullanılan 0 (sıfır) ve 1 (bir) gibi Binary şekline göre kodlayıp 10 haneli bir rakamı elleriyle gösterebileceğini de öğrendim. (Buna göre iki elinizi kullanarak 9213856497 sayısını ve daha fazlasını bile gösterebiliyorsunuz!)

Dünya ne garip bir yer değil mi?

04 Temmuz 2012

[Gİ2Lİ K3LİM3]

Artık her yerde bir kimlik tanıtma, bir isim ve numara bildirme zorunluluğu içindeyiz. Defterler, bilgisayarlar, küçük not kağıtlarıyla ceplerimiz, cüzdanlarımız şifrelerle doldu taştı...

Mail hesabımızdan banka işlemlerine, sosyal paylaşım sitelerinden haberleşme programlarının açılışına, cep telefonumuzdan bilgisayarımıza kadar her yerde her şeyi açmak için bir isim ve bir şifre gerekiyor.

Peki, ama sizin şifreniz ne kadar güçlü?

İşte size bunu sınamak için bir site adresi; http://howsecureismypassword.net/

Hangi programı hangi isimle açacağınızı sormadığı için şifrenizi (ya da düşündüğünüz şifreyi) güvenerek girebilirsiniz.

Kullandığınız şifrenin sağlamlığını [profesyonel birinin güçlü ve donanımlı bir bilgisayarla gereken programları kullanarak şifrenizi ne kadar sürede kırabiliceğini de] siz şifreyi girdiğiniz anda söylüyor.

Bir iki saniyede çözülebilecek şifreler yerine güçlü şifreler oluşturmanın en kolay yolu ise oluşturacağınız şifrelerde bazı harfler yerine rakamlar kullanmak ama bunları nasıl hatırlarım diye düşünüyorsanız onun da kolayı var;
A yerine 4,
B yerine 8,
E yerine 3,
S yerine 5,
g yerine 9,
b yerine 6,
Z yerine 2,
I yerine 1 kullanabileceğiniz gibi bunları harflerle karıştırıp bir de
!*"'(/)_%: işaretleri gibi yardımcılardan birini şifrenize eklerseniz güçlü bir şifreye sahip olabilirsiniz.

Şimdi hem güçlü hem de hatırlaması kolay bir şifreyi örnek olarak vereyim, bu örneğe bakarak siz de kendiniz için bir şifreyi aynı yöntemle oluşturabilirsiniz.

mesela;
alican kelimesini bu siteye girdiğim zaman çözülebilmesi için 1 (evet bir) saniye yeter diyor.
ama ben bu kelimeyi
(4LİC4N) diye düzenlersem program bana bunun çözülmesi için tam 133 yıl gerektiğini söylüyor...

Böylece hem hatırlanması kolay, hem çözülmesi zor bir şifre elde etmiş oldunuz ;)

Gördüğünüz gibi bu kadar karışık gibi görünen işler aslında ne kadar da kolaymış değil mi?

02 Temmuz 2012

Bu oyun bilgisayarımda oynar mı?

Hangi oyunlar bilgisayarınızla uyumlu, hangisi değil? İstediğiniz oyunu masaüstü bilgisayarınız açıyor ama bakalım laptop'unuz açabilecek mi?

Bunu internet bağlantısıyla size söyleyecek bir site olduğunu görünce kareli defter'e yazayım da başkalarının da işine yarasın dedim.

Bu işlere biraz yabancı olanlar "Yahu bu ne işimize yarayacak?" diye soracaktır, açıklayayım;

Evde kullandığınız 3-5 belki de 7-8 yıllık bir pc'niz var. Bu bilgisayarda oyun oynamak isteyen küçük bir çocuğunuz olduğunu da var sayalım [ya da bu çocuk diyelim ki sizsiniz:)]

Belki ileride daha iyi donanımlı bir bilgisayar alacaksınız ama şimdi sırası değil, fakaaat bir yandan da çocuk bu bilgisayarda oyun oynamak istiyor, siz de habire oyun indirip duruyorsunuz bazısı oynanıyor, bazısı için de sisteminiz gereken özelliklere sahip değil.

Ara sıra keşke benim bilgisayarımı şöyle bir analiz edip a'dan z'ye her şeyini ölçüp biçen bir sistem olsa ondan sonra da "Arkadaş senin sisteminde şu oynar, bu oynamaz. Boşu boşuna arayıp indirip uğraşıp durma." dese diye düşündüğüm olmuştur. [sizin de 7 yaşında bir oğlunuz olsun, inanın siz de dersiniz :)]

İşte adamlar bunu yapmışlar;
http://www.systemrequirementslab.com/cyri/intro.aspx adresine, oyunu oynamak istediğiniz bilgisayarla bağlanıyorsunuz, oyunun adını ya üstteki kutuya kendiniz yazıyorsunuz ya da altındaki kutucuğa basıp oyunların içinden seçip sonra da "Can you run it?" tuşuna basıyorsunuz...

Sistem sizin bilgisayarınızın bütün özelliklerini ölçüp biçiyor ve seçtiğiniz oyunun duyduğu minimum gereksinimleri karşılayıp karşılamadığını ya da sisteminizin ihtiyaç duyulandan daha iyi mi (veya kötü mü) olduğunu söylüyor.

Bence yararlı bir şey yapmışlar, bir iki oyunun benim evdeki laptop'ta çalışmayacağını anlayınca çocuk oynasın diye arayıp indirmeyle vakit kaybedeceğime başka bir oyun bulup onu yükledim.

Hem ben zamanımı bilgisayar başında oflayıp puflayarak geçirmedim, hem de o inen oyunu bekledikten sonra olmuyor diye hüsrana uğramadı... Aklınızın bir kenarında dursun, bakarsınız bir gün lazım olur.

Imelda May - Love tattoo

Country'nin sağlam ritmlerinden Blues'un ezgilerine ulaşan ve hatta kimi parçalarda mükemmel bir kontrbas'ın tuttuğu tempoya piyano da eklenince caz'a kadar uzanan harika bir albüm... 

İrlandalı Imelda May müthiş bir ses ve neredeyse bütün albüme yön veren büyük usta Al Gare'in kontrbas'ı da olağanüstü... sizi böyle bir albümle tanıştıracağım için gerçekten heyecanlandım.

Tüm parçalara güçlü yorumunu kazandıran Imelda May'in kimi hareketli parçalarında 2000'li yıllarda Hell parçasıyla ünlenen Squirrel nut zippers'ın havasını hissedebileceğiniz gibi kimi parçalarda da “Bu parça tam da Blues brothers filmine yakışırmış” diyeceksiniz.

Imelda May’in yavaş parçalardaki ses tonu çok özel olmasına rağmen albümün çizgisi genelde hareketli olduğu için bu yorumları beğensem de slow parçaların albüme dağılımını daha iyi yapabilirlerdi diye düşünmeden edemedim ama yine de genel olarak değerlendirdiğimde arşive girmeyi hak edecek kadar güzel şarkılara sahip bu albümü dinlemenizi tavsiye ediyorum...

Albümün en beğendiğim parçaları
Johnny got a boom boom
Feel me
Big bad handsome man
Love tattoo
Watcha gonna do