31 Ağustos 2012

Persona [film]

Hakkında çok konuşulmuş ve belli çevrelerde eleştirilmesi tabu olarak görülen filmi oturup sakin kafayla izledim.

Sinema tarihi açısından "modern sinemanın ele aldığı psikolojik temalar"a girişi 1966 yılında gerçekleştirdiği ve günümüz sineması kadar da başarılı işlediği için gerçekten önemli bir film sayılabilir ama günümüz seyircisinin beğenisine ne kadar hitap edebildiği tartışılır.

O zamanın teknolojisiyle yapılan iki ayrı insana ait yarım yüzleri birleştirip tek bir insan yapma, sahneyi kağıt gibi yırtarak ikiye ayırma, ruhsal bunalımın yüksek olduğu bir anda film karelerini kalemle karalıyormuş gibi efektler oluşturma vs. bugün ne derece etkileyici olabilir bunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Uzun lafın kısası, o zamanlar genelde aşk, soygun, savaş, kovboy ve ucuz macera filmleri çekilirken kalkıp da böyle ağır ve anlatılması zor bir film çekmek cesaret işi ama tabii ki bunu kendi zamanı içinde değerlendirmenin dışında fazla da bir özelliği yok.

Filmin konusundan bahsedince sanırım yukarıda bahsettiğim şeyler daha bir yerli yerine oturacak.

Efendim, şimdi ünlü bir tiyatro oyuncusu kadın var (Elisabeth). Bu kadın bir gün sahnede tam oyunun ortasında donup kalıyor ve bundan sonra kimseyle konuşmuyor.

Kadını hastaneye yatırıp psikolojik tedaviye başladıkları zaman film de başlamış oluyor.

Başarılı, güzel, ünlü ve genç bir kadın niye tek kelime etmez? Doktor, intihar çok çirkin ve sen böyle bir şey yapmazsın, onun yerine içine kapanıp dünyayla ilişkini kesersin diyerek konuya bir giriş yapıyor.

Gel zaman git zaman hastanede bir ilerleme kaydedilemeyince (aslında hastayı hayati anlamda etkileyen bir durum da olmadığı için) kadını “bakımını üstlenen hemşireyle birlikte” deniz kenarında yazlık bir eve gönderiyorlar.

Hemşire de çok güzel genç ve akıllı bir kadındır, Elisabeth’le aralarında çok sıkı bir dostluk başlar. Ama film boyunca devamlı olarak hemşire konuşur.

Kendi başından geçen aşk maceralarını en ince ayrıntısına kadar anlatır, endişelerini, insani zaaflarını, psikolojik yetersizliklerini, doğrusunu yanlışını ortaya koyar fakat kadın sessiz kalmaya devam eder.

Aşk maceralarından sonra konuşmalar daha özel ve acı tecrübelere gelir dayanır.

Özellikle oyuncu kadının geçmişinde kalan bir çocuk meselesi vardır. Bu konu, kadının hamilelik dönemini ve bebeğin doğumundan sonrasını kapsamaktadır.

Ünlü bir sanatçının çocuk sahibi olup da kariyerinden vazgeçmesi zordur, kadın o yüzden doğuracağı çocuğu istememek de hatta ölmesini dilemektedir.

Çocuk doğunca da başka birine verirler, kadın sahne hayatına geri döner... ama çocuk büyüyünce bir anne olarak çocuğuna karşı sorumluluklarını yerine getirmediğinin bilincinde olan kadın, çocuğunun fotoğrafına bile zor bakar, duyduğu suçluluktan dolayı ne yapacağını bilemeyip fotoğrafı yırtar. (Asıl sebep ise, sevip birlikte olduğu adamı başka biriyle aldatmış olması ve çocuğun bu adamdan değil de bir anlık bir ilişki sonucu başka birinden olmasıdır.)

Bunları hissedip böyle davranmasının arkasında yatan diğer şeyleri de filmde yer yer "kendini yakarak protesto eden insanların tv haberlerindeki görüntüleriyle" ya da "Naziler tarafından götürülen çocuklara dikkat çekerek" seyirciye vermeye çalışmışlar. (bu bölümde görüntüdeki belli bir kız çocuğuna çok fazla yer verip yakınlaştıkları için bu çocuğun kadının kendisi olabileceğini de düşündüm)

Tabii ki filmin gerçek sürprizi bambaşka ve bu anlattıklarım tamamen ayrıntı, filmin göstermeye çalıştığı "psikolojik sorunlar yaşayan insanların karakterlerini terk edip başka kişiliğe bürünme" yani kişilik bölünmesinin filmde veriliş şekli seyirci için hele hele o dönem sinema izleyicisi için gerçekten sürpriz olmalı.

Ama ben bu mantık üzerine kurulu filmleri beğenmiyorum, zaten film ağır akıyor, konuşmalarla yönleniyor ve sahneler çok sıkıcı. Bir de hepsinin üzerine böyle bir kurgu mantığı binince seyredilmesi iyice zorlaşan bir film oluyor.

Sonuç olarak sıkılacağınızı en baştan söyleyeyim, siyah beyaz olduğunu ve çocuklara uyğun olmayan sahneleri bulunduğunu da ekleyeyim.

“Yavaş ilerleyen festival filmlerini, ağır akan, çok konuşmalı, psikolojik temalı zor takip edilen filmleri sıkılmadan izlerim, bu filmden bahsediliyordu, Liv Ulmann’ı beğenirim, Ingmar Bergman’ın filmleri de güzel olur, merak ettim.” derseniz bu merak size birbuçuk saate patlayacak haberiniz olsun ama sonuçtan çok da memnun kalacağınızı sanmıyorum.

Göremeyenler için görünmeyen fotoğraf


Gelişmiş ülkelerde özel şirketler, kurumlar, hükümetler 10-20 hatta 50 yıl ilerisi için plan proje yaparken bizdeki durum malum...

Bırakın 10 ya da 20 yıllık planlar yapmayı, ne yazık ki şu anda gerçekleşen olayları bile bütünüyle görmekte zorlanan bir yapımız var.

Dış basında yer alan bizimle ilgili olayları takip ederek şöyle bir masaya dizdiğimiz ve her şeyi ayrı ayrı yerlerine koyduğumuz zaman bakın ortaya nasıl bir tablo çıkıyor.

İşte, göremeyenler (ya da görmek ve göstermek istemeyenler) için o fotoğraf;

Amerika’da halk, Amerika’nın çıkarları söz konusu olsa bile çocuklarını dünyanın bir ucuna gönderip ölmelerine tepki gösteriyor. Bir önceki başkan bu yüzden seçimleri kaybetti.

Şimdiki başkanın (ve onu destekleyen çıkar çevrelerinin) yönetimini sürdürebilmesi için bu konuyu halletmesi gerekiyordu. Bu amaca hizmetle Amerikan askeri mecburen Ortadoğu’dan geri çekildi.

Fakat bir yandan da bu bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yapılandırabilmek için Amerika’nın yaptırım gücünün "fiilen" devam etmesi gerekiyordu.

Bunu da çekildiği bölgelerde kurulu düzenleri yıkarak yerine koyacağı ve istediği gibi yönlendirebileceği diğer etkenlerle yapabileceğini düşündü. Yalandan bir “Arap baharı” havası estirip, dünyanın tepkilerini farklı yerlere yönlendirdi.

İnsanlar “Bahar havası”nın o ülkeleri kökten değiştirip özgürleştirmediğini ve tüm yapılanların "Devrim" değil de dışarıdan destekli “Yeni nesil darbe”ler olduğunu malesef iş işten geçtikten sonra anlayabildiler.

Şimdi bir an masanın üzerine dizdiğimiz görünen olayları bir kenara bırakıp masanın altına bir göz atalım;

Rusya, Doğu’dan Batıya uzanan enerji nakil hatları için Doğu Avrupa’da kendi güdümü altında bulunan birçok ülkeyi serbest bırakmaya bile razı oldu, bu ülkeler Avrupa’yla entegre oldu, Rusya Avrupa’ya ilk kez bu kadar rahat ulaşıp petrol ve türevlerini pazarlayarak ekonomisine hız kazandırmayı başardı. Rus doğalgaz şirketi Gasprom dünyada bir numara oldu.

Ama Rusya’nın enerji nakil hatlarına paralel olarak “Orta Doğu’dan Akdeniz’e ulaşmaya çalışan" hattın Amerikalıların isteği doğrultusunda yapılandırılması, ezeli rakipleri bu kritik oyundaki son sahnede tekrar karşı karşıya getirdi.

İşte, bu son sahnenin oynandığı yer de Suriye.

Şimdi, fotoğrafımızı tamamlamak üzere yeniden masanın üzerine dönelim.

Amerika, kendi çocukları yerine ölecek yeni askerler arıyordu, en son orada kalmıştık.

Peki, Amerika adına ülkelere girip çıkarak hükümetleri yıkıp devletleri parçalayıp haritaların yeniden çizilmesini kim sağlayacak?

El Kaide her ne kadar bu iş için uygun gibi görünse de bölgeye tamamen hakim olma konusunda yetersiz, PKK ancak "Ben bu bölgede her yerdeyim." mesajı verme çabası içinde nefretle karşılanan eylemler yapan bir grup.

Oysa Amerika'ya işi anında bitirecek kadar tecrübeli, teknik donanımı da bir o kadar yerinde büyük bir ordu lazım.

Çünkü, Amerika'nın isteği doğrultusunda Suriye ile savaşacak bir ordu; Amerika'nın hem siyasi anlamda dünya kamuoyuna hem de kendi ülkesi ve seçmenine suçsuz görünmesini sağlayacak. (Öyle değil mi ama adama ne, Ortadoğu'da iki ülkenin orduları kendi aralarında savaşıyor.)

İyi ama Suriye ile savaşacak olan bu ordu hangi ülkenin ordusu olacak?

Düşünmeden hemen akla gelen bir ülke var fakat; Amerika "bu ülkenin daha önce hiç beklemedikleri şekilde yoluna çıkıp tekerine çomak soktuğunu" da hesaba katıyordur herhalde.

Acaba o ülkenin siyasi yapısını ele geçirseler ne olur?

Haydi bunu yaptılar diyelim, koskoca ordunun bütün üst düzey kadrosunu da asılsız yere suçlayıp yıllarca hapiste tutacak değiller ya.

Bunların hiçbirinin gerçekleşme ihtimali olmadığını düşünüp farklı plan yapmaktan başka çare kalmayınca Suriye'de de bir "Arap Baharı" estirirler...

Olmadı dışarıdan destekleyerek içeride eli silahlı bir muhalif grup kurarlar... hatta bu muhalif gruba ordu görünüm ve psikolojik etkisini katabilmek için "Bağımsız ya da Özgür Suriye Ordusu" gibi bir isim bile bulurlar.

Sonra kendi kurdukları bu yapay orduya destek sağlamak için savaşa ülke olarak fiilen sokamadıklarını kendi planlarının parçası yapmak için her şekilde zorlarlar.

Mesela; Türkiye'yi kana bulayan PKK'nın birinci ismi yıllarca Suriye'deydi bu sefer Suriye'nin başına musallat olanların birinci adamını da Türkiye'de tutarlar...

Bakın, bu plan programda "olacak/olmayacak" bir sürü şey var ama bu biraz zor gibi görünüyor.
Kendinizi bir düşünsenize, alın elinize bir kalem ve kalemin ucunu haritada herhangi bir yere koyun. Sonra, artık dağ başı mı olur, ova mı gidin oraya sırtüstü yatın, iki güne kalmaz mutlaka biri gelir "Hoop hemşerim, ne yapıyorsun burada?" der, rahat vermez adama.

Böyle bir şeyin olabileceğine sanırım siz de ihtimal vermiyorsunuzdur, memleket o kadar da başı boş değil.

Zaten öyle bir şey olsa, adam bu kadar destek gördüğü için Türkiye'nin göz göre göre Suriyeli muhaliflere yardım ettiğinin anlaşılacağına bakmaksızın işin suyunu çıkarıp internetten telefonunu hatta adresini bile vermeye kalkar.

Herhalde masanın üzerine konanlara bakıp görünmeyen fotoğrafı sizler de görmeye başladınız ama hiç olacak şeyler mi bunlar allah aşkına?

(bu yazım, 30 Ağustos 2012'de habersabah.com'da yayınlandı)

29 Ağustos 2012

King [film]

Elvis, yeterli bulunmadığı için özel birliğe seçilemeyince Amerikan Deniz Kuvvetleri'nden ayrılır ve ölen annesinin bahsettiği (hayatında hiç görmediği) babasını bulmak üzere yola koyulur.

Elvis, babasını bulur ama adam yaşlanınca kendini dine vererek papaz olmuştur ve gençliğinde yaptığı bu hatayı kendisini bularak hatırlatan oğlunu yanından (ve yeni ailesinden) uzak durması için uyarır.

Fakat Elvis üvey kız kardeşiyle daha önceden tanışmıştır ve bir ilişki yaşamaya başlarlar. Kızın abisi durumu fark edince Elvis'i uyarmaya kalkar ama sonu kötü olur...

Elvis yavaş yavaş piskopat yüzünü seyirciye göstermeye başlar ve film aynı çizgide gerilimini arttırarak devam eder...

Film, dünyanın her yerinde rastlanabilecek türden bir "Üçüncü sayfa haberi"nin arka planlarını ve detaylarını işliyormuş gibi; Değişik bir konu yok, farklı ve ilginç ayrıntılarla işli şaşırtıcı bir kurgu yok, sadece öylesine bakılabilecek orta kaliteye yakın sıradan bir film diyebilirim.

Oyuncular tecrübeli ve rollerini hiç abartmadan sıradan bir doğallıkla oynuyorlar. Film, yapımından bir yıl sonra Philadelphia Film Festivali'nde "En iyi bağımsız Amerikan filmi" ödülünü almış ama pek de öyle ahım şahım bir şey değil.

Film, konu olarak basit ve benzeri "Suç" filmlerini seyredenler için pek ilginç bir şey barındırmıyor olsa da (gizliden gizliye arka planda vermeye çalıştığı) "Son 10-15 yıl içinde Güneyli Hristiyan Amerikalıların yerel kiliselere ilgisinin artmasını ve bu çark içinde yer alan insanların aile yaşamına  bakışıyla" bir şeyler anlatmaya da çalışıyor. [ama bu da o kadar hafif kalmış ki zihinler ana konudan fazla uzaklaşamıyor.]

Kimi insanlarda "Başka birini öldürme" fikrinin "Günlük olaylara bağlı problemlerin çözümü için çok sıradan ve doğal bir yöntem" gibi algılandığını verebilmesi açısından film başarılı sayılabilir ama izleyici tarafından konu gereği merkeze koyulan kahramanın "İstenmeyen bir insan tipine" dönüşmesiyle yarattığı memnuniyetsizliği gidermekte bu başarı yetersiz kalıyor.

Rastlanırsa öylesine bakılabilir ama orta kalitenin üzerinde bir şey olmadığını ve sıradan televizyon filmlerinden alışık olduğunuz bir konuyla karşılaşacağınızı da unutmayın.

Filmdeki açık saçık sahnelerle şiddet sahneleri yüzünden çocukların seyretmesi sakıncalı olur, bunu da belirterek sizleri şimdiden uyarmış olayım.

Yalnız ülkenin kaderi


Orta Asya yetmedi, Anadolu’yu zaptetti, Avrupa’ya Akdeniz’e yayıldı... Yükseldi, yanında kimse yoktu, düştü elini tutan olmadı. Yok olmak üzereyken küllerinden yeniden doğdu ama yanında yine kimse yoktu...

Beklentileri boşa çıkardı ve zoru başararak hayatta kaldı, hatta büyük aşamalar kaydederek kendini hem çevresine hem de dünyaya kabul ettirdi.

Orta Doğu ve Balkanların sayılı ülkeleri arasına girince herkes ondan medet umdu;

Müslüman Orta Doğu ülkeleri için “İslam Alemi’nin Avrupa’ya karşı” gurur kaynağı, dev Rusya’nın “İstediği zaman gönlünü çelebileceğini düşündüğü” sessiz komşusu, Avrupa’nın “Arap dünyasına karşı tampon ülkesi”, Amerika’nın Doğu Bloğu’ndaki kalesi oldu...

Ufak tefek hataları olsa da kendini korumak ve hayatta kalmak için herkesle uyumlu, barışçı bir politika izledi fakat hiçbir zaman karşılığını alamadı.

Yunanistan ve Bulgaristan, kendi ülkelerindeki Türk azınlıklara baskı uyguladı. Rusya, siyasi olarak içeriyi karıştırıp durdu. İran, kendine uyumlu çevreler yaratabilme amacıyla Türkiye’nin dinle yönetilen bir ülke olması için elinden gelen her şeyi yaptı. Irak ve Suriye, PKK’yı açık bir şekilde yıllar yılı dünyanın gözü önünde destekledi.

Fakat ne acıdır ki bütün bunlar olup biterken bu ülke yine hep yalnızdı...

Dışarıda olduğu kadar içeride de ülkenin ilerlemesini engellemeye çalışan, kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen insanlar oldu. Bunlar kimi zaman siyasi komploları, kimi zaman ekonomiyi, kimi zaman da eğitimi kendi işlerine geldiği gibi kullanarak ülkenin geleceğine zarar verdi...

Dünyanın en büyük ordularından birine sahip olan bu ülkenin askerleri, Nato askere ihtiyaç duyduğu zaman Kore’den Bosna’ya kadar her yere gönderildi fakat kendisi terör olayları, sınır ihlalleri, savaş başlangıcı yaşadığı karışık dönemlerden geçerken her gün onlarca insan hayatını kaybetmesine rağmen yine yalnız yine yalnız...

Sovyetler Birliği, Çin’le birlik olup ezeli rakibi A.B.D’ye kafa tutuyor; A.B.D, tarih boyunca İngilizlerle birlikte hareket ediyor; Avrupa ülkeleri “Avrupa Birliği”yle kendini en azından ekonomik ve siyasi olarak korumaya çalışıyor; İsrail, Fransa’ya arkasını dayayıp komşularına dikleniyor...

Bugün her ne kadar Suriye içinde Esad’a karşı sürdürülen mücadelede “Muhalif güçler”i gizliden gizliye destekleyen ülkelerden biri olmak hoşumuza gitmiyorsa da yukarıdaki tabloyu iyi inceleyip tekrar düşünmek gerekiyor.

Ya yalnız kalmaya devam edip tarihimiz boyunca darbe yemeyi göze alacağız ya da aynı çıkarları paylaşan ülkelerle birlikte (veya onların istekleri doğrultusunda) davranıp parsadan payımızı toplamayı vicdanımıza sindireceğiz.

Her ikisini de kabullenemeyen özgür ve güçlü bir ülke olmak tabii ki en iyisi ama böyle bir ülke olmak için yapmamız gerekenleri yapmakta öylesine geç kaldık ki; bakalım bu sefer sonunda yine yalnız kalacağımızı bile bile kimin yanında yer alacağız?

(bu yazı 29 Ağustos 2012'de www.habersabah.com'da yayınlanmıştır)

28 Ağustos 2012

MyInvisibleSound's Game of thrones

70'li yıllarda satışa çıkan (ve o zamanın ilginç teknolojisi olarak değerlendirilen, biraz da oyuncak gibi) bir çeşit cep tipi org diyebileceğimiz "Stylophone" isimli elektronik bir müzik aleti var.

MyInvisibleSound kullanıcı adlı arkadaş youtube'taki videosunda üst üste kayıt sistemi kullanarak Stylophone'la oluşturduğu (game of thrones cover'ı) parçayla harika bir iş çıkarmış.

Videoyu bu linkten izleyebilirsiniz: http://youtu.be/BuoCGfU6Jyg

iki güzel ipucu ;)

Orda burda dolaşırken öğrendiğim iki ipucunu hemen yazayım;

1- Çiçek sulama ya da camları silme için kullandığımız (camsil kutularının benzeri) sprey kutularının içindeki sıvı azalınca kutuyu eğerek kullandığımızda içinde bir miktar sıvı olmasına rağmen dışarı püskürtmek sorun olur.

Bunun için spreyin kapağını açıyoruz, içeriye uzanan hortumu 4-5 parmak kalacak kadar kesiyoruz ve yerine daha yumuşak serum hortumu benzeri bir hortum ekliyoruz ama bunun şişenin dibindeki sıvıyla birlikte hareket etmesi için ucuna 4-5 adet somun takıp öyle kullanıyoruz... şimdi sıvı nereye, hortumun ucu oraya :) istersen baş aşağı kullan, yine işe yarıyor ;)
videosu da şu; http://youtu.be/jQfp676lG2Y

2- Eli alışık olan mutfak kadınları :) bunu anında tek eliyle anında yapıyordur ama yine de zorlananlar için bilinmesinde fayda var; binlerce kez verilmiş farklı "yumurta sarısı ayırma" ipucu içinde en dikkat çekenine hazır olun: Yumurtaları tabağa kırıyoruz, temiz ve boş küçük bir pet şişeyi sıkıp içindeki havayı bir miktar boşalttıktan sonra yumurta sarısına yaklaştırıp elimizi gevşetiyoruz :) hooop yumurtanın sarısı anında şişenin içine giriyor.

Aynı şekilde başka yere koyarken de şişeyi yine biraz sıkıp yumurta sarısını tabağa bırakıyoruz.
Onun videosu da bu; http://youtu.be/Uz2Vnp5ZW4c

Woman in the dunes [film]

1964 yapımı bu Japon filmini gecenin bir vakti bütün uykusuzluğuma ve 2 saat 26 dakikalık uzunluğuna rağmen hiç sıkılmadan beğeniyle izledim.

Büyük şehirden küçük bir köye gelerek böcek türlerini araştıran bir adam döneceği otobüsü kaçırınca bir köye misafir edilir.

Gün içerisinde kumla kaplı bir bölgede araştırma yaparken yanına gelen köylü onu davet etmiştir ama geçirdiği gecenin ardından misafir olarak kaldığı eve hapsedilen adamın hayatı kâbusa dönüşür.

Kumlarla kaplı köyün tek geçim kaynağı da yine doğal olarak kumdur ve köyde kalanların oluşturduğu çete bu şekilde gelen yabancıları derin ve büyük kum kuyularındaki evlere hapsedip zorla çalıştırmaktadır.

Bizim şehirli araştırmacının kaldığı yerde bir de yalnız yaşayan dul bir kadın vardır.

Adam gece böyle otantik bir yerde misafirperverlikle karşılanıp da sabah ayrılmak üzere hazırlanınca tutsak edildiğini anlar ama artık iş işten geçmiştir bir kere...

Adam, defalarca içinde bulunduğu büyük ve derin kum kuyusundan çıkış yolları arar, kendisine meyilli olduğunu hissetiği kadını ikna etmeye çalışır, kaçıranları tehdit eder, ortadan kaybolduğunu anladıklarında tanıdıklarının kendisini arayacaklarını ümit eder ama hepsi boşunadır...

Derken açlıktan ve susuzluktan ölmemek için çalışmak zorunda olduğunu kabullenir ve buraya ayak uydurmaya çalışır ama aklındaki kaçma fikrini de hiçbir zaman terk etmez. (Ateşle barut yan yana durmayacağı için bir yandan da kadınla ufaktan ufaktan yakınlaşmaya da başlar...)

Kadın, kendine bir can yoldaşı bulduğu için olayın en başından beri durumundan şikâyetçi değildir ve adamın kaçmak istemesine hiç de iyi gözle bakmaz [hatta adamın oradan kurtulmaya çalışmasını da kendisini beğenmemesine bağlayıp bir de afra tafra yapar :) ] neyse işte; ara sıra tatsızlık çıksa da zamanla iyi anlaşmaya başlarlar ama adam kaçış için gizli planlar yapmaya devam edecektir .

Film, işlediği konuyu o kadar güzel, o kadar sade ve düz bir mantıkla ele alıyor, dar mekânda az oyuncuyla seyirciyi o kadar baskı altına sokuyor ki filmin girişindeki bu bölümü anlatmama rağmen izleme keyfinizin kaçmayacağına emin olabilirsiniz. (zaten bu kadarı film tanıtımıyla ilgili her yerde konu olarak yazıyor.)

Film ilerlerken konunun köy ve kum olmadığını anlayıp da anlatılmak istenen şeyin geleneksel evlilik kurumu ve hayata etkisi, bireylerin hayallerini/özgürlüğünü engellemesine eleştirel bir bakış olduğunu yavaş yavaş çözdüğünüzde önde akan olayları ve macerayı değil de kafanızda konuyla eşleştirdiğiniz geleneksel evlilik, aile, aşk ve insan olma üzerine düşünmeye başlıyorsunuz.

Kôbô Abe'nin kendi eserini senaryolaştırdığı bu yapımın yönetmeni Hiroshi Teshigahara.

Klasik roman gibi kurgusu, evrensel konusu, hatasız senaryo ve anlatımı, kendine özgü konusunun canlandırıldığı yerdeki sahneleriyle güzel ve değişik olan bu kaliteli sinema eserini film seyretmeyi seven herkese öneriyorum.

(Yalnız, çok az da olsa bazı açık sahneleri yüzünden çocuklara uygun olmayabilir ki zaten çocukların anlayabileceği bir film de değil, bunu da aklıma gelmişken söylemekte fayda var.)

Daha geniş bilgi edinmek isteyenler için filmin orijinal isminin 砂の女 (Suna no onna) olduğunu da belirtip yazıyı bitireyim.

27 Ağustos 2012

İlber Ortaylı - Tarihin sınırlarına yolculuk

Tarih konularını her zaman ilginç bulmuş ve merakla takip etmişimdir ama bir de okuduklarım kendi alanında böylesine uzman ve bilgisi engin birinin kaleminden çıkmışsa okuduğunuz kitap hiç bitmesin istiyorsunuz.

İlber Ortaylı'nın akademik alandaki etkinliği ve bilgisini söylememe, insan olarak sahip olduğu iyi vasıflara değinmeme gerek yok. Neredeyse kendi alanında tek sayılabilecek ve günümüzde bir araya gelmesi zor kombinasyonların mucizevi birlikteliği ile oluşmuş bilgi birikimiyle tarih üzerine kaliteli çalışma yapan ender bilim adamlarımızdan biri olan İlber Hoca'yı ne kadar övsek azdır.

İlber Hoca'nın daha önceden okuduğum kitapları gibi "Tarihin sınırlarına yolculuk" isimli kitabı da çok güzel bilgiler içeriyor. Tarih konularına meraklıysanız kesinlikle tavsiye ederim dememe gerek yok. İçinde bulunduğumuz karışık durumları öğrenmek ve bunların yüzlerce yıl gerisindeki nedenleri en iyi şekilde anlamak için bu tür eserleri mutlaka okumak zorundayız.

Osmanlı yıkıldı ve yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ama bu konuları bilen bilmeyen herkes başka telden çalıyor; kimi "Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı ile bir bağlantısı yoktur, kurulan yeni bir devlettir." diyor, kimi "Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın devamıdır, her şey aynen devam ediyor." diyor... Bu yorumların hangisi ne kadar doğru, hangisi ne derece bilimsel, bizler bunları nasıl değerlendirmeliyiz? İşte bu soruların cevapları bu kitapta...

Fakat kitaptaki konuların yalnızca bundan ibaret olduğunu düşünmenizi istemem. İlber Hoca'yla çeşitli dergi ve yayınlarda yapılan -ve tarihle ilgili merak edilen her türlü soruyu içeren- röportajları çok iyi düşünerek bir araya getirmişler.

İlber Hoca nelerden bahsetmiyor ki; Tarih bilimciliğinin temelleri, tarih adamı olmak için gereken vasıflar, bu işin akademik olarak ilerleyebilmesi için yapılması gereken eğitim reformları, eski-yeni araştırmalar, aklınıza gelebilecek merak ettiğiniz konular eşliğinde bu konuyla ilgili yapılan röportajlar sırasında sorulan sorularla katman katman tarihin içinde dolaşıyorsunuz.

Osmanlıdan sonra yaşamaya devam eden kurumların Cumhuriyeti nasıl biçimlendirdiğini de görebiliyorsunuz, Osmanlıya devlet deneyimini sağlayan işleyişin Selçuklu'dan Pers İmparatorluğuna hatta daha öncesine kadar nerelere uzandığını da... Böyle karışık şeyler yazıyormuşum gibi gelebilir ama konular asla anlaşılmaz ve ağır değil, hepsi çok güzel geçen bir muhabbet havasında ilgiyle izlenen konuşmalar gibi rahat takip edilebilecek şekilde herkesin anlayabileceği bir seviyede düzenlenmiş.

İlber Ortaylı'nın diğer kitaplarını önerdiğim gibi bu kitabını da tarih konusuna meraklılara okumasını kesinlikle tavsiye ediyorum. 200 sayfalık kitap Timaş Yayınlarından çıkmış ve fiyatı 14 lira.

[daha önceden İlber Ortaylı ve eserleri ile ilgili bu blogda yazdığım yazıları da ilginç bulacağınızı umuyorum]

Kırk ambar'dan bir alıntı; Potemkin Panoları

İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu

II. Abdülhamid'in hatıralarında Ermeni meselesi

Kırk ambar'dan bir alıntı; Bayan Papa

in the bedroom [film]

Amerika'da yaşayan 30-40 yaşlarında bir kadınsanız ve çocukluğunuzda radyodan dinlediğiniz radyo tiyatrolarını özlemle anıyorsanız işte size görüntülü bir radyo tiyatrosu.

Amerikalı orta sınıf bir ailenin dramına tanıklık ediyoruz.

Ailenin oğlu, eşinden ayrı yaşayan iki çocuklu dul bir kadınla birliktedir. Kadının kocası henüz boşanmadıkları için devamlı ikinci bir şans istemektedir ama hep red edilir. Karısının yaşadığı ilişkiyi bilen adam (daha fazla dayanamayıp olay çıkardığı bir gün) karısının (genç üniversite öğrencisi) sevgilisini vurur.

Ölen çocuğun annaesiyle babası bu ilişkiye izin verdikleri için birbirlerini suçlarlar. Bu arada olayı kaza olarak değerlendiren mahkeme, kadının katil olan kocasını bırakır. Buna dayanamayan çocuğun babası da kendi arkadaşıyla plan yapıp intikam almaya karar verir.

Katili silah zoruyla ormana götürüp vurur ve gömer.

Bütün bunlar gereksizin de ötesinde binlerce ayrıntı ve yüzlerce sahneyle uzatılıp uzatılıp filmi iki saatin üzerine çıkartarak insanı sıkıntıdan patlatıyor.

Böyle filmleri ne diye çekerler, kim seyreder, bunun senaryosunu yazan insan sıkıntıdan ölmediyse ne zaman intihar eder, benim şansıma seçtiğim film niye bu kadar kötü olur bilmiyorum ama siz bilip öğrenin diye yazdım ki imdb puanına aldanıp da seyrederek vaktinizi boş yere harcamayın.

23 Ağustos 2012

Diary of a Country Priest [film]

Fransız yazar Georges Bernanos’un 1936 yılında yayınlanan "Le journal d’un curé de campagne" isimli kitabından uyarlanan filmi ünlü yönetmen Bresson 1950’de çekmiş... (ve bu filmi seyretmemin nedeni ise bir önceki film yazısında bahsettiğim ünlü yönetmen Tarkowski’nin en beğendiği filmler listesinde yer alması.)

Türkçe ismi “Bir köy papazının günlüğü” olan film; eski tarz anlatım şekliyle, uyarlandığı romanın havasını bozmadan, anlatmak istediği şeyin özünü kaybetmeden ağır ilerleyen “adeta roman gibi” bir yapım.

Taşa baksanız ve biraz düşünmeye başlasanız ona bile bir sürü anlamlar yükleyebilir, bir sürü hikâyelerle süsleyip önemli bir şey varmış gibi bir saat özenti terimler kullanıp sanatsal anlatımlara girişerek yönetmen Bresson’dan bahsedip durabilirsiniz.

Bu filmi anlatmak için böyle şeylere, her sahneye, her kelimeye anlam yükleyip filmi amacından saptırmaya gerek yok... (bu film hakkında insanlar atıp tutup abartıp da abartmış, yönetmen hakkında yazmış da yazmış... ve tüm bunlar zorlama hatta cahilce olduğu için anlatılan şeyler saçma sapan anlamsız şeyler olmuş, bence böyle kompleksli bir şekilde kendini ispat etmeye, bilgisini göstermeye çalışmak için yalan yanlış şeyler yazmaya hiç gerek yok.)

Film çok sade, çok basit... Köy halkında bırakmak istediği etkiyi yakalayamayan genç bir papaz [din dersi verdiği küçük çocukların bile alay konusu olmaya başlayınca] daha etkili olabilmek için o civarın zengin kontu ile birlikte bir şeyler yapıp öne çıkmaya çalışır.

Kont temkinli davranır, işi zamana bırakalım, buradaki insanlar bu tip şeylerden anlamazlar, sen yürü, eğer ihtiyaç doğarsa o zaman ben sana yardımcı olurum der.

Papaz, zaten dine karşı kendi içinde yer yer şüpheli davranan ama bir yandan da dini perhizi elden bırakmayacak kadar işini sıkı tutan bir karakterdir. Papazın sağlığı gün geçtikçe kötüye gitmektedir. (Fakat her şeye rağmen genç papaz burada yaşadıklarını, düşündüklerini bir günlüğe not etmektedir.)

Filmin en önemli noktası olaylar yerine filmdeki sınırlı karakterlerle papaz arasında geçen konuşmalar. Eserde işlenmek istenen düşünceler, karakterler arasındaki bu diyaloglarla verilmeye çalışılmış.

Biz yine filmin konusuna dönelim;

Kontun karısı, küçük yaşta ölen çocuğu için tanrıya karşı asi tavırlar takınan, sessiz ve sert biridir.

Genç papaz, bir gün bu kadınla bu olayları konuşabileceği bir fırsat yakalar ve kadını sonuna kadar zorlayarak üstü kapalı bir şekilde [tanrıya olan asi davranışını sürdürürse kaybettiği oğlunu öldükten sonra öbür dünyada da göremeyebileceği olasılığı ile] tehdit eder.

Kadın, bu olasılığı düşünerek asi davranmaktan vazgeçer ve yeniden iman eder. Kontun karısı çok kısa bir süre sonra ölünce papazla kadın arasındaki bu özel konuşmaları gizlice dinleyen kızı papazın bu zorlayıcı üslubunu babasına anlatır.

Tecrübesiz genç papazın idealist halinden hoşnut olan bir üstündeki başka bir papaz bu durumu öğrenince işler biraz karışır, bizim papaz iyice debelenir, her şeyi tekrar tekrar sorgular, kendini ihbar eden kızla ve kontla konuşur ama bir türlü istediği durumu yaratıp düşündüğü düzeni kuramaz...

Bu arada sağlığı da gittikçe bozulmaktadır, bir doktora görünmek için şehire gider...

Ağır akan, siyah-beyaz, 62 yıllık eski bir film. Konuşmaların olayları yönlendirdiği insanların fikirlerini uzun anlatımlarla aktardığı, özel sahneleri olmayan çok sıradan ve basit sayılabilecek konusuyla tipik bir “Eski tarz” film.

Çocuklar anlamaz, gençler sıkılır, orta yaşlılar takip etmez, etse de 60 yıl önce Fransa’nın küçük bir köyünde insanların zorlu yaşam koşulları altındayken köylerine yeni gelen genç din adamını umursamamaları ilgisini çekmez...

Eğer bu filmi değerlendirmek gerekirse yine zamanı içinde oluşturulduğu dönem göz önünde bulundurularak değerlendirilmeli. Avrupa’nın kaynadığı, zorlukların yoklukların olduğu, savaşlardan çıkılıp savaşlara girildiği yılların etkisi halen sürmektedir.

Ve bence eserin gerçek sahibi olan “Fransız milliyetçisi olduğu açıkça bilinen” yazar Bernanos bu eserinde; bir papazın karşılaştığı zorlukları veriyormuş, genç bir din adamının iç dünyasına eğiliyormuş gibi görünse de...  ("Bizim gibi milliyetçi duygularla siyasi olarak hareket edenlerin önüne de boş yere din engelini koyacak elemanlar olarak çıkmayın" fikrini kapalı şekilde verebilmek için) Bu şekilde kimsenin ilgilenmeyeceği, sağda solda bunalıma giren bir din adamı olacağınıza normal biri olarak hayata atılın ülkeye yararlı olun demeye çalışmış.

Eh, tabii ki; papaz olacak adamı tersini yapmaya ikna etmek de zor olacağı için bu işi bir papazın şüphelerini yansıtan gerçekçi bir hikâyeyle yapmaya çalışmış. Yönetmen Bresson’a ise eseri sade bir şekilde sinemaya aktarmak kalmış. Öyle yere göğe koyamayacak bir şey yok ortada, orta halli normal eski bir film işte...

Fena film değil aslında ama yine de günümüz dünyasında çok basit ve anlamsız kalıyor, ilgilisi değilseniz sıkılacağınız kesin. O yüzden seyredin güzel film diyemiyorum, şansınızı başka bir filmde deneyin.

22 Ağustos 2012

iki güzel fikir

Bazen böyle güzel şeylere rastlayınca bakıp geçiyorum, yapılan uygulamalardaki ince ve güzel fikirler beynimin derinliklerine yer ediyor mu bilemiyorum :) ama bu sefer karelideftere koymak istedim. Hem basit, hem de herkesin yapabileceği güzel fikirler olduğu için hoşuma gitti. Minik ayrıntılar ve birazcık estetik, sıradan şeylerin havasını nasıl da değiştiriveriyor...


Fotoğraflarını koyduğum şeyleri sanırım açıklamama gerek yok ama şu şamdan gibi kullanılan mum koyulmuş teneke konserve kutularına tehlikeli olmasın diye belki mum yerine pil ya da güneş enerjisiyle çalışan minik led ampuller koyulabilir, diye küçük kardeşlerimiz için bir ekleme yapayım :)

Winter Light /nattvardsgästerna [film]

Ingmar Bergman'ın filmini ilgi ve imdb'deki 8.4 puanını da göz önünde bulundurarak büyük bir beklentiyle izlemeye başladım...

İsmi dilimize "Kış ışıkları" olarak çevrilen filmi seyretmeyi istememdeki esas neden ise; ünlü yönetmen Tarkowski'yle yapılan bir röportajda en iyi on film içinde bu filmi de saymış olması.

Fakat ne yalan söyleyeyim, bu filmi seyrettikten sonra Tarkowski'nin listesindeki diğer filmlere biraz daha temkinli yaklaşmam gerektiğini düşünmeye başladım, çünkü bu filmi hiç de abartıldığı kadar olağanüstü bulmadım.

Tamam, hakkını da yemeyelim bu film tam 50 yıllık bir yapım ve zamanı içinde değerlendirmek gerekiyor. O zamanlar “bu filmde anlatılanları düşünmeye sevk edecek bir şeyler içeren” bir film yapmak büyük cesaret ister, bunu kabul ediyorum ama zaman o kadar değişti ki bu film artık bir dönüm noktasına işaret eden müzelik parça olmuş.

Film; zamanında "inancı sorgulama" gibi uç noktadaki bir konuyu işlemesiyle ilginç ve örneği az olan bir film olabilir ama günümüz sinema izleyicisi için çok sıkıcı, uzun ve (bence) gereksiz sahnelerle dolu. (Filmin açılışında yarım saat boyunca süren kilisedeki töreni kaç kişi sıkılmadan izleyebilir bilmiyorum.)

[Bergman, ailesinin isteği doğrultusunda dinle fazla haşır neşir olmuş, kiliselerdeki ikonalardan fresklerden etkilenip dünyayı, kainatı ve var oluşu sorgulamaya yatkın karakteri olan karamsar bir sanatçı. Bu filminde ve diğerlerinde devamlı bir şüphe ve sorgulamayı her zaman görebilirsiniz ama filmde (filmin ismini aldığı) ne Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’nin coşkusu var ne de felsefi ağır durumlar... Hele hele bir sahnedeki karşılıklı konuşmalarda Papaz Tomas’la fikir yarıştıran zangoçun aynen Notre Dame’ın Kamburu’ndaki Quasimodo gibi kambur olması beni filmden iyice soğuttu...]

Neyse işte, filmi seyrettim; çok durağan, sıkıcı ve yavaş buldum. Hele ki anlatmaya çalıştığı inançtan kuşku duymayla ilgili kafanızda dolaşan sorular yoksa sabredip tamamını izleseniz de ilginç gelecek bir yanı yok.

Gelelim konuya;
Ailesinin isteğiyle din adamı olan Papaz Tomas, karısının ölümünden sonra bunalıma girmiş, kendini yalnız hissetmesiyle birlikte boşluktaymışçasına tutunacak bir şeyler aramaya yönelmiştir. Çevresindeki kadınlardan biriyle yalan yanlış, düzgün işlemeyen bir gönül macerası da onu bu sıkıntılarından kurtaramamış, yalnızlığını, hayatı ve en önemlisi de inancını sorgulamaya başlamıştır.

Her şey insanın kendi kendine uydurduğu bir yanılsama mıdır, yoksa insan "yaratıcıyı" göremediği için inancını kaybetmeye meyilli güçsüz bir yaratık mıdır? Bunu sıradan bir insan kendi kendine sorabilir ama peki ya bir din adamı bu meseleyi nereye kadar sorgulayabilir?

Film, bunu din adamının sevgilisiyle arasındaki konuşmalarda en ileriye götürüp din adamının ikilemlerini ortaya döktükten sonra aşk ve işle ilgili yapılacak bir şey kalmadığı için aynen hayatına devam edenleri de seyirciye örnek olarak gösterip bitiyor.

Günümüz için sıkıcı ve sıradan bir film olmakla beraber, bir iki ağır diyaloğuyla “çok eski ve ağır filmleri, bir iki sahne bir iki konuşma için” seyredebilenler belki dikkate değer bulacaklardır ama ben bu film için hiç kimseye asla “Aman şöyle bir film var, seyret bak, çok güzel!” demem, siz de uzak durun. Ama ben 70 yaşındayım böyle filmleri severim, ölmeden önce göreyim diye ısrar ederseniz siz bilirsiniz, zaten seyrettiğiniz son film olur o ayrı :)

17 Ağustos 2012

İngilizce hepimizin başına bela :)

Sözlükler, eğitim programları için hazırlanan CD'ler, bilgisayar programları, videolar, dergiler, kitaplar, internette online kurslar, yazışma yoluyla öğrenim ve aklıma gelmeyen bir sürü yöntem, bir sürü çeşitli malzeme...

Çalışmak için, değil kendi çantamda... koskoca mahallede bir tane küçük sözlüğü zor bulduğum zamanlar yabancı şarkıları dinleyip şarkı sözlerini yazar, ondan sonra da çeviri yaparak kelime dağarcığımı geliştirmeye çalışırdım :)

Şimdi sayısız imkân var, hatta kimi yerlerde belediyeler ücretsiz kurs bile veriyor ;) ama yine de iş insanın kendinde bitiyor. Her şeyde olduğu gibi "çalışırsan karşılığını alırsın, çalışmazsan sihirli değnekle işleri yoluna koyacağını umma!"

İyi derecede İngilizce bilenler için belki basit, belki seviyesi zayıf olacak ama yeni bir site keşfettim. www.voscreen.com adresinde bir site açılmış.

İngilizce konuşulanları anlamayı geliştirmek için bire bir!

Ünlü filmlerden çok ama çok çok kısa bir iki kelimelik ya da bir cümlelik bir bölümü yayınlıyorlar, sonra siz eğer bunu anlayabildiyseniz tamam ben bu söyleneni anladım diyorsunuz ve karşınıza çıkan birbirine yakın ama anlam farkı olan cümleden doğru olanı seçiyorsunuz...

ve bir sonraki soruya geçiyorsunuz, böyle böyle ilerlerken İngilizcenizi de geliştiriyorsunuz...

Altyazısız film seyretyi istiyorsanız :) voscreen sitesini kesinlikle tavsiye ediyorum, mutlaka bir deneyin, belki siz de faydalı bulur ve boş kaldığınızda ara sıra bakarak İngilizcenizi ilerletirsiniz. Ayrıca çocuklar için de uygun olduğunu belirtmemde fayda var, çünkü öğrenirken hiç sıkılmıyorsunuz...

Sitenin kullanımı hakkında daha geniş bilgi için aşağıya bakabilirsiniz:

1- Siteyi açınca üye olmadan denemek için "Start as a guest" yazan yere tıklayın.

2- Önünüze çıkan "Please select your mother tongue" yazan beyaz kutu sizi ana dilinizi seçmeniz için yönlendirecek. Arabic yazan yerin yanındaki tuşa basıp Turkish olarak değiştirin, sonra "Save" yazan kırmızı kutuya basın.

3- Karşınıza sizin için seçtikleri video çıkacak, videoyu çalıştırın ve eğer anladıysanız "I Understand" tuşuna, konuşmayı anlamadıysanız ve yazılı olarak görmeyi istiyorsanız "show me script" tuşuna basın.

4- Videodaki konuşmayı iyi dinleyip sizin için uygun olan "anladım (I understand)" ya da "bana metni göster (show me script)" tuşuna bastığınızda videodaki diyaloğun ne anlattığına dair iki kutucuk belirecek. Size göre hangisi en doğruyu ifade ediyorsa onun üzerine tıklayın.

5- Yaptığınız seçim doğruysa yeşil, yanlışsa kırmızı ile bunu size gösterecekler, bir sonraki soruya devam etmek için de Next tuşuna basarak ilerleyin... Hepsi bu kadar ;)

16 Ağustos 2012

farklı bir resim tekniği/malzemesi fikri

Hepimizin bildiği gibi resim yaparken kullanılan bir sürü malzeme vardır; yağlı boya, sulu boya, renkli kalemler ya da siyah-beyaz resimler için kurşun kalem vs.

Bu saydığım malzemelerle yapılan resimlerde kullanılan bir sürü de teknik vardır, hepsini birbiriyle karıştırıp yeni malzemelerle farklı tekniklerin karışımı ve birleşimi sayesinde çeşitli sanat eserleri oluşturabilirsiniz.

(Mesela tuval üzerine küçük cam parçaları yapıştırıp hem tuvali hem camları boyarsanız farklı bir teknik kullanmış olursunuz veya yağlı boya kullanır bazı şekil ve çizgilerin etrafını kömür kalemlerle belirginleştirirseniz farklı malzemeleri karıştırmış olursunuz...)

Bu işler için kullanılan malzeme, araç gereç ve teknikler üzerine çok düşünen biri olmama rağmen geçenlerde (kızarmış tost ekmekleriyle bile sanat eseri yapmayı düşünmüş biri olmama rağmen) hiç aklıma gelmeyen bir şey geldi:)

Fakat sonuç nasıl olur, ortaya çıkan şey neye benzer tam olarak bilmiyorum :) ama vaktim olursa mutlaka denemeyi düşünüyorum.

Yapmayı düşündüğüm şey yağlı boya ya da sulu boya tekniğinde olduğu gibi fırça kullanmak ama malzeme olarak farklı kurşun kalemlerin içlerini çıkarıp toz haline getirdikten sonra bunları tonlarına ayırıp boya yerine kullanmak.

Evet, resim; siyah-beyaz, belki de karakalem gibi olacak ama bunların tek renkli yağlı boya resimlerden daha farklı bir görünüme sahip olacağını düşünüyorum.

Yağlı boya ya da sulu boya gibi fırça kullanıp dokuları boyutlandırmayı kolaylaştırma, siyah-beyaz çalışmaların etkisini de arttırır diye düşündüm.

Benim aklıma gelen klasik bir malzemenin farklı bir şekilde "farklı bir tekniğin malzemesi haline getirilmesi"nden başka bir şey değil. Kendiniz de bu şekilde farklı bir şeyleri farklı yerlerde kullanıp değişik teknikler ve yöntemler oluşturabilirsiniz, böyle bir şeyler düşünmenize yardımcı olabildiysem ne mutlu bana.

14 Ağustos 2012

Nihat Genç

Karagöz oyununu bilmeyen yoktur, hakkında yapılan araştırmaların, yazılanların, tezlerin sayısını bilmek mümkün değil. Çocukken Karagöz'le Hacivat'ın yaptığı ağız dalaşı çok hoşuma giderdi :) büyüdüm, kaç yaşında adam oldum ama hâlâ bu güzel gösteriye ait rast geldiğim şeylere göz atmaktan kendimi alamam

Geçenlerde Türkiye'nin en büyük, en yetenekli yazarlarından biri olan Nihat Genç'in daha önce okumadığım "Modern çağın canileri" isimli kitabına başladım. Genç, kitabında Karagözle ilgili bir konu yazmış, büyük bir beğeni ve merakla okudum.

Avrupa'dan gelen modern hayatın halkın görüş ve beğenisini nasıl değiştirdiğini, geleneksel Karagöz oyununun da bundan nasıl etkilendiğini belirten yazıda Genç, Karagöz'ün tekrar yaygınlaştırılması için yapılanları anlatırken; Atatürk'ün de bu oyunu 'eski günlerinde olduğu gibi' canlandırmak için Türk Ocakları'nda oynattırdığını yazıyor.

Fakat burada benim ilgimi çeken şey en beğendiğim yazarlardan biri olan Refik Halid Karay konusu oldu. Bildiğiniz gibi Refik Halid yeni kurulan cumhuriyete karşı olan bir isim ve bu yüzden de Atatürk'le arası açık.

Ama Refik Halid öylesine kalemi güçlü ve yetenekli bir yazar ki Karagöz oyunu için yazdığı metin o zamana kadar onlarca Karagöz oyunu seyredip yapılanlardan memnun kalmayan Atatürk'ü bile güldürmeyi başarmış.

İşte, Nihat Genç'in kitabında bu konuyla ilgili bölüm;
".......................
Milli olan her şeyi baştacı eden Mustafa Kemal, 1930'lu yıllarda Karagöz'ü, halkın milli zaferi gibi merak edip, diriltmeye karar verir. Türk Ocağı'nda oynatır, ancak tadını alamaz. Ancak bir defasında Karagöz oyununu çok beğenir, güler. Bunun yazarı kimdir, der. Paşam, o bizim sürdüğümüz milli mücadelede bize muhalefet eden ünlü Refik Halid Karay'dır, derler. Karagöz'e attığı kahkahaların hatırına Mustafa Kemal orada hem Refik Halid'i hem de diğerlerini affeder.
............."
Bu konunun geçtiği "Modern çağın canileri" isimli kitap olağanüstü genişlikte konuları ve çok büyük bir zaman dilimini kapsıyor.

Herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm nadir eserlerden biri olan kitabı okuyup bitirince diğer okuduğum kitaplarda olduğu gibi karelideftere yazacaktım ama bir de baktım ki Nihat Genç'in neredeyse bütün kitaplarını okuduğum halde bir tanesini bile buraya yazmamışım.

Tabii ki bunun nedeni Nihat Genç'in kitaplarını karelidefteri açmadan çok önce okumuş olmam. (Durum böyle olunca da buraya yazmaya başladığımda hepsinin üzerinden yıllar geçmiş oldu.)

Karelidefter'e de bildiğiniz gibi son bitirdiğim kitapları, seyrettiğim filmleri, dinlediğim albümleri yazıyorum. Geriye dönük olarak daha önce okuyup seyrettiğim ya da dinlediğim onbinlerce şeyi yazmam siz de takdir edersiniz ki hem çoğunu yazabilecek kadar ayrıntılarıyla hatırlayamayacağım hem de zamanım yetersiz olduğu için mümkün değil. (Keşke karelideftere yazmaya çok daha önce başlasaymışım.)

Bu sebeplerden dolayı Nihat Genç'in bu kitabı yerine yazar olarak kendisinden bahsetmenin daha uygun olacağını düşündüm ve aşağıdaki şu uzun yazıyı hazırladım.

Yazı belki biraz uzun gibi duruyor olsa da bence hem edebi değerlendirme hem de yazarın kişisel özellikleri bakımından kısa bile sayılır. Ama devamlı daha sonraya bıraka bıraka hiç yazmamış olacağıma bir şekilde Nihat Genç hakkında yazmam gerekiyor.

İşte başlıyorum;

Yazdıklarım arasında en çok zorlandığım konular "beğendiğim yazarları" anlatmaya çalıştıklarımdır; normal şekilde tarif etsen yetersiz kalır, biraz övsen taraflıymışsın gibi olur. Hele bir de coşup da yere göğe sığdıramazsan bu sefer de yazdıklarını "fazlasıyla abartmışsın, reklam yapıyormuşsun" gibi görünür diye çekinirsin ve bir türlü ne diyeceğini bilemezsin.

Yalnız, bahsettiğim şey bir biyografi gibi kuru ve "yazar şurada doğmuştur, şu okulları bitirip şu şu şu görevlerde bulunmuştur" diyen soğuk bir özgeçmiş değil, onu merak eden açar wikipedia'ya bakar.

Ben; "Kaçta, nerede doğmuş, nerede çalışmış?"ın ötesinde, okuduklarımın bende bıraktığı etkiyi anlatmaya, yazarın düşünce sistematiğini, yazma metodolojisini, bahsettiği konuları ve ruhuma etkisini anlatmaya çalışırım.

Eh, haliyle bu da kolay bir şey değildir ve o yazarı anlatmayı hep erteleyip durursunuz, hem de okuduklarınız içinde ruhunuzun en derinlerinde iz bırakan sizi en çok etkileyen, size en çok şey öğreten o yazarı...

Bir de bu yazar yaşıyorsa vay halinize... Öyle ya; bizde yazarlar, ressamlar, büyük düşünürler hep öldükten sonra övülür, yaptığı işler tek tek masaya yatırılıp analiz edilir, eserlerinden bahsedilir.

Yaşarken bir yazarı ve eserlerini överseniz, yazınızı okuyanlar sizi yalakalıkla suçlayabileceği gibi eğer siz de "yazar"sanız otomatikman bugüne kadar yazdığınız her şeyin kalite olarak övdüğünüz yazarın altında olduğunu da peşinen kabullenmişsiniz gibi algılanır.

Bu kompleksleri ve sizi okuyan başkalarının düşüncelerinde yatan psikolojik etkileri düşünmeden edemezsiniz, ne zaman ki bunları aşarsınız işte zaten o zaman yazınızda bahsedeceğiniz yazar da çoktan hakkettiği yazıya kavuşur...

Nihat Genç'i ilk olarak Leman dergisinde çıkan yazılarıyla tanıdım. Özgür dili, halk ağzı ile aydın düşüncenin birleşimini ustaca ortaya koyuşu, siyasi çözümlemeleri, hayata dair çok ince gözlemleri, insanın ve ülkemizin her türlü tanımlamaları Genç'in yazılarında çok hassas aletlerle ölçüm yapılmış gibi büyük bir mükemmellikle tam ayarındadır.

Hiçbir şeyden sakınmaz, gözünü hiçbir şey korkutamaz, söylemek istediğini aynen kendi düşüncesinde olduğu gibi yansıtmaktan asla çekinmez. Böyle bir yazarı, okurları tabii ki hayranlıkla hatim ederken yazılarında bahsettiği kişiler, şirketler ve siyasi gruplar da kendisine demediğini bırakmaz ama hiçbir zaman da ona aynı kalite ve içerikte edebi metinlerle cevap veremezler, en azından bugüne kadar bunu yapabilene ben rastlamadım.

Nihat Genç kimi zaman öğrencinin, kimi zaman memurun, kimi zaman köylünün sesi, ruhu, vicdanı olur, kimi zaman da Trabzon Hurması'nın, Van Kedisi'nin, Karagöz ve Hacivat'ın ama ne olursa olsun hep ezilenin, unutulanın, hakkı yenenin yanında yer alır.

Bütün yazılarında insanı harekete geçiren, düşündüren, öğreten şeyler olduğu gibi insanı ruhen sarsıp derinden yaralayan aşka, müziğe, edebiyata, tarihe ve siyasete de değinir.

Yazıları dantel gibi, herkesin anlatamayacağı ayrıntılarla, hiç kimsenin bahsetmeye cesaret edemediği insanın iç dünyasına eğilen gizli kalmış psikolojik detaylarla süslüdür.

En basit konuyu öylesine içten ve gönülden gelen bir sesle anlatır ki artık o konuyu hayatın en önemli şeyiymiş gibi düşünmenizi sağlar. Engin bilgi ve tecrübesinin yanında çok okuyan biri olması, yazılarındaki geçmiş günlere ait detayları çeşitli kitaplardan alıntılarla vermesi hem yazdıklarını hem üslubunu benzersiz kılar.

Eğer, elindeki kılıçla yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot'un varlığına inanıyorsanız; yazdıklarını okudukça günümüz siyasetinin edebi alanında, gerek ülkemizdeki siyasetçilere gerek günümüzde izlediği saldırgan siyasi politik çizgisiyle bütün dünyayı yönetmeye çalşan Amerika'ya karşı bu şovalye duruşunu korkusuz kalemiyle Nihat Genç'in yaptığını görebilirsiniz.

Nihat Genç, yaşadığı en ufak bir ayrıntıyı dahi (derin bir felsefeyi de işin içine katarak) gözlemlediğini, insan psikolojisini didik didik ederek insanoğluna ait kıyıda köşede gizlenmiş davranışları su yüzüne çıkarmasıyla bütün eserlerinde hissettirir.

Yanındaki arkadaşıyla memleket meselelerini tartışırken kendinizi birden 400 yıl önce yaşanmış bir savaşta komutanların konuşmasını izlerken de bulabilirsiniz, gecekondu semtindeki cadaloz ama çok bilmiş yaşlı kadının mahalle kavgasında da...

Bu kadar yazıp, övüp, anlatıp duruyorsun da acaba senin için bu yazar neden bu kadar önemli diye merak etmiş olabilirsiniz, açıklayayım.

Kendi kanaatimce çok şey yaşayıp bitirdim, çocuk yaşta binlerce sıkıntı ve dertle mücadele ederek kendi hayatımı kendim kurmak zorunda kaldım. Hayatımdaki her şey, ama her şey derme çatma, üstünkörü; öğrenimim de, ailem de, sevgim de, aşkım ve inancım da...

Böylesine zorlu bir hayatı yine kendimce bir düzene sokmaya, adam gibi bir yaşam kurmaya çalıştım. Arkamda en küçük bir destek, önümde geleceğimi çizmeme yardım edecek biri olmadığı için neye elimi atsam kurudu.

Çalışkanlık, sebat ve aklın ülkemizde hiçbir şekilde karşılığını bulmadığını ne yazık ki hayatım biterken anlayabildim. Ne bu dünyayı ne de baskı ve geriliğiyle bu ülkeyi tam olarak sevebildim. Zamanında sevmedim mi? Sevdim. Ama sevenlere yapılanları gördükçe, sevmekten de vaz geçtim...

Hayattan kopup hiçbir şeyin önemi kalmayacak kadar her şeyden vazgeçmişken, gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden, anlatıp yazdıklarıyla geride bırakıp kendisini unuttuğum ruhumu yeniden hatırlatan Nihat Genç'le tanıştım

Evet bütün bu hissettiklerim, duyup düşündüklerim olmuştu ama olayların arkasında dönen dolaplar, hakkı yenen masum insanlar, insan olmanın başlı başına getirdiği acılar, ülkem ve yaşadığımız bu topraklar benim kendisinden vazgeçmeden önce hakkında ne düşünüyorsam gerçekten de öyleydiler.

Böyle düşünen, böyle görüp böyle değerlendiren bir tek ben değildim, bir zamanlar gerçekten de adalet denilen bir kavram, özgürlüğü için vatan sevgisi için tüm insanlar adına çarpışan, hayatını ortaya koyan idealist insanlar vardı, inanıp, sevip saydığım şeyler bir zamanlar gerçekten de insan ruhunun ve karakterinin vaz geçilmez parçalarıydı.

Zaman ve dünya bunları arkasında bıraktıysa var olmadıkları ve işe yaramadıkları için değil "işlerine gelmediği için" dışlanmışlardı, yanlış yapan, haksız olan ben ve benim gibi olanlar değil onlardı, paraya, mevkiye ve üne tapan onlar...

Bu duygu ve düşünce halinde kendimi yalnız hissettiğim zamanlarda Nihat Genç'in yazıları ruhumu temizleyip yeniden hayata bağlanmamı, olup biteni umursamazlıkla görmemezlikten gelmek yerine her şeye rağmen hayata devam etmek gerektiğini gösterdi.

Söylemek istediğini söylemek istediği için ve söylemeyi nasıl istiyorsa o şekilde söylediği için dürüst bir yazardı, abartısı, yapmacıklığı, ukalalığı, bilmişlik yapan saçma sapan özenti bir dili yoktu, biz neysek, ne düşünüp ne konuşuyorsak o da öyle düşünüp öyle konuşup öyle yazıyordu.

Tabii ki bu yazdıklarım Nihat Genç'in söylediği her şeyi kabul edip anlattığı her şeyi düşünmeden şartsız koşulsuz kabul ettiğim, yazdığı ve açıkladığı fikirlerin tamamını onayladığım anlamına da gelmemeli. Bir yazarın arkasından koşan aptal hayranlardan değilim, hiçbir zaman da hiç kimse için öyle biri olmadım.

Şimdi burada -konunun bu bölümünü biraz daha açıklık getirecek- bir ara verme ihtiyacı duyuyorum.

Çocuk sayılacağım yaşlardan beri ben de kendimce bir şeyler yazmaya çalıştım, notlar aldım, özetler yaptım, şiirler, mektuplar, öyküler yazdım.

Öykü yazma işini bir ara öyle ciddiye alıp yaza-boza sabahlara kadar uğraştım ki yazdıklarımı okuyanlar bu öyküleri benim yazdığıma inanamıyorlardı.

Ortaokula giderken okullarda sadece öğrencilerin katıldığı bir öykü yarışması düzenlenmişti. Bunu duyunca çok heyecanlandım ve bir gecede yazdığım bir öyküyü bir hafta boyunca inceleyip sağını solunu değiştirip düzenleyerek son haline getirip okula verdim.

Verdim ama iki-üç gün sonra bu yarışmayla ilgili olan öğretmen (ki kendisini hâlâ saygıyla anarım) beni yanına çağırtarak öyküyü benim yazıp yazmadığımı sordu. Tabii ki ben yazmıştım ama öğretmen inanmayıp ısrarla beni zorlamaya devam etti, biri yardım mı etti, başka bir kitapta görüp benzerini mi yazdım yoksa birebir kopya mı çektim diye defalarca sordu. Haliyle her seferinde "Hayır öğretmenim, kendim yazdım." cevabını verdim.

Adamcağız hem inanmamış hem de yalan söylediğime de kesinlikle emin olmuş olacak ki bana bir iki tokat atıp dövdükten sonra elindeki öykümü de buruşturarak fırlatıp yere attı...

Böyle bir şeyi gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz? 13 yaşında bir çocuk, en sevdiği öğretmenden dayak yiyip bir de yalancılıkla suçlanıyor bütün bunların üzerine de severek emek harcayıp uğraştığı şey gözlerinin önünde buruşturulup çöpe atılıyor...

Bu ve benzeri tatsız olaylar tabii ki her insanın başına gelebilir, böyle şeyleri yaşayanlar da yine doğal olarak ya tepki gösterir ya da hiç olmamış gibi hayatına devam eder. Benim tepkim ise bir daha öykü yazmamak oldu. Tam beş yıl tek bir öykü bile yazmadım. Ve şimdi çok pişman olmama rağmen o zaman doğruymuş gibi gelen bir şekilde daha önce yazdığım bütün öykülerimi de yırtıp sobada yaktım.

Bir ara, öykü yazmama kararımın saçma olduğunu düşünüp 86'da kağıdın başına tekrar oturdum ve bir gecede iki öykü yazdım ama o zaman okuduğum Boris Vian'dan etkilenerek oluşturduğum iki öykünün dilini kendim de beğenmedim. Zaten bir yandan da o yıllarda bu şekilde çeviri kitapların ters yüz edilmiş Türkçe'siyle yazdığım soğuk dilli şeylere devam etmeyi doğru bulmuyordum. Kesin olarak öykü işinden elimi eteğimi çekip yazmayı tamamen bıraktım. Tam 13 yıl.

Yazmayı bıraktım ama okumayı asla. Yerli yabancı bütün öykücüleri tek tek inceledim elime geçenleri, arayıp bulabildiklerimi okudum okudum okudum.

Okuyanı müthiş olayların içine çeken, ilginç olaylarla dolu, harika anlatımlarla bezeli yüzlerce, binlerce müthiş güzel şey okudum ama hiçbiri beni çocukken ilk okuduğumda ağlatan Refik Halid'in "Eskici"si ile Füruzan'ın "Parasız yatılı"sı kadar etkilemedi. Bir daha da uzun bir süre başka birine rastlamadım, taaa ki Nihat Genç'in Terzi çırağı öyküsüne kadar...

Evet, işte; tekrar yazmam için içimdeki isteği tutuşturan o kıvılcımı Nihat Genç ateşlemişti. Demek bu kadar samimi, bu kadar yalın ve net bir anlatımla, konuşuyormuş gibi, bu kadar etkileyici ve bir o kadar da edebi değeri olan şeyler yazılabiliyormuş, bunu bana Nihat Genç öğretti...

Tekrar yazmaya başladım, öykülerim; hem edebiyat dergilerinde hem de internetteki çeşitli edebiyat sitelerinde yayınlanmaya, küçük ve az bilinen yarışmalarda da olsa dereceler alıp toplu halde derleme öykü kitaplarında yer almaya başladı.

Derken, kendim de bir yayınevinde çalışmama rağmen başka bir yayınevinden öykülerimi kitaplaştırmam için teklif geldi, ben de kabul ettim. İlk öykü kitabımdaki "Dolapdere Yokuşu" öykümü de yıllar sonra bana bu yazma ilhamını geri veren Nihat Genç'e ithaf ettim... İşte Nihat Genç'le edebi olarak böyle bir gönül bağım da bulunmakta. Sanırım şimdi kaldığım yerden tekrar devam edebilirim.

Kayalara vuran suları karanlık odasında okuyanın yüzüne çarpabiliyorsa, yaşlı bir köylünün alnındaki kırışıklıkları sabah traş olurken kendi alnında arattırıyorsa, ölene üzülüp başkalarının hayatını iki kelimeyle gözler önüne serebiliyorsa o yazar iyi bir yazardır, böyle etkileyici yazılar ve inanılmaz güzellikte öyküler yazan Nihat Genç gibi bir yazarı görmemezden gelmek kıskançlığın da ötesinde hainlik olur.

Kendisi için ne söylesem azdır, eğer bir yanlışım kusurum olduysa hem siz değerli kareli defter okurlarından, hem de Sayın Nihat Genç'in kendisinden özür dilerim.

Nihat Genç'in Wikipedia'daki özgeçmişi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nihat_gen%C3%A7

Yazılarının bulunduğu sitesinin adresi
http://www.nihat-genc.com/nihatgenc/

Facebooktan takip etmek isteyenler için facebook adresi
https://www.facebook.com/nihadagenc

Yayınlanmış kitapları
http://www.nihat-genc.com/nihatgenc/kitaplar

10 Ağustos 2012

An Gorta Mor*

Dünyaca ünlü oyuncu Colin Farrell'le ilgili bir şeylere bakarken fan sitesinde Famine isimli bir film projesinde Ottoman aid Ireland cümlelerini görünce merak ettim...

"........İrlanda'da kıtlık olmuş, Osmanlı yardım etmiş, Sultan Abdülmecid yardım göndermiş fakat İngiliz Kraliçesi Victoria buna engel olup yardımın ancak küçük bir miktarını buraya ulaştırmış, vs. vs. vs.... Ve sonra Sultan Abdülmecid durumu öğrenip ambargoyu delerek gizlice İrlanda'ya yiyecek dolu 5 gemi yollamış......."

Hem içeriyi hem dışarıyı, hem de devlet arşivleriyle ilgili konuları araştırdım, notlar aldım... ortaya ilginç bir konu çıktı, işte şimdi de karelideftere yazıyorum.

Bundan 157 yıl önce İrlanda'da yaklaşık olarak 1 milyon insan açlıktan ölmüş, 1 milyonu hastalanmış ve bir o kadarı da göç edip ülkesini terk etmek zorunda kalmış. Tarih, bu olayı "İrlanda patates kıtlığı" olarak kayıt altına almış.

Bu uzun ve şiddetli kıtlığa bir de İngilizlerin İrlanda'ya uyguladığı ambargo ve çeşitli engellemeleri eklenince durum büyük bir faciaya dönüşmüş.

O dönemin padişahı olan Abdülmecit duruma müdahale ederek İrlanda halkına yardım etmek için yiyecek dolu gemiler göndermiş.

İrlanda halkı da bu onurlu insani yardıma teşekkür etmekte gecikmediği gibi yardım gemilerinin ulaştığı liman şehri Drogheda'nın armasına bu olaya ithafen "ay-yıldız" eklemiş.

Fakaaat sonradan ne olduysa İrlanda'daki bazı gruplar bir iki gazete ve resmi daireyi yönlendirerek "anlatılan bu olayların bir efsane olduğu"nu vurgulamaya başlamış.

Oysa ki ülkemizi ziyaret eden İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese bu tarihi olayı anımsatarak Türkiye-İrlanda dostluğunun çok eskilere dayandığını ve ülkesinin zor günlerinde yardım eden bu insanları minnetle andıklarını da ayrıca belirtmişti. (Drogheda şehri futbol takımının ambleminde bile bu olayın anısı adına "Ay-yıldız" bulunduğunu da yine Mary McAleese'in kendisi söylemiştir.)

Bu açıklamaları "efsane" olarak yorumlayan "The Irish Times" gazetesi ve Millmount Müze Müdürü Liam Reilly kendilerinde bu olayı doğrulayan resmi belgeler bulunmadığını belirtmişler.

Bu konu ara sıra konuşulur/anlatılır ama ne onlarda aksini ispat edecek bir belge, ne de bizde bunu kanıtlayan resmi bir evrak ortaya konulmuş... ama...

Nihayet buna cevap olarak gösterilecek bir belge bulunmuş;
Osmanlı Arşivi Daire Başkanığı 54/2538 kayıt numarasıyla saklanan resmi yazışmalarda Osmanlı'nın gönderdiği gemiler dolusu yiyecek için İrlandalılar'ın "İrlanda halkı olarak Osmanlı'nın yaptığı cömert yardımları, bu zor günlerimizde diğer ülkelere de örnek olacak büyüklükte bir harekettir. Halkınıza duyduğumuz şükran ve minnet duygularını ifade ederken böyle bir kıtlık felaketinin sizlerin başına gelmemesi için dua ediyoruz." ifadelerini kullandığı resmi olarak belgeleriyle ispatlanıyor.

Bugüne kadar duymamıştım, zamanında elimiz kolumuz nerelere kadar uzanıyormuş, şimdi yanıbaşımızdaki olaylara -hem de bizi hayati olarak ilgilendirdiği halde- seyirci kalıyoruz, nereden nereye...

* An Gorta Mor; İrlanda dilinde "büyük kıtlık" anlamına geliyor.

09 Ağustos 2012

Silahları kim verdi?

En küçük kabileden en gelişmiş ülkelere kadar değişmeyen ortak hukuk kuralıdır; suçu işleyen kadar azmettiren de cezalandırılır.

Anadolu'nun en ücra köyünde tarlanın yanından geçerken arabanızı durdurup çapa yapan amcadan su isteyin... Bütün gün o sıcakta tarlada susuz kalacağını bile bile suyunu size verir.

Utanmayın, suyun üzerine yanındaki oğlundan da "Bir sigaran var mı, be?" diyerek sigara isteyin, o da babasından çekine çekine çıkarıp paketi uzatır.

Bu eli açık, tokgözlü, azla yetinen, dünya malında gözü olmayan, her türlü ezayı cefayı sineye çeken insanlara ne yaptılar, ne oldu da birbirlerine düştüler?

Yiyecek bir lokma ekmeği zor bulan bu insanlar silahları nereden buldu?

Kim evini barkını bıraktırıp dağlara çıkardı bu insanları?

En cahilinden en eğitimlisine kadar bütün insanlar bilir; bir suçun işlenmesi için azmettiren de en az suçu işleyen kadar cezalandırılır.

Onun içindir ki kim kime birisini öldürttürürse geride tanık bırakmamak için işbirlikçilerini de ortadan kaldırır. Fakat gün gelir nedenler sebep ve sonuçlar tartılır delile dönüşür, kim neyi niçin yaptı ortaya çıkar.

Ortadoğu'ya bir bakın, kim kimle niye savaşıyor, arap baharı adı altında oradaki insanlar kendi ülkelerinde çoluk çocuk bu cehennemi niye yaşıyor bir düşünün.

Her şey petrol için, her şey yönetimleri değiştirip kendi istediklerini harfiyen yerine getirecek hükümetleri başa geçirmek için. Her şey hem ülkemizde hem komşu ülkelerde dirliği düzeni bozup baştakileri bu koşulları devam ettirerek tehdit edebilmek için.

Koskoca uçsuz bucaksız Ortadoğu, her yerden petrol fışkırıyor ama bir bakın bakalım bu petrolü bütün dünyaya kim pazarlıyor. Nedenleri, sebep ve sonuçları düşünün, her şey gözler önüne serilecek günü gelince bunlar elbet delile dönüşecektir.

Bugün hem içerde hem dışarda bu kanlı olayların eylemcileri de bunları oturup bir düşünsün. Ya yaptıkları yüzünden "kendilerini yargılayacak olanlar" ya da kendilerini bu işlere "azmettirenler tarafından" (arkada tanık ve işbirlikçi bırakmak istemeyecekleri için) ortadan kaldırılacaklar.

Araplar

Osmanlı'nın topraklarını korumak için cephe cephe savaştığı, İngilizler'in Ortadoğu haritaları üzerinde cetvellerle düz sınırlar çizmeye başladığı yıllar.

Özerklik, muhtariyet, krallık ya da cumhuriyet... adı ne olursa olsun buralarda İngilizlerin yönetebileceği devletler kurulsun diye bölgedeki tüm grupların kışkırtıldığı ve bu gruplara maddi manevi, lojistik destek sağlandığı yıllar... Osmanlı'nın yönetiminden çıkarak kendi ülkelerini kurmaları için zorla oluşturulan milliyetçilik akımları ve bunlara kanıp kapılan araplar...

O dönemde İngilizlerle savaşan Osmanlı da tebaası olarak gördüğü insanların İngilizlerle işbirliğine girerek kendini arkadan vurduğuna şahit olmaktadır.

Genel geçer tüm sohbetlerdeki tarihi açıklamalarda veya konuyla ilgili köşe yazılarında hep böyle gördük, bunları okuduk, böyle öğrendik; araplar bizi arkamızdan vurdular, güvenilmez millet, hain araplara arkanı dönmeye gör, vs....

Peki, şimdi benim okuduklarımdan sonra merak ettiğim bir şey var.

Madem araplar hakkında böyle bir kanı var ve bilinen tarihi olaylar da ortada, o zaman; vatan sevgisinden başka bir şey düşünmeyen, savaştan savaşa koşup ülkesini aydınlık günlere çıkaran yüce önder Atatürk... kendi ülkesine, devletine, askerine, insanına sırtını dönmekle kalmayıp bir de İngilizlerin yanında yer alarak bizi sırtımızdan vuran araplar "Hicaz-Necd ve Yöresi Devleti"ni (Bugünkü Suudi Arabistan) kurunca niye ilk kutlama mesajını çeken devlet adamı olmuştur? (Ve Türkiye Cumhuriyeti niye Suudi Arabistan'ı resmi olarak tanıyan ilk devlet olmuştur?)

Suudi Arabistan 1926'da kurulmuş, Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz'in oğlu Emir Faysal 1932'de Türkiye'ye geldiğinde resmi törenle karşılanmış, Çankaya'da Atatürk tarafından kabul edilip özel bir davet verilmiş ve sonrasında da zorunlu devlet prosedürünün dışında yine Atatürk tarafından iki ülkenin dostluğu üzerine geleceği de kapsayan çok samimi beyanatlar verilmiş...

Bu karşılama, kabul, davet ve beyanların ardından Cumhuriyet Gazetesi'nde Osmanlı ruh, birlik ve beraberliğinin benzer ilişkilerle misakı milli dışına da yansıtılması gerektiği bile yazılmış.

Acaba o zaman Atatürk, araplar tarafından yapılanları unutmadığı halde siyasi çıkarımız için mi böyle davrandı (ki Atatürk'ün kimseye hiçbir nedenle düşündüğünden başka davranmak zorunda kalacak şekilde eyvallahı olmadığını da biliyoruz.) yoksa kendisinden sonra gelenler mi arapları bize düşman olarak tanıttılar? Bir türlü işin içinden çıkamadım.

Bu konunun geniş şekilde ele alındığı kaynak olarak "Bugünkü Türk-Suudi dostluğuna ilk adım: Gazi Mustafa Kemal - Faysal bin Abdülaziz görüşmesi" - Dr. Cihad Fethi Tevetoğlu [1932] incelenebilir.

(Atatürk’ün Emir Faysal’ı kabulü ve Suudi Arabistan’ın kuruluşu ile ilgili kutlama mesajı çekmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suudi Arabistan’ı resmen tanıyan ilk ülke olması konusunu ilk olarak Mustafa Armağan’ın “Küller altında yakın tarih” isimli kitabında okudum)

08 Ağustos 2012

Çin’li Müslüman Amiral Zheng He [Ceng-hi-(z)]

Afrika’dan dönerken yanında Zürafa getiren adam tabii ki meraklı biridir ve gördüğü ilginç şeyleri, duyduğu heyecanı diğer insanlarla da paylaşmak ister fakat bunu yapmak için biraz deli, yapabilmek içinse biraz da fazlasıyla akıllı ve cesur olmak gerekir.

Çinli denizci Zheng He [Ceng-hi-(z)] geçtiğimiz Temmuz ayı içinde Çin Denizcilik Günü’nde yeniden anıldı ama bu sefer dünya bu kutlamayı daha fazla duydu, daha fazla ilgilendi. (11 Temmuz, Zheng He’nin denize açıldığı ilk tarih)

Şimdi de bu ilginin sebebini okuyacaksınız.

Çin Denizcilik Tarihi’ndeki en önemli komutanlardan biri olan Zheng He, emrindeki 30.000 kişi ve 317 gemiyle 1405 yılında başladığı yolculuğunda (Çin’in o devirdeki teknoloji üstünlüğünün avantajlarından da yararlanarak) bütün dünya denizlerini karış karış gezmiş, Çin adına dünyanın haracını toplayıp, ilginç bulduğu (Zürafa gibi) hayvanları Çin'e getirmiş.

Müslüman bir Çinli olan Amiral Zheng He’nin yaptığı deniz seferlerinde yanındaki personelden binlercesi Afrika, Endonezya, Malezya gibi yerlere yerleşiyor ve buradaki halkla karışıp müslümanlığın yayılmasına yardım ediyor.

Fakat bu konuyla ilgili esas ilginç olan şeyler emekli bir deniz teğmeni olan İngiliz Gavin Menzies’in bir projesini kitaplaştırmasıyla başlıyor. (Daha öncesinde bir site açıp bu konuyla ilgili 100.000 e-mail alarak kanıtları toplaması da var.)

Gavin Menzies (Bantam Press’ten çıkan “1421: The Year China Discovered the World” isimli kitabında) Çinlilerin dünyanın etrafında Macellan’dan önce döndüğünü, bütün dünya denizlerini dolaşıp, Antarktika, Avustralya ve hatta Amerika’yı da bu kıtaları keşfettiği bilinen kâşiflerden çok önceleri keşfettiklerini yazıyor...

Amiral Zheng He hakkında daha ayrıntılı bilgiye
http://tr.wikipedia.org/wiki/Zheng_He
adresinden bakabilirsiniz. (okumanızı tavsiye ederim, çok ilginç şeyler var.)

Gavin Menzies’in kitabıyla ilgili sitesi
http://www.gavinmenzies.net/china/book-1421/

Kıskançlıkla "Bu tarihi konuyu, Çin'in günümüzdeki ekonomik gücüne bağlayan" BBC haberinin Türkçesini http://www.bbc.co.uk/turkce/izlenim/2012/08/120803_china_zheng.shtml adresinden okuyabilirsiniz.

Konuyu sevdim, Amerika'nın keşfi(!) [fethi] ile ilgili başka şeyler olsa onları da zevkle okurdum diyorsanız buyurun size daha önce yine burada yazdığım iki yazı...

Montaigne'in Amerika'sı

Osmanlı ve Amerika'nın keşfi

tavşanlar

Okuduğum binlerce kitap içinde gözümde canlandırdığım sahneleriyle zaman zaman aklıma gelen tavşanlı iki bölüm hiç aklımdan çıkmaz.

Biri Boris Vian'ın bir kitabındaydı, okuyalı belki 25 yıl olmuştur; bir eczane var, tezgâhın üzerinde demir çubuklar ya da benzeri mengene gibi bir düzenek, buraya bir tavşanı hiç hareket edemeyecek şekilde bağlamışlar.

Eczaneye gelip özel olarak hazırlanacak ilacınızı söylüyorsunuz, eczacı da o ilacı oluşturan maddeleri içeren şeyleri tavşana yediriyor ve tavşan tutsak edildiği bu durumdayken yediklerini sindirip o maddelerden oluşan bir birleşimi hap olarak dışkılıyor. Bir nevi biyo/kimyasal bir ilaç üretiliyor...

Diğer tavşan ise Jerzy Kozinski'nin şu meşhur "Boyalı kuş" isimli kitabındaydı...

Küçük bir çingene çocuğu hayatta kalma mücadelesi vermektedir ve oradan oraya tek başına sürüklenmektedir. Çingene çocuğu ormanda tek başına yaşayan bir adamın yanına sığınır ama adam çok kötü kalpli biridir.

Bir süre orada kalan çocuk burada da duramayacağını anlayınca kaçmaya devam etme kararı verir ama gideceği gün için bir planı vardır; küçük bir kafeste kilitli tutulan tavşanı serbest bırakıp öyle kaçacaktır.

Çocuk o sabah kalkar ve kafesi açar. Esaretten kurtulmak için ormana doğru koşup kaçacağını düşündüğü tavşan, kafesin kapısı açılınca kılını kıpırdatmaz.
Buna şaşıran çocuk tavşanı dışarı çıkarır ama tavşan özgürlüğe doğru koşacağına yine gider kafese girer.

Neden böyle olduğunu anlayamayan çocuk çok üzülür ve tavşanı bırakıp kendi kaçışına kaldığı yerden devam eder.

Hayatımız için bir çok şeyi çalışıp elde etmek zorundayız, tamam, tabii ki çalışacağız ama ilk tavşan örneğinde olduğu gibi elleri kolları bağlı vaziyette zorla yutturulan şeyleri yemek mecburiyetinde bırakılmaktan ve sistem içinde birbirinden farkı olmayan biyolojik birer makine gibi görülmekten nefret ediyorum...

Hangi işi yapıyor olursanız olun mutlaka sizin de o işin geliştirilmesi için bir fikriniz ya da o işin yapılma şekli/yöntemiyle ilgili duyduğunuz bir sıkıntı ve bunların değiştirilip düzeltilmesi için ortaya koyacağınız şikâyetleriniz vardır.

Ama dünya öyle bir hal almış ki, işi yapan insanın asla bir şey söylemeye hakkı yok, bu artık modern dünyada ve iş yerindeki üstlerine karşı ihanet sayılıyor.

Her şey önceden belirlenmiş, her şey yalan yanlış da olsa, verimsiz ve gereksiz de olsa planlanmış, belli bir hiyerarşi içinde yapılacaklar emir komuta zinciri benzeri bir düzenle sıraya konmuş.

Eğer bir şey söyleyip de diğerlerini uyandırırsanız, yürüyen tekerlerine çomak sokmuş oluyorsunuz, bu da sizi onların ve onlara yalakalık yaparak yer edinmiş diğerlerinin gözünde "uyumsuz ve sorunlu" yapıyor.

Çok uluslu büyük holdinglerde de küçük yerel bir işletmede de çalışıyor olsanız bu böyle. Ekmek parası için çalışmak zorundaysanız ruhunuzu ve karakterinizi evinizdeki eski fotoğraf albümlerinin arasında bırakmak zorundasınız.

Sistem, üç kuruş para verdiği için sizi "yaşam mücadelesine mecbur" eli kolu bağlı bir yaratık gibi görüp; ne isterse yapmaya hakkı olan "hiçbir katkısı olmadığı halde bir şeyler yapıyormuş gibi görünen" insanlara karşı, görünüşte de olsa onlar gibi davanmaya mecbur kılıyor.

Ne zaman kendimi bu ilk örnekte verdiğim kitaptaki tavşana benzetip sistem tarafından kullanılıyormuş gibi hissetsem deliriyorum... Ama ikinci kitaptaki tavşan gibi olanlara da acıyorum.

Kıpırdama! Konuşma! Düşünme! Bunu ezberle! Bunu okumak yasak, öyle düşünmek yasak, hayır öyle değil böyle düşüneceksin, o değil bu güzel, onu değil bunu seveceksin!

Hayat böyle emirlerle insanı, toplumları, ulusları ve hatta dünyayı biçimlendirmeye devam ediyor.

Biraz bilgi görgü, biraz akıl mantık sahibi olup da olaylar ve söylenenler üzerine kendi başınıza "Doğru olan ne, yanlışı niye böyle dayatıyorlar, bunlardan kim çıkar elde ediyor?" diye düşünemiyorsanız vay halinize.

Ne yanı başınızda üzerine bomba düşen insanlar umurunuzda olur, ne haksız yere hapishanelerde bulunanlar, ne hastanelerde sürünenler, ne açlıktan ölenler, ne de bir ülkedeki aç ve yoksul insanların parasını har vurup harman savuranlar.

İşin kötüsü, hayat boyu okulda, televizyonda, gazetelerde bu emirleri, yasakları, tek tip beğenileri, moda olmasını istedikleri şeyleri ve kuralları insanların beynine kazıyarak aklın en ücra köşelerindeki kilit noktaları zaptettikleri için insanlar kendi başına düşünme ve hareket etme yeteneklerini de kaybediyorlar.

Sistemin onaylamadığı ama normal mantığa uyan vicdani bir şeyi dile getirmeye kalktığınız zaman işte bu tek tip zorunlu beyin yıkamadan geçirilmiş insanlar da söylediklerinizin karşısında duruyorlar.

Bunun böyle olması gerekmez mi, şöyle yapılsa herkes için daha iyi olmaz mı, bunlara yazık değil mi, daha doğmamış çocukların hakkını yiyorlar, hukuk kurallarına ve insan haklarına aykırı şeyler yapılıyor diye kendi fikrini ve görüşünü ortaya koyarsan sistemden yararlananlardan önce bu beyni yıkanmışlar ortaya atlayıp söylediğin şeylere karşı duruyorlar.

"İşte böyle, sistemin tekerine çomak sokanları ‘sistem tarafından beyni tutsak edilmişler’e yediriyorlar anlayamıyor musunuz? Bu sizin özgürlüğünüzü de elinizden alıyor, gelin buna bir son verin, siz de özgür olun." diyorsun ama ne yazık ki artık onlar ikinci kitaptan verdiğim örnekteki tavşan gibi o dar düşünce kafeslerinde hapis olmaya öylesine alışmışlardır ki serbest kalabilecek, hür fikirli özgür birer insan olabilecekleri halde yine o kafeslere geri dönmeyi, sistemin öğretip beyinlerine kazıdığı "düşünmeden birer içgüdü haline getirdikleri" fikirlerle yaşamayı tercih ederler.

(bu yazı 23 Ağustos 2012'de www.habersabah.com'da yayınlanmıştır)

06 Ağustos 2012

İlginç bir metal; Galyum

Bir iki bilimsel makale ve biraz araştırmayla internette oradan oraya koşturup dururken Galyum'a rastladım :)

Şu sihirbazlık numarasını bilirsiniz; hani adam kaşığı tam sapının dibinden tutar ve biraz sallayınca kaşık yamulur, aaaa nasıl oluyor falan deriz... İşte o kaşıkların gösteri için üretilenleri içinde gerçek olanları tamamen Galyum'dan yapılıyormuş... [gerçek olanları diyorum çünkü vidalı falan yapıp elini orada tutup sapla kaşığı oynatan şarlatanlar(!) da yok değil :)]

Galyum gerçekten ilginç bir metal çünkü doğada saf olarak bulunan bir şey değil, ancak yapay yollardan elde ediliyor.

Galyum bir metal olarak metal olmasına metal gibi davranıyor ama garip şeyler de yapmıyor değil :)

Bunlar nasıl garip şeyler derseniz şöyle söyleyebilirim; Birincisi her ne kadar sert bir metal gibi olsa da insanın elinin içinde vücut sıcaklığında bile eriyip civa gibi sıvı olabiliyor. (fakat elinize bir zarar vermiyor)

Hadi buna normal dedik diyelim ama Galyum'u Alüminyum'un üzerine koyup da biraz "dürtükleyerek" yüzeye sürtünmesini sağlarsak bu sefer yamyamlık yapıp Alüminyum'u parçalamaya başlıyor.

Bir de laboratuvarlarda sülfirik asitle yapılan bir deney var ki o daha acayip; Demin masanın üzerinde duran sert metal sülfirik asit içinde resmen kalp atışları gibi hareketler yapıp top haline dönüşüyor, küçük parçalarla yan yana koyulunca aynı metal türüyle hemen şu terminatör filmindeki eriyip birleşen likit metal efekti gibi birleşiyor...

Bilmiyorum işte, bana çok ilginç ve garip geldi... Keşke zamanında okulda böyle şeyleri gösterseydiler de bana şimdi bu kadar ilginç gelmeseydi :) bu da eğitim sistemimizin eksikliği olsun artık ;)

işte bu bahsettiğim şeylerle ilgili videolar, buyurun siz de seyredin;

Galyum şöyle bir şey (bulup da oynarsanız sonrasında mutlaka elinizi yıkayın)
http://youtu.be/5VmXbo4XE_E

Galyum'dan yapılan bir kaşık, ılık suda işte böyle eriyor
http://youtu.be/cvRcUeWjBu0

Alüminyum'u kağıt gibi yaptığı video
http://youtu.be/FaMWxLCGY0U

Sülfirik asit içinde kalp atışı gibi hoplayıp zıpladığı ve top şeklini aldığı video da bu
http://youtu.be/g8Tc-5pUbH8

umarım bu kadar eğlenceli bir bilimsel konudan sıkılmamışsınızdır, vakit bulamadığım zamanlar seyrettiğim filmleri, okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri yazıyorum ama ara sıra böyle şeylerin olduğunu eski karelidefterciler unutmamışlardır :)