30 Ekim 2012

matchstick men (üçkağıtçılar) [film]

Nicolas Cage'i sıradan filmlerindeki abartılı rolleri yüzünden pek sevmem ama bu filmini (rolünü yine biraz fazla abartılı oynamasına rağmen) beğendim. Uzun zamandır sıradan Hollywood filmleri içinde orta kararın üzerinde bir film izlememiştim, bu güzelmiş...

İki kişilik çekirdek kadroyla çeşitli dolandırıcılık işleri yapan Roy ve Frank kafalarına göre güzel bir sistem kurup, para ya da büyük armağanlar kazanma hırsıyla her türlü organizasyona balıklama atlayan insanları bir güzel üçkağıda getirmektedir.

Roy, aşırı temizlik hastalığına benzeyen acayip takıntıları olan bir tip. Kapıları, camları üç kere açıp kapatıyor, halıda minicik bir kırıntı gördü mü nefesi daralıyor falan... ama buna karşı da ilaç kullanıp biraz olsun kendine geliyor...

Bir gün bu ilaç bitiyor ve doktoruna ulaşamıyor, arkadaşı da onu bir psikoloğa götürüyor... Dr. her ne kadar arkadaşının tanıdığı olsa da kendisine istediği ilacı vermemekte direniyor ve Roy'u tedavi etmek için seanslara gelmeye mecbur ediyor...

Sonradan anlaşılıyor ki Roy'un bütün bu takıntıları geçmişte yaşadıkları ve şu anda seçmiş olduğu işle ilgilidir ve dr. tarafından çözülmeyi beklemektedir. 

Roy, yapılacak ilk iş olarak ayrıldığı kadından olan çocuğunu bulmaya çalışıyor ve dr.'un yardımıyla buluyor da. Fakat bu güne kadar tek başına yaşamaya alışık olan Roy (ve de temizlik hastası olduğunu da hatırlayalım) 14 yaşında ele avuca gelmeyen kızıyla yaşamaya başlayınca işler biraz karışmaya başlıyor...

Filmi seyretmeyi düşünenler için daha fazlasını anlatmam doğru olmaz, bu anlattığım sadece giriş kısmı, bundan sonra film (sürprizleriyle) gittikçe güzelleşiyor... Kaçırmayın, güzel bir film, seyretmenizi tavsiye ederim...

online "musicbox"


Müzikle ilgili güzel ve eğlenceli bir site hazırlamışlar.

www.incredibox.com adresine gidiyoruz, sistemin nasıl çalıştığını anlatan minik animasyonu seyredip öğrendikten sonra verilen seçenekleri kullanarak istediğimiz şekilde müzik yapıyoruz. (isterseniz yaptığınız parçayı kaydetme imkânı da var.)

[Yapmanız gereken tek şey büyük çerçevenin altındaki şekilleri çerçevenin içindeki çizgi karakterin üzerine sürüklemek. Çerçevenin tamamını doldurduğunuzda en sağ üst kısımda beliren 1, 2, 3 nolu ekstra seçenekleri açmayı da unutmayın, mesela 1 numaralı seçenekte yaptığınız parça için çok güzel bir animasyon var...]

Çocuğunuzla birlikte bilgisayarın başında güzel bir şeyler yapmak için bakabileceğinizi düşünüyorum.

23 Ekim 2012

oyuncak robotlar yapan matematik profesörü

Santa Barbara Koleji Matematik Profesörü Tal Avitzur, eşten dosttan derken bulabildiği her yerden topladığı alet edevat parçalarıyla robot heykelleri yapmaya başlamış.

Avitzur'un ilginç ve güzel robotlarını koyduğu sayfasına http://talbotics.com/Home.html adresinden bakabilirsiniz. Belki fikir edinip siz de eski eşya ya da oyuncak parçalarından bir robot yaparsınız ;)

Çok ilginizi çekip de kendisiyle yapılan röportaja (İngilizce) bakmak isterseniz adresi:
http://astrumpeople.com/tal-avitzur-robot-sculptures-amazing-brass-aluminum-and-other-metal-masterpieces/

Umbilical Brothers'tan yeni bir gösteri

Daha önceden de Umbilical Brothers'la ilgili bir konu yazıp çeşitli videolar paylaşmıştım.

Gerçekten çok yetenekli ve komikler :) bir iki gün önce aklıma geldi yeni bir şeyleri var mı diye baktım ve bir firma için sahne aldıkları gösteriyi buldum.

Gösterinin İngilizce olması, başlarda ses düzeninin çok yüksek seviyede olması gibi ayrıntılara takılmayın, sadece izleyin ve bu güzel gösterinin keyfini çıkarın. (çünkü yaptıkları gösteriyi anlamak için İngilizce bilmenize   gerek yok, ses düzeni de bir iki dakika sonra normale dönüyor.)

Gülmek istiyorsanız kaçırmayın derim ;)
(açık link; http://youtu.be/ZU1HkIexZD8)

(yeri gelmişken; böyle, aklınıza gelen şeyleri sayfanın üstündeki çubukta "en soldaki arama kutucuğuna yazıp" sadece karelidefter içinde arama yapabileceğinizi de hatırlatmak isterim.)

hareketi yap, bedava kolayı kap

Reklamlardan bıkmış olsak da hayatımızın bir parçası olduğunu inkâr edemeyiz. Duvarlarda hareketli resimler, yollarda dağıtılan promosyonlar derken her geçen gün farklı bir yöntemle ürünlerinin tanıtımı yapmaya çalışan firmalar teknolojiden de yararlanarak ilginç şeyler yapmayı sürdürüyor...

Kore'deki bir CocaCola makinesine [oyun konsollarında karşısındaki oyuncunun hareketlerini algılayan] özel sensörler ve kamera takılmış. 

Duruma göre hareketler yapan ünlü Koreli müzik grubu 2PM'in görüntüleriyle sanal da olsa karşılıklı iletişim de kurulmuş ve kola makinesinin önünde grup üyelerinin ekranda yaptığı hareketleri yapıp dans ettiğinizde makine sizi yeterli bulursa kolanızı bedava alabiliyorsunuz.

Şansını deneyenlerin neler yaptığını gösteren videoyu izlemek için şu linke bakabilirsiniz.
(açık link; http://youtu.be/DgtijpUNKGo)

22 Ekim 2012

Monsieur İbrahim


Başrolünde Omar Sharif oynadığı için uzun zamandır bu filmi merak etmiştim. Ancak bugün seyredebilme fırsatı buldum, fena değilmiş.

70'lerde Fransa Paris'te bir semtteyiz ve başrolü Monsenior İbrahim'le (Omar Serif) paylaşan Musa isminde 16 yaşında bir çocuk var.

Musa, babasıyla tekbaşına yaşamaktadır çünkü zamanında annesi diğer kardeşini de alıp evi terk etmiştir. Musa’nın bu zorlu ve amaçsız hayatını babası ilgisizliğiyle daha da zorlaştırmaktadır.

Musa, gel zaman git zaman mahallenin "Arap" diye bilinen bakkalı İbrahim'le konuşmaya başlar. Ailesinden ilgi ve sevgi görmemiş olan Musa, Bakkal İbrahim'le yavaş yavaş derdini sıkıntısını paylaşır...

Bakkal İbrahim, kendisini "Sufi" olarak tanıtmaktadır ve her fırsatta olmasa da yeri geldikçe Musa'ya Kuran'dan bahsetmektedir.

Dostlukları yavaş yavaş birbirlerinin güvenini kazandıkça daha da pekişirken Musa'nın hayatında da bazı ailevi değişiklikler olmaktadır.

Bundan sonrasını anlatmam filmi seyretmeyi düşünenler için pek doğru olmayacağından konusuna fazla girmeyi istemiyorum.

Filmi ben kendimce üç ana temaya ayırdım.
1­ Musa, ailesi, çevresi ve o zaman dilimi...
2­ Musa için gençlik, seks, sevgi, aile, para konuları...
3­ Monsieur İbrahim ve Musa arasındaki arkadaşlık konusu ile birlikte çıkacakları yolculuk...

İlk iki tema, o yaştaki bir çocuğun içinde bulunduğu psikolojik durumu çevre ve ailesiyle birlikte güzel ele alıp işliyor ama üçüncü bölümde ilk iki bölümden kopup farklı bir alana kayıyor.

Bu, konunun ana çizgiden kopup başka bir alana kayması biraz mantıksız ve gereksiz gibi duruyor olsa da yine de filmi fazla bozmuyor. Biraz dini konulara, biraz felsefi şeylere bağlı hayat görüşü aktarmaya çalışmışlar ama işin felsefi boyutunu yansıtmaya çalıştıkları bu bölümün pek de etkileyici olduğu söylenemez...

Neyse işte, sonuçta genel olarak izlenebilir, orta kalite sayılabilecek bir film olmuş. Aranıp bulunup ille de izlenmesi gereken bir film değil ama rastlanınca izlenebilir. (bazı sevişme sahnelerinin gereksiz ayrıntıları yüzünden çocuklarla seyredilmesi doğru olmayabilir.)

Aguirre, der zorn gottes


İspanyolların Amerika kıtasını keşfettikleri(!) [istila ettikleri] zamanlarda kıtanın iç taraflarına doğru yaptıkları yolculukların filmlere konu olmuş bir sürü varyasyonu vardır.

Genelde de bunlar bir şekilde mutlaka efsanevi altın şehir "El Dorado"dan bahseder. İşte, kiminde oraya varanlar olur kiminde bu yolda ölenler, altın ve para hırsı yüzünden birbirine düşüp yolda birbirini öldürenler vs. vs. vs.

Bu filmde böyle bir konuya sahip ama çok durgun, olaysız, saçma sapan bir gidişatla yolda sefil perişan olup en sonunda yok olan bir grup insanı anlatıyor ama çok çok çok sıkıcı...

(Tamam, en basit şekilde küçük bir grup örnek olarak gösterilerek bu işlerin geniş çaplı nasıl bir mantıkta yapıldığını, işlerin kendilerine nasıl geliyorsa o şekilde yürütülmesi mantığını nasıl oluşturduklarını vermesine veriyor ama artık bunları bilmeyen de kalmadı.)

Film sıkıcıydı, Klaus Kinski'nin oyunculuğundan medet ummakla da yanılmışım, başta film açılırken yazan şeylerin en sonunda çıkan ".... bu olaylar yaşandıktan sonra geriye sadece keşiş bilmem kimle bir de bilmem kim, kalmıştır" benzeri yazı da biraz heveslendirmişti beni ama filmde beklediğimi bulamadım.

Kısaca konusuna gelirsek;
Büyük bir grup dağları aşarak ilerlemektedir, yanlarında askerler, soylular, din adamları, yerliler vs. tam takım zorlu bir yolculuğa çıkmışlar...

Fakat bir yerden sonra ilerlemek mümkün olmayınca bu grubun içinden öncü bir grup seçip onları keşif için yollarlar.

Yolda grup içinde bölünmeler başlar ve küçük çaplı bir isyan hareketiyle Aguirre olaya el koyup yönetimi ele geçirir. Kafasına göre istediğini yaptırabileceği bir adamı da bulunmamış krallığa ait toprakların hükümdarı ilan eder ve yola koyulur.

Çok gaddar ve hırslıdır ama yönetimi ile yaptıkları hem beceriksizce hem de insanlık dışıdır. En sonunda tüm adamlarını kaybeder kendi de ölür...

E, ne şimdi bu?

Bir de kötü bir kamera, kötü bir olay anlatımı vs.... hiç seyretmeyin diyeyim de bari yanılıp da boşa vakit kaybetmeyin...

Fakat, filmin minik bir arkaplanı var. Aslında bence beyinlere kazınmak istenen şey aslında bu; Oralara dini görevle misyonerlik amacıyla gidilmişti de aramızdan hırsına yenilip bizlere de başkaldıran bazı komutan ve görevliler kötü şeyler yaptılar... Yani biz de insanız herkesi kontrol etmemiz ve denetleyip düzeltmemiz mümkün değil, oluyor böyle şeyler... Siz de bu olaylara bakıp da bu kötülükleri bizim yaptığımızı sanmayın münferit olaylar bunlar...

Ama biz yemiyoruz, hatta ben seyredip herkese söylüyorum "Yemiyoruz. Bu filmle bilinçaltımıza yapmak istedikleri şey bu, seyretmeyin, film olarak da kötü."

three stooges


Eski zamanlarda bile unutulmuş (ancak anneanne ve dedelerin hatırlayacağı) komik filmleri olan "Üç ahbap çavuşlar" ismiyle ünlenmiş seri filmler vardı.

Bunlar; bir Charlie Chaplin, bir Lorel Hardy kadar olmasa da zamanında epey bir ün yapmışlardı. İşte bu yıl onlara adanmış bir film yapılmış ama seyretmeye başladığım anda işin bu anma kısmının ticari, mizah kalitesinin de yerlerde süründüğünü üzülerek görmüş oldum.

Sakın yanılıp da bu filmi seyredeyim demeyin. Yaptıkları işin komiklikle hiçbir alakası olmadığı gibi komedyenliğe yapılmış bir saygısızlık olarak tanımlamak daha doğru olur.

Saçma sapan, hiç gülünmeyecek abuk sabuk sıradan vurma, itme kakma hareketleriyle komik olunamayacağını bildikleri halde böyle uyduruk bir filmi ticari olarak pazarlayınca yine de para kazanmayı başarabilirler mi bilmiyorum ama benden kuruş işlemez, siz de zamanınızı harcamayın...

20 Ekim 2012

2 dakikada... :)

Bugün ilk olarak Wolkanca'da gördüm ve seyredince güne gülerek başladım.

Youtube'da bir grup "yine youtube videolarından derleyerek" her ülke için 2 dk.lık o ülkeyi tanıtan komik videolar hazırlamış.

Sizin de hafta sonunuz güzel geçsin istiyorsanız serinin tamamına bir göz atın bakalım, mutlaka beğeneceğiniz, gülüp eğleneceğiniz 2 dakikalık videolardan birine denk geleceğinize eminim.

Tabii ki en başta Türkiye videosuna bakmanızı tavsiye ediyorum ;)
(açık link: http://youtu.be/XBcQ39H_MRs)

18 Ekim 2012

George Carlin

Beş kez Grammy kazanmış olan George Carlin'i geç tanıdım, youtube'da başka bir şeyler ararken rastladım ve seyretmeye başladım...

Çok farklı bir tarzı var, bir takıldım ne varsa hepsini seyrettim...

Tamam, kabul ediyorum; bazı şeyler hakkında söylediklerini kabul etmek zor ama zaten bir "Show man"in sahnede söylediği her şeyi kabul edip fikirlerinin tamamını onaylamak zorunda da değiliz.

Fakaaat, mutlaka seyredilmesi görülmesi, biraz üzerinde durup düşünülmesi gereken şeyleri kaçırmamak için izlemenizi tavsiye ediyorum.

Ben sizin için buraya üç adet video linki veriyorum
video1 (açık link; http://youtu.be/91wP34HgHaM)
video2 (açık link; http://youtu.be/gBMpsHK1SIA)
video3 (açık link; http://youtu.be/8jWrEzMHWzE)
eğer beğenirseniz Türkçe altyazılı diğer videolarını youtube'dan kendiniz de bulabilirsiniz.

hangi iş, hangi meslek?

..... isminde bir arkadaşımız bana mail atarak bir şey danışmak istemiş. "Abi, yirmi yaşıma geldim ama ne olacağımı ne yapacağımı hâlâ bilmiyorum. Hangi mesleği önerirsiniz?" diye sormuş...

Canım kardeşim, öncelikle beni böyle bir şey için fikir verecek, akıl danışılacak kadar kendine yakın gördüğünden dolayı teşekkür ederim.  [kelin merhemi olsa:)]

Sana yine özelden de bazı şeyleri mailde yazdım ama sonra düşündüm ki bu mesele birçok insan için önemli ve affına sığınarak sana söylediğim şeylerin bazılarını buradan diğer arkadaşlara da söyleyerek faydalı olmaya çalışmak istiyorum.

Gençlere ve mesleğini değiştirecek olanlara, sektör değiştireceklere en önemli tavsiyem "ince işler" diye tabir edilen resim, edebiyat, müzik gibi sanatın hiçbir dalıyla uğraşmamaları olacaktır. 

Sanat ve kültür önemli ama burada değil! Bunu sakın unutmayın.

Ekonomik düzeyi bizim gibi çok düşük, siyasi ve toplumsal yapısı orta seviyenin altında, bireysel hak ve özgürlüklerin yetersiz olduğu toplumlarda kültürle sanatla ilgili bir şey yapıyorsanız mutlaka sürünürsünüz... Çünkü ortada bunları alacak, tüketecek ve bunlara para verebilecek insan-ortam-ekonomik durum yok. (reklamlarda gördüğünüz şeylerin tamamı yalan, öyle bir dünya, öyle bir ortam yok, bütün amaç koskoca ülkede topu topu 1-2 milyon doğuştan zengin insanı kendi ürünlerine çekmek, yani o reklamlar, o tanıtımlar, arabalar evler vs. sizin için benim için değil, sadece o mutlu küçük azınlığın tüketim tercihlerini değiştirmek için.)

Çok emek sarf edersiniz ama yine de para kazanamaz, olması gerektiği gibi normal şartlarda yaşayamazsınız. Çalıştığınız yerde iş üstüne iş yığarlar (en küçük işletmeden en büyük holdinglere kadar bu böyledir, emin olabilirsiniz.) 

Her şeye yüzde yüz zam gelir ama sizlere yıllarca yüzde iki yüzde üç zam yaparlar (çünkü en büyük işveren devlettir ve asker, polis, memur olarak en çok çalışana o sahiptir. En küçük bir zam oranı bile işleri ters yüz eder, maaşları veremeyecek hale getirir diye enflasyonu düşük gösterip zamları da düşük tutarlar...) doğal olarak tüm şirketler de bu oranlara göre zam yaparlar. O yüzden bir yerde çalışıp iyi bir zam alacağınızı düşünüyorsanız sakın bunu hayal bile etmeyin.

İşler yoğun, maaşım az dediğiniz zaman size "Beğenmiyorsan çık, buradan taaa bilmem nereye kadar senin aldığın maaşın yarısına çalışmak için sırada işe girecek bir sürü insan kuyruk olmuş, sen maaşını beğenmiyorsun!" derler ama buradaki iş yükünü azaltmak için bir iki kişi daha alsanız diye sitem edersen; o "yarı maaşınıza çalışmaya hazır sırada bekleyenler" nasıl oluyorsa birden yok olurlar ve "Ohooo, yeni birini almak ne kadar maliyet getiriyor biliyor musun?" cevabını verirler...

O yüzden siz siz olun, sanatmış, kültürmüş, edebiyatmış, müzik falan bunlardan uzak durun... Ama bunlarla ilişkinizi koparın demiyorum, sakın yanlış anlamayın. Bu işleri yapmayın diyorum.

[Haaa diyeceksiniz ki "Bak şu ünlü olmuş, çok tanınıyor seviliyor, çok güzel bir hayatı var ve para kazanıyor..." inanın o başka iş yapsaydı da yine öyle olurdu çünkü bu şekilde böyle bir toplumda o konuma gelebildiyse ya aileden çevreden ya da bir şekilde belirli olmayan bir kaynaktan destek görmüştür... Tabii ki milyonda bir olan ve insanüstü bir olağandışılıkla yeteneğini gösterip milyonların sevgisini takdirini kazanmış beş on gerçek sanatçıyı bunun dışında bırakmak gerekir, onlar konumuzun dışında kalıyor.]

Bu ortama en iyi uyan şey ticarettir. Küçük de olsa kendinize ait bir yer açın, ne olursa olsun bir şeyler alıp satın... sonunda başaracağınıza eminim... (ama burada da yine dikkat edin sanatsal ve kültürel ürünler satmaya kalkışmayın, yiyecek olsun, giyecek olsun, tamirle ilgili yedek parçayla ilgili, insanların almaya mecbur olduğu şeyler olsun.)

Sonradan kimse bize hiçbir şey demedi demeyin.

Bize demediler ama ben size söylüyorum işte ;) ticaret yapın para kazanın, kazandığınız parayla eğer içinizde varsa sanatı yine yaparsınız, kültürel etkinliklerin her türlüsüne yine katılırsınız... Burada durum budur... Yanılıp da hayatınızı yakmayın!

küçük dünya

Bu fotoğraftaki ilginç şeyler sizce ne olabilir?

Yüzyıl düşünse de normal bir insanın aklına gelmeyecek bu ilginç şeyler "Kelebek yumurtası"ymış!

Nikon'un mikroskobik görüntülerden oluşan 2012 "Small world" yarışmasında dereceye giren bu fotoğrafın benzerlerine Populer Science Dergisi'nin internet sitesinden bakabilirsiniz.

17 Ekim 2012

viks maceram :)

Evde iki çocuk bir de kadın olunca gürültü patırtı bitmiyor :) bir sigara içip nefes almak için kendinizi balkona atarsanız dikkat edin benim gibi yeni yıkanmışsanız üşütüp hasta olabilirsiniz :)

Ben de bu şekilde üşütünce önce bir ıhlamur yaptım, bol bol limonlu çay içtim ama (böyle en ufak şeyde ilaç alacak tipte biri olmadığım için) bir türlü iyileşemedim.

Bir yandan da boğazım, kulağım ağrımaya burnum akıp hapşırmaya da başlayınca aklıma bir zamanlar bir yerde okuduğum ilginç bir şey geldi.

"Çocuğunuz üşütür de boğazı ağrırsa, hapşırıp, öksürürse; Çocuğunuzun ayağının altına yatmadan önce viks sürün, sabaha kadar hiçbir şeyi kalmaz. Bütün anneler bunu bilir..."

Evet aynen böyle yazıyordu. Yahu süreyim ben de dedim, ne kaybederim... Ayaklarımın altına viks'i sürdüm :) çorapları giydim yattım...

5­10 dk. sonra başladı mı hafif hafif bir yanma :) Allahım o ne sıcak... çorapları çıkardım, nane bahçesinde yatıyormuş gibi her yeri sardı mı o acayip viks kokusu;) o şekilde yatmak mümkün değil tabii ama bir süre sonra alışıyorsunuz.

Fakat daha sonra da viks'in etkisi geçince bu sefer ayaklarını dere kenarında suya sokmuşsun gibi bir serinlik olmaya başlamasın mı? :) Çarşafı çekiyorum soğuk, pikenin altına giriyorum soğuk ayaklarım bir türlü ısınmıyor, sabahı sabah ettim.

Neyse sabah oldu kalktık işe geç kalmışım, o aceleyle giyinip kendimi attım yola...

Hava sıcak fakat ayaklarımda bir serinlik :) bir iki dakika sonra farkettim ki o aceleyle gece çıkardığım viksli çorapları giymemiş miyim!

Öyle işe gittim :) alelacele kahvaltı niyetine bir şeyler yedikten sonra sigara içilen yere gittim, yanıma gelen arkadaş sakızı sen mi çiğniyorsun, ne güzel nane koktu deyince ;) hemen binanın altındaki marketten yeni bir çorap aldım, ayaklar yıkandı, çoraplar giyildi ve bu macera da böylece bitti. Fakat burnum akmaya devam ettiği gibi bir yandan da arasıra öksürmeye de devam ediyorum :(

Demek ki neymiş? Her alternatif tedavi önerisi mutlaka iyidir, her tavsiye edilen herkese iyi gelecek diye bir şey yokmuş. Siz siz olun çok mecbur kalmadıkça bu tip şeyleri denemeyin :)

16 Ekim 2012

içecek kutusundan süs

İnternette böyle milyonlarca şey var, birkaç yıl önce beğendiklerimi bir araya topladığım naylondefter diye bir bloğum bile vardı ;) ama sonra her yerde benzerleri açılınca fazla uğraşamadığım için kapatmıştım.

Artık böyle şeyleri birbirine gönderip paylaşan o kadar çok ki herkes her şeyi biliyor :) ama bu bana biraz farklı ve güzel geldi. Karelidefter'e koyayım dedim, belki niyetlenip yapmak isteyen çıkar...

Bu çalışmayı yapan sanatçının diğer işlerine http://akikannkurafuto.web.fc2.com/kurukuru.html adresinden bakıp daha ayrıntılı inceleyebilirsiniz.

15 Ekim 2012

telefon standını kendin yap

Uzuuun uzun anlatmaya gerek yok, bütün olay şu; cep telefonunda film seyrederken (ya da harici bir klavyeyle yazı yazma veya başka işlemler yapmak için) telefonu yatık olarak belli bir açıyla tutmaya yarayan stand yaptım :)

Daha önceden kaset kabı, resim çerçevesi ayağı, sigara kutusu, kredi kartı vs. gibi şeylerle bir sürü varyasyon denemiş olsam da ya bunları elden geçirip üzerinde bir iki özel işlem yapmak gerekiyordu ya da çok sağlam olmadıkları için pek de güvenli değildi.

(veya her zaman yanınızda taşımaya uygun değildiler vs.)


Neyse, şimdi çözümü buldum ve fotoğraflarla size de göstermek istiyorum. Tek yapmanız gereken şey kırtasiyeye gidip bir adet kağıt kıskacı almak, hepsi bu... 

Kağıt kıskacını ben sigara içtiğim için sigara kutusuna tutturdum, benim için böyle daha pratik... ama siz ilaç, kibrit, bisküvi kutusu ya da başka bir şeye de tutturabilirsiniz. 

Ayrıca kağıt kıskacının tutamaçlarını terse katlayıp cüzdanınıza tutturarak hiç yer kaplamadan yanınızda  taşımanız da mümkün. 

Cep telefonunu standa koymak isteyip de yanında bir stand taşımak ya da benzeri daha büyük şeyleri alıp boş yere para vermek istemeyenler için işe yarar bir şey olduğunu düşünüyorum. Umarım işinize yarar ve beğenirsiniz.

kırmızı yanarken ambulansa yol vermek

Öğle yemeği arası, Şişli'nin tam ortası ve her zamanki aynı manzara; trafik çok sıkışık ve ambulans hastaneye yetişebilmek için sirenini çalıp yol istiyor...

Trafik ışıklarının olduğu yerde en önde bekleyen araçlar, arkadan gelen ambulansı hem görüyor hem duyuyor ama kesinlikle hareket edip yol vermiyorlar.

"Kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmezler, bu insanlar hep böyle..." diye düşünürken aklıma başka bir şey geldi; bu araçlar eğer kırmızı yanarken ambulansa yol vermek için iyi niyetle trafik ışıklarını geçip de sağa çekseler bile "kırmızı yanarken geçtikleri için" ceza yiyecekler.

E! İstanbul gibi nüfusu yoğun bir şehirde de neredeyse her gün her yerde de aynı şeyle karşılaşıyorlar ve trafik ışıklarında kırmızı yanarken geçerlerse sistem fotoğraflarını çekip plakaya ceza yazıyor, adamlar da ceza ödemekten bıkmışlar ve ne olursa olsun, bir değil iki değil bana ne diye düşünüyor...

Bu durumu ortadan kaldırmak için ambulanslara trafik ışıklarına yaklaştıkları zaman fotoğraf çeken sistemi devre dışı bırakan bir sistem takılmalı. (çok basit bir verici ve ışıklardaki fotoğraf çeken sistemi açıp kapatan bir alıcı ile halledilebilir)

O zaman, ışıklarda beklerken bir aracın arkasından ambulans gelirse ve yol vermek için kırmızıda geçmeye mecbur kalırsa "Ceza yemeyeceğine emin olan sürücüler..." ambulansa yol verip vermemekte tereddüt etmezler.

Şu anda bu şekilde olunca sonradan istediğin kadar trafiğe "Ambulansa yol vermek için kırmızıda geçmeye mecbur kaldım" de, cezayı ödemek zorundasın, adamların elinde kırmızıda geçerken çekilmiş fotoğrafın var, kimse gözünün yaşına bakmaz...

Bu şekilde bir düzenlemenin yapılması eminim hem ambulanslar hem de kırmızıda geçmek zorunda kalan sürücüler için çok iyi bir uygulama olur.

Daha önceden ambulanslar ve acil durumlarla ilgili farklı bir iki şey daha yazmıştım, ilginizi çekerse şuradan
1trafiği çözemiyorsan, ambulansı uçuramıyorsan
2acil durumlar ve kazalar için önlem almada yeni bir yöntem
3- acil aramalar için alternatif yöntem önerisi 
konularına bakabilirsiniz.

uyanık milletiz ya!

Geçenlerde bir yerde okudum, böyle bir şeye şahit olmuşlar ve bu tip şeyler neredeyse her yerde çok sık yapılıyormuş... uyarmak lazım.

Bir yere gidiyorsunuz biraz içiyorsunuz ve araba sürmeniz sakıncalı olacak kadar da sarhoş oluyorsunuz... olabilir... ama bundan sonrası hiç güzel değil.

Arabanıza binip gitmeden önce böyle içkili yerlerde çalışan ve arabaları park edip giderken sahibine getiren görevliler (vale) var.

Siz alkollü olduğunuz için arabanızı bırakıp taksi tutmayı düşünseniz de, kendi arabanızla gitmek isteseniz de valeler hemen "İleride, bu saatlerde trafik kontrolü var alkole bakıyorlar, ben sizi bu trafik kontrol noktalarının biraz ilerisine kadar ..... liraya götürürüm. Oradan sonrasını kendiniz gidersiniz, taksi parası, yarın gelip arabayı alma derdi falan olmasın." teklifinde bulunuyorlarmış.

Alkollü sürücünün işine geliyor; 
taksi parası vermekten, yarın tekrar kim bilir nereden tekrar buraya geri dönüp arabasını almak için kaybedeceği zamandan kazancı olacak.

Valenin işine geliyor; 
durduk yerde yeni bir kazanç kapısı, üstüne belki de fazladan bahşiş bile alacak.

Mekân sahibinin işine geliyor;
Müşteriler "Ben içince eve nasıl dönerim, ya bir de trafik cezası yersem?" diye düşünüp gelmemezlik etmiyor.

Peki bu doğru bir şey mi? Kimsenin kazandığı parayla ilgilenmiyorum, kimseyi ekmeğinden de etmek istemem ama bu alkollü sürücüler ya trafik kontrol noktasını geçtikten sonra aracı devraldıklarında kaza yaparlarsa, kaza ve mal kaybını geçtim can kaybı ne olacak?

Sanırım bu işin çözümü trafik noktalarının kontrol yaptığı yerleri devamlı değiştirmek.

12 Ekim 2012

Iyeoka - say yes


Böyle güzel şeyler bulunca çok seviniyorum ve tabii ki ardından da aklıma ilk gelen şey karelidefter'e yazmak oluyor :)

Iyeoka çok yönlü özel bir şarkıcı... "Say yes" isimli üçüncü albümüyle iyi bir çıkış yakaladı. Sesi güzel, kayıt kalitesi güzel, tarzı, ritmi güzel...

Iyeoka; Amy Winehouse'un müzik stiline yakın parçalarıyla, Nina Simone'un caz/blues çizgisindeki vokaline benzerliğiyle dikkat çekse de kendine has bir özgünlüğü de var.

Albümü yasal olarak internet üzerinden almak isteyenlere Iyeoka'nın resmi sitesinde 5 dolardan satışı da yapılıyor...

İşte albümden benim beğendiğim parçalar;

The yellow brick road song
(açık link; http://youtu.be/OIykDz7NI2s)

Breakdown mode
(açık link; http://youtu.be/Ng7Ync6dtfo)

Simply falling
(açık link; http://youtu.be/9Pes54J8PVw)

Testify
(açık link; http://youtu.be/-GH3eHhf4Zg)

I am descending
(bu slow parçanın videosu henüz youtube'a koyulmamış, o yüzden şu benim meşhur sarıyla işaretli linklerimden ekleyemiyorum :) ama www.iyeoka.com adresindeki çalma listesinden bir dakikalık bölümünü dinleyebilirsiniz.) 

telepathic - we are telepathique

Sakin sakin başlayıp öyle devam eden ama vokaliyle, klavye efektleriyle gittikçe açılıp genişleyen bu parçayı 80'lerin tarzını ve sound'unu seven herkese tavsiye ediyorum.

Telepathic - We are telepathique
(açık link; http://youtu.be/vZq2SDqbfmc)


Cevdet Bey ve Oğulları - Orhan Pamuk


Bu kitabın çıktığı yıl bir yayınevinde çalışıyordum, o zaman da dikkatimi çekmişti ama alıp okumamıştım... İyi ki de okumamışım, yoksa Orhan Pamuk'un diğer kitaplarını okumaya pek de istekli olmazdım :)

Ama böyle söylüyorum diye de yanlış anlaşılmasın, kitap ortalama bir klasik ayarında normal bir roman. (Sadece, Orhan Pamuk'un diğer kitaplarıyla karşılaştırılınca daha basit ve alıştığımız o Orhan Pamuk kalitesinden uzak geldi...)

Haliyle acemilik dönemidir, tecrübesizlik ve arayışa başladığı yıllardır, ileride roman yazıp yazmayacağının bile tam olarak belli olmadığı bir dönemdir ve ortaya çıkan eserin de bu şekilde olması çok normaldir diye düşünüyorum.

Her yeni yazar gibi; 
ilk eserine bütün gözlem gücünü yansıtmaya çalıştığı için kitap gereksiz ayrıntılarla fazlasıyla şişmiş, konu dışına çıkılan ve çoğu iç konuşma olan çok fazla diyalogla roman karışıklığın da ötesine geçip kimi yerde dağılmış, benzeri ifadeleri defalarca tekrarlayan karakterler kimi bölümlerde sıkmaya başlamış ve kitaptaki konuya göre zaman akışındaki hız farkı ahenksizlik yaratmış olabilir... ama Orhan Pamuk yine de tüm bunlara rağmen okunabilir bir eser ortaya koymayı başarmış...

Edebi açıdan, bütün kitapları içinde yazarın en az beğendiğim ve sıkılarak okuduğum eseri bu oldu. Fakat kitabın yazıldığı yıllardaki yayıncılık ve edebiyattaki durumumuz düşünüldüğünde eserin başlangıç için kabul edilebilecek bir kaliteyi yakalamış olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

Biraz daha ayrıntıya gireyim;

Klasik roman kurgusunda en bilinen yöntemlerden bir de bir kişiyi merkeze koyup etrafını çevresiyle - ailesiyle zenginleştirip onları da işleyerek olay örgüsü yapılandırılırken yaşanılanlarla ülkeyi, dünyayı, siyasi yapıyı yansıtmaktır.

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları'nda bir dönemi ve arka plandaki olayları ailenin birinci kuşağıyla uzun uzadıya aktarırken devamını da ikinci ve üçüncü kuşakla tamamlamaya çalışmış.
Ama bu anlatımın ardında görünen ülke ve dünya siyasi yapısıyla ilgili ayrıntılar ikinci ve üçüncü kuşakta gittikçe azalmaya başlayarak ana eksen karakterlerin yapısındaki psikolojik gerilime odaklanmış.

Osmanlı'nın çökmek üzere olduğu dönemle, cumhuriyetin ilk heves hızlı yapılanmaya girdiği ilk çağ sanayi dönemi ve 70'lerdeki olaylı siyasi döneme dayanan modern Türkiye'yi bir romanda sadece kitap kahramanlarının yaşadığı yerde cereyan eden arka plan olaylarıyla yansıtmak her babayiğidin yapabileceği bir şey değil.

Orhan Pamuk da haliyle bunu tam olması gerektiği gibi işleyememiş... (ama yer yer de olsa o dönem insanının ruhunu yansıtabilmeyi başardığı bölümleri de takdir etmek gerek.)

Tabii bunları yaparken ana karakterlerin içinde yer aldığı sosyal duruma, sahip oldukları mesleğe, yaşadıkları şehir gibi özelliklere de girilince, ayrıntılar psikolojiye kadar uzanmayı ve kahramanlarla insan davranışlarının derinlerine ulaşmayı gerektiriyor.

[Bunları nasıl toparlar, tasarlar, düşünür ve romanın iskeletini oluşturursunuz, nasıl bir kurguyla verirsiniz, konu nereye gidecek diye okuyucuyu merakta bırakmayı nasıl becerirsiniz, onların her birine ilgili ilgisiz ama kitabı ilginç kılacak şeyleri nasıl anlattırırsınız? İşte, bütün bunları yapabilmek çok zor...]

Bütün bunları düşünerek bir değerlendirme yapacak olursak; 
romanın vermek istediği şeyler çok ama çok fazla, hepsini bir arada bir romanda vermek neredeyse mümkün değil... Yazarın, böyle bir şeyi yapabileceğine güvenip bu işe girişmesi bile başlı başına ayrı bir cesaret işi...

Bir ailenin kurulup genişleyip dağılmasına kadar geçen üç kuşaklık zamanı ele alacaksınız, ailedeki herkesi tek tek hem kişilik, hem  karakter olarak işleyeceksiniz hem yaşadığı ve düşündüğü her şeyi tek tek açıklayacaksınız ve bunların hepsi de okuyucunun kabul edebileceği psikolojik gereklilik ve mantıkta [hem de anlayabileceği bir anlatımla] aktarılacak.

[Bir de işin içine "Karamazov Kardeşler", "Tutunamayanlar" gibi eserlerden feyz alınıp ayrıntılarla karakterlerin anlık etkilenimleri verilmeye çalışılacak ama her şey yerli yerinde olacak... zor, çok zor...] 

Ben, her ne kadar yazamayacağım, anlatamayacağım şey yok diye düşünsem de doğrusu bu kadar karışık ve çetrefilli bir konuyu roman haline getirmeye cesaret edemezdim. 

[Zaten bu kitap, anlatım tarzı bakımından yazara bir tecrübe olmuş ve severek okuduğum diğer romanlarını yazmasını sağlamış, bu yüzden romanın dikkat çekecek kadar önemli hataları bile bana kabul edilebilir gibi geliyor.]

Dünyaca ünlü yazarların çok konuşulan romanlarını okuduğumda da bazen hoşnut kalmadığım şeyler olur ama bu ne o romana ne de o yazara bir şey kaybettirir. 

Cevdet Bey ve Oğulları için de aynı şeyi söylemem gerekiyor; 
"Beğenmediğim, hatalı bulduğum yerler, sıkıldığım, hoşnut kalmadığım bölümler oldu ama kitabı okuyunca anlıyorsunuz ki bu roman olmasa Orhan Pamuk da Orhan Pamuk olamazmış."

Okumak isteyenler tabii ki okusunlar ama ben Orhan Pamuk okumaya başlanacak ilk kitap olarak bunu tavsiye etmem, bütün kitaplarını okumuş bunu okumamış olanlara da anca yazarın gelişimini göstermesi açısından edebi tekniğini incelemeyi düşünüyorlarsa tavsiye edebilirim.

Şu andaki haliyle romandan çok uzun bir dizi senaryosunu andıran konuşmalar elden geçirilirse, konu akışında karakterlere ayrılan yer oranı düzeltilirse ve arka planda akan zaman mekân biraz daha ayrıntılandırılıp bütün kitap boyunca akışı aynı eşitlikte yer alırsa bu romandan çok güzel tv dizisi olur. 

Ama bu haliyle günümüzde tavsiye edilecek bir roman olarak yer alması benim değerlendirmeme göre biraz zor.

(616 sayfalık kitap internette 28 ila 33 lira arasından satılıyor. Sahaflardan ikinci el bakmanızda fayda var.)


11 Ekim 2012

sadece biraz hayal...

David Zinn'den harika bir çalışma, bunları kaçırmayın derim... Zinn, çok güzel şeyler düşünüp mükemmel bir şekilde  uygulamış...

Biraz tebeşirle de kaliteli sanatsal şeyler yapılabildiğini göstermesi açısından önemli bence.

(açık link; www.streetartutopia.com/?p=10258)

yiyeceklerin MR'ları

Gerektiğinde insanın iç yapısında kolay ulaşılamayacak organ ya da damarların durumunu görüntülemede kullanılan MR tarama yöntemini biliyorsunuzdur.

Bazen belgesellerde konuyla ilgili görüntüler verilirken de gösterilir, işte; şurası hastanın beyninde oluşan vs... derken alınan görüntüler ekrana yansıtılır...

Andy Ellison da "MR görüntüleme yöntemiyle insanları makinelere sokup iç yapılarını inceliyoruz da sebze ve meyvelere niye bakmıyoruz?" diye düşünüp çeşitli sebze ve meyveleri MR taramasından geçirmiş.

MR görüntüleme sistemi altında alınan fotoğraflardaki ilginç ayrıntılar gerçekten dikkat çekici...

Inside blog sitesinde Kaktüs'ten Mısır'a kadar bir sürü yiyeceğin "Manyetik Rezonans Görüntüleme" ile elde edilen hareketli (GIF), yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına ve üç boyutlu videolarına bakabilirsiniz.

fotoğraflarla Çin

Eski ya da yeni, tarihi ya da endüstriyel veya sanatsal... insanlar, binalar, sokaklar, fabrikalar...

Çin nasıldı şimdi nasıl bir yer, insanlar ve hayat. 

Harika, süper, muhteşem fotoğraflar ve hepsi de Çin'le ilgili.

Siteye girdiğinizde aşağıya indikçe sayfa kendiliğinden doluyor ve başka bir fotoğrafçının konusu ekleniyor, baktıkça bakmak istiyorsunuz.    (herhangi bir fotoğrafa bastığınız zaman o sanatçıya ait karşınıza çıkan ilk fotoğrafın yerine seçtiğiniz fotoğraf çıkıyor, ondan sonra büyük fotoğrafın üzerine tıklayarak bakmaya devam edebilirsiniz.)

Fotoğraflara bakmayı seviyorsanız ve Çin'i merak edenlerdenseniz  http://photographyofchina.com'u kesinlikle tavsiye ediyorum. 

(konu için seçtiğim fotoğraf YangYongliang'a ait)

10 Ekim 2012

katlanabilir klavye


Ufak tefek bazı eksiklikleri olsa da Android sistemli telefonların kullanım kolaylığı ve becerileri üzerine kötü bir şey söylemek mümkün değil.

Karelidefter yazılarını çok uzun bir süreden beri cep telefonumda yazıyorum, Reduce Photo programıyla resimleri istediğim boyda kesip biçiyorum, Blogpost programıyla siteye gönderip gönderdiklerim üzerinde düzeltmeler yapıyorum.

Şimdilik, bilgisayara göre tek dezavantajım 10 parmak F klavye ile yazamamak ama klavye Q klavye olsa bile tuşların yerleşimini F klavyeye çeviren External keyboard isimli programla onu da çözdüm ;)

İşyerinde bluetooth klavye ile denedim, hiç sorun yok fakat bildiğiniz gibi standart klavyeler yanınızda gezdirmek için biraz büyük.

İnternette fotoğraftaki klavyeyi buldum. Katlanıp küçülünce o da cep telefonu kadar oluyor açtığınızda 10 parmak yazmaya uygun boyutlara geliyor fakat üç aşağı beş yukarı her yerde fiyatı 70 lira civarı...

Benim gibi, odası, bilgisayarı ve hatta bir çalışma masası olmayanlar için çok yararlı bir şey. Nereye gidersen git, çıkar cebinden yaz yazını.

Programları ve klavyeyi epey bir aradım ve bayağı da bir uğraştım, eğer sizin de olabilecek her yerde yazma ihtiyacınız varsa tavsiye ederim.


08 Ekim 2012

Fransız synth-pop/post pop punk grubu "End of Data"yı ne yazık ki daha yeni keşfettim :(

Bir aydır en çok dinlediklerim arasında yer alan "If I'm not a killer" parçasının youtube videosu bu tarzı beğeniyorsanız sizi de etkileyecek.

(parça, grubun "Sahrah" albümünden)

(açık link: http://youtu.be/MDkiL9tF2ic)

07 Ekim 2012

monalisa...



Geçenlerde, bir yerde meşhur Monalisa tablosu hakkında bir şeyler okurken küçük bir ayrıntı dikkatimi çekmişti ve aynen şöyle yazıyordu;

"Monalisa'nın kaşları yoktur!"

Tamam, bu dünyanın sanatla ilgili en önemli ayrıntısı olmayabilir ama bütün dünyanın neredeyse aralıksız bir şekilde üzerine konuştuğu böylesine meşhur bir eser hakkında bunca şey okuyup duymuşken buna bugüne kadar dikkat etmemiş olmam beni sinir etti :)

Demek ki kadınların gülüşüne aldanıp da sadece tek bir yere odaklanmamak gerekiyormuş :) diye kendi kendime makara da yaptım ama...

Bu Monalisa olayında buna benzer yeni bir ayrıntı daha öğrenince "herhangi bir şey üzerine fazlaca kendini yorarsan çok daha fazlasına dikkat edersin" basit kuralının her zaman geçerli olmadığını da böylece öğrenmiş oldum.

Yolculuk Dergisi'nde okuduğum yazıdan yeni öğrendiğim ayrıntı ise şu; Monalisa tablosunun arka planında görünen ufuk çizgisi yere paralel değilmiş...

Bu bir hata ya da kusur değil tabii ki, resime ve Monalisa'nın bakışlarına derinlik kazandırmak için başvurulan küçük bir meslek sırrı/hilesi...

Bunlar çok önemli hayati şeyler değil ama her şeyini bildiğinizi sandığınız "sınırlı alana sahip bir konuda bile" sonsuz ayrıntılar bulunduğunu göstermesi bakımından "hayatımızdaki diğer küçük şeylere daha dikkatli bakmamızı düşündürdüğü için" önemli...

unutulan kalkış sinyali


Caddede ya da sokakta araç sürüyorsunuz ve birden kaldırım tarafında park etmiş olan arabalardan biri yolunuzu kesercesine önünüze atlıyor...

Fakat bu söylediğim olay her zaman (argo tabiriyle "kafa göstermek" şeklinde bilerek yolu kesip) öncelik elde etmek için yapılmayıp, o araç sürücüsünün sinyal vermeyi unutmasına bağlı da olabiliyor...

Bildiğiniz gibi, aslında yol kenarında park etmiş olan her araç parkettiği yerden çıkıp trafiğe girmeden önce sinyal vermeli, ama gel gör ki bu kuralı hemen hemen herkes (ehliyet alacağı zaman gördüğü derslerden biliyor olsa da) ihlal ediyor...

Bunun üzerine şöyle bir şey buldum (fikir geliştirdim diyelim); araçlara, anahtar takılıp da motor çalıştırıldıktan sonra "hareket haline geçildiği andan itibaren ilk 15 saniye" boyunca dörtlü sinyal (flaşör) otomatik olarak çalıştıran özel bir devre takılabilir.

Bu sayede araçlar trafikte durup kalktığı zaman değil sadece motor ilk çalıştığı anda hangi tarafta olursa olsun park ettiği yerden çıkarken sinyal vermiş olur ve küçük de olsa kazaların bir kısmı engellenmiş olur...

harften satranç taşları



İnternette dolaşırken görünce hoşuma gitti, basit ama güzel bir fikir; harflerden satranç taşları...

Eğer biz de yapmak istersek tabii ki taşların adlarına göre düzenlemek gerekir, vezir için V, kale için K, vs. gibi...

Diğer resimler ve haberin İngilizcesine bakmak için şu adrese gidebilirsiniz.

belirsizlik


Binaların içinde... sanki gemilerdeymiş gibi vakit öldürüyoruz... hep sıkıntılı bir bekleyiş, bir yerlere varmayı bekler gibi...

ARGE sorunumuz

Samsung cep telefonu piyasasını ele geçirdi ve son ürettiği cihazlardan günde 80 milyon dolar net kâr elde etmeye başladı.

10 günde 800 milyon, ayda 2,5 milyar dolar...

Güney Kore için bu hesabı yaparken televizyonları, bilgisayarları ve Samsung markası dışındaki firmaları da dahil edip diğer teknolojik ekipmanı da işin içine katararak düşünürsek ne kadar büyük bir gelir elde ettiklerini görebiliriz...

İnsanın aklına her ne kadar iyi ve büyük markalar da olsa bizim firmaların ne yaptıkları ya da neden yapamadıkları geliyor.

Bence en büyük neden ARGE eksikliği, yani araştırma ve geliştirme birimlerine önem vermemeleri, bunları biraz da bizde de olsun diye kurmuş olmaları, yanlış yönetmeleri...

Her şey varken dünya çapında çok büyük firmalar ortaya çıkaramamamız, bütün ülkenin gelirini ve iş alanlarını, işsizliği etkileyebilecek bu konuları geliştiremememizin en büyük sebebi budur...

06 Ekim 2012

Lilya 4 ever [film]


Bu filmi seyretmek için ne zaman elim arşive gitse "Lolita" gibi hafif bir şey diye düşünür seyretmeyi erteler dururdum, yanılmışım.

Film, güzel, anlamlı, sağlam konulu, kaliteli bir yapımmış. 

Senaryosunun klasik anlatıma sahip olmasına rağmen kurguya ustaca yerleştirilen ayrıntılarıyla kafada oluşabilecek soru işaretleri bırakmadıkları gibi, arka planda geçmişte bunlara neden olan toplumsal gerçeklere değinmeyi de ihmal etmemişler.

Neyse, ben konuya geçeyim; Lilya 16 yaşında bir genç kızdır. Rusya'nın geçtiği yeni sistem sonucunda soğuk savaş sonrası devlete bağlı tüm sektörler bir bir kapanmış ve işsiz yığınlar ne yapacağını bilemez halde yoksullukla savaşır hale gelmiştir.

Lilya'nın annesi de (o zamanki Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Estonya'da) bu yoksulluk ve işsizlikten nasibini almıştır. Kadın, Amerikalı bir adamla anlaşıp onun yanına giderken kızı Lilya'yı bu sefaletin içinde bırakır.

Lilya, daha yaşadığı bu travmayı atlatamadan bir başkasını, onun üzerine bir başkasını yaşayıp durur. Durum kötüdür...

Teyzesi onu evden çıkarıp berbat bir yere koyar, kız arkadaşı mecbur kalınca iftira atar, annesi bir daha arayıp sormaz ve Lilya kendisini bekleyen tehlikeli yaşam mücadelesine başlar...

Bundan sonrasını anlatmak doğru olmaz, Lilya ve milyonlarca Lilyaların aile, çevre, toplum gibi insanın hayatını doğrudan etkileyen unsurlarla hayatını nasıl biçimlendirmek zorunda kaldığını gösteren bu filmi seyredip Lilya'nın zorunlu kaderine siz de şahit olarak doğruları yanlışları görün derim.

Açık ve uygunsuz sahneleri dışında uyuşturucu kullanımı da dahil olmak üzere birçok kötü şeyi barındırdığı için film 16 yaşından küçüklere uygun değil.

05 Ekim 2012

Living and dead [film]


Karışık kurgusuyla kafaları karıştıran, senaryosu bulmaca gibi bir gerilim filmi.

Başlarda güzel ayrıntılarla karakterlerin ruh halini seyirciye iyi yansıtıyorlar, bu sayede; kim kimdir, nasıl biridir iyice anlayıp ona göre seyrediyorsunuz.

Ama konuyu öyle bir kesip biçip sıralamışlar ki ne olup bittiğini anca filmin tamamını seyredince anlayabiliyorsunuz.

Gelelim filmin konusuna...

Eskiden çok zengin oldukları belli olan bir aile...

18 yaşlarında şizofren bir çocuk ve ileri safhada hasta bir anne.

Adam, karısının tedavisi için elinde ne var ne yok harcamış, yaşadıkları boş malikâne saray kadar büyük ama ne bir hizmetçi ne bir bahçıvanları var.

Karısının tedavisi için bir umut ışığı doğunca adam her şeyini satıp savıp karısını ameliyat ettiriyor...
Ameliyat başarılı oluyor ve adam para konusunu halletmek üzere bir süreliğine evden ayrılmak zorunda kalıyor...

Adam, çocukla hasta kadına baksın diye bir hemşire ayarlıyor ama babası gittikten sonra ilaçlarını almayan çocuk "babasının yokluğunda annesine bakabileceğini ispatlayabilmek" için hemşirenin eve girmesine engel oluyor.

İlaçlarını almayan çocuğun şizofrenik sanrıları uç noktalara varınca annesine bakması da dehşet verici olmaya başlıyor...

Filmin konusu hakkında daha fazla bir şey anlatmam doğru olmaz. Gerisini sizin seyredip çözmeniz gerekiyor.
Ne tahmin ettiğiniz kadar basit, ne de aklınıza gelmeyecek kadar farklı bir konusu var... Ama büyük bir beklentiye de girmeyin, değişiklik olsun diye seyredilebilir.

Böyle karışık bir anlatıma sahip bir filmi önce seyredip, sonra parçalarını birleştirmeniz ve "şu, bundan önce olduğuna göre, bu da şundan önce gerçekleşmiş olması lazım, ama o zaman adam niye gitmiş ki, haaa demek ki önce böyle olmuş sonra şöyle..." vs. diye düşünüp konunun sıralamasını zihnimizde kendiniz tamamlamanız lazım. 

Yani filmi seyrederken bir bütünlüğü yokmuş gibi duran konuyu sonradan anlamlandıracağınız için; normal olarak oturup seyretmeye başlayınca sıkılabilir ve filmi kötü bir film olarak değerlendirebilirsiniz.

Halbuki filmi ilginç yapan şey, konuyu takip ederken izlenen çizginin sizi kendisine bağlaması değil, bütün olan biteni filmi seyrettikten sonra kafanızda çözüp konuyu kendi mantığınızda oturtup bulmanız... 

Konu çok ilginç mi? O kadar olağanüstü değil ama konudan çok senaryoyu bu şekilde işlemiş olmaları filmi farklı kılıyor... 

İzlemeyi bir deneyin bakalım :) beğenmeseniz de film bittikten bir gün sonra düşüne düşüne bulduğunuz şey belki beğenmenizi sağlayabilir ;)

Şiddet sahneleri yüzünden çocukların seyretmesi uygun değil diyerek gerekli uyarıyı da yapıp yazıma son veriyorum.

Null & Void

80'lerin başında değişen pop ve elektronik müzik altyapısının sahip olduğu teknoloji (70'lerin sonlarında pop müzik tarihinin o önemli dönüm noktasına doğru) evrilirken belki yerine tam olarak oturmamıştı ama; bizler Nena, Duran Duran ve benzeri efsaneleri tanımadan önce de güzel şeyler yapılıyordu...

Null & Void de işte böyle kıyıda köşede kalmış kimsenin bilmediği anarko punk gruplardan biri... 

Geçenlerde yukarıda bahsettiğim dönemi kapsayan özel grup ve parçaları içeren 10 CD'lik özel bir arşiv buldum... en çok dikkat çeken parçalardan biri de buydu... girişteki melodi, parçanın 2. dk'sında nakarat  gibi tekrarlanıyor ama zaten başta bir kez dinleyince de insanın aklına yer ediyor :)

Çok az bilinen "Pop müzik tarzı" bu parçayı beğeneceğinizi umuyorum...

(açık link http://youtu.be/2ogm-09wYNo)

Ma fille mon ange [film]


19 yaşındaki kızını porno sitesindeki reklamlarda gören bakan adayı baba, olaya el koyup bu işi yapanların peşine düşer.

Kendisini yatırımcı olarak işin başındaki adama tanıtan baba, her şeyin yasal olduğunu ve yapabilecek hiçbir şeyi olmadığını görünce kızını kurtarıp bunların elinden almak için harekete geçer.

Çekimlerin yapıldığı yeri bulur, kızını alır eve döner ve film bu olayların ayrıntılarını geriye dönüşlerle anlatan kurgusuyla devam eder.

Kızın son çekim yaptırdığı adam öldürülmüştür ve polis ipuçlarını değerlendirip kıza ulaşır, uzun bir sorgulama başlar.

Sorgulama sırasında kızın anlattıkları ve bize gösterilenler, kızın bu işi seve seve isteyerek kendi rızasıyla yaptığını anlatsa da ortada bir cinayet vardır... Acaba adamı kız mı yoksa babası mı öldürdü diye düşünürken film seyirciye küçük bir Agatha Christie romanı sürprizi yaparak biter.

Orta kalitenin altında, anlatmak istediği, eleştirdiği ya da göstermeye çalıştığı hiçbir şey olmadığı gibi çok gereksiz açıklıkta pornografik sahnelerle normal izleyiciyi çocuklarla ya da ailesiyle izlerse zor duruma sokabilecek boş bir film.

Kız porno filmlerde oynuyormuş da, babası yardım edip kurtaracakmış da, meğer kız o yolun yolcusuymuş da adamların bir suçu yokmuş da... Falan filan, falan filan... uyduruk bir film... atın gitsin.

Stagecoach [film]


Bu pazar seyrettiğim Stagecoach klasik bir Western filmiydi. Bir yerden başka bir yere giden posta arabası, farklı tiplerde yolcular, hafif aşk konusu ve tabii ki Apaçiler üzerine boşaltılan bol kurşun...

Apaçilerin saldırısından kaçtıkları sahnelerde yere koyulan kameralarla yapılan çekimler daha o zamandan bugünün hareketli çekim tekniklerine yol  gösteren özellikte ama filmin diğer bölümleri alışıldık Western filmlerinden daha yavaş bir kurguya sahip. (ki yine de çok başarılı olduklarını söylemek gerekiyor, çünkü filmin yapım tarihi 1939!)

Neyse, ben kısaca konuya gireyim;
Kendi bankasının kasasını boşaltan bir iş adamı, bir bar kadını, ayyaş bir doktor, gezgin bir viski tüccarı, bir subay karısı, bir kumarbaz ve sonradan aralarına katılan kanun kaçağı... (evet, posta arabasındaki yolcular bunlar...)

Hem kendi aralarındaki çekişme hem yolculuk boyunca beklenen Apaçi saldırısı filmin detayları arasında kalırken, yolun sonunda varılan kasabada yaşanacak olan "diğer bir hesaplaşma" filmin sonunda kimlerin mutlu olacağını da belirliyor.

Önüne gelenin birbirini vurduğu saçma filmlerden daha farklı ve biraz "daha o döneme ait" gerçek yaşama uyumlu mantığıyla seyredilebilir bir kovboy filmi olmuş.

Çok güzel bir film olmasa da havasına girerseniz kendisini takip ettiriyor. Rastlarsanız seyredebileceğiniz, orta kalite bir film olan Stagecoach'ı bu tarza meraklı olanların beğeneceğini düşünüyorum.

Anlar ve izler - Türkiye yollarında


Kalite ve tecrübesiyle bulunduğu yeri hak eden Kâmil Koç seyahat şirketini bilmeyen yoktur.

Şirketin seyahatlerde yolculara dağıttığı "Yolculuk" adını taşıyan güzel bir dergileri var. Dergi, bu ay 100. sayısını yayınlamış.

100. sayı anısına da çok güzel ve etkileyici bir “foto albüm-kitap” yayınlamışlar. Gece yorgun argın eve gidince karıştırmaya başladım, fotoğraflara baktıkça; dağlara tırmanıp yaylalara çıkmak, göllerin kenarında etrafı seyredip resimlerdeki insanlara sarılmak geldi içimden.



“Anlar ve izler - Türkiye yollarında” isimli kitaptaki fotoğrafları Faruk Akbaş çekmiş...

25 yıldır basın dünyasının mutfağındayım, elimden yüzbinlerce fotoğraf geçti ama inanın Faruk Akbaş’ın fotoğrafları bu yüzbinler içinde en üst sıralarda yer almayı hak ediyor...


Alın bu kitabı koyun çocuğunuzun önüne ve gururla "İşte, bizim ülkemizin güzellikleri..." deyin. Ya da yabancı ülkelerde yaşayan eşe dosta arkadaşa hediye edin... İnanın verebileceğiniz en güzel hediye bu olur. (324 sayfalık kitabın fiyatı 30 lira... ve böyle bir kitap için neredeyse maliyetine satılıyor denilebilir.)

Coğrafik güzelliklerden evlere sokaklara, çeşitli kültürlere ait portrelerden el sanatlarına, mimari yapılardan arkeolojik mirasımızın ayrıntılarına kadar bir sürü güzel fotoğraf ve bilgiyle dolu kitapta çok ilginç şeyler de var. [Mesela; dünyanın en büyük dördüncü mağarasının ülkemizde olduğunu, Kapadokya'daki peri bacaları benzeri oluşumların ülkemizin başka yerlerinde de bulunduğunu ilk kez bu kitaptan öğrendim.]







Umarım bu kitap/sanat projesinin dağıtım kanallarını genişleterek; fotoğrafların yolculara seyahat sırasında araç içi ekranlardan, çeşitli programlarla bilgisayarlarda ve cep telefonlarından bakılabilecek e-kitap formatlarına kadar her türlü iletişim kanalıyla farklı mecralara ulaşması da sağlanır.

Kitaba baktıkça içim açıldı... Siz de bir ara bakıp bulun ve güzel bir çay demleyip kitabın fotoğrafları arasında güzel uzun bir yolculuğa çıkın. Başka firmalara da örnek olarak yol gösterebilecek bu işte emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

(Fotoğraflar, Kâmil Koç'a ait Yolculuk Dergisi yetkililerinden izin alınarak kullanılmıştır, başka yerde firmanın izni olmadan kullanılması sakıncalı olabilir.)