25 Eylül 2012

alüminyum ve beyin ve alzheimer

Size kötü bir haberim var; Bu yazıyı ileride hatırlayamayabilirsiniz!

Bazı haberler vardır ki o haberleri yanlış ya da eksik yayınlamak kadar yayınlamamak da kamu çıkarına ters düşer. 

Geçtiğimiz günlerde yabancı kaynaklarda açıklanan böyle bir bilimsel haber daha vardı, bizde hiç ilgi görmedi ve haliyle de hemen hemen hiçbir yerde yayınlanmadı.

Habere göre; beynin kendine ait özel bir boşaltım sistemi olduğu, bu sistem sayesinde beynin kılcal damarlarında biriken atıkların vücudun boşaltım sistemine aktarıldığı tespit edilmiş.

[Bugüne kadar bu boşaltım sisteminin bulunamamış olması, beyin ameliyatlarında ya da özel inceleme operasyonlarında beyin açıldığı anda bu sistemin durmasına bağlanıyor. Yani kafatası bir yerinden ameliyat ya da inceleme için kesildiği anda kafatası içindeki kapalı alanın basıncı değişince bu sistem çalışmayı durduruyor.] 

Peki bu ve benzeri araştırmalarda bulunan başka ne gibi bilgiler var? Birkaçını daha açıklayıp, konuyu birbirine bağlayalım.

Alzheimer’la ilgili yapılan araştırmalardaAlzheimer hastalarının beyinlerindeki katmanlarda normal olanlara göre Alüminyum oranının %30 daha fazla olduğu tespit edilmiş.

Evet, şimdi iki haberde elde edilen bulguları birleştirelim; Alüminyum elementinin bir şekilde vücuda girmesiyle bu madde vücuttan atılabildiği kadarıyla dışarıya atılıyor (Kimi araştırmalarda insan bedeninin Alüminyuma toleransı olarak bir kilo için maksimum oran 1mg diye geçiyor.) Belli bir oranın üzerine çıkınca bu madde de diğer maddeler gibi vücutta birikmeye başlıyor.

Vücut, dışarı atmasına atıyor da, beyindeki boşaltım sistemi bu maddelerden dolayı tıkanmaya başlayınca kılcal damarların etrafındaki dokularda hasar oluşmaya başlıyor ve bu dokulara bağlı mikro sinir uçları (dolayısıyla, beynin iletişim ve hafıza bölümleri) zarar görüyor.

Tüm bu neden sonuç ilişkilerini inceleyince Alzheimer ve Alüminyum bağlantısının bulunmasının dışında, beynin dolaşım sisteminin zararlı maddeler tarafından tıkanıp çalışamaz hale gelebileceği bilgisine de ulaşabiliyoruz. 

[Alüminyum tencerelerde yemek pişirilmesi, kızartma yapılması, mutfakta bazı yiyecekleri saklamak (ya da pişirmek) için Alüminyum folyo kullanılmasının yanında birçok hazır içeceğin piyasada Alüminyum teneke kutularda satıldığını, çikolataların genellikle Alüminyum iç ambalajlara sarıldığını, mide yanmaları için kullanılan ilaçlarda bulunduğunu ve ilk anda akla gelmeyen böyle yüzlerce örnek olduğunu hatırlatmakta da fayda görüyorum. ]

Bunlar bu kadar etkiler mi diye soracak olursanız şunu söyleyeyim (incelediğim araştırmalar içinde öylesine ayrıntılara girmişler ki); Güzel kokalım diye sıktığımız deodorantların Alüminyum kutularda bulunması bile cilde sıkılan parfüm aracılığıyla vücudun bu maddeyi emmesine ve kana karışmasına neden oluyormuş.

Gerisini siz hesap edin artık... ve Alüminyumdan mümkün olduğu kadar uzak durun, çocuklarınızı da bu konu hakkında bilgilendirip bilinçlendirin.

Organik gıdayı ortadan kaldırma çabaları


Her yerde, “Organik gıda efsanesi yıkıldı” haberi yapmışlar. Bunları okuyup da “Demek ki bugüne kadar yanlış biliyormuşuz.” diye düşünüyorsanız bir daha düşünün derim.

Çünkü; bu tip haberler, birçok siyasi haberde olduğu gibi taraflı yayın yapanların “İnsanları özellikle yanlış yönlendirmeye çalıştığı” bilgiler içerebiliyor.

Bu tip haberleri dünya kamuoyuna verenler, bu işi en uç noktaya kadar götürüp “Söylediklerine bilimsel kanıt yaratabilmek için” özellikle paralı laboratuvarlarda “Kendi söylediklerini destekleyecek şekilde” sonuçlar elde edebilsinler diye parayla bilimadamı bile satın alabiliyorlar.

TRT gibi resmi, NTV gibi özel, ülkemizin sayılı büyük ve saygın basın yayın kuruluşları da bu tip haberleri “Başka kaynaklardan almış olmanın rahatlığına sığınıp...” yüklendikleri sorumluluğu unutarak ayrıntılarını incelemeden olduğu gibi yayınlayabiliyorlar.

Organik gıda efsanesinin son bulmasıyla ilgili yapılan araştırmaya haber olarak yer veren basın yayın kuruluşlarının tamamı sözleşmiş gibi aynı şeyleri tekrar etmişler; Amerikan Stanford Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre sıradan (piyasadaki normal seri üretim) besin maddeleri ile aynı besin maddelerinin organik olanları karşılaştırılmış ve bakmışlar ki besin değerleri aynıymış.

Bir sürü ürün grubundan 200 kadar gıda tek tek karşılaştırılmış ve görülmüş ki; normal yoldan yetiştirilen meyve ve sebzelerle organik olanlardaki vitamin, normal yollardan elde edilen yumurta ve sütle organik yoldan elde edileninde aynı miktarda yağ ve protein bulunuyormuş...

Allah Allah!!! Allah Allah!!! Ne büyük buluş, ne büyük çalışma(!) da niye herhangi bir ilkolula girip bunu sorarak öğreneceğinize araştırma yaptınız onu anlayabilmiş değilim.

Kim, normal yollarla elde edilen endüstriyel gıda ürünleri ile organik gıdalar içindeki “Vitamin”, “Protein” ya da “Yağ” arasında besin değeri farkı var dedi ki?

Sonuçta herkes, sıradan üretimde; ürünlerin daha hızlı büyümesi ve gelişmesi için hormon kullanıldığını, çeşitli zirai hastalıklara karşı ilaçlandığını, hormonlu ve ilaçlı gıdanın kanser yaptığını... Organik olarak üretilen gıdalarda ise; bu konulara çok daha fazla dikkat edilerek ilaç ve yetiştirme safhalarında normal yetiştirme yöntemindeki sakıncalardan kaçınıldığını biliyor.

Şimdi, bütün dünyada kısa bir açıklama ile haber haline getirilen konunun eksik kalan kısımlarını yazıp sormak da bana düşüyor.

Birincisi; Araştırmayı Stanford Üniversitesi’nde yüzlerce bilim adamı varken niye Amerikan Fizik Koleji’ne bağlı olarak Annals of Internal Medicine’a yaptırmışlar?

İkincisi; Niye, gıda üzerine yapılan 223 ayrı çalışma araştırılırken bu yiyeceklerle beslenen insanlar üzerinde yapılan klinik araştırmalardan sadece 17’sini incelemişler?

Üçüncüsü; (Normal gıdalar tüketen çocuklarla organik ürünler tüketen çocuklar arasında yapılan karşılaştırmalarda) endüstriyel üretimle yetiştirilen ürünler tüketen çocukların üriner sistemlerinde (idrar tahlilinde) rastlanan zirai ilaç artıklarından niye hiç söz etmemişler?

Dördüncüsü; Bu araştırmalarda ortaya çıkan, endüstriyel üretimle beslenenlerde Fosfor oranının yüksek çıkmasından niye hiç bahsedilmiyor?

Beşincisi; Normal yollarla üretilen gıdaları tüketenlerde antibiyotiklerin fazla etkili olmadığı, hastalıklara karşı antibiyotik kullanınca beklenildiği kadar etki görülmediği niye yazılmamış?

(Araştırmanın gerçek ve orijinal kaynağı için bakınız; Crystal Smith-Spangler, Margaret L. Brandeau, Grace E. Hunter, J. Clay Bavinger, Maren Pearson, Paul J. Eschbach, Vandana Sundaram, Hau Liu, Patricia Schirmer, Christopher Stave, Ingram Olkin, Dena M. Bravata; Are Organic Foods Safer or Healthier Than Conventional Alternatives?A Systematic Review. Annals of Internal Medicine. 2012 Sep;157(5):348-366.)

(bu konu 25.09.2012 tarihli habersabah.com sitesinde yayınlanan yazımdan alınmıştır.)

“Çıkar” gözlüğü...



Tavuk çiftliklerinde hayvanlar yaralı bir tavuğu gagalamaya başlayınca o da canı yanıp savunmaya geçerek diğerlerini gagalıyormuş. Yaralı sayısı iki olunca bu sefer diğerleri bu ikisini gagalıyor, bunlar diğerlerini... Böylece içeride birbirini yaralayan yaralayana ve bir süre sonra neredeyse yaralanmayan tavuk kalmıyormuş.

Bu küçük çaplı iç savaş sonunda çiftlikte yaralı tavuklar hastalık yaydıkları için bazen tüm tavuklar telef olabiliyormuş... Tavuk üreticileri bunun için çare olarak özelbir kırmızı lens yapmışlar. (sarıyla işaretlenen linke tıklayarak geçen yıl yazdığım yazıyı da okuyabilirsiniz) Tavuklara bu lensi taktıkları zaman her yeri kırmızı olarak gördükleri için yaralı tavukların üzerindeki kırmızı kanı da fark edemiyorlarmış...

Yaralanıp ölenleri gören yok ama tavuklar mutlu, çiftlik sahibi mutlu...

Eskiden, dünyayı her şeyiyle harika görüp çevresinde olup bitene karşı bilinçsiz bir iyimserlikle yaklaşanlara “Dünyaya pembe gözlüklerin ardından bakıyor.” denirdi.

Günümüzde o pembe gözlükler artık yetersiz kalıyor ve o güzel, kendine ait toz pembe dünyayı kurabilmek için “Nereden olursa, nasıl olursa olsun” para gerekiyor.

Fakat bu sefer de işin “Nereden olursa, nasıl olursa olsun” kısmı başka gözlükler gerektiriyor.

Kendi refahı ve zenginliği için dünyayı kana boyayanlar; başkalarının ölümüne, katliamlara ve savaşlara gönül rahatlığıyla bakabilmek için artık “Dolar yeşili” ya da “Petrol siyahı” gözlükler takıyor.

Bir kere bu “Dolar yeşili” ya da “Petrol siyahı” gözlüğü takmaya gör, ne perişan olan ülkeleri ne de orada ölen çocukları görürsün. Artık senin için her şey “Varsa yoksa Petrol ve Dolar” olarak görünür gözüne.

Bazı ülkelerde bu gözlüklerden olmadığı için bu ülkelerin başındakilere o gözlüklerin sahipleri bu sihirli “Petrol ve Dolar gözlüklerini” biraz kullandırır ve olaya nasıl “Hangi gözlükle” bakılması gerektiğini gösterir.

Kısa bir süre bakıp da gördüklerini yeterli bulmayanları ikna etmek için daha büyük “Dolar ve Petrol” gözlükleri yapılıp hediye edilir, bunların çocukları, gazetecileri, askerleri, siyaset adamları ona göre bu gözlüklerin bulunduğu ülkelerde eğitim alır, onlar gibi bakmasını öğrenir.

İnsanoğlu zayıftır, bu gözlüklerden bakıp da dünyayı farklı görüp ona göre nimetlerinden yararlanmaya görmesin, bir kez alıştı mı kurtulması çok zordur.

Bu gözlüklerden bir kez bakan “tavuk çiftliğinde yaralı tavukların kanını göremeyen kırmızı lensli tavuklar” gibi yanı başında yıkılan şehirleri, yanan evleri ve sönen yuvalarda ölen binlerce insanı görmez olur, artık gördüğü tek şey vardır “Dolar yeşili” ve “Petrol siyahı”...

Evet, bu şekilde insan olmanın gerektirdiği özellikleri kaybetmiş, taktıkları garip gözlükler yüzünden Dolar ve Petrol’den başka gördüğü şeyleri fark etmeyen insanların dünyasında yaşıyoruz.

Ama, yaşanan tüm kötü olayların ve sayısız acının her geçen gün büyüdüğünü görerek her şeyin aynen devam edeceğini de düşünmeyin. Çünkü; O gözlükleri takmaktansa kör olmayı göze alan insanlar da var!

(bu konu 24.09.2012 tarihli habersabah.com sitesinde yayınlanan yazımdan alınmıştır.)

24 Eylül 2012

A fistful of dollars [film]

Pazar günü için seçilmiş özel bir kovboy filmi ancak bu kadar güzel olabilirdi. Konuyu hiç aralıksız takip ettirmesi, filmin başından alıp sonuna kadar sıkmadan izlettirmesi bile sahip olduğu "klasik" ibaresini hak ettiğini göstermeye yetiyor.

Bu kadar bilinen ve neredeyse herkes tarafından seyredilip beğenilmiş olan bir film için bir şeyler yazmak gerçekten zor. 

Eleştirilebilir ufak tefek ayrıntıları bulunsa da konunun merkezine yerleştirilen kahraman ve senaryo o kadar güçlü ki filmde hata ya da yanlış aramak aklınızın ucundan bile geçmiyor.

Tek bir konu ve bu konuya bağlı olaylar zinciri ard arda akıp giderken film ne heyecanından ne de merak unsurundan hiçbir şey kaybetmeden ilerliyor.

Kovboy filmlerine meraklıysanız, vicdani olarak bazı şeylerden rahatsız olunca adaleti yerine getirmek için ölümü göze alarak her türlü olaya gözünü kırpmadan dalan Western kahramanlarını seviyorsanız bu filmi bugüne kadar seyretmiş olmalısınız ama seyretmediyseniz kaçırmayın. 

Clint Eastwood'un başrolde oynadığı bu filmi hiç seyretmemişseniz ve seyredince beğenirseniz Yönetmen Sergio Leone'nin bu serinin diğer iki filmi olan "For a Few Dollars More" (Birkaç dolar daha) ile "The Good, the Bad and the Ugly" (İyi, kötü, çirkin) filmlerini de mutlaka seyredin. 

Layer cake [film]


Gecenin bu saatinde böyle bir film için uykusuz kaldığıma pişman oldum.

Bu kadar sıradan ve uyduruk bir filmi yaparken her türlü teknik imkânı kullanmışlar ama konu olarak sıfır.

Uyuşturucu pazarlayan çetenin elemanları... içlerinden birini konunun merkezine almışlar, sevkiyat, dağıtım, takip, mal sahipliği, sorumluluklar ve önüne çıkanı hesaplaşma adına öldürmenin dışında başka bir şey yok. Ne o, böyle işlerde gizli dolaplar döner anlayamazsın...

Zekâ seviyesi düşük olan insanlar için "Bu işlerden hayırlı bir şey çıkmaz, ne kadar iyi ne kadar becerikli, güçlü ya da haklı olursan ol, sonunda gelir biri seni de öldürür" mesajı vermek amacıyla yapılmış. Ama onu da o kadar dolambaçlı yollardan, o kadar özensiz şekilde, o kadar gereksiz ayrıntılarla yapmışlar ki; zekâ seviyesi sıfır olanlar da mutlaka sıkılacaktır.

Arşivinizde varsa anında çöpe atın, yanılıp da seyrederseniz boşa vakit harcamaktan kurtulmuş olursunuz.

20 Eylül 2012

Dünya, pazar yerine döndü...



Yazıya girmeden önce size bir şey anlatmak istiyorum; hani denk gelmişsinizdir bir pazar kurulur insanlar alış veriş yapar derken bir kavga gürültü kopar ne olduğunu anlayamazsınız ama kavga eden iki üç kişinin arasına düşen sıradan bir vatandaş da arada kalıp tekme tokat payına düşeni yer. Kavga edenler ayrılır yine işine gücüne döner, olan durduk yere dayak yiyen sıradan vatandaşa olur.
İşte önce bu olayı gözünüzde bir canlandırın ondan sonra yazımı okuyun, dünya nasıl bir pazar yeri olmuş daha iyi anlayın istedim.

Amerika Afganistan'a girdi Taliban'ı kovaladı ama Afganistan'daki en önemli Bakır madenlerinin Çin'e taşınmasına engel olamadı...

Çin, Amerika'dan sonra dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Ortadoğu'daki bütün bu karışıklığın esas sebebi de Amerika ve Çin'in bölgedeki hakimiyeti üzerine...

Amerika bugüne kadar Ortadoğu petrol ticaretini istediği gibi yönetti, Birleşik Arap Emirliği, Suudi Arabistan, Katar bu konuda Amerika nasıl isterse öyle yapmaya mecbur kaldı.

Çin, 25 yıllığına İran'da petrol bölgesi kiraladı, çıkarması, işlemesi, taşıması kendine ait olsun da yüz milyon varillik alımlar ucuza gelsin diye İran'la "topraktan" anlaşma yaptı.

Ruslar, İran'daki nükleer çalışmalar için her türlü desteği verip İran’ı da nükleer gücü olan ülkeler arasına soktular, tesisleri işletebilsinler diye İranlılara ücretsiz eğitim bile verdiler.

Amerika, olayın içine nükleer girip de aynı dar alanda ezeli rakiplerini kol kola görünce kayıtsız kalamazdı, İran'dan petrol alımı yapan ülkelere sınırlama, dolayısıyla İran'a da ambargo getirdi.

Çin, bu durumu değerlendirip İran'dan petrol alımını arttırdı ve İran için dünyadaki en önemli müşteri haline geldi.

Petrol, bildiğiniz gibi sadece benzincilerde satılan akaryakıt olarak kullanılmıyor, evinizdeki televizyonun ve elinizdeki telefonun plastik kasasından, işyerinizdeki bilgisayarın klavyesine, hatta asansördeki düğmelere, cebinizdeki kredi kartına kadar neredeyse her şey plastikten yapılıyor ve plastik de petrolden elde ediliyor.

Eh, tabii ki Amerika da boş durmuyor ve patent üstüne patent alarak bir sürü teknoloji geliştiriyor ama son yıllarda bunların içinde iPhone diye bir şey var ki son iki yılda 20 milyon adet satışıyla Amerikan ekonomisindeki etkisini göz ardı etmek mümkün değil.

Ekonomi olarak çeşitli manevralar yapan Amerika, etkisini arttırmak ve kontrolü elden bırakmamak için Ortadoğu'da siyasi hareketlere de müdahale ediyor. Ama; harita üzerinde Ortadoğu'da tek bir çizgiyle yan yana dizilen herkese karışarak istediği düzeni kurmaya çalışan Amerika'nın karşısına her seferinde Rusya ve Çin dikiliyor.

Bu çekişme Suriye'de en üst seviyede yaşanırken birden İslam dünyasını karıştıran film rezaleti ortaya çıktı ve Libya karışınca Amerika bölgeye uçak gemilerini gönderdi.

Fakat ne hikmetse bu uçak gemileri bölgede tayakkuz halinde bekleyeceğine "İran, İsrail'e saldırırsa..." diye gelen diğer deniz kuvvetlerinin de katılımıyla büyük bir tatbikata dönüştü.

İran geri kalmadı ve hemen tarihinin en büyük hava tatbikatlarından birini yapacağını açıkladı, Rusya'da destek vermek adına büyük bir tatbikat yapacağını duyurdu.

Japonlarla yaratılan suni ada kriziyle uğraşan Çin'i merak ediyor musunuz? Hiç merak etmeyin, onlarda bir milyarlık bir nüfus var ve büyük bir çoğunluğu Amerika için harıl harıl iPhone üretmeye devam ediyor.

İş başka arkadaşlık başka, artık bütün dünya böyle düşünüyor.
Öyle olmasa ["Amerika'da 600 dolara satılan" iPhone'lara Rusya'da insanlar 2000 dolar vermeye razılar diye] iPhone 5 için Rusya'da Aralık 2012 resmi satış tarihi olarak belirlenmezdi.

Bu siyasi pazar yerinde sebepsiz dayak yiyen Ortadoğulunun halini anlatabildim mi bilmiyorum ama ne yazık ki durum böyle.

(bu konu 19.09.2012 tarihli habersabah.com sitesinde yayınlanan yazımdan alınmıştır.)